• 656 syf.
    İlyada Destanı, bilindiği üzere Truva(Troya) savaşını konu edinir. Sanıyorum ki bu konu üzerine ne yazılsa spoiler değeri taşımaz. Eğer Truva Savaşı ile ilgili hiçbir şey bilmiyorsanız bu uzun inceleme yazısını da okumayabilirsiniz. Lakin başlarda, ki uzun bir kısım bu kitapta yer alan olayları değil öncesinden bilgiler yer alacaktır. Çünkü Homeros'un İlyada Destanı, Troya Savaşının sadece son 51 gününü anlatır. Savaşın nedenini ve öncesinin barındırdığı hikayeleri değil. Bu nedenle kitabı bir mitoloji sözlüğü veya google amca eşliğinde okumak daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. O zaman başlayalım.


    Zeus'un kardeşi ve ilk eşi tanriça Hera'nin yetiştirdiği, deniz kızlarının en güzeli Thetis'ten Poseidon ile Zeus zamanında etkilenmisler ve evlenmek de istemişler lakin ondan olacak çocuğun babasından daha güçlü veya babasının yerine geçeceği yönündeki rivayet nedeniyle bu isteklerinden vazgecmisler. Bununla birlikte Zeus, işini bir nevi garantiye almak için Thetis'i bir ölümlüyle evlendirmek istemiş. Thetis'in gönlü olmasa da, yarışmalar düzenlenmiş ve bunların sonucunda Peleus, Thetis ile evlenme hakkı kazanmış.

    Peleus ile Thetis'in düğünü Olimpos'ta, Tanrılar arasında olmuş ve buraya nolur nolmaz denilerek kavga(nifak) tanricasi Eris davet edilmemiş. Bundan bir şekilde haberdar olan Eris, intikam almak için üzerinde "en güzeline" yazan altın elmayı (ki bu elmayı da bir yerden, bahçeden alıp getiriyor, o da başka bir hikaye) düğünün ortasına bırakmış.

    "En güzeline" yazan bu elmaya en güzel tanrıçalar; Athena, Hera ve Afrodite talip olmuş yani bu elmanın kendisine verilmesini arzu etmişler. Adaletin de tanrısı olan Zeus bile bu seçimden çekinmiş ve bu topun altına girmemiş. Oğlu Hermes'ten bu elmayı, İda dağında çobanlik yapan Aleksandros'a yani Paris'e götürmesini ve seçimi onun yapacağını söylemiş.

    Paris, çobanlik yaparken karşısında tanrı ve tanrıçalari bulmuş. İlk şokun etkisinden sonra zor bir tercih karşısında kaldığını anlamış. Paris'e Hera, Asya Krallığini, Athena sonsuz akıl ve başarıyı, Afrodit ise dünyanın en güzel kızını vaat etmişler. Paris de elmayı Afrodite'i layık görmüş. Bundan sonra Afrodite'le birlikte önce Troya'ya gelmiş. Burada Paris, bir çobanın oğlu değil Troya'nin kralı Primaros'un oğlu prens Paris olduğunu öğrenmiş. Hatta bunu öğrenmeden önce kardeşleriyle dövüşürken onların elinden kendisini, kız kardeşi Kassandra lanetlenmek uğruna kazandığı bilicilik yeteneğiyle tanır ve onu kurtarıp babasına götürür. Bu esnada Kassandra demişken; o, bilicilik yeteneğini bilgelik, akıl, sanat işlerinde ehil tanrı Apollon'dan onla evlenme vaadiyle almış lakin vaadini yerine getirmeyince Apollon tarafından, bilicilik yeteneğinin yanısıra kendisine ceza(lanet) olarak kimseyi bildiği şeylere ikna edememe özelliği verilmiş. Bundan dolayı Kassandra, en baştan Troya'nin başına ne geleceğini bilse de kimseyi ikna edememis ve her şeyi bilmesine karşılık eli kolu bağlı şehrin acı akıbetini görmek zorunda kalmıştır.

    Paris demişken; Paris'e hamileyken annesi, Troya'nin cayır cayır yandığı bir kabus görmüş ve bunu kocası kral Primaos'a söylemiş. Sonra da ikisi kahinlerin tavsiyesine uyup, Paris'ten kurtulmak istemişler. Bunun için onu birine vermişler lakin verdikleri kişi merhamete gelip onu öldürmeyip bir yere bırakmış. Bıraktığı yerden bir çoban onu alıp oğlu gibi büyütmüş. Yani meşhur hikaye yaşanır.

