• Ada Lovelace, Rosalind Franklin ve Marie Curie gibi bilime yön veren kadınları hepimiz duyduk, ancak *STEM’de merakınızı cezbedecek daha birçok ünlü kadın var.

    Bilim tarihi, zaman zaman sakallı yaşlı erkeklerin bir listesi gibi görünebilir (üzgünüz Darwin), ancak çevremizdeki dünyayla ilgili anlayışımızı değiştiren birçok inanılmaz ve ilham verici kadın oldu ve onları hatırlamak için Ada Lovelace Gününü beklememiz gerekmiyor. İşte bilmeniz gereken ünlü bilim kadınlarından sadece birkaçı.

    1-Caroline Herschel
    Alman Gökbilimci (1750-1848)

    1.2 m’den sadece biraz daha uzun olan bu bilim kadını yaptıklarıyla uzayı anlamamıza çok büyük katkılar sağlamıştır. Almanya’da doğan Caroline ,22 yaşında şarkıcı olarak eğitim görmek için İngiliz şehri olan Bath’dakiabisi William’ın yanına taşındı, ancak kısa sürede astronomi, kardeşlerin hayatlarının odak noktası haline geldi.

    Gece gökyüzünü gözlemlemeyi kolaylaştıran lensler üreten abisinin yanında asistanlık yapan Caroline ve abisi, bunların yanı sıra, yaklaşık 2.500 yeni bulutsu ve yıldız kümesi kaydettiler ve Yeni Genel Kataloğu- bu göksel cisimlerin bu güne dek gelen isimlerinin verildiği ilk kaynak olan NGC notasyonu için temel oluşturdular.

    Kendi başına bir gökbilimci olan, bir kuyrukluyıldızı keşfeden ilk kadındı ve çalışmalarını tanıtmak için 1787’de Kral George III tarafından William’ın asistanı olarak işe alınması, onu bilimsel çalışmalar için maaş ödenen ilk kadın yaptı. Toplamda 14 yeni nebula(bulutsu), sekiz kuyruklu yıldız keşfetti ve Flamsteeds Atlas’a 561 yeni yıldız ekledi.

    Adı kardeşi William Herschelkadar bilinmese de, Caroline’ın katkısı, 1838’de Kraliyet Astronomik Topluluğundan Altın Madalya (bir kadın için bir ilk) ve kuyruklu yıldız olan bir asteroite verilen ismi de dahil olmak üzere birçok kez onurlandırıldı. , Ay’da bir krater ve onun adını taşıyan bir uzay teleskobu ve hatta bir Google Doodle’ı bile var.

    2-Mary Anning
    İngiliz Fosil Avcısı (1799-1847)

    19. Yüzyıldaki yaşam şüphesiz bazıları için zordu, ama özellikle fakir, eğitimsiz bir kadın olmak, daha zordu, bu da Mary Anning’in başarılarını daha da şaşırtıcı kılıyor. Deniz kenarındaki Lyme Regis kasabasında yaşayan genç Mary, babasıyla birlikte cilalayıp turistlere satmak için fosiller topluyordu.

    Babasının ölümünden sonra bu, ailenin tek gelir kaynağı oldu. 1811’de kardeşi Joseph bir kafatası buldu ve birkaç ay sonra, sadece 12 yaşındayken, Mary fosilleşmiş iskeletin geri kalanını keşfetti. Fosilin ilk başta bir timsah olduğuna inanılıyordu, ancak bu alanda bilim ilerledikçe nihayet 200 milyon yıl öncesine dayandığı ve bir dinozorun ilk eksiksiz fosili olan bir ichthyosaurus( iktinozor ) olduğu ortaya çıktı ve bu şekilde sınıflandırıldı.

    Anning, hayatının tamamını Lyme Regis’in (şu anda Jurassic Sahili olarak bilinen) kumsallarını arayıp, uzun boyunlu Plesiosaurus iskeleti ve Pterodactylus gibi fosilleri bulmak için keşif yapmaya harcadı.

