Az kalsın “Reading slump” a sokuyordu beni. Hiç tanımadığım, sıkıcı birinin, durduk yere sıradan hayatını okumak zorunda kalmışım gibi hissettirdi. Bağ kuramadım. Kitapların okunmak için doğru zamanları olduğunu düşünüyorum ve biz bu kitapla doğru zamanda tanışmadık.
Sade Bir HayatHwang Bo-reum · Athica Yayınları · 2025733 okunma
İsmet Özel okumak, bazen kendine aykırı düşmeyi göze almak gibidir. Ve’l Asr ise bunun zirvesi. Okudukça, “Ben bunu anlıyorum galiba” hissiyle “Yok, aslında hiç anlamamışım” arasında gidip
Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanı, baba-oğul ilişkileri, kader ve Doğu-Batı mitolojisi üzerine kurulu bir anlatı. Hikâye, kuyuculuk geleneği etrafında şekillenirken, geçmişin derin izlerini bugüne taşıyan bir masal gibi ilerliyor. Ancak bu masalın içinde, bir kuyunun karanlığından çok daha derin boşluklar var.
Başkarakter Cem’in, kuyucu ustası Mahmut ile olan ilişkisi, Oidipus mitinden Firdevsi’nin Şehname’sine kadar genişleyen bir çerçevede ele alınıyor. Cem’in gençlik hayalleri, otorite figürleriyle kurduğu bağ ve hayatının dönüm noktası olan o kırmızı saçlı kadın… Tüm bunlar, okuru başta bir büyüye kapılmış gibi hissettirse de roman ilerledikçe, gerçeklerle yüzleşme anları devreye giriyor.
Beni en çok etkileyen kısım, Cem’in hayatı boyunca bir gölge gibi peşinden gelen baba figürü ve bunun üzerine kurulan kader tartışmalarıydı. İnsan gerçekten de kaderine mi mahkûm, yoksa bazı yanlış kararlar bir kehanetin kendini gerçekleştirmesi gibi mi işliyor? Kitap, bu soruları doğrudan cevaplamıyor ama okurun zihninde yankılanmasını sağlıyor.
Ancak bazı noktalarda romanın temposu düşüyor. Kırmızı saçlı kadın karakteri, başta gizemli ve etkileyici olsa da bir süre sonra sadece bir motif gibi kalıyor. Keşke onun hikâyesine daha derinlemesine girilseydi.
şımarık bir çocuğun el bebek gül bebek büyüdüğü aile evinden kopunca duyduğu tatminsel boşluğu ömür boyu üzerinden atamaması -daha çok, atmak için çare arayışına bile girmemesi- yüzünden büründüğü melankolik, ölüm arzusu ile dolu ruh hâlinin sayfalarca anlatıldığı, sonda ters köşe yapmaya çalışırken işin esasında içimde hiçbir ilgi kırıntısı yaratmayı başaramayan, yazarın belki de en kötü kitabı. sürekli aynı noktalar üzerinde dönüp duruyor, ne istediğini bilmeyen, aylak, şımarık bır adam; hayatına art arda giren kadınlar; alkol ve intihar düşünceleri. ana karakter yozo şimdiki zamanın sözde depresif gençleri için adeta cennetten çıkma bir rol modeli, yalnız bu yüzden bu kadar rağbet gördüğünü düşünüyorum.