• Alev yurt odasında bulunan eşyalarını topladığı sırada birdenbire kapının açılmasıyla ürktü. Gelen oda arkadaşı Filiz.
    Her zaman ki gibi telaşlı ve heyecanlı...

    Filiz'in telaşla odaya adım atmasıyla melankolik ruh halinden bir an için sıyrılan Alev, valizin ön bölümüne koymak için gardırobun sağ üst çekmecesinden çıkardığı çorapları, yanında ayakta durduğu yatağın üzerine eğilerek bıraktı.

    O esnada Filiz çoktan odanın ortasına kadar gelmiş, kollarını yana doğru açarak,
    " Neden hala buradasın?... "
    " Sinsice zihnime dolan gelecek kaygısı yüzünden! Mezun olmak demek bana göre, yeni bir hayata yelken açmak demek ve bu beni çok ama çok korkutuyor. "

    Filiz, sitem dolu bir ses tonuyla işaret parmağını duvardaki saate doğru uzatarak,
    " Tamam ama farkındasın değil mi? Otobüsün kalkma vaktine az bir zaman kaldı ve biz burada durmuş geleceğe kaygıyla bakıyoruz. "

    Mahçup bir edayla,
    " Üzgünüm..." dedi.
    " Üzgünüm ama... "
    " Aması falan yok, Alev! Seni anlıyorum. Ama seni anlamam sana hak verdiğim anlamına gelmesin! Ben de en az senin kadar endişeliyim. Hayatımda yeni bir sayfanın açılması beni de tedirgin ediyor ama bilinmezliklere doğru yelken açmak mutlu olmaya engel değil ki!... "

    Bakışları yerde duran bir kağıt parçasına takıldı ve eğilerek aldı.
    Hüzün dolu bir sesle,
    " Ne kadar planlar yaparsan yap, bir gün biz de bu kağıt parçası gibi sağa sola savrulacağız. Bir zamanlar şomizle kaplı, cildi parlak bir kitabın değerli bir sayfası iken, şimdi ise hunharca koparılarak savrulmuş değersiz bir kağıt parçası. O yüzden boşuna tasalanma! Geleceği asla ön göremezsin..." diye, ekledi.

    Sessiz adımlarla pencereye doğru yürüdü ve kampüsün bahçesinde büyük bir alanı kaplayan ağaçları, seyre daldı.

    Filiz'in önünde durduğu pencerenin kenarından bir hırsız gibi odaya girmeye çalışan cılız bir gün ışığına takılı kalan Alev, belli belirsiz bir ses tonuyla,
    " Haklısın..." diye, mırıldandı.

    Deminden beri kulağının arkasına girmekte inat eden bir tutam saçıyla oynamayı bırakarak,
    " Hadi, o zaman! Sadece yatağın üzerinde duran çoraplar kaldı. Onları da valize yerleştirdik mi, tamam! " dedi ve yatağa doğru seğirtti.

    Yatağın yanına geldiğinde çorapları almak için eğildiği anda bir tanesi kayarak yere fırladı. Düşen çorabı almak için sağ kolunu yere doğru uzattığı sırada, bakışları hukuk fakültesini kazandığında babası Kemal Bey'in armağan ettiği Swarovski taşlarla bezenmiş beyaz altın kaplamalı saatine takıldı.
    Panikle,
    " Eyvah! Çabuk, Filiz! Otobüsün kalkmasına az bir zaman kalmış. Hızlan!..."

    Filiz pencereden ayrılıp, gözlerine yansıyan sıcacık bir tebessümle Alev'e baktı.
    Sanki daha bir dakika öncesine kadar, denizde gemileri batmış gibi karalar bağlayan karşısındaki değildi!

    Hani sınırlı zamanda yapmakla mükellef olduğu bir işi tamamlamaya çalışan telaşlı insanlar vardır. Heyecanlarından elleri ve ayakları birbirine dolanır. Alevin şu anki ruh hali de tıpatıp, o insanlar gibiydi.
    Heyecanı, telaşına yansımıştı.

    Alevin duygusal geçişleri meşhurdu. Değişken bir mizaca sahip olmasıydı belki de Filiz'in Alev'i bu kadar çok sevmesi. Ya da en zor zamanında sinesinde yaralarını sarıp sarmalamasıydı. Sebep hangisi olursa olsun, onun nazarında Alev'in önem ve değeri mütemadi tartışmaya kapalıydı.

    Hani bazı hatıralar vardır, geçmişe sığmayan. Zaman geçse de daha dün yaşanmış gibi hatırlanan...

    Filiz de dün yaşanmış gibi hatırladı, annesinin vefat haberi yurda ulaştığında çektiği ızdırabı. O gün acı haber kendisine verildiğinde, sessizce akan gözyaşları sinesine değen kızgın bir kor gibi yüreğini dağlamıştı. Yüreği kanarken, nasıl da çareyi bomboş bakışlarla sınıf arkadaşlarında aramıştı. Oysa ki onlar uzaktan ibretlik bir film gibi, göz süzerek izlemişlerdi, gözlerinin önünde yaşanan trajediyi. Yaşamak zorunda kaldıklarına karşı hissettiği derin bir öfke ve acıyla, ayaklarını sürüye sürüye kampüsün en kuytu köşesine kadar gitmiş, gözüne kestirdiği büyük bir ağacın kovuğuna gizlenerek saatlerce ağlamıştı. Ağladıkça ruhundaki acı dağılacağına, katlanarak çoğalmıştı. Ta ki... Ne zaman yanına oturduğunu bile fark etmediği bir yabancının elindeki mendille gözyaşlarını silmesini, çektiği ızdırabı hafifletmek istercesine kollarını sımsıkı boynuna dolayıp bağrına basmasını, hissettiği ana kadar...

    Kabul ediyordu, kolay değildi! Sevdiğini ebediyete uğurlamak! Hele ki kaybedilen candan öte bir can, bir anne ise...

    Uğurlanan kim olursa olsun sizi sizden alır da bırakmaz mı, sonsuz denklemli bilinmeyenlere...
    Uğurlanan hisseder mi, hiç bu kadar özlendiğini...

    Hatıralarından sıyrılan Filiz, son kalan eşyalarını toplayan Alev'e yardım etti. Önünde duran son valizin fermuarını da kapattıktan sonra, buruk bir sevinçle Alev'in bulunduğu tarafa baktı.

    " Tamam mı? " diye, sordu.
    " Tamam, gidelim!... "

    Tam caddeye adımlarını atmışlardı ki aynı anda geri dönüp, bir kez daha uzun uzun baktılar dört yıldır yuva bildikleri kampüse. Karmaşık ve yoğun duygular içinde tekrar önlerine dönüp, ardısıra sürüklenen tekerlekli valizlerin çıkardığı tiz sesler eşliğinde maziyi geride bırakıp, geleceğe doğru yol aldılar.

    Öğleye doğru terminalin ön kapısından içeri girdiler. Neyse ki otobüsün kalkmasına az da olsa, biraz daha vakitleri vardı.

    Etrafta sağa sola doğru koşuşturan insanlar. Günlük yevmiyelerini çıkarabilmek uğruna, yolcuların peşisıra dolanan seyyar satıcılar. Meşhur, klakson sesleri.
    Tam bir şamata...

    Önlerine çıkan kalabalığı yarıp, otobüsün kalkacağı hatta vardılar. Ellerindeki valiz ve çantaları otobüsün önündeki kaldırım taşının kenarına koyup, valizlerin yanında duran boş banka oturdular.

    Filiz biletleri internet üzerinden almıştı. Fiyat olarak, Terminalden alınan biletlere oranla daha cazipti. Hem de istenilen koltukta oturma imkanı vardı. Biraz oturduktan sonra, birdenbire ayağa kalkan Filiz, bakışlarını Alev'e doğrultarak,

    " Basılı biletleri almak için, büroya gitmeliyim! "
    " Bastırmak şart mı? "
    " Şart değil, belki ama bilet mevzusunu şansa bırakmak istemiyorum. Geçen gün kampüsün yemekhanesinde yemek yerken, yan masada oturan grubun sözlerine, istem dışı kulak misafiri oldum. Benim gibi bir öğrenci, internet üzerinden bilet almış. Biletini bastırmış olduğu halde, nereye koyduğunu unutmasın mı? Yetkili birime mağduriyetini izah ettiğinde, herhangi bir problem teşkil etmez diye, teminat vermişler. Ayrıca ters bir durumda kullanılması için, referans numarası göndermişler!... "

    Kendisini pür dikkat dinleyen Alev'in mevzuya bakış açısını ölçmek adına,
    " Terminale gittiğinde söyle bakalım, ne olmuş? " diye, sordu Filiz.
    " Geçmiş yerine oturmuş. "
    " Hıı... Bekle oturmuş!.. "
    " Tam yerine oturduğu anda başka bir yolcu gelerek, koltuk üzerinde hak iddia etmesin mi! Meğerse aynı koltuk numarası o yolcuya da satılmış! "

    Merakının hükmü ağır basan Alev, Filiz'in cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden,
    " Eee, sonra ne olmuş! " diye, sordu.
    " Neyse ki, bizim öğrenci basılı biletini son anda çantasının en küçük gözünde bulmuş da, indirilmekten kıl payı kurtulmuş!... " diye, cevapladı.
    " Şaka gibi, desene... "
    " Şaka gibi... "

    Filiz gülen gözlerle tam arkasını dönüp gideceği esnada, hafifçe yana doğru eğilerek,
    " Aç mısın? Atıştırmalık bir şeyler alayım mı? " diye, sordu.