    Dünya’nın İncil’e göre başladığına inanılan bir zamanda, eski taşların derinliklerine gömülü olan 200 milyon yıllık hayvanların var olması, yaratılış öyküsüne aykırıydı ve Tanrı’nın yaratıklarının kusurlu doğasını öne sürdüğü için sorunlu olduğu da kanıtlandı. Anning’in alışılmadık ve sıklıkla tuhaf keşifleri, bilimsel düşünceyi İncil hikayelerinden uzaklaştırmaya yardımcı oldu ve paleontoloji alanını açtı. Henüz bebekken şimşek çarpan birine göre hiç de fena değil.

    3-Lise Meitner
    Avusturya-İsveçli Fizikçi (1878-1968)

    1930’larda, Lise Meitner, sadece bilim alanında çalışmasına izin verilen az sayıdaki kadından biri olduğu için değil, aynı zamanda Almanya’daki en önde gelen nükleer bilim insanı olduğu için özeldi. Fakat aynı zamanda Yahudi kökenliydi ve Naziler 1938’de iktidara geldiğinde ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

    O yılın ilerleyen zamanlarında Stockholm’de, Almanya’daki çalışma ortağının, uranyumun radyoaktif bozunması konusundaki çalışmalarında elde ettiği son sonuçları ve ne yapmadığı anlatıldı yani; uranyumun nükleer füzyona uğradığı, ikiye bölündüğü ve bazı muazzam nükleer enerji deposunu serbest bıraktığını.

    Yedi yıl sonra, uranyumdaki aynı nükleer füzyon süreci, Little Boy (Küçük Çocuk) adlı bir bombanın içinde tetiklendi ve Japon şehri Hiroşima’ya atıldı. Gerisi, tarih diyebiliriz.

    Marie Curie nükleer fizik alanındaki çalışmaları için iki Nobel ödülü kazandı ve adını ondan alan (Curium) kimyasal bir elemente sahipti, ancak kelimenin tam anlamıyla yer sallayan Lise Meitner’ın keşifleri çok daha az biliniyor. Kazanması gerektiği düşünülmesine rağmen asla bir Nobel kazanamadı, ancak kendi elementi meitnerium’a sahip. Albert Einstein bir keresinde onun için, “Almanya’nın Marie Curie’si” demiştir.

    4-Barbara McClintock
    Amerikalı Genetikçi (1902-1992)

    İnsan genomunu haritalandırdığımız ve yaşamın yapı taşlarını düzenlemek için CRISPR gibi araçlar geliştirdiğimiz bir çağda yaşıyoruz, ancak bunların tamamı Barbara McClintock tarafından genetiğe olan özveri ve yaşam boyu çalışma sayesinde mümkün oldu. Tüm kariyerini mısır analizi yaparak geçirdi ve 1930’larda bireysel kromozomların tanımlanmasına, incelemesine ve analizine izin veren bir boyama tekniği geliştirdi.

    Mısıralışılmadık bir çalışma seçimi gibi görünebilir, ancak bir genetikçi için, her bitki kendi genetik yapısına sahip, farklı renkte çekirdekler oluşturabildiğinden, bunlar altın değerinde bilgilerdir. Araştırmasıyla, genomlar arasında hareket eden DNA dizisi olan -sıçrayan genlerin- varlığını kanıtlayabildi.

    Çalışmaları hemen fark edilmedi ve o zamanlar sıçrayan genler, bilim çevrelerinin çoğu tarafından hurda DNA olarak kabul edildi, ancak McClintock baskı yaptı ve aslında hücrelerdeki genlerden hangisinin aralarındaki farkları yaratmada hayati öneme sahip olduğunu belirleyebileceklerini söyledi.

    Hücre türleri olmasaydı, sadece bir amorf madde damlası olurduk. 1983 yılına kadar, Nobel Fizyoloji ya da Tıpta Nobel Ödülü’ne layık görülmediğinde, bilim dünyası, sadece bu sıçrayan genlerin ne kadar önemli olduğunu değil, aynı zamanda insan genomunun yüzde 40’ı kadarını oluşturduklarını da kabul etti. McClintock ayrıca, genlerin dış etkenlere yanıt olarak aktivitelerini değiştirdiği epigenetik fikrini resmi olarak üzerine çalışılmadan 40 yıl önce öneren ilk kişiydi.

