Tren istasyondan ayrılmış, her iki yanında sıralanan ağaçların arasından süzülerek ilerliyordu. Yolcular inmiş, yenileri binmişti; O ise camdan dışarı bakıyor, bu insanların nereye gittiklerini, kimlere varacaklarını düşünüyordu. Peronda sigara içen bir adam, kendi aralarında sohbet eden kadınlar, trenin fotoğrafını çeken bir çocuk... Herkes kendi halinde, anın içinde kaybolmuştu. Vagonun içinde ise hafif bir karmaşa vardı. Kulaklığının sağ tekini çıkararak etrafındaki sesleri dinlemeye başladı. Ağlayan bir bebeğin sesi tüm vagona yayılıyor, çaprazındaki koltukta yolculuk boyunca hiç uyanmamış bir yolcu sessizce uyuyordu. Koridorda ağır adımlarla ilerleyen aksakallı bir amcanın ardından el ele yürüyen bir çift geçiyordu. Yan koltukta küçük kardeşi uyuyor, annesi ise bir elini yanağına yaslamış, dışarıyı sessizce izliyordu. Redd’in “Kozmos” şarkısı kulaklarında yankılanırken, her şey ağır çekimde ilerleyen bir film sahnesi gibiydi; tanıdık, içten ve dokunaklı.