    Hoşlanmayla karışık bir ilgiyle etrafı seyre dalan Alev, bakışlarını diktiği sabit noktadan ayırmadan,
    " Şu anda aç değilim! Ama al, istersen! Belki yolda yeriz. " diye, mırıldandı.

    On dakika sonra Filiz bir elinde biletler, diğer elinde yiyecek poşetleri ile çıkageldi.
    Elindeki poşetleri valizin üzerine koymak üzere eğildiği anda arkasından,
    " Bakar mısınız, genç bayan! " diye, gür bir erkek sesi duydu.

    Filiz doğrulup, ayağa kalktı. Uzun boylu, kısa saçlı, vakur bir duruşu olan, bu genç adamı kısık gözlerle süzerek,

    " Buyrun, problem nedir? " diye, sordu.
    " Kusura bakmayın! Rahatsız ediyorum ama deminden beri size yetişmeye çalışıyorum. Durmadan önüme geçip duran insanlar yüzünden, malum hafta sonu Terminal'de adım atacak yer yok! "
    Genç adamın bakışları bir an için, önündeki bankta arkası dönük olan Alev'e takılı kalsa da tekrar Filiz'e odaklanarak,

    " Neyse, asıl bahsetmek istediğim mevzu, İzmir'e kalkacak olan otobüs yedinci hattan değil, birinci hattan kalkacak! Son dakika gerçekleşen teknik bir arıza yüzünden, otobüslerin kalkış saatleri değişti. "

    Bu sefer de bakışları, bir yolcuya yön tarif eden kısa boylu, ama atletik bir fiziğe sahip olan delikanlıya takıldı. Üzerinde bulunan giysilerin ambleminden şirketin elemanı olduğu anlaşılan gence,
    " Fuat, bakar mısın? " diye, seslendi ve akabinde Filiz'e doğru dönerek,

    " Siz önden gidebilirsiniz! Eğer bir mahsuru yoksa valizlerinizin şirket elemanı tarafından bagaja yerleşmesinden emin olurum. "

    Filiz mahçup bir edayla,
    " Ah! Teşekkür ederim. " diye, cevap verdi. Alev'in yanına doğru giderek, sol omzundan hafifçe sarstı.
    " Alev! Hadi, gidelim! "

    Onlar konuşurken, paytak paytak yürümeye çalışan sevimli, küçük bir çocuğun kendinden büyük pamuk şeker yeme çabasını gülümseyerek izleyen Alev, yavaşça ayağa doğru kalktı ve tebessüm ederek,
    " Tamam..." dedi.
    Az önce izlediği manzara yüzünden, içinden attığı kahkahanın tınısı, istemsizce ses tonuna yansımıştı.

    Tam ayrılmak üzere olan genç adam, kulağına müzikal gibi gelen neşeli sesin sahibini görmek adına, bakışlarını Alev'e doğrulttuğu anda Alev'in meraklı bakışlarıyla karşılaştı. Gözlerini kırpıştırarak şaşkın bir vaziyette, karşısında duran genç kızdan ilk görüşte etkilendi. Öyle gösterişli bir kız değildi, etkilendiği kişi. Bilakis ufak tefek, çelimsiz ve miyon bir cüsseye sahipti. Ama tebessüm ederken etrafına yaydığı o saf, katışıksız enerji muhteşemdi. Öyle ki genç ergenler gibi yaşamında ilk defa, bir genç kızın bakışlarına esir oldu. Asıl enteresan olan ise, Alev'in de genç adamın bakışlarında kaybolmasıydı.

    İkili arasında hissedilen yoğun atmosferin ayrımına varan Filiz, usulca Alev'in koluna değerek,
    " Hadi, gidelim!..." dedi.

    Zihin dünyası alt üst olan Alev, çaresizce Filiz'in ardı sıra otobüsün olduğu birinci hatta doğru yürüdü. Otobüsün yanına geldiklerinde binmeden son bir kez daha genç adamı görme isteğiyle dolup taştığı için, ümitle başını geriye doğru eğdi.

    Oradaydı...
    Hemen bakışlarını kaçırdı ve önüne döndü.
    Basamak yerine boşluğa adım attığı anda, elinde olmadan sendeledi. Bakışları ile Alevi takip eden genç adam Alevin basamaklarda sendelediğini gördüğü zaman, ileri doğru bir hamle yapsa da yerinden kıpırdamadı. Çünkü Alev dengesini çabuk sağlamış ve içeri girmişti bile! Filiz olanları fark etmedi. O sırada muavinle havadan sudan koyu bir sohbete dalmıştı. İçeri giren Alev Elinde tuttuğu yiyeceklerin olduğu poşeti üst rafa yerleştirip cam tarafındaki yerine geçip oturdu. Şoförün muavine seslenmesiyle muhabbetleri yarım kalan Filiz de Alevin arkasından otobüse binip, koridor tarafındaki yerine oturdu.

    Aşk gönle düşünce tuzağa düşmüş bir kuşun kanat çırpması gibi, çırpınır bir insanın yüreği...

    Filiz yerine oturduktan sonra, yan gözle Alev'i seyre daldı. Alev hissis bakışlarla, kucağında tuttuğu kol çantasının sapı ile oynuyordu.
    Kısa bir zaman sonra, daha fazla mevzuya kayıtsız kalamayan Filiz, Alevin omzuna dokunup gözlerinden yansıyan sıcacık sevgi dolu bakışlarla,
    " Alev! Nasılsın " diye sordu.

    Alevin aklı karışmıştı.
    Hislerine bir anlam vermeye çalışıyor ama anlam veremediği gibi, içinde bir yerlere de sığdıramıyordu. Parmak uçlarına kadar yüreğini titreten bu hisse o kadar çok yabancıydı ki!...

    Kendisine sevgi dolu gözlerle bakan Filize doğru yaklaşıp, yanağına kuşun kanadının değmesi gibi küçücük bir buse kondurdu. Sessiz kelimelerle tekrar önüne dönüp, bu sefer istem dışı otobüsün camından dışarı bakmaya başladı.
    Bakıyordu ama görmüyordu...

    Filiz hislerini tahlil edebilmesi için, Alevi daha fazla sorgulamadı. Ön koltuğun arkasına taktığı kol çantasını açtı ve içinden kitabını alıp, yarım kaldığı bölümden itibaren okumaya başladı.

    Bomboş gözlerle camdan dışarı bakmaya devam eden Alev, birden bir çift gözün üzerinde olduğu hissine kapıldı. Görüşü netleştiğinde,
    " Aman Tanrım!... " diye, fısıldadı.

    Bu sefer gözlerini kaçırmadı. Doya doya baktı, yüreğinde fırtınalar kopmasına vesile olan, o bakışların sahibine.
    O anda klasik Türk Edebiyatı tarihine damga vurmuş olan Eylul deki Suata benzetti varlığını . Necib de ismi meçhul genç adam...

    Eylül, Alevin favori kitabıydı. Kurgu olduğunu bildiği halde eser bütün varlığına tesir etmişti. Ve dahi tesir etmekle kalmamış, üstüne üstlük ruhunu esaret zincirleri ile kahramanlarına bağlamıştı. Bir çok okuyucusuna göre Eylül, simgesel olarak yasak bir aşka konukseverlik yapmış olsa da, Alevin nazarında saf ve tertemiz bir aşka timsaldi.

    Bu öyle bir aşk ki bedensel arzularla kirletilmemiş sadece ve sadece gözlerdeki bakışlarda yaşanmış bir aşktı.

    Son yolcular ile birlikte muavin de otobüsdeki yerini aldığında, direksiyon başında oturan şoför otobüsü çalıştırdı.

    Muavin elinde tuttuğu mikrofona doğru,
    " Sayın yolcular! Hepinize hayırlı yolculuklar dilerim! " slagonıyla seslendiği andan itibaren, yolculuk başladı.

    Alevin bakışları bir saniye hoparlöre doğru kaysa da, tekrar pencereye döndü. Bu sefer genc adam gözden kayboluncaya kadar bakışlarını ayırmadı. Genc adam gozden kaybolunca perişan bir vaziyette, ilgiye mazhar olmak isteyen bir kedi gibi, kitap okurken uyuyakalan Filize doğru yavaşça sokuldu.

    Alev böyle perişan bir vaziyette iken, genç adamda ondan farklı değildi.
    Genç adam, Alevin bindiği otobüs şirketinin sahibi, makina mühendisi Kenan Turan. Ailesini çok küçük yaşta trafik kazasında kaybettiğinde, yapayalnız ve tek başına hayatta kalma mücadelesi vermişti. Hem çalışmış, hem de okumuştu. Azmi ve cesaretiyle başarılı atılımlar yaparak, yirmi sekiz yaşında büyük bir şirketin sahibi olmuştu.

    O gün Terminalde teknik bir arıza olduğu haberini alır almaz, şirketteki işlerini yarım bırakıp soluğu terminalde aldı. Yaşanan problemlere bilfiil iştirak ederek çözmeye çalışmasıydı belki de, genç yaşında sektörde pay alması!

    Filiz'in basılı biletleri almak için büroya uğradığı sırada, arka masada yardımcısı Ahmet beyi dinlemekle meşguldü. Ahmet beyi acil bir iş için şirkete gönderdiği için, yolcuları bilgilendirmek görevi ona kalmıştı. Gerek saha da, gerekse de saha dışında, işine hakim olmayı seviyordu.