    5-Dorothy Hodgkin
    İngiliz Kimyager (1910-1994)

    Margaret Thatcher’ın bilimsel konular hakkında, özellikle de sosyalizmin vokal destekçisi olanlar arasından tavsiye aldığı Demir Leydi’nin eski öğretmeni olan DorothyCrowfootHodgkin gerçekten ilham verici bir kadındı.X-ışını kristalografisi alanındaki ilerlemeleriyle tanınan Hodgkin, kolesterol, penisilin ve B12 vitamininin atomik yapısını belirleyebildi.

    Buluşlarıyla1964’te Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı ve ödülü kazanan tek İngiliz kadın oldu. Sadece 1969 yılında, onlarca yıl süren X-ışını kristalografi tekniklerini geliştirdikten sonra, en uzun süren mücadelesini vermiş, 35 yıllık çalışmadan sonra insülinin yapısını haritalandıran, diyabet hastalarının tedavisini geliştirecek buluşunu tamamlamıştı. Bütün bu büyük çalışmaları uzun ve aktif yaşamının çoğunda romatoidartrit’tenmuzdarip olmasına karşın yapmıştı.

    6-Yahudi Mary
    MS 1. ve 3. yüzyıllar arasında yaşayan simyacı

    Baz metalleri altına çevirme sanatı olan simya, bugünlerde sert bilim olarak adlandırdığımız şey değil fakat eski bir kimya biçimi (tamamlanmış ya da değil) olarak, bunun için hala kullandığımız yöntem ve araçları temellerini atmıştır. En eskilerden biri, “sanatın” ilk öncüsü olmasa da, Yahudi Meryem idi.

    Kendine ait hiçbir çalışma olmamasına rağmen, Simyaya temel teşkil eden çalışmaları veilk simya metinlerini yazan Panopolis’ten Zosimos tarafından referans alınmıştır.

    Her ne kadar metali altına dönüştürmek zor olsa da, her ikisi de modern kimyada günümüzün eşdeğeri olan tribikos ve kerotakisin simya aygıtlarının yanı sıra hidroklorik asidi keşfetmesiyle itibar kazanmıştır. Ve eğer yemek pişirmek sizin için önemliyse, Mary’ye şerefine adı verilen pişirme şekli Bain-Marie için teşekkür edebilirsiniz.

    7-Elizabeth Garrett Anderson
    İngiliz Doktor (1836-1917)

    İlk İngiliz kadın doktor olan: Elizabeth Garrett Anderson, duruşu ve kararlılığı ile diğer kadınların da yücelmesini sağlayan şaşırtıcı ve güçlü bir kadındı.

    ABD’deki ilk kadın doktor Elizabeth Blackwell gibi başarılı kadınlardan ilham alan Elizabeth Garrett Anderson, itaatkar yaşamına ters düşmeyi seçti. Saygın eğitimine rağmen, herhangi bir tıp fakültesine kabul edilmemesi yüzünden,itirazları sonucu okuldan atılmasına yol açan erkek akranlarıyla birlikte hemşirelik okumak zorunda kaldı.

    Elizabeth eczacılar derneği aracılığıyla doktor olarak kaldıktan hemen sonra, dernek kadın katılımcıları yasakladı. Elizabeth’in karşılaştığı cinsiyetçilik ve sıkıntılar, yalnızca onun gücünü ve amacını körükledi. Paris Üniversitesi’nde okumak için kendi kendine Fransızca öğrenen Elizabeth, nihayet tıp diplomasını aldı.

    Bununla birlikte, bu hala İngiliz Tıbbi Kayıt Sicili izni için yeterli değildi, bu yüzden daha sonra Dekan olarak atandığı Londra Kadın Tıp Okulu olacak Kadınlar için Yeni Hastane’yi kurdu. Sonunda vokal kampanya çabaları karşılığını verdi ve 1876’da tıp mesleğine kadın girişi yasallaştırıldı.

    Tıptan emekli olduktan sonra bile, Dr Anderson hâlâ ataerkilliğe başkaldırıyordu ve İngiltere’deki ilk kadın belediye başkanı oldu. Eşitlik hareketi üzerinde etkiliydi, kızına ve diğer pek çok korkusuz kadına adımlarını takip etmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik çaba göstermesi için ilham verdi.