    Paris uzun yıllar sonra dönmüş olduğu şehri Troya'da mutlu günler geçirse de aklı fikri Afrodite'in vaat ettiği dünyanın en güzel kadınını bulmadaymış. Bunun için yolu Yunanistan'a düşmüş. Burada büyük kral Agamemnon'un kardeşi Melenaos'un sarayına konuk olmuş. Melenaos oldukça güzel bir misafirperverlikle onları ağirlarken önemli birinin cenazesine katilmak üzere saraydan ayrılmak zorunda kalmış. Bu sırada da Paris, Melenaos'un güzeller güzeli eşi Helene'i alıp kaçırmış. Helene zorluk çıkarmamis ve bu durum da birçok rivayete neden olmuş. Ama Paris'in bu işte başarılı olmasında Afrodite'in etkili olduğu mutlaktir.

    Helene demişken; Helene, küçük yaştan beri güzelliği ile dikkat çeken bir kızmış. Hatta bu yüzden çocukken kaçırılmis. Ardından da kardeşleri onu kurtarmış. Ancak babası başının bu yüzden derde gireceğini düşündüğünden Helene'i bir an önce evlendirmek istemiş. Bunun için çokça talip gelmiş. Bunlar arasında zekası ve sıkışılan konularda bulduğu çözümlerle ünlü Odyyseus da varmış ve o, talip sayısının fazla olmasından dolayı bu işten vazgeçmiş. Babaya bir teklifte bulunmuş; Helene'in yegeniyle evlenmesi karşılığında Helene'in talipleri arasından müstakbel kocasını kendisinin seçmesi one sürmüş. Bu kabul edilmiş ve Helene, Melenaos'u kocası olarak seçmiş. Seçimden önce talipler kendi aralarında, Helene'in seçimine uyacaklarini ve buna ek olarak ileride Helene'in veya müstakbel çiftin başına bir iş geldiği takdirde herkesin buna tepki vermek üzere birlesecegi konusunda görüş birliğine varmislar (Tabi, bu karar da Odysseus'un planinin bir parcasi, yani onun basinin altindan cikiyor) Nitekim Helene Paris tarafından kaçırılinca, Melenaos Yunan beylerini bu nedenle yardıma çağırmış. Bu arada sefere başka nedenden katılan tek isim İlyada Destani'nin kahramanı olacak Akhileus'tur.

    Thetis, istemeyerek Peleus'la evlenmiş demiştik. Thetis bu evlilikten olan çocuklarının ölümsüz olmasını istemiş lakin hiçbiri ölümsüz olmamış. Bunun için kendisi de uğraş vermiş; çocukları bir rivayete göre suya sokmuş(akla vaftiz töreni gelir) bir rivayete göre ise ateşe... Lakin bu uğraşları yüzünden tüm çocuklari ölmüş, son çocuğu Akhileus da olecekken Peleus onu Thetis'in elinden kurtarmış ancak bu seferki girişim işe yaramaktaymis ancak işlem yarıda kalır. Bu sebepten ötürü Akhileus topuklari dışında ölümsüz olmuş ve bu yüzden Paris tarafından ancak topuğundan vurularak öldürülebilmistir. Ateşli rivayette topuğundaki kemik bir hayvanın kemigiyle değiştirilmiş, bu nedenle çok hızlı hareket eden biri olmuş Akhileus bu arada. Thetis lanet edip terk etmiş kocasını ve denizlere dönmüş ama bir gözü ve kalbi, aklı hep Akhileus'ta olmaya, onu korumaya devam etmiş.

    Bunlarla birlikte Akhileus'la ilgili iki önemli nokta daha vardır. Akhalara(Yunanlar, Agamemnon ve muritleri) rivayet edildiği üzere seferin başarılı olabilmesi için Akhilleus'un sefere kesinlikle katılmasi gerekiyor. Diğer noktada ise Thetis, hayatta kalan son çocuğunun ölmesini istemez. Yani çocuğunun üzerine titreyen anne faktörü vardır. Thetis bunla birlikte, zamanında Zeus'u, kardeşlerinin (Poseidon..) tuzağından kurtarmıştir ve bu nedenden ötürü Zeus tarafından çok seviliyor. Bundan dolayı, kaderinde bu seferde öleceği yazılı olan Thetis'in oğlu Akhileus'a kendi kaderini kendisinin belirleme şansı verilir. Ya bu sefere katılıp ölecek, karşılığında ün sahibi olup adı sonsuza kadar yaşayacaktir ya da sefere katılmayıp güzel bir kadınla evlenip uzun(ölümsüz?), mutlu ama sıradan bir hayatı olacaktır. Akhileus ilkini seçer.