    Saha da yolcuları bilgilendirme esnasında karşılaştı, kalp çarpıntılarına vesile olan kişiyle. Bakışları karşılaştığında nefes almayı unuttu, gördüğüne inanamadı. İnanmak istemedi belki de! Böyle temiz yüzlü, masum insanların var olabileceğine dair olan inancı o kadar çok zayıftı ki...

    Etrafında zaman zaman kadınlar tarafından ilgiye mazhar olsa da, hiç bir kadın ona şu an hissettiği duyguları hissettirememişti. Nereye dönse yapmacık bakışlar ve sahte gülüşler...

    Klakson sesleri eşliğinde ağır ağır kalkan otobüsün ardından, bomboş gözlerle baktı Kenan bey. Yanına koşarak gelen yardımcısı Ahmet beyin,

    " Kenan bey, efendim dosyaları getirdim! " sözlerini ayrımsamadı. Telaş içinde özel aracına doğru yöneldi.

    Kenan Bey'in cevap vermeden telaşla ayrılması, Ahmet beyi endişelendirdiği için arkasından ısrarla,
    " Kenan Bey, Kenan Bey... "
    "Efendim, iyi misiniz" diye seslendi.

    Duygusal bağlamında tamamen perişan olan Kenan Bey, aracına binerek yardımcısına uzaktan el sallamakla yetindi.
    Ahmet Bey bir süre şaşkın bir vaziyette, Kenan Beyin arkasından bakakalsa da Fuat yanına gelip,
    " Ahmet bey, özel hattan eşiniz Lale hanım aradı. Sizi cep telefonunuzdan aramış ama ulaşamamış. Derhal onu geri aramanızı istedi. " demesiyle, panikle koşar adım büroya giderken, Kenan beyi unutmuştu bile!...

    Özel aracına binen Kenan bey, kendinden emin olarak otobüsün ardından yola koyuldu. Şirketin İlk mola yerinde Alev'le tanışmak ve hislerini anlatmak niyetindeydi. Alevin hislerinden de en az kendi hislerinden emin olduğu kadar emindi. Sessizce o bakışların bir anlamı olmalı diye, fısıldadı.

    Ne yazık ki Terminalden ayrılır ayrılmaz, kader ağlarını örmeye başlamıştı bir kere!...

    Otobana çıktıktan sonra yaklaşık bir kilometre yol almışlardı ki, karşıdan son sürat gelen ticari bir araç, Alevin otobüsüne sağ tarafından hızla çarptı.Ticari aracı son dakika fark eden otobüs şoförü, direksiyonu sola doğru kırıp manevra kabiliyetini konuştursa da, kazaya engel olamadı.

    Uzaktan kazanın şiddetini tam görmese de olaya şahit olan Kenan Bey, aklı başından gitmiş bir halde aracını yol ortasında durdurarak, panikle araçtan fırladı. Kendisine seslenen arkasındaki araç sahiplerinin uyarılarını dikkate almadan, koşarak kaza mahaline vardı.

    Olay mahaline vardığında gördüğü manzara karşısında dehşete kapıldı. Ortalık yolcuların feryat figanlariyla yankılanıyordu. Doğruca çarpma şiddetinin en fazla olduğu tarafa yöneldi. Otobüsün sağ ön kısmı tamamen içeri doğru çökmüş, yolcularin kimisi dışarı çıkmış, kimisi de arka kapının önünde yığın oluşturmuşlardı.
    Otobüsün etrafını çepeçevre dolaşarak, kırılan camların ardından içerisini görmeye çalıştı.

    Aradığını göremedi...
    Korku dolu bir ifade ve boğazından yükselen tuhaf ağlamaklı bir sesle
    " Tanrım yardım et! " diye yalvardı.

    Çok değil! Daha bir saat öncesine kadar, bir kuşun kanadı gibi kanatlanan kalbi, şimdi acıyla daralmaya, vücudu da çaresizliğin yarattığı hüzünle titremeye başladı. Aslında ilk defa bir kazaya şahit olmuyordu. Mesleği gereği, daha vahimlerini de görmüştü. Ama bu farklıydı. Ailesinin ölüm haberini aldığı günde, küçük olmasına rağmen tıpkı böyle yıkılmıştı.

    Alevi bulamamış olmanın hüznüyle boğuşurken, arka taraftan yaşlı bir amcanın acı içinde,
    " Yardım edin! Lütfen!..."
    " Kapının önünden çekilin!..."
    " İçeride yaralılar var, biri benim eşim!" haykırışıyla, aniden camdan içeri girmeye karar verdi. Gözüne az ileride, yerde duran dağılmış bir metal parçası ilisti. Hemen gidip o parçayı eğilerek yerden aldı ve sol ön camdaki kırık alanı geçebilecek kadar genişletmeye çalıştı. O esnada gördü. Kalbini esir alan kız, çarpmanın şiddetiyle koridora savrulmuş, arkadaşı da baş ucunda eğilmiş,
    " Alev! Yalvarırım, uyan!..." diye, hıçkırıklarla ağlıyordu.
    Bir an için başını kaldırıp kırılan cam seslerinin geldiği tarafa baktı, Filiz.
    " Yardım edin!..."
    " Arkadaşım uyanmıyor!... " diye, haykırdıktan sonra tekrar önünde boylu boyunca uzanan Alev'e döndü. Saçlarını usulca okşayarak,
    " Alev! Lütfen, uyan! Sen de beni bırakıp gitme!..." diye, yalvarıyordu.

    Alevin tepki vermediğini gören Kenan bey, cam parçalarının vücuduna batmasına aldırmadan bir hışımla koridora girdi.
    Filiz bakışlarını Alevden alarak, karşısında duran adama baktı. Terminaldeki genç adamdı.
    Yanılmamıştı...

    Demek ki Alev'le arasında, söze dökülmeyen bir şeyler yaşanmıştı. Az önceki vakur duruşlu adam gitmiş, yerine acı çeken bir adam gelmişti. Vücudu cam kesikleri ile doluydu. Derin kesiklerin olduğu yerlerden, koridora kanlar damlıyordu. Canı acıyordu ona şüphe yoktu ama çektiği acıya rağmen gözlerinde daha büyük bir keder ve derin bir acı vardı.

    Alev'i kaybetmekten ölesiye korkan Kenan Bey, söze dökmeye korktuğu soruyu, bakışlarıyla sordu. Gözlerinin içine hüzünle bakan, genç kıza.

    Anlamıştı Filiz...
    Belli belirsiz bir fısıltıyla
    " O yaşıyor! " diye, mırıldandı.

    Kenan bey buruk bir sevinçle,
    " Allahım sana şükürler olsun! " diye, haykırdı olanca sesiyle.

    Cam parçalarının derin kesikler bıraktığı kollarına aldırmadan, incitmekten korktuğu Alev'i usulca kollarına alarak, Filiz ile birlikte boşalan arka kapıdan dışarı çıktılar.

    Olay mahaline ambulans gelmiş, neyse ki birkaç hafif yaralı dışında can kaybı yaşanmamıştı.

    Alev hastanede gözlerini açar açmaz, ilk anda esiri olduğu bakışların sahibini gördü. Yanında da her zamanki gibi, sevgi dolu gözlerle bakan Filiz.
    Filiz sevinçle, el çırparak,
    " Nihayet hastamız uyandı. Ben kahve almaya gidiyorum. İsteyen var mı? " dedi. Her ikisinden de bir cevap gelmediği için, kapıya doğru yöneldi.
    Tam kapıdan dışarı adım attığı anda, Alev'in,
    " Filiz!..." diye, seslenmesiyle, arkasına döndü.
    Bakışlarıyla gitme, diye yalvaran arkadaşına,
    " İyi olacaksın! Hem de çok iyi!..." diyerek, dışarı çıktı ve usulca kapıyı kapattı.

    Kapanan kapının ardından genç adam, dayandığı duvar dibinden ayrılarak Aleve doğru yaklaştı. Hissettiği yoğun ve derin aşkıyla,

    " Merhaba! İsmim Kenan Turan..."