    8-Grace Hopper
    Amerikalı Bilgisayar Programcısı(1906-1992)

    “İnanılmaz Grace” takma adı, GraceHopper’a boşuna verilmedi. Sezgileri kuvvetli bir matematikçi ve bilgisayar programcısı olarak, ilk yıllarını Amerika’daki en prestijli kurumlardan bazılarında okuyarak geçirdi, sonuçta matematik alanında doktora yapan ilk kadınlardan biri oldu.

    II. Dünya Savaşı başladığında, Hopper büyükbabasının ayak izlerini takip ederek Vassar Koleji’ndeki matematik öğretmenliği işini ABD Deniz Kuvvetleri’ne katılmak için bıraktı. İlk fonksiyonel bilgisayar olan Mark I’i programlamayı öğrenmek için Harvard Üniversitesi’ne yönlendirildi. Teknoloji Mark II bilgisayarına ilerlediğinde, Hopper, programlama ekibi bilgisayarın işleyişini bozan bir hatayı çıkardığında “debugging”(hata ayıklama) terimini meşhur etti.

    Grace, her şeyden önce, ikili kod yerine İngilizce kelimelere dayanan kapsamlı bir bilgisayar dili olan COBOL’un geliştirilmesiyle, bilgisayarı genel kullanıma açık hale getirmek için çabaladı.

    İki kez emekli olmaya çalıştı ancak 80’lerinde çalışmaya devam ederek ABD Donanması’nın en eski aktif görevli subayı oldu ve Savunma Üstün Hizmet Madalyası kazandı. Ayrıca, ilk defa Bilgisayar Bilimi Yılın AdamıÖdülü(Computer Science Man-of-the-YearAward), ilk kadın Ulusal Teknoloji Madalyası (NationalMedal of Technology)ve İngiliz Bilgisayar Derneği( British ComputerSociety) tarafından Seçkin İnsan seçilen ilk Amerikalı ve ilk kadın olmak gibi pek çok ilke layık görüldü.

    Onun mirası günümüz bilgisayarcılığında yaygındır vekadın bilişimcileri destekleyen Kadın Bilişimciler Konferansı’nda Grace Hopper Kutlaması yapılmaktadır.

    9-Valentina Tereshkova
    Rus Kozmonot (1937-)

    Uzay Yarışı söz konusu olduğunda, ABD, Ay’a ilk inen kişiye sahip olmasına rağmen, yenildiği başka yerler de vardı. Sovyetler Birliği’nin şeref salonuna başkanlık eden üç Kozmonot; Uzayda ilk kişi olan YuriGagarin, ilk uzay yürüyüşü yapan kişi olan Alexey Leonov ve ValentinaTereshkova.

    Bir tekstil işçisi iken Tereshkova, paraşütle atlama becerisi, proletarya geçmişi ve görev için yeterli olması nedeniyle 400 aday arasından seçildi ve 16 Haziran 1963’te uzayda ilk kadın olup bir tarih yazdı. Yaklaşık üç gün süren bir görevde 48 kez Dünya’nın yörüngesinde döndü ve sadece 26 yaşındayken uzayı ziyaret eden en genç kadın ve ilk sivil olmayı başardı.

    Dünya’ya döndükten sonra, hükümetin yüksek rütbeli bir üyesi olarak Sovyet kadınlarını Küresel mecralarda temsil etmeye devam etti . Fakat uzaydan kopabilmiş değil ve tek yönlü bir yolculuk olsa bileMars’a uçmak istiyor.

    10-Jane Goodall
    İngiliz Etolog (1934’den günümüze)

    Şempanze meraklısı JaneGoodall gibi olağanüstü bilim insanlarının araştırmaları, bağlılığı ve şefkati sayesinde, son yıllarda yaban hayatı korumaya yönelik tutumlar çarpıcı bir şekilde değişmiştir. Çocukluğundan beri Jane, doğduğu savaştan, İngiltere’den uzakta Afrika’daki vahşi yaşama kavuşmahayalleri kuruyordu.

    Üniversite’yi karşılayamayan Jane, sekreter olarak çalışmaya başladı ve 23 yaşındayken, ünlü antropolog ve paleontologDr Louis S B Leakey ile tanıştığı Kenya’ya yolculuk için yeterli parayı biriktirdi. Jane’in coşkusu ve bilgisi ile şaşıran Leakey, Afrika’da vahşi Afrika hayvanlarıyla birlikte yaşayan genç bir kadın kavramının akıl almaz olduğu bir zamanda Jane ile Gombe’deki vahşi şempanzelerin yaşam araştırmasına başladı.