    Başta da belirttigim üzere İlyada da bu öncül hikayeler sonucunda meydana gelen ve on yıl süren savaşın son 51 gününün anlatıldığı destandir. Destan, Troya dışında bir yere yapılan (belli ki) bir yağma hareketinin sonucunda elde edilmiş olan ganimetlerin paylaşımındaki bir tartışma sonucunda (Agamemnon, Akhilleus'un ganimeti bir kadına el koyar) Akhileus'un, artık savasmayacağını deklare etmesi ile başlayıp; Akhileus'un, dostu Partoklos'un Hektor tarafından öldürülmesi üzerine sinirlenip savaşa dönüp Hektor'u öldürmesi ve Hektor'un cenaze töreniyle noktalanir. Dolayısıyla savaşın başlangıcı ve sonu(meşhur at ile şehre girilip tüm Troyalilarin öldürülmesi -biri hariç-, ve şehrin kaybı) geçmez. Şimdi, destanla ilgili dikkatimi çeken belli başlı faktörlere geçeyim.

    Destana, bence hakim olan ana faktör "kader" kavramidir. Öyle ki savaşın başlamasından hatta daha öncesinden itibaren birçok şeyin nasıl noktalanacagi bellidir lakin buna rağmen mücadele edilmeye devam edilir. Hatta bu kadere tanrılar ve onların başı Zeus bile boyun eğiyor gibidir. Tabi bu nokta tartışmaya açıktır. Çünkü; sanki Zeus, her şeyi baştan planlayip hem diğer tanrı ve tanrıçalar ile hem de Akhalar ve Troyalilarla oyun oynuyor gibidir. Bunda etkili olan ana neden belki de Thetis'in topugu hariç ölümsüz olan oğlu Akhileus'un, kendisine(iktidarına) bir tehdit olabilecegi korkusu ve bundan dolayı onun yok edilmesi düşüncesidir. Bu kadar senaryoya ne gerek var, Zeus bir şimşek yollayip halleder diyebiliriz ama Thetis'e olan sevgi ve vefa duygusu söz konusudur.

    Bir diğer faktör; Akhileus'un yaptığı tercihtir. İnsan hep hayatının bir anlam ifade etmesini hatta her şeyin odak noktasını teşkil eden bir anlam ifade etmesini arzular. Anlamsiz; hiçten gelip hiçe giden bir hiç olma fikri ona dayanılmaz gelir. Sanat, savaş, çocuk yapmak ve daha birçok şey de aslında insanın bu yönde attığı birer adım olarak yorumlanabilir. Akhileus aslında tüm insanlık adına bir tercih yapar ve o tercih yaparken biz, okurlar da onunla birlikte "Ben hangi yolu secerdim veya secerim?" sorusunu aklımızdan geçiriyor, hangi yolu aklımızda tercih ettiysek de Akhileus'un da o yolu tercih etmiş olmasını arzu ediyoruz. Peki siz, Akhileus'un yerinde olsanız hangi yolu seçerdiniz: Uzun, mutlu ama sıradan bir yaşam mı yoksa kısa veya öleceğinizi bilerek ün sahibi olup adınızın sonsuza kadar yaşayacağı bir yaşam mi?

    Akhileus ile devam edelim; birazdan belki çok zorlama bir yorum olarak göreceğiniz bir noktayı ele alalım. Akhalar, Troyalilar karşısında üst üste mağlup olup çok zorda kalınca, Agamemnon, Akhileus'a birçok hediyeler göndererek onun tekrar savaşa katılmasını sağlamaya çalışsa da Akhileus çok cazip hediye ve teklifleri elinin tersiyle geri çevirir. Bu esnada Akhileus'un sarfettigi sözlerde, insanın her çağda dillendirdigi ve çektiği bir acıyı ve sorunu ele alır. Bu sözlerde, emeğinin karşılığını alamayan, aksine emeğinin karşılığı ve fazlası ondan kral veya muktedirler tarafından alınan/çalınan insanın(emekcinin) öfkesi ve acısı vardır.Aynı sözlerde Akhileus, bu savaşın nedenini de sorgular ve kendisinin Troyalilar ile hiçbir derdi olmadığını ifade eder ve benim veya bir başkasının da eşleri; kralın eşi kadar önemli değil mi diye sorar. (Agamemnon- Akhileus = Kral, muktedir- halk, insan veya emekçi mücadelesi)