    https://youtu.be/bHuGC7k8YIA
  • Selim Bey, ilkokulda edindiği yarım yamalak Fransızcasıyla Buse Hanım’ı Fransız usulüyle öperken tuhaf bir yazı ve resmin araya girmesiyle uyandı. Karşısında biri uzun yakışıklı, biri kısa yakışıksız iki adam vardı. Sakalsız yüzleri, geleceğe dair umutsuz bakışları ve dökülmeye yüz tutmuş saçlarıyla bu adamlar ancak devlet memuru olabilirdi.
  • Not: Romanın hikayesi hakkında bilgiler içermektedir.
    *
    Dobrolyubov özetlemiş;
    '' Bu kitapta önemli olan
    Oblomov değil, Oblomovluktur. ''
    *
    Oblomov; dostu Ştolts'a ''Düşün bir kere'' diyordu.
    '' Bir tek solgun, üzgün bir çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi.... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak.... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun. ''
    Ştolts; ''Değil kardeşim, '' dedi.
    Ve biraz düşünüp bu hayata bir isim aradı;
    - Bu bir çeşit Oblomovluk'tur.''
    *
    İş Bankası yayınlarında Sabahattin Eyüpoğlu ve Erol Güney çevirisinde ön sözde yazıldığı gibi, ''Toplumsal bir kaderin Oblomov'u içine düşürdüğü bu kaçınılmaz uyuşmayı rasgele bir tembellikle karıştırmamak gerekir. ''
    *
    Oblomov, çiftlik sahibi bir ailenin soylu çocuğu olarak dünyaya gelir.
    19. yüzyıl ortaları Rusya'dayız.
    Yepyeni bir dünyanın içine doğru sürüklenen bir Doğu dünyası....
    Oblomov yarım kalan bir insandır. Teşebbüs eden ve netice alamayan bir Doğulu..
    Hani bir söz vardı; ''Doğuya doğru giden bir geminin içinde Batıya doğru koşuyoruz'' ,.diye.
    Oblomov rıhtımda hareketsiz kalan adamdır.
    Doğduğu köyün masalsı hayatıyla büyülenmiş, ve geleceğe doğru attığı adım havada kalmıştır.
    *
    ''Oblomov evinin temiz pak, döşeli olmasını istiyordu; ama bütün bunların, Tanrı bilir nasıl, hiç farkına varılmadan olup bitmesi gerekti.''
    *
    ''Oblomov, 'Ah yarabbi! Ne budala insanlar var! Evleniyorlar. '' diye içini çekti ve sırt üstü yattı.''
    *
    '' - Ah yarabbi, hayat bir türlü yakamı bırakmıyor, nereye gitsem peşimde! ''
    *
    Ah Oblomov!
    '' - Zavallı dostum, batmışsın sen, boğazına kadar batmışsın, batağa gidiyorsun. '' demişti henüz 29. sayfada Ştolts; 607. sayfada ise kelimeler bir isyan ıslığı gibi, bir acıklı küfür gibi çıkıyordu artık : ''Senin işin bitmiş Oblomov!''
    *
    Onun tertemiz bir ruhu, okyanuslar kadar derin bir sezgi yeteneği, hayatı genişliğine kavrayacak kuvvetli bir dimağı vardı oysaki.
    O heyecanını yitirmiş, ümidini çaldırmıştı; hayata tutunan elleri çözülmüştü...
    Hiçir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey.
    Dünyaya ait herhangi bir mesele onun gözünde çözümlenemez bir problem gibi ağır ve karışıktı.
    Hiçbir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey...
    Yatmak, uyumak, derin uykulara dalmak....
    Ve bu kadarcık bir yaşamanın içinde bütün ihtiyaçlarının kendisi dışında ve kendisine fark ettirilmeden görülmesini istiyordu...
    *
    Oblomovluk o dönemde meşhur olan hayalet figürü gibi dolaşıyor roman boyunca.
    Palto'daki hayalet gibi....
    Marks'ın sözünü ettiği hayalet gibi....
    *
    Bir aşk, onun yüreğini tutuşturur gibi olur..
    Lakin yerinde sayan bir adam gibi mesafesiz koşturduğunu anlar Oblomov.
    Yatağına uzanır. Uyumak, uyumak, uyumak ister.
    *
    Uyuyan Doğu'dur. Bütün bir zenginliği, gizemi, derinliğiyle Doğu.
    *
    Kapitalistleşen bir dünyada kaybolmaya yüz tutan küçük bir derebeyi mirasyedisi olmuştur Oblomov.
    Dostu Ştolts sorar:
    '' - Pekala, farz et ki biri sana üç yüz bin ruble daha verdi, ne yapardın?
    - Bankaya koyar, faiziyle geçinirdim.
    - Banka fazla faiz vermiyor; niçin bir şirkete, mesela bizim şirkete koymazdın?
    - Yo, Andrey, beni kafese koyamazsın.
    - Neden bana da mı güvenin yok?
    - Sana var tabii, ama her şey olabilir: Şirketiniz iflas eder, beş parasız kalırım. Banka daha sağlam. ''
    *
    Burjuva değil, işçi değil, köylü değildir Oblomov. Memuriyete girmiş, çıkmıştır. Memur değildir. Bürokrat değildir.
    Kimdir bu Oblomov?
    '' - Peki ya sen nesin?
    Oblomov sustu.
    - Kendini toplumun hangi sınıfına koyuyorsun?
    - Zahar'a sor. ( Zahar Oblomov'un uşağıdır.)
    ...
    Ştolts; ''Kimdir şurada yatan'' dedi.
    - Amma da tuhaf. Bizim efendi işte, İlya İlyiç. ''
    *
    ''Efendi''dir o.
    Gitmediği bir köyü, ilgilenmediği bir toprağı, o toprakta çalışan tanımadığı köylüleri vardır.
    Efendidir o.
    Çoraplarını bile uşağına giydiren bir efendi.
    Artı değer üretmeyen, çalışmadan yaşamanın düşünü kuran bir efendi.
    Temiz ruhlu, iyi niyetli, dürüst, samimi, saf bir efendi ama...
    Züğürt Ağa filminde Şener Şen'in canlandırdığı her şeyini yitirmiş güzel toprak ağası gibidir o.
    Kentili de olamamıştır.
    Doğunun adı Oblomov'dur.
    Çoraplarını kendi giymeyen bir Doğu ve iş, proje, üretim peşinde koşan bir Batı.
    Kim ''efendi'' olmuştur sonunda?
    *
    Ön sözde denildiği gibi; ''Büyük Petro'dan beri Rusya'da devam eden büyük Rusya- Avrupa kavgasında, Gonçarov hiç gözünü kırpmadan Avrupa'nın tarafını tutuyor. ''
    *
    Oblomov kendi doğduğu coğrafyanın bile gelişiminden habersiz bir kuytuda sıkışıp kalmıştır.
    Ştolts şunları Oblomov'a bile söylemeye gerek duymaz:
    ''Oblomovka'nın artık ıssız karanlıklardan kurtulduğunu, onun da yavaş yavaş gün ışığına çıktığını sana söylemeye gerek yok. Dört yıl sonra bir istasyon olacağını, köylülerin tren yolunda çalışacağını, buğdayın artık ırmağa kadar trenle taşınacağını... Okullar açılacağını, eğitimin yayılacağını sana ne diye söylemeli?.. Hayır, yeni mutluluğun fecri seni telaşa düşürür, karanlığa alışmış gözlerini rahatsız eder. ''
    *
    Oblomov'un ilkgençlik zamanlarında sahip olduğu hayalleri; o büyük ve gelişmiş Rusya hayalini, peşini bıraktığı bu hayalleri; annesi Rus, babası Alman karakter, Oblomov'un çocukluk ve okul arkadaşı Andreyin Ştolts sahiplenmiştir. O Oblomov kadar derin ruh, geniş dimağ sahibi değildir; ama başladığı işi tamamlayan, çalışkan, üretken, neticelendiren bir adamdır.
    Ve Oblomov'un kendi adını verdiği çoçuğuna sahip çıkacaktır.
    Bir nesil sonra başka olacaktır her şey:
    '' Andreyini senin gidemeyeceğin yere götüreceğim... Onunla beraber gençlik hülyalarımızı gerçekleştireceğim.''
    *
    Bu romanı sadece bir ay gibi kısa zamanda yazan Gonçarov, ümidini Oblomov'un oğluna teslim ederken; Oblomov'a kısa bir ömür biçer ve onu bütün iyiniyeti ve temiz ruhuyla roman arasında hepimize nefis bir soluk aldıran dost bir elin diktiği tatlı leylak kokusu içinde bir taşın altında dinlendirir.
    *
    ''Gece leylak ve tomurcuk kokuyor'' ...