    Şefkatli doğası Jane’in şempanzelerin güvenini kazanmasını ve şempanzelerin vejeteryan olduğu yönündeki varsayımları yanlışlayan et yemek, alet kullanmak gibi davranışlara tanık olmasını sağladı, 1965 yılında, bir okul derecesine sahip olmamasına rağmen doktora yapan ilk kişi olma olasılığını reddetti ve bu nedenle birçok bilim adamı onun başarısını göz ardı etti.

    Fakat sonunda başarısı, NationalGeographic’den fon sağlayarak Gombe Nehri Araştırma Merkezini kurmasını sağladı. Olağanüstü kariyeri boyunca, JaneGoodall devrim niteliğindeki eseri Gombe Şempanzeleri: Davranış Modelleri ’gibi birçok kitap yayınladı ve JaneGoodall Yaban Hayatı Araştırma, Eğitim ve Koruma Enstitüsü gibi öncü araştırma kuruluşlarını kurdu.

    Küresel vahşi yaşamı tehdit eden ormansızlaşmaya tanık olan, Dr. Goodall deneyimli elini korumaya yöneltti ve şimdi dünya çapında seyahat ederek gelecek nesle, tehlike altında olan vahşi yaşamı aktif olarak korumak için ilham veriyor.

    *Science (Fen), Technology (Teknoloji ), Engineering (Mühendislik) ve Mathematics (Matematik)

    Editör / Yazar: Berfin KAZAZ
    Kaynak: https://www.sciencefocus.com/...y-should-know-about/
    Kaynak: Beyinsizler Uygulaması
  • Yaşam tuhaf değil mi? Bir zamanlar müthiş bir şekilde parlayan, son derece arzu ettiğin bir şey, onu elde etmek için her şeyi göze alabilecekken, biraz zaman geçtikten sonra ya da ona biraz farklı açıdan bakınca, şaşırtıcı derecede önemini yitiriveriyor.
  • 239 syf.
    "Zeuxis’in çizdiği üzümler öylesine gerçek gibidir ki kuşları cezbeder.
    Bunun üzerine Parrhasios onu davet edip kendi şaheserini örten örtüyü açmasını ister ama Zeuxis bunu yapmaya çalıştığında anlar ki perdenin kendisi resimdir."

    Kitabı yazın okumaya başlamıştım aslında ama gitmem gerekiyordu galiba, o yüzden son birkaç günde bitirebildim. Bu kitap yaşıyor diyebileceğimiz bir atmosfere sahip olduğundan, emeklemeden, paldır küldür daldım kompartmana, yani zihnimde ışıldayan satıra. İşte Gecekuşu orada oturuyordu, sonrasında kah ben onu takip ettim kah arkadaşları. Bazen de pençelerini enseme dayayıp gözlerime baktı dik dik. Böyle şiddetli kelimeler kullandığıma bakmayın, çok iyi bir arkadaştır, 'Elinger'in sudan çekip çıkardığı, onun ise Elinger'i suya yuvarladığı Kornelius.
    Kornelius kelimeleri solucan misali yutan, suratınıza tüküren dilin yuvasını dağıtan bir gecekuşu.
    En anlamsız soru ile başa dönelim, gecekuşu kimdir?
    Kornelius'us şarkısı şöyle başlar;
    Yola koyul ey şarkım,
    cesur şarkım
    solgun bakışın uçusun
    senin izine tüküren:
    Acıların.

    Yaşamda olsun, sahnede
    ışığı dolanmak gerek
    her şey gibi ol,
    sen ey hiç.
    ...
    Yani boş ol sen ve hafif,
    hafif, ebedi oyuncu
    gören, ama uzakları gören
    rengarenk dalgalanan yüz sözcüğün
    ipeğiyle, bayrak gibi
    ya da sabun köpüğü yukarıda,
    rüzgarlar arasında, gökyüzünde,
    ve yaşa yaşadığınca ruh,
    güzellik ya da kaprisler
    çünkü -Tanrı ben- ben de
    ben de salt onca yaşayacağım

    Git derinin üstüne dönenmeye,
    sarınıp, oyun oynar havalarda,
    ol işte, hiçbir şey gibi
    sen ey her şey.