    Yine Akhileus üzerinden varilabilecek diğer nokta dostluktur. Tüm koca Yunanistanin (akhalar) toplanıp geldiği seferde, Kralların kralı Agamemnon'a karşı gelip savaşmayan Akhileus'u savaşa tekrar katılmaya ancak dostu Partoklos'un kaybı ikna ediyor. Kral veya muktedir için değil, dostum için savasirim diyor bir nevi Akhileus. Tabi, bu noktada ikircikli bir olay var; Akhileus ün ve adının sonsuza kadar anılmasi için katılmıştı savaşa ama bir yandan da ancak dostu için tekrar başlıyor savaşa. Genel olarak bakıldığında da zaten Akhileus'un iyi-kötü unsurları birlite en çok barındıran karakter olduğunu görüyoruz.

    Destanda görülen diğer faktör; işgal- vatan savunması konusudur. Her ne kadar görünürdeki nedenden dolayi Akhalar haklı gibi görünse de hem konuyla ilgili yapılan yorumlarda hem de aklımizin bizi götürdüğü noktada böylesine koca bir savaşın ardında güç mücadelesi (Akdenize, boğaza hakim olma vs) olduğudur. Haliyle de işgale gelen kuvvetlerle vatanıni savunan kuvvetler karşı karsiyadir. Bunla birlikte Azra Erhat, kitabın giriş kısmında belirttiği düşüncelerinde, Homeros'un kaleminin Akhileus'tan yana ama gönlünün Hektor'dan yana olduğunu ifade eder. Nitekim bana destanda Hektor'un adının Akhileus'tan daha çok geçti gibi geldi. Salt adının geçmesi mevzusu da değil; genel olarak Hektor yurdunu savunan kişi konumundadir. Her ne kadar birkaç yerde savaşı sanki Hektor istiyor gibi gosterilse de bunun nedeni başkadır. Zira şu da önemlidir; destan, vatanıni savunan şanlı komutan Hektor'un cenaze merasimiyle, ona akitilan gözyaslari ve ona edilen ağitlar ile noktalaniyor.

    "Bunun nedeni başka" dediğim nokta da şudur; destanda hangi taraf veya hangi komutan kibre düşse, başarılarda ana pay sahibinin Tanrılar olduğunu unutsa hemen savaşta geri plana düşüyor olmasıdır. Hakimiyet Zeus'undur ve yeryüzünde hakimiyet değnegini de ancak Zeus verir. Bu degnegin sahibi hükümdar ve onların komutanları da hem Tanrılari hem de karar alırken başkalarının fikirlerini yoksayip salt kendi kafalarının dikine giderlerse hemen akıllarınin başına geleceği kötü olaylar olmaktadır ve ısrarla başkasından fikir almanın, danışarak karara varmanin, mantıklı fikre uymanin yani ehliyetin önemi vurgulanıyor.

    Son faktör ise Batı- Doğu mücadelesi denilebilir. En azından birçok insan, bunu bu şekilde yorumlamis ve destanin insanların yaklasimlariyla bu noktaya getirildigini ve Batılı, Doğulu kimliklerin, sınırlarının alt zeminini oluşturduğunu ifade etmişlerdir. Bana da destani okurken böyle geldi. Tabi bunda salt destandan yaptığım çıkarımlar etkili olmamıştır.

    Bu şekilde ifade edilen noktaların dışavurumu olan olaylara sadece bir örnek olarak Çanakkale Savaşinda, İtilaf Devletlerinin en büyük savaş gemisinin adının Agamemnon olması verilebilir. Bu gemi vurularak batirilmistir. Hatta (ne kadar doğru bilmiyorum) M. Kemal Paşa'nın "Hektor'un intikamını aldık," dediği iddia edilir. Aynı şekilde Fatih'in de bunu dediği rivayet edilir. Bunlara ek olarak Troya'da herkes katledildi, bir kişi hariç demiştim, o kişi de daha sonra Roma'ya geçip orda "Roma şehrine temel olacak yeni bir yurt kurduğu" rivayet ediliyor. Bunun nedeni gerek Roma İmparatorluğu'nun gerekse ondan sonrakilerin kendilerine tarih ve meşruiyet arayışı olduğu belirtilir. Keza benzer şekilde Fatih de İstanbul'u aldıktan sonra kendisini Roma'nin varisi olarak görüp Kayzeri Rum unvanıni alır. Bir yerde Julius Sezar'in, Julius adını kullanmasının nedeninin de bu adın Troya'nin bir başka adıyla ilgili olduğu ve haliyle Sezar'in kendisini Troya'dan göstermek; haliyle meşruiyet bağlantısı kurmaya çalıştığı belirtilmisti.