    10 Nisan 2018
  • Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski bütün filmlerinde insanın görünmeyen içlerine doğru bakar. Ölüm yaşlılık kaygı ve nefret duygularının gündelik yaşamda nasıl karşılıkları olabileceğine, insanda nasıl göründüğüne kafa yormuş bir yönetmen. Görsel dilin müzik eşliğinde bir şölene dönüştüğü bir filminden söz edeceğim; ‘‘Üç Renk Üçlemesi’’nin (Three Colors Trilogy) kimilerine göre en iyi bölümü olan Mavi filmi (1993). Bir kadının yalnızlıkla nasıl baş edebileceğine dair öznel bir çıkarsama. Bir trafik kazasında çok sevdiği, aynı zamanda dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan eşini ve kızını kaybeden Julie, bu dayanılmaz kaybın ardından yaşama nasıl tutunacaktır?
    Filmin renginin neden mavi olduğunu hissedebiliyor insan. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir hayatta, gökyüzü ve su gibi akan bir özgürlük de, kuşku ve yalnızlıkta insan için. Kazadan önce ilkin küçük kızın mavi renkli mendili uçar arka camdan. Film boyunca rengin mavi olması sıcaklıktan çok gerçekliğin duygusunu vermek için olabilir. Kaykayla yolda kayan bir genç direksiyon hâkimiyetini şu ya da bu sebeple kaybedip bütün gücüyle ağaca çarpan ve un ufak olan arabayı görmüş ve sadece kadının sağ kaldığını anlamıştır. Fakat iyi bir eş ve baba olan müzisyenimizin son sözlerini de işitir, ailesini eğlendirmek için anlattığı bir fıkrayı tamamlamaktadır son nefesini verirken. Julie’nin yaşamındaki çölleşmeyi, arzunun çekilip gidişini, dünyaya yabancılaşmayı, zaman ve mekânın erimesini tek bir diyalog olmadan hissettirmek… Sinemanın manası da sihri de bu olsa gerek. Fakat Julie, ilk bakışta bize oldukça uzak, acıyı içine atıp tırnaklarını kalbine batıran bir kadın profiline alışkın olan kültürümüz için yadırgatıcı. Bağırıp çağıran hastanenin camlarını kıran birine o kadar da aşina değiliz. Hapların hepsini yutmaya kalkışmak da intiharın ağır dinî sorumluluğu yüzünden pek olası değil bu diyarlarda. Arkadaş ya da akraba tek bir yakınının yanında olmayışı ise tek başınalık nimetini öne çıkaran modernliğin zalimane külfeti olarak görülebilir.
    Mavi dipsiz yalnızlık
    Kadının özgürleşmesi ile eşinden kalacak hiçbir mülke müdanasının olmaması arasında kuvvetli ilişki var. Özgürlük, çalışmadan yaşamını sürdürme lüksüne sahip kadınların işi yönetmene göre. Bir de inkâr ve kabullenme salınımında acıyı gizleme ve hiçbir insanla paylaşmama hâli var ki bunun ancak yüzme havuzunda dışa vurulabilmesi de yalnızlığın modern bertarafı.
    Julie cenaze törenini hastane yatağında izleyebiliyordu ancak. Dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan büyük müzisyen elim bir kazayla hayatını kaybetmiş, hiç kimse böyle bir ölümü kolayca kabul edemez mealli tören cümleleriyle defnedilmekte. Patrice AB’nin ortak marşı olarak kullanılmak üzere çok büyük bir proje müziğini bestelemiş ve son rötuşlarını yapmakta iken hayat bitivermiştir. Bugüne kadar bestelediği müziklerin çoğunda Julie’nin desteği vardır hatta bizzat bestelemektedir kimi müzik çevrelerine göre. Bu konuda gazetecilerin sorularını cevaplamaz Julie.
    Kocaman eve bir başına döndüğünde bir karşılayan vardır elbet; özgürlük sosuna bulanmış mavi, dipsiz bir yalnızlık. Burada da Julie genel geçer davranış kalıplarından ayrılır. Böyle durumlarda kadınlar bütün anıları eşyaları izleri titizlikle saklayıp bir sandığın içine özenle yerleştirirler. Julie ise şömineyi yakar ama ısınmak için değil. Kızının bütün eşyalarını, birlikte yaptıkları son resimler ve doğum gününde alınmış bebekler de dâhil, her şeyi ateşe atar. Kocasının izlerini siler yaşamından, kendisine teslim edilen Avrupa’nın beklediği o büyük bestenin yazılı olduğu kâğıtlar da dâhil.
    Geçmişe tutunmanın boşluğu yerine önü arkası görünmeyen sonsuz bir yalnızlığı deneyimlemeye hazırdır. Bu durum Iraklı sanatçı Talal Mahmud’un bronz heykelini hatırlattı bana; geçmiş ve anılar keskin paslı fakat eğimli bir bıçak gibi yukarı doğru uzanırken, her yönüyle büyük tehlikeler içerirken, acıtacağı kesin olmasına rağmen, insanın kendini çarmıha gerer gibi ona boylu boyunca sarılışı. Filmde ise tam tersi var. Yaşanmış her şeye arkanı dönüp gitmek… Peki geçmiş, ondan geçip gitmekle geçip gider mi? Bu kadar kolay mıdır geçmişin defterini dürüp arkana bakmadan yürümek?
    Herkes zerre zerre yine yalnız
    Gözünden bir damla yaş çıkmadı Julie’nin. Evin işlerini gören yılların emekçisi Marie bu yüzden çok ağladığını söyler, o ağlamadığı için. Avrupa filmlerinde bizdekinin aksine ağlamaz, dövünmez insanlar, gözyaşı çok azdır ve insanlar serinkanlılıkla karşılamış gibi görünür yaşananları. Kalpler, duygular sürekli kontrol altına alınmış ve aklın denetimine verilmiştir sanki. Jülie avukatına, hizmetçi ve bahçıvana ömür boyu yetecek bir hesap açtıktan sonra geri kalan yaşadıkları ev de dâhil bütün gayrimenkulü satması talimatı verir. Ne var ki kiraya çıktığı küçük apartman dairesinin kilerinde onu karşılayan bir fare ailesi hiçbir şeyin kolay olmayacağının ilk sinyalidir. İşte en çok burada başlıyor benzerliğimiz. Kadınların yalnız yaşarken baş etmede en çok zorlandıkları şeylerin başında gelir fareler ve haşereler. Hırsızlarla, yalnızlıklardan yararlanmaya çalışan gelişmemiş erkek taifesi de ayrı bir evrensel kâbus. Bu heyulalar hemen her kültürde belli dozlarda sıkıntı, kaygı, tereddüt ve acı vermeye devam ediyor.
    Julie’nin hayatına girip çıkan insanlar, avukatı, kocasının yakın arkadaşlarından biri, aynı apartmanda yaşayan ve eve erkek arkadaş getirip durduğu için komşular tarafından imza toplanarak atılmak istenen bir kız ve evin sokağında flüt çalan evsiz. Sonra tek başına gidilen kafeler, yapayalnız içilen kahveler, telefonla gelen, paketi haşır haşır açılıp hüzünle yenen yemekler arasında tam bir Avrupa hüznü.
    Ne iş yapıyorsunuz sorusuna “hiçbir şey” diyen ve artık yaşamın anlamını kaybetmiş gibi görünen Julie, tesadüfen öğrendiği gerçekle yeni bir aydınlanma yaşar. Kocasının yıllardır bir sevgilisi olduğunu öğrendiğinde yükselttiği üzüntü ve acı kulesi tuhaf biçimde yıkılır. Bu insan insanın hem şifası hem de cehennemidir, önermesini haklı çıkaran bir parıltı. Neredeyse Necip Fazıl’ın dizelerine ulaşır Julie: “Bütün insanlığı dövsen havanda/ Herkes zerre zerre yine yalnız.”Didem Madak ona şöyle derdi belki Ah’lar Ağacı’ndan Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Sevgili bir avukatın yanında çalışan sekreterdir ve dünyaca ünlü müzisyenden hamiledir. “Seni seviyor muydu?” sorusuna aldığı olumlu cevap hürmetine evin satışını durdurup kadına bağışlar. Öyle ya kimi seviyorsa evi de onun olsun. Başkasını seven adamın bir eşyası değip dokunmasın ona. Ünlü müzisyen, sevgilisine karısının çok iyi bir kadın olduğunu, ona sonsuz güvendiğini hatta kendisinin bile ona güvenmesi gerektiğini söylerken yanılmamış. Julie için gerçek arınma da gerçek özgürlük de bir insana bağlı mutluluğun üzerindedir artık.
    Artık her insanı, her mekânı, her eşyayı görecek gözü ve zamanı var. Önünden geçip gittiğimiz bir evsize neyiniz var, diyebilir. Daha önce durup dönüp bakamayacağı nice şey… Gerçi bazı yalnızlar daha da nemrutlaşır. İnsana, özellikle de acize yoksuna iyice kapatır kendini, korunma adına. “Daima tutunacak bir şey bulmak lazım” dedi evsiz adam ona. O müziğe ve flütüne tutunmuştu. Bir seferinde kahvesini içerken yaşlı, şık fakat kemiklerindeki erime yüzünden artık neredeyse çöp kutusuna yetişemeyecek kadar küçülmüş yaşlı kadının bir cam şişeyi yerine atma çabasına tanık oluruz uzun süre. Kimse yardım etmez, çünkü herkesin acelesi vardır bu şehirde.
    Julie annesini en iyi huzurevine yerleştirir ve ziyaretine gittikçe onun hafızasının kızından hızla uzaklaşmasına tanık olur. Yalnızlaşmanın bir veçhesi de unutmaktır. İki ucu keskin bıçak gibidir bazı oluşlar, unutuşun hem nimet hem bela oluşu gibi. Unuttukça  ıssızlaşırız. Yerinden hiç kalkmayan annenin dünyaları ayağıma getiriyor dediği televizyonda, en çok kalbin zor dayanacağı aksiyon programlarını izlemesi de insan yaşamındaki zıtlıklara özlem ve arzulara güzel bir gönderme. Hiç kıpırdamayan insanın hayallerinin uzanabileceği yerlere göz kırpmak. Çok yükseklerde yürüyen ip cambazları, uçaklardan atlayan maceracılar, esnek iplere bağlı olarak uçurumlardan düşenler… Ölmüş kocasına selam yollayıp duran anneyle dertleşme ve durumunu idrak etmesini bekleme ihtimali de kalmamıştır artık.
    Yıllardır platonik olarak Julie’yi seven Patrice’in yakın müzisyen arkadaşı aşkını itiraf eder. Bestenin bir nüshasını saklamıştır. Julie yarım kalan eserin bitirilmesine yardım eder. Sevgiyle başlanmış her şeyi tamamlamıştır böylelikle. Evi vermiş, konçertoyu hitama erdirmiştir. Sevmediği ama sevgisini ve emeğini takdir ettiği adama istediğini vermeye gelmiştir sıra. Burada Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki benim hiç onaylamadığım maşeri vicdan çıkar karşımıza; sevgi emektir. Filmin bitiş şarkısını herkes istediği gibi onaylayıp reddetmekte serbest elbette:
    Sevgi sabırlıdır
    Sevgi her şeye inanır
    Sevgi şefkatlidir
    Sevgi asla son bulmaz
    Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırlara
    ve bilgiye sahip olsam
    Eğer dağları yerinden oynatacak kadar inancım
    olsa ama sevgim olmasa
    Bir hiçim
    Ama peygamberlik ortadan kalkacak
    Bilgi sona erecek
    Bilgi ortadan kalkacak
    İşte böylece kalıcı olan iman ümit ve sevgidir
    Yıldız Ramazanoğlu, ‘’Yalnızlığın Mavi Yüzü’’, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.
  • “Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” (21)

    Yazar tarafından 1992’de kaleme alınmış ve 1995 yılında ilk defa yayınlanmış tarihi-fantastik türündeki bu roman, aynı zamanda yazarın ilk eseri. Benim okuduğum İletişim Yayınları 57. baskısı (2016). Birkaç yüz baskıyı daha hak eden bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bünyesinde epeyce eski Türkçe de olmasına rağmen kitabın dili ve biçemi harikulade. Kitaptaki cümleler nispeten uzunlar, yine de okuyucuyu sıkmıyorlar. Aksine, cümleler ilerledikçe detaylarda boğulmak yerine her bir sözcüğü daha çabuk okumak isteğiyle dolup taşıyorsunuz.