    Gecekuşu, anlatıcının uzun zaman görmediği bir arkadaşıdır, kanatlarını boşluktaki güçten alarak süzülen o utanmaz arkadaşlardan biri, biraz da irkilerek anılanlardan hani. Gecekuşu ve arkadaşı taban tabana zıt karakterleri temsil ederler yoksa psikiyatri bölümünü ziyaret ettiğinde Kornelius'un dikkatini çeken tüm insanlığı kategorize eden iki kümenin keskin biçimde karşı karşı olmaları gibi mi? "Paranoidler, burnu büyük, yüzsüz, kendini bir şey sanan, kuşkucu ve işkilli, hoşnutsuz ve eyleme hazır kişiler, tıpkı dünyayı mutlandıran siyasetçiler gibi. ... Şizofrenler tuhaf, özgün, şaşırtıcı, kendi kendilerini suçlayan, hesaba katılmayan kişiler ve de tıpkı soydan yazarlar gibi tanınmaları olanaksız kişiler. ..."
    Giriş bölümünden sonra kitap bir yolculuk halinde seyrediyor, ancak varılabilecek bir noktaya değil; oradan buraya, şuradan oraya. Gökyüzünde süzülen kanat çırpışları, bir kompartmandan diğerine cesurca ilerleyerek yeni yolcuları mutlulukla kucaklarken, aslında yemler saçarak kuşları besliyorsunuz. Kendi gözükara ama kanadı kırık böceğiniz, hayvanınız da Kornelius'a yetişir umuduyla. Yukarda bir yerde Kornelius'un solucanları yuttuğunu ifade etmiştim, ama tekrar düşününce belki de resmi gagalayan kuşlar biziz adeta. Boşluğa kanat çırpmakmış, bu çok da umrumuzda değil, olmadı da. Kornelius sahte üzümleri fark etti belki.
  • Yaşam tuhaf, değil mi? Bir zamanlar müthiş bir şekilde parlayan, son derece arzu ettiğin bir şey, onu elde etmek için her şeyi göze alabilecekken, biraz zaman geçtikten sonra ya da ona biraz farklı açıdan bakınca, şaşırtıcı derecede önemini yitiriveriyor.
  • “Duygularımız değişiyor, düşüncelerimiz değişiyor, zevklerimiz, isteklerimiz değişiyor, beklentilerimiz değişiyor.
    Ama değişmeyen bir şey var.

    Galiba hayatla kurabileceğimiz en güvenli ilişki de o soruda saklı.

    Değişmeyen ne?

    Sende ne değişmiyor?

    On üç yaşımda öğrendiğim Valery’nin "Ben sürekli değişiyorum, ben kimim" sorusunun cevabını galiba öğrendim.

    Sende ne değişmiyorsa, sen o’sun...

    Biraz tuhaf, tutkulu bir çocuktum ben. Büyüklerin her duyguyu kendilerine ait sanarak "Çocuktur, çabuk unutur" diye küçümsedikleri o talihsiz dönemlerde bir daha hiç unutmayacağım, içimi yakan aşklar yaşamıştım.

    Uzun süren, beni ketumlaştıran ve yalnızlaştıran aşklar.

    Kimseye anlatmazdım duygularımı.

    Kendi başıma sever, kitaplar okur ve hayaller kurardım.

    Şehrin bir ucundan diğer ucuna tek başıma yürür, yollarda, okuduğum romanlara benzer maceraları sevdiğim kızla aklımdan yaşardım.

    Ortaokulu bitireceğim yıl kapıcının kızına aşık oldum.

    Kapıcı da ailesi de biraz garipti.

    Adam akşamları kafayı çeker, "tabancam tespihim, darağacı salıncağım" diye hiç duymadığım acayip şarkılar söylerdi, ailenin büyük kızını geceleri son model büyük arabalar gelip kapıdan alırdı, benim aşık olduğum küçük kızları ise sadece kendi ailesine değil bütün dünyaya yabancı gibiydi.

    Apartmanın kapısında yan yana oturur konuşurduk.