    Tabi, bu ve benzeri iddiaların, konuların ve rivayetlerin gerçek olup olmadığı ya da ne kadar doğru olduğu ikincil onemdedir. Çünkü onemli olan nokta insanlarin bu ve benzeri hikayelere yukledikleri manalardir. Bunla beraber her imparatorluk(krallik vs) her saltanat ailesi veya her ulus kendisine bir tarih, hatta daha dogru ifadeyle şanlı bir tarih, bir 'kök' bulmak veya oluşturmak ister. Keza aynı şekilde bir ideoloji veya meşruiyet de... Troya(Ilyon) Savaşı da zengin içeriği ve en eski bu tarz metinler olması gibi etkenler nedeniyle hukumdarlarin, ailelerin, ulusların beslendiği ve kendilerine rol biçmeye veya pay almaya çalıştıkları önemli bir olay olmuş ve olmaya devam etmektedir.


    Akhalar ile Troyalilar mücadelesi

    Grek(Yunan) orduları, halkları ile Anadolu orduları, halkları mücadelesi

    Batı ile Doğu mücadelesi

    ...

    GS ile FB mücadelesi =))

    ...


    İyi okumalar
  • 584 syf.
    ·29 günde·Puan vermedi
    Aslında her şey bir güzellik yarışması ile başladı, ortalığı karıştırmayı seven anlaşmazlık ve uyumsuzluk tanrıçası Eris; en güzel tanrıçaya verilmek üzere altın bir elma gönderir. Athena , Hera ve Afrodit altın elmanın kime verileceği konusunda anlaşmazlığa düşünce olay Paris’e intikal eder. Paris altın elmayı Afrodite verince; aşkın ve güzelliğin tanrıçası Afrodit bunun karşılığında, Helen’ i Paris’e aşık eder. İki aşık beraber Truva’ya kaçınca,Aka ordusu Truva’ya savaş ilan eder ve sonunda Truva savaşı başlar. Tam 9 yıl süren savaşın son 51 gününü, şiir tadında anlatmış Homeros İlyada’da. Mitoloji sevmeyenler sıkılabilir bence. ..
  • Hera, Yunan mitolojisinde Zeus'un eşi ve ablası olan tanrıçadır. Roma'da Juno olarak bilinir. Babası Titanlardan Kronos, annesi Rhea'dır. Olympos tanrıları arasında kraliçe vasfına sahiptir ve Evlilik Kraliçesi olarak anılır.

    Hera ıssız bir yerde tek başına oturmaktadır. Birdenbire soğuktan üşümüş, titreyen bir kuş gelir ve omzuna konar. Üşüyen kuşa acıyan tanrıçamız onu alıp ısıtmak için göğsüne yaslar. Tahmin edeceğiniz gibi bu aslında bir kuş değil, Baş Tanrı Zeus’tur. Zeus hemen orda ona evlenme teklif eder, Hera da kabul eder. Zeus ile Hera’nın evliliğine Hieros Gamos, yani kutsal evlilik adı verilir.

    Kocasından başka erkek sineğe bile yan gözle bakmayan Hera, aynı sadakati Zeus’tan da bekler. Fakat Zeus uslanmaz. Bu yüzden baş tanrıçanın gözleri hep kocasının ve onun sevgililerinin üstünde olmuştur. Zeus’la ilişki yaşayan Maia’yı çileden çıkartır, Semele’yi tuzağa düşürür, Callisto’yu ayıya dönüştürür ve İo’ya at sineği musallat eder. Hatta Zeus’un bir ölümlüden olma oğlu Herakles’in beşiğine iki yılan gönderir. Allah’tan Herakles iki yılanı birbirine düğümler de ölmekten kurtulur. Hera üvey oğlunu öldüremez, ama onunla uğraşmaktan da vazgeçmez.

    Üç güzeller yarışmasında Truva Prensi Paris kendisini değil de Afrodit’i seçtiği için çılgına döner ve Truva’nın yok edilmesini ister. Bunun üzerine Yunan Mitolojisinin en kanlı savaşı olan Truva Savaşı başlar. Savaş boyunca hep Akha’ları tutan Hera, kocası Truvalılara yardım edemesin diye Zeus’u oyalayarak meşgul eder.