    Kitapta yaşananalar, miladi 1680’li yılların İstanbul’unda geçmektedir. Otel ve pansiyon yerine yalnızca hamam külhanlarının olduğu bir devir! Okuyucuyu İstanbul’un her bir köşesinde gezdiriyor yazar. Galata meyhanelerinde içki içip, sokaklarda naralar atıyor, saray avlularında şöyle bir tur atıp, Ermeni-Rum-Yahudi mahallelerinde esnaftan alışveriş yapıyorsunuz. Kısaca, gözbebeğimiz İstanbul’un her bir noktasına nüfuz ediyorsunuz.

    Arap İhsan isimli yaman bir korsanla başlıyor öykümüz. Galata’ya yanaşan bir korsan gemisinden inmiş ve kulağından tuttuğu Alibaz adlı haylaz bir çocukla ev diye bildiği yere gitmektedir. Alibaz ele avuca sığmayan bir çocuktur, bu nedenle uyusun da zulmünden kurtulalım düşüncesiyle kendisine üç yaşına kadar afyon verilip susturulmaya çalışılmıştır. Afyona karşı kazandığı bağışıklık onu ayaklı bir felaket ve bir uyurgezer yapmıştır. Arap İhsan’a gelince, o da bir külhanbeyidir. Tepesinde bir tutam kalacak şekilde traşlı saçıyla, sırtında ve geniş göğsündeki savaş ve kırbaç izleriyle süslü iman tahtasıyla sapına kadar bir yiğittir. Gerçi bir o kadar da belalı bir yiğit! Öyle ki, Venediklilere saldırdıklarında, sırtında dev sandıklarla kaçarken, arkasından kurşun sıkanlarla alay etmeyi adet edinmiş bir korsandır kendisi. Alibaz nasıl uyku nedir bilmiyorsa, Arap İhsan da korku nedir bilmez. Eve vardığında, kitabın başkahramanı olan yeğeni Uzun İhsan Efendi’yle tanışırız. Bu adamın, evde kendisiyle beraber yaşayan bir de oğlu vardır, adı Bünyamin. Arap İhsan, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’yi devamlı surette uyuyor olması nedeniyle mütemadiyen azarlar. Uyurken de bir dünya haritası çizeceğini iddia eden bir adamdır aynı zamanda. Gel gör ki, Uzun İhsan Efendi, bu harita işini uyuyarak cidden yapabilmektedir. Kendisini uykunun kollarına alan efsunlu yeşil içeceğiyle, rüyalarında dünyayı karış karış gezerek bir atlas yaratmaktadır. Bir gün, bu atlası oğluna verdiği vakit adını da “Puslu Kıtalar Atlası” koyacaktır (tam bu noktada, Paula Coelho’nun 1988’de yayımladığı “Simyacı” kitabı geldi aklıma, o kitapta da bir “aslında hayatın gizemi ilk noktada, yani yolculuğa çıktığın ilk yerdedir,” meselesi vardı, dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına geri gelen tilki gibi!).

    Günlerden bir gün Bünyamin evden ayrılmak zorunda kalır ve lağımcılar ocağına katılır. Hani şu savaşlarda kalelerin içine sızmak için açılan tüneller, siperler ve bunun gibi çoğunlukta yer altında kazılan tünel benzeri şeyler lağımcıların işidir. Bünyamin, bir kalenin kuşatması esnasında yine kaleden kaçırılacak bir casus için kendisini eğiten ustasıyla beraber tünel açmak için ter dökmektedir. Bünyamin’in hayatı tam da bu tünelde alt üst olmaya başlar (bu tünel macerasını okurken, samimi söylüyorum, kendimi bir an o tünelin içinde hissettim, o kadar gerçekçiydi ki anlatılanlar; barut fıçıları, toprak mezarlar, karanlıkta savaşan askerler ve harika bir kurgu tabii). Casusu kaçırırlarken Bünyamin’in yüzüne isabet eden bir zincir yüzündeki hemen tüm deriye yapışır ve yerinden kopartarak yüzünün tamamen tanınmaz bir hale gelmesine neden olur. Güzel çehresi gitmiş, yerine bir dilencinin suratı oturmuştur. Bu arada, kaçırmaya çalıştıkları casus Zülfüyâr adında Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat-ı Hümayununun bir üyesidir. Ayrıca zatıâlileri teşkilatın da iki numaralı adamıdır. Kaleden kaçarlarken Zülfüyâr’ın elindeki büyük bir hazine değerindeki gizemli siyah sikke bir şekilde Bünyamin’in cebinde kalır. Bünyamin’in tanınmaz suratı nedeniyle onu savaşta yaralanmış bir yeniçeriye benzetirler ve gerçek Bünyamin’in bu efsunlu siyah sikkeyle savaş alanından kaçtığına dair bir hükme varırlar. Sonra da bizim gariban Bünyamin’in peşine düşerler. Teşkilat-ı Hümayun öyle bir kurum ki, kolları Osmanlı Devletinin her yerine ulaşabilecek durumda. Teşkilatın yeni başkanı Ebrehe (Kuran’da Fil Suresinde adı geçen M.S. 500’lerdeki Yemen Kralı Ebrehe, Kâbe’ye rakip olarak inşa ettiği Kilisesi Yemenli Araplarca yakılıp yağmalanınca kızar ve filleriyle Kâbe’nin üzerine yürüyüp yıkmaya yeltenir, ancak ordusu ve filleri Ebabil Kuşları tarafından cezalandırılır!), diğer önceki liderlerin aksine tuhaf bir adamdır. Bu muamma zat, bilme arzusunun esiri olmuştur ve elindeki gücün de yardımıyla kendi zevki sefası için sahte evraklar, kılık değiştirme operasyonları ve daha fazlasını da yaparak teşkilattaki herkesin hayatlarını kontrol altına almış durumdadır.

    Bünyamin, kendisini yeniçeri sananlara hafızasını kaybetmiş gibi davranır ve babasının yurduna, İstanbul’a döner. Memleketine vardığındaysa vaziyet hiç iyi değildir: Efsunlu siyah sikkeyi aramaya gelen yeniçeriler, Bünyamin’in yerini söylemesi için Uzun İhsan Efendi’ye işkence edip evini ateşe verirler. Uzun İhsan Efendi artık gözleri yuvalarından çıkarılmış bir âmâ ve burnu yüzünden kesilip alınmış yarım bir adamdır artık. Yine de başkahramanımız, gözleriyle olmasa da maneviyatıyla görmeye devam eden, etrafında olup bitene yön veren bir güçle kuşanmışçasına hayatına devam eder. Bünyamin babasına bunu yapanlara ulaşmak ve öç almak adına dilenciler locasına kapağı atar ve sonun başlangıcı işte tam da burada başlar. Alibaz’a gelince, o da büyümüş ve artık okula başlamıştır (okul dediğim bildiğiniz Kuran kursu!), üstelik Eminönü’ndeki tüm oyuncakçıları talan eden bir çocuk çetesinin de lideri olmuştur. Bir Turan kahramanı olan Efrasiyab’ın adı Alibaz’ın yeni lakabıdır artık.