    Bazı geceler onlar ailece "açık hava" sinemasına giderlerdi, annem benim gitmeme izin vermezdi.

    O zaman dördüncü katın mutfak balkonundan su borularına tutunarak iner, onlarla sinemaya gittikten sonra gene aynı yolla eve dönerdim.

    Bu yaptığım bana çok normal gözükürdü.

    İstediklerimi yapmama engel olmalarından hoşlanmazdım.

    O yıl beni yatılı okula gönderdiler.

    Dünyanın en güzel okullarından birine gidiyordum, hocalar ders saatleri dışında öğrencilerle kantinde çay içip ahbaplık ederler, insan ilişkilerinde bizim çok da alışkın olmadığımız bir özgürlüğün ferahlığını yaşamamızı sağlarlardı, haftanın belli günlerinde harika filmler oynardı okulda, hafta sonları konserler olur, Arnavutköy’deki kız okulunun öğrencileriyle partiler düzenlenirdi.

    Bunların hiçbiri benim umurumda değildi.

    Sevdiğim kızı düşünürdüm ben.

    Derslerde, derslerden sonra yapılan etüdlerde kitaplarımın kenarlarına durmadan sevdiğim kızın adını yazardım.

    O ismi yazabilmek o sırada sahip olduğum tek mutlu özgürlüktü, onun isminin beş harfinin yan yana dizilişi her seferinde aynı heyecanı ve acıyı hissettirirdi bana.

    Yatma saatinden önce bize verilen yarım saatlik boş zamanda, Boğaziçi’nin karanlık sularında biriken, kıçlarında lüks lambaları yanan balıkçı sandallarını seyrederek sevdiğim kızı düşünürdüm.

    Aylarca, aylarca her gün, her saat aynı ismi yazdım kitaplarıma.

    Hep aynı heyecanı duydum.

    Pazar akşamı okula girdiğim andan itibaren haftasonuna, o kızı görmeme kaç saat kaldığını, kaç saatinin uykuda geçeceğini hesap ederdim. Onun isminin yanına kalan saatleri yazardım.

    Bir gün, hiç unutmadığım şaşırtıcı bir şey oldu.

    O ismi yazdım.

    Ve, bir heyecan hissetmedim.

    Neredeyse bir dehşete kapıldığımı hatırlıyorum.

    Bir daha yazdım.

    Hayır, hiçbir şey hissetmiyordum.

    Ne olduğunu bilmediğim bir şey kaybolmuştu.

    Tuhaf bir hafifleme, ağır bir şaşkınlık ve bir sızıyı andıran bir ihanete uğramışlık duygusu belirmişti içimde.

    O kızı sevdiğim ve onu göremediğim için çok acı çekiyordum ama onu sevmekten vazgeçmeyi hiç istememiştim, bir tek gün bile bu aklıma gelmemişti, böyle bir şeyin olabileceğini dahi düşünmemiştim.

    Kendi iradem ve isteğim dışında duygularımın değiştiğini görmek beni çok şaşırtmıştı.

    Daha dün delice sevdiğim kızı bugün sevmiyordum.

    Ben bendim.

    Sevdiğim kız, sevdiğim kızdı.

    Ama onun ismini yazmak artık beni heyecanlandırmıyordu.

    İnsanın değiştiğini ilk kez böylesine açık bir biçimde o gün öğrendim.

    Ve, binlerce yıldan beri insanların ilgisini çeken "değişim" benim de ilgimi çekti.

    Neyin değiştiğini merak ettim.

    Ne değişiyordu, niye değişiyordu, nasıl değişiyordu?

    Uzun zaman bunu düşündüm.

    Kendime ve insanlara olan güvenim epeyce sarsıldı, şu andaki duygularımı bilsem de yarın ne hissedeceğimi bilmiyordum, kendi duygularım benim denetimimde değildi, bana haber vermeden değişebiliyorlar, ben duygularımın değiştiğini bir ismi yazarken öğreniyordum.

    Değiştiğimi bile fark edemiyordum.

    Sanırım, Valery’nin "Ben sürekli değişiyorum, peki ben kimim" sorusunu o günlerde ezberledim.

    Duyguları sürekli değişen milyarlarca insanın o kıpırtılı belirsizlik içinde mutluluğu nasıl yakalayabileceklerini merak etmek beni mutluluktan bile kuşkulandırır hale getirdi.