    Savaş Tanrısı Ares, Gençlik Tanrıçası Hebe ve Ateş Tanrısı Hephaistos, simgesi tavus olan baş tanrıçanın çocuklarıdır. 
  • Aulis limanını böyle anlatır. Av tanrıçası Artemis'in eski tapınağı buradadır. Truva'ya saldırıya geçmek için siyah renkli bin Yunan gemisinin toplandığı yer, Aulis limanıdır. Oysa kuzey rüzgârı esince, gemiler yelken basamamıştır. Rüzgâr günden güne şiddetini artırır ve Kral Agamemnon komutasındaki Yunan ordusunda öfke ve huzursuzluk baş gösterir. Bir kâhin, şiddetli rüzgârların nedenini açıklar. Kral Agamemnon tanrıçanın en sevdiği hayvanlardan birini, yabani bir tavşanı öldürdüğü için Artemis hiddetlidir. Agamemnon korkunç bir kurban vermeyi, kızı İfigeneia'yı tanrıçaya adamayı kabul etmedikçe, Artemis Yunanlıların yelken basmalarına izin vermeyecektir. Böylece Agamemnon Ahilleus'la görkemli bir düğünle evlendireceği haberini göndererek kızını çağırtır. Kızcağız düğününe değil, ölüme gittiğini bilmemektedir.
  • 384 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    P. C. Cast yine hayal gücünü ve muhteşem kalemini konuşturup, çok iyi bir hikaye daha kurgulamış. Yine hayal edilesi mekanlar, birbirinden eğlenceli, muzip ve ilginç karakterler, yine aşk ve bu sefer bir de savaş... Hemde tarihteki en önemli savaşlardan biri,Truva Savaşı...
    Bu defa üç tanrıça ile başlıyor Olympos'a yolculuğumuz,Hera, Athena ve Venüs. Truva Savaşı 10 yıldır devam etmekte ve bitecek gibi de gözükmemektedir. Buna ilahi bir müdahale gerektiğine karar verirler ve bu noktada hikayeye, Oklahama'da yaşayan, psikoloji mezunu olan Kat ile hemşire olan arkadaşı Jacky geçirdikleri bir trafik kazasında hayatlarını kaybederek katılırlar. Gelelim Akhilleus'a... Küçük bir çocukken ona iki seçenek sunulur. Ya çok büyük ve ünlü bir savaşçı,yenilmez biri olacaktır,adı tarihe geçecektir ancak 29 yaşını bitirmeden ölecektir. Ya da daha normal bir hayat seçecek ,bir ailesi olacak, mutlu ve huzurlu bir hayatı olacaktır. Ancak annesi vakit yaklaştığında tanrılara ve tanrıçalara gidip kendisine yardım etmelerini ve oğlunu bu kaderden kurtarmasını istemişlerdir. Çünkü Akhilleus Truva savaşındadır ve artık yaşı da ölüm vaktini göstermektedir. Tanrıçaların el atmasıyla Kat ve Akhilleus'un serüveni başlar.

    #OKUDUMBİTTİ
    #ALINTI

    Aşkta ve savaşta her şey mümkündür...

    Tanrıça Hera, Athena ve Venüs, Truva Savaşı'nın uzayıp gitmesinden sıkılmışlardır. Bütün bu yıkımın, aptalca erkek egolarından kaynaklandığına inanmaktadırlar. Bunların arasında en kötüsü de Yunanlı savaşçı Akhilleus'tur; Zeus'un ona bahşettiği güç sayesinde neredeyse yenilmezdir. Tanrıçalar, onu durdurarak savaşı sonlandırabileceklerini düşünürler. Ancak Akhilleus gibi bir adamı durdurmanın tek yolu, dikkatini savaştan daha keyifli bir şeye çekmektir.

    Yirminci yüzyıl Oklahoması'nda bir araba kazası geçirip ölen güzeller güzeli Kat ve en yakın arkadaşı Jacky, tanrıçalara aradıkları fırsatı sunarlar. Tanrıçalar Kat'in Akhilleus'un dikkatini çekeceğinden emin olarak, iki arkadaşın ruhlarını, Truvalı bir prensesin ve onun başhizmetçisinin bedenlerine sokarlar. Kat'in özgür ve ateşli ruhu, Akhilleus'un efsanevi öfkesinin üstesinden gelebilecek midir? 
    Cevabı sadece tanrıçalar bilebilir...
  • “Gerçek ölümsüzlük, evlatlarla elde edilir.”
    P. C. Cast
    Sayfa 230 - Pegasus Yayınları