    Son Söz

    Ben yedi yaşımdan beri deliler gibi okurum. Milliyet Çocuk dergileri biriktirmekle başlamıştım edebiyat hayatıma, sonra çizgi romanlar geldi, tek bir günde 30-40 çizgi roman okuduğumu bilirim. Herhalde binlercesini okumuşumdur şimdiye dek. Normalde sağlam edebi eserleri birkaç oturumda okurum. Gerçi 2014 Martında sol köprücük kemiğimi motosikletimden düşüp kırdığımın ilk haftası -eve tıkılıp kalmaktan olacak- Hugh Howey’in o 550 sayfalık tuğla gibi post-apokaliptik distopyası “Silo” romanını tek bir oturumda okumuştum. Sabah başlayıp gece yatıncaya dek hem de! İşte size anlattığım bu 238 sayfalık kitabı da aynı şekilde tek bir oturumda okudum. Öyle bir heyecan ki tarifi zor, ancak yaşanır da anlanır diyebilirim. Ardınızdan atlı bir araba geliyor da sizi ezmesin diye dörtnala koşturuyorsunuz okurken. İhsan Oktay Anar’ın önce öyküsüne, sonra zekâsına, daha sonra kurgusuna ve anlatım biçemine hasta olacaksınız. Gustave Flaubert’in bir roman kuramı olan fotoğraf çekme tekniğinde olduğu gibi, kitabın tüm kurgusu çevreden içeriye doğru bir spiral şeklinde döne döne merkeze ulaşıyor ve büyük finali yapıyor. Bu kitabı bir kere değil, birkaç defa okuyacaksınız. İstanbul’u gezerken elinizde bu kitabı okuyarak dolaşın. Ne demek istediğimi o vakit belki de anlarsınız…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.
  • Belki de yalnızca mutsuz bir insanım ben. Durmak bilmeden kendi kendimi
    sorgulamalarımın, dalıp gitmelerimin, çevremde onlarca insan olduğu halde
    kimse yokmuş gibi davranmalarımın sebebi bu. Hiç beklemediğim bir anda geliyor bu düşünce aklıma. Gömleğimin kıvrık yeninden görünen bembeyaz tenime bakıyorum. Bir karasinek konup duruyor masama. Bakışlarımı
    kaçırıyorum. Bağırmak istiyorum ey ofis arkadaşlarım! Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Söküp atmak istiyorum boğazımda düğümlenip kalan çığlığı. Bir gün daha geldi geçti işte. Aklımda yalnız bu düşünce var. Bir gün daha geldi geçti işte. Bu durumda başka ne düşünebilirim ki? Burada, kalabalık ofisteki cam kenarı masamda, ham bir insan heykelinden farksızken bundan başka ne gelebilir aklıma? Önümde güzel günler olduğunu söyleyenler mi? Daha birkaç saat önce, öğle tatilinde Ahmet söyledi bunu
    bana. Önümde güzel günler varmış. Sen nereden biliyorsun Ahmet dedim, yanıt vermedi, bakışlarını kaçırdı, gülümseyerek biliyorum işte dedi. Biliyorum işte. Bu kadar. Şimdiyse tam karşımda. Telefona sarılmış hararetli
    bir görüşme yapıyor. Kim bilir kime ne anlatıyor. Onlara da önlerinde güzel günler olduğunu söylüyor olabilir mi? Biri Ahmet’i durdurmalı. Sağda solda insanlara bu şekilde ümit vermesi engellenmeli. Kimileri acı çekmeli çünkü.
    Kimileri intihar etmek istemeli ki bu düzen sürüp gitsin. Ütü yapmak, her gün
    sokağa çıkmak, sağa sola bakıp bir yerden bir yere koşuşturup durmaktaki anlamsızlığın farkına varmalılar; kimsenin onları anlayamayacağını bile bile kendilerini ifade etme isteğiyle yanıp tutuşmalı, yanmalı, yakmalı, çalıp çırpmalı, aç ve açıkta kalmalılar. Yok. Hayır. Kendimi kontrol edemeyeceğim. Kalkıp Dur Ahmet diye bağıracağım. Ne olursun dur, kendine bir çekidüzen ver, git bir sahil kasabasına yerleş mesela, balık tut, ne
    bileyim işte deniz kenarında yürüyüşlere çık, ne yaparsan yap umurumda değil, yeter ki sus! Başını kaldırıp gülümsüyor. Karşılık veriyorum. Kimse bilmemeli böyle düşündüğümü. Aralarında gömlekli bir ayrıkotunun dolaştığını kimse bilmemeli. İkiyüzlülüğün kitabını yazdım ben. Gülelim Ahmet. Hep birlikte gülelim. Camlı odanın gerisinde sigara içen müdürümüz
    de katılsın bize. Şarkı söyleyip halay çekerek çalışalım bugün de, ne çıkar?
    Müzik çalsın istiyorum. Oysa tek duyduğum masa saatimin tiktakları. Bilip bilmeden konuşan insanların çene takırtıları. Çevremde koşup duruyorlar. Yüksek sesle telefonda konuşuyorlar, sağa sola yumruk atıyor kimisi. Bense uzun bir solucan düşlüyorum. Oturduğum yerden evime kadar uzanan, ıslak
    telefon tellerini andıran kapkara bir solucan. Her sabah evimin kapısının önünden bu solucana binip kayarak ofise, tam olarak şu anda bulunduğum yere geldiğimi düşünüyorum. Her gece besliyorum onu. Atık pil, pet şişe falan veriyorum. Yüzünü ekşitiyor, o da memnun değil yaşamından.
    Besledikçe büyüyor, kalınlaşıp daha da çirkin bir hal alıyor. Sonunda öyle kocamanlaşıyor ki kapıdan geçemiyorum. İşe gitmek için kuşlar gibi kanatlanıp pencereden çıkmam gerekiyor. Bunu anneme anlattım geçenlerde.
    Güldü bana. Nedenini sorunca söylemedi. Kuşlara benzemeyi istemek bu kadar kötü mü? İş, güç, faturalar, borçlar, yarım kalmış sevdalar... Albatros olmayı düşlerken çokhörgüçlüdeveye dönmüşüm meğer. Yaşam çizgiselliğini kaybetti benim için. Bir sarmal halini aldı. Başı sonu belli olmayan ve eşi
    benzeri kokuşmuş aklımdan başka yerde bulunmayan bir tuhaf sarmal oldu yaşam. Gündüzleri sağa sola bakıyorum. Beni gören insanların koyunlar trene nasıl bakarsa... diye başlayan laflar etmek istediklerini kuruyorum aklımda. Anlam veremiyorum çünkü olanlara. Bazı şeyler çok hızlı oluyor, bazılarıysa çok yavaş. Yine de hiç fark etmiyor. Bulunduğum zamanın bile dışına çıkmak istemeyen bendenize inat, her şey büyük bir hızla değişiyor. İşte ben böyle gündüzleri sağa sola bakıp çevremde olup bitenleri anlamlandırmaya
    çabalarken bir bakıyorum akşam olmuş. Hava kararınca yine değişiyor her şey. Bense devam ediyorum bakmaya. Ahmet’e bakıyorum. Tanıdığım, bildiğim Ahmet sırra kadem basıyor da yerine bambaşka biri geliyor. Akşam Ahmeti koyuyorum adını ve bu kez ona bakmaya başlıyorum. Daha hassas biri Akşam Ahmeti. Uslanmaz bir âşık. Paydos vakti eve gitmem lazım diyor, karım, çocuklarım beni bekler diyerek apar topar çıkıp gidiyor. Ya da bugün
    iş çıkışında anneme uğrayacağım diyebiliyor. Söylediklerini yapıp yapmadığını bilemiyorum. Bu elbette kendisinin bileceği iş. Eğer o da benim gibi ikiyüzlünün tekiyse karısına çocuklarına ya da annesine gitmek yerine
    bir birahanede alıyordur soluğu. İçip içip sağda solda sızıyordur. Örselendikçe farkına varıyordur yaşadığının. Kimse öğretmemiştir çünkü ona nasıl yaşanılacağını. Bir yaşam acemisi, şekilsiz bir insan taslağıdır. Hoş
    geldin Ahmet. Ver elini de birbirimizi düşürelim. Neden öyle bakıyorsun?
    Yoksa sen de mi beni anlamazlıktan geleceksin? İstersen acımı tahtaya
    yazayım, adına bir türkü çığırayım, kara kaplı defterlere anlamsız şeyler yazayım. Bir zamanlar âşık olduğumu düşlüyorum gibi örneğin. Evet, bunu ancak senin gibi duyarlı ve de duyargalı biri anlayabilir. Bir zamanlar âşık
    olduğumu düşlüyorum ey sevgili Akşam Ahmeti. Adını bile bilmediğim bir kadının peşinden koştuğumu, düşüp düşüp yeniden kalktığımı düşlüyorum.
    Oysa o bana bakmıyor. Beni görmek dahi istemiyor. Ben de ona âşık değilim zaten. Sıkıntıdan dolaşıyorum peşinde. Eşe dosta anlatıp hoşça vakit geçiriyorum. Yaşamayı bilmeyen adam nasıl âşık olsun sorarım sana Akşam Ahmeti? Adım adım öğrenmeliyim yaşamayı öyle değil mi? Önce nefes alıp
    vermekten başlamalı. Ben ara sıra nefes almayı unuturum örneğin. Bir süre nefes almayınca kızarıp bozarır, hınçla nefes almaya başlarım yeniden. Nefes almadığım saniyelerin acısını çıkarmak istercesine açıp kaparım ağzımı. Aynı
    havayı soluyoruz seninle, oysa bak ne kadar farklıyız birbirimizden. Bunu sen ve senin gibilerin anlamasını beklerdim. Beni rahat bırakıp çekip gitmenizi, konuşacak daha başka şeyiniz olmadan da bir daha yanıma
    yanaşmamanızı beklerdim. Nasıl geldik bu hale diye sordunuz mu hiç kendi kendinize? Nerede yanlış yaptık da onu kendimizden uzaklaştırdık diye düşündünüz mü? Telefonu kapıyor Ahmet. Müşterinin isteklerini unutmamak
    için alelacele ajandasına birkaç not karalıyor. İşte bir farkımız daha. Sen her şeyi unutmaktan korkuyorsun, bense sonsuza dek anımsamaktan. Önce bana sonra masa saatine bakıyor. Bakışlarında Akşam Ahmeti. Ne de olsa paydosa az kaldı. Akşam ne yapacaksın diye soruyor. Ne yapacağım? Yaşamaya
    çalışacağım be Ahmet, ya sen ne yapacaksın? Gülüyor. Nereden de bulurmuşum böyle süslü lafları? Süslü anandır! Özür dilerim Ahmet. Nasıl bu kadar alçalabildim? Hiç sana yakıştım mı şimdi? İş çıkışı birkaç arkadaşla
    buluşacağız diyor, benim de gelmemi istiyor. Yüzlerce insan tanıyor bu Ahmet. Benim adını sanını duymadığım yüzlerce insan. Hepsiyle farklı ortamlarda görüşüyor. Bunun için uğraş veriyor. İnsanların akıl almaz ve sonu gelmez kaprislerine, falancayla görüşmem, filanca gelirse ben gelmem gibi tepkilerine tek başına göğüs geriyor. İnsan kalabalığından ufacık tefecik içi dolu turşucuk çekirdek gruplar çıkarıyor. Gelmem diyorum. Neden diye
    sorunca susup başımı öte yana çeviriyorum. Vazgeçmiyor. Biraz dışarı çıkıp
    insan içine karışmalıymışım, mutlaka gelmeliymişim. Gidelim o zaman diyorum. Beni bir sirk hayvanı gibi yanında gezdirmek, sağa sola gösterip alay konusu yapmak istediğini bildiğim halde gidelim diyorum. Geçmişi
    düşünüyorum sonra. Geçip giden tüm gülüşleri. Unutulup gidişleri. Neden bilmem bu aralar çok sık başıma geliyor. Durup dururken, ortada hiçbir şey yokken kendimi büyük adam kıyafetleri içinde ufacık bir çocuk gibi
    hissediyorum. Omuzlarım, kollarım, bacaklarım küçülüyor. Bir tek başım olduğu gibi kalıyor. Otuz küsurluk gözlerle bakan bir yeniyetme olup çıkıyorum. Sen de büyümek isteyenlerden miydin Ahmet? Akşamları uyanıp uyanıp tekrar uyuyamayanlardan mıydın? Hiç durmadan nereye gitmesi gerektiğini düşünüp hiçbir yere gidemeyenlerden miydin yoksa? Ayağa
    kalkıp ceketlerimizi giyerken bu düşündüklerimi seninle paylaşamamak ne büyük bir acı anlayamazsın Ahmet. Akşam Ahmeti bile anlayamaz beni. Dünyanın tüm Ahmetleri bir araya gelip derdini dinleyeceğiz, ne kadar
    sürerse sürsün hiç yanından ayrılmayacağız, yalnız seni dinleyip seni teselli edeceğiz deseler bile anlayamazlar Ahmet. Çünkü onlar da senin gibi farklıdır benden. Gülüşleri, konuşmaları hatta yürüyüşleri bile farklıdır.
    Akşam Ahmeti önüm sıra ilerliyor. Duyargaları açık. Nasıl da sert adımları. Kendinden emin. Başı dik, göğsü önde yürüyor. Bir ben öğrenemedim şöyle yürümeyi. Sendeledim hep. Düşüp kalktım, kafamı yardım bana mısın
    demedi yürüyüşüm. Değişmek bilmedi. Hep o aynı sarsaklık. Böyleleri bisiklete de ayrı bir ustalıkla biner. İki ellerini birden bırakırlar mesela. Islık çalıp sağa sola bakarlar. Bıraksanız kahvaltı ederler selenin üzerinde. Hayır, Ahmet, hayır. Bunlar bana göre değil. Ben varsa yoksa boşluğa bakıp geçmişi
    düşünmeliyim. Nerdeydim, nereye gelemedim demeliyim. İşte dışarıdayız.
    Kalabalığın arasında. Bunca insan birbirine çarpmadan ilerleyebiliyor ya,
    bana bu da yeter be Ahmet. Mutlu yarınlara başka türlü ulaşamayacaklarını
    biliyorlar. Birbirlerine çarparak vakit kaybetmemeliler. Sağa sola bakıp
    alıştıklarının dışında şeyler düşünmemeliler. Bir gün sokağa çıkacağım ve bu
    kalabalık beni dümdüz edip geçecek. Gözümün yaşına bakmadan tepeleyecekler beni. Nereye gidiyoruz? Birahaneye demek. Güzel. Demek
    eski dostlarınla tanıştıracaksın beni. Benim hiç eski dostum yok biliyor musun Ahmet? Tüm dostlarımın vücutları da başlarıyla orantılı bir şekilde büyüyüp gelişince alıştılar yaşamaya. Bir ben kaldım bu halde. Aralarına
    karışamayınca da başkalarının eski dostu hep ben oldum. Unutulup unutulup
    içki masalarında hatırlanan bir özlü söze döndüm. Oysa görüyorsun ya ne çok
    şeyim var anlatacak. Bir gün otursak da hiç durmadan konuşsak. Telaşa
    kapılmadan. Böyle dediğime de bakma. İki dakika geçmeden sıkılır gitmek
    isterim. Ah bir bilsen ne çok yoruyor şu yaşam denen şey beni. Geldik demek. Kahkahalarından, duyargalı başka insanlara sarılıp öpmenden anlamalıydım. Sen beni boş ver Akşam Ahmeti. Bir bira söyle yeter. Sonra
    bırak, bırak da düşüneyim, geçip gitmiş tüm gülüşleri.