    Herkes değişiyordu.

    Yıllarca, "Ne değişiyor" sorusunu aklımda taşıyarak yaşadım.

    "Kimse aynı nehirde iki kere yıkanamıyordu", bütün duygular ruhumuzun eninde sonunda bizi terk edecek misafirleriydi, kendimizi tanıyamıyorduk, bunları anlamıştım.

    Ama bütün bu değişimlere, gelip giden duygulara, ruhumuzun öngörülemez salıntılarına rağmen gene de kendimiz olarak kalıyorduk.

    Bizi biz yapan bu değişen duygular değildi, o zaman bizi biz yapan neydi?

    Değişmeyen bir şey olmalıydı.

    Yeni ve cevabı belki de daha zor bir soru buldum.

    Bende değişmeyen nedir?

    İnsanlara da öyle bakmaya başladım.

    Sende değişmeyen nedir?

    Bütün duyguların değiştiğinde, bugün sevdiğini yarın sevmediğinde, bugün ilgisiz olduğuna yarın tutulabildiğinde sende ne "değişmez" olarak kalıyor?

    Bütün bu değişimleri her şeye rağmen senin parçan olarak tutan o değişmeyen şey ne?

    Değişimlerimiz hepimizi birbirimize benzer kılıyor.

    Farklılığı sağlayan, sanırım o değişmeyen parça.

    Hepimizde, parmak izi gibi bizi diğerlerinden ayıran değişmez bir özellik var, ne değişirse değişsin o değişmiyor.

    Ve, bizim kendimizi tanıyabilmemiz için içimizdeki o değişmez özü bulmamız, onu görmemiz, onun adını koymamız gerekiyor.

    Kendimizi kendimizle yüz yüze bırakacak soru bu galiba.

    "Bende ne değişmiyor?"

    Tanımak istediğimiz birine soracağımız soru da bu herhalde.

    "Sende ne değişmez?"

    Hepimizi kendi irademiz dışında güvenilmez kılan bu korkunç değişim depreminde sarılabileceğimiz, güvenebileceğimiz "büyük direk", depreme dayanıklı olan o parçamız.

    Ama o "direğin" çevresinde öylesine kalabalık bir hareket, öylesine büyük bir değişim kasırgası var ki, gözlerimizi karartan bir kum fırtınası gibi bizi kendimize karşı körleştiren o hareketin içinde değişmeyeni görmek o kadar kolay değil.

    Üstelik hepimiz biraz öfkeyle, biraz şaşkınlıkla sadece kendimizdeki ve karşımızdaki değişimleri takip ederken, birden durup "değişmeyene" bakma, onu yakalama alışanlığımız da pek yok.

    Aradığımızı, sandığımız kadar kolay bulamayacağız.

    Duygularımız değişiyor, düşüncelerimiz değişiyor, zevklerimiz, isteklerimiz değişiyor, beklentilerimiz değişiyor.

    Ama değişmeyen bir şey var.

    Galiba hayatla kurabileceğimiz en güvenli ilişki de o soruda saklı.

    Değişmeyen ne?

    Sende ne değişmiyor?

    On üç yaşımda öğrendiğim Valery’nin "Ben sürekli değişiyorum, ben kimim" sorusunun cevabını galiba öğrendim.

    Sende ne değişmiyorsa, sen o’sun...”
  • Yaşam tuhaf, değil mi? Bir zamanlar müthiş bir şekilde parlayan, son derece arzu ettiğin bir şey, onu elde etmek için her şeyi göze alabilecekken, bir zaman geçtikten sonra ya da ona biraz farklı açıdan bakınca, şaşırtıcı derecede önemini yitiriyor.
    Haruki Murakami
    Sayfa 141 - Doğan Kitap
  • Yaşam tuhaf, değil mi? Bir zamanlar müthiş bir şekilde parlayan, son derece arzu ettiğin bir şey, onu elde etmek için her şeyi göze alabilecekken, biraz zaman geçtikten sonra ya da ona biraz farklı açıdan bakınca, şaşırtıcı derecede önemini yitiriveriyor.
    Haruki Murakami
    Sayfa 141 - Doğan Kitap