O anda ateşle sınanıyordum ben. Kızgın demirden bir pençe içime yapışmıştı. Boğuşma, karanlık, ateş dolu, korkunç an! Dünyada hiçbir insanoğlu benim sevildiğimden daha çok, daha gerçek sevilmeyi dileyemezdi. Beni böyle sevene ben de tapınıyordum. Gel gör ki bu tapmayı, bu aşkı bırakıp gitmek zorundaydım. Tek bir karanlık söz dayanılmaz görevimi açıklamaya yetiyordu: Uzaklaş!
“Hayır, kendi kendini sen çekip ayıracaksın, kimse sana yardım etmeyecek. Kendi elinle sağ gözünü oyacaksın. Kendi elinle sağ elini keseceksin. Kendi yüreğini kendin deşeceksin.”
Baygın uzanmış, ölümü özlüyordum. İçimde bir nabız gibi atan, canlıya benzer tek bir düşünce vardı: Tanrı düşüncesi. Bu düşünce sessiz bir dua doğurdu içimde. Bu dua ışıksız ruhumda döndü, dolaştı, ama kendisi söze dönüştürecek bir güce rastlayamadı: “Tanrım, benden uzak durma; çünkü bela çok yakınımda, elimden tutacak kimsem de yok.”