    Kerem Işık // Aslında Cennet de Yok
  • Ona Odesa limanında rasladım. Tıknaz, sağlam yapılı bedeni, biçimli bir sakalla çevrelenmiş Doğulu yüzüyle üç gün dikkatimi çekip durdu. İkide bir gözüme çarpıyordu. Bastonunun sapını emerek saatlerce rıhtımın granitleri üstünde durduğunu; kara, badem gözleriyle üzgün üzgün limanın kirli sularını seyrettiğini görüyordum. Günde belki on kez salına salına geçip giderdi önümden. Kimdi o? Uzaktan gözetlemeye başladım. O da sanki beni büsbütün ayartmak için, gittikçe daha sık çıkıyordu karşıma. Öyle ki; kareli, parlak bir kumaştan yapılmış şık elbisesini, kara şapkasını, tembel yürüyüşünü, can sıkıcı, alık bakışlarını ne kadar uzaktan olursa olsun bir görüşte tanımaya başlamıştım artık. Vapur ve lokomotif düdüklerinin, zincir şakırtılarının, işçilerin bağırıp çağırmalarının birbirine karıştığı; insanı serseme çeviren, kudurmuşçasına sinirli bir kalabalığın kaynaştığı bu limanda onun varlığına bir anlam veremiyordum. İnsanlar kaygılı ve yorgundu. Kan ter içinde sağa sola koşuyor, bağrışıyor, küfürleşiyorlardı. Bu ölesiye mahzun yüzlü tuhaf adam ise, kendisinden başka hiçbir şey umurunda değilmişçesine, çalışan insanların arasında tembel tembel gezinip duruyordu.

    Dördüncü gün öğle yemeği sırasında ansızın yine gözüme çarptı. Artık bir yolunu bulup onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdim. Yakında bir yere oturup ekmekle karpuz yerken gözlerimi ondan ayırmıyor, laf açmak için uygun bir fırsat kolluyordum.
    O, çay sandıklarına yaslanmış, kaygısız gözlerle çevreye bakınıyor; parmaklarını flavta çalar gibi bastonunun üzerinde dolaştırıyordu.
    Benim gibi sırtında bir yük semeri, kömür taşımaktan kapkara kesilmiş, paçavralar içinde bir adamın, bir züppeyle lafa girmesi kolay değildi. Fakat birdenbire, onun da gözlerini hiç ayırmadan bana baktığını fark edip irkildim. Sevimsiz, arsız, hayvanca bir ışıltı vardı bu gözlerde. Günlerdir ilgimi çeken adamın aç olduğunu anladım, dört bir yana şöyle bir baktıktan sonra, usulca:
    – Yemek ister misiniz? diye sordum.
    Titredi. Sağlam, beyaz dişlerini aç bir kurt gibi göstererek kuşkuyla çevresine bakındı.

    Kimsenin bizimle ilgilendiği yoktu. O zaman ona bir parça buğday ekmeğiyle karpuzun yarısını uzattım. Onları elimden kaparcasına almasıyla gidip sandık yığınlarının arasına oturması bir oldu. Arada bir başını görüyordum. Şapkası ensesine kaykılmış; esmer, terli alnı ortaya çıkmıştı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yiyeceğini hırsla atıştırırken nedense arada bir göz kırpıyordu bana. Biraz beklemesini işaret edip et almaya gittim; getirip verdim; züppeyi yabancı bakışlardan iyice gizleyecek biçimde sandıkların yanında durdum. O zamana kadar önünden yiyeceğini kapacaklarmış gibi çevresini yırtıcı bakışlarla süzerek lokmalarını çiğnemeden yutarken, şimdi biraz yatışmıştı. Fakat yine öyle bir hırsla ve çabuklukla atıştırıyordu ki, bu aç adama bakmayı içim götürmediğinden sırtımı döndüm ona.

    – Teşekkür! Çok teşekkür!
    Tutup omuzlarımı sarstı. Elimi yakalayıp sıktı, hızlı hızlı salladı.
    Beş dakika içinde de hikâyesini anlatıvermişti.

    Gürcü prensi Şakro Ptadze’ymiş bu. Kutayisli zengin bir derebeyinin tek oğluymuş. Transkafkasya istasyonlarının birinde memur olarak çalışıyor, bir arkadaşıyla oturuyormuş. Bu arkadaş günün birinde Prens Şakro’nun paraları ve değerli eşyalarıyla birlikte gözden kaybolmuş. Prens de onun peşine düşmüş. Nasılsa Batum’a bilet aldığını öğrenip o da doğru oraya gitmiş. Fakat Batum’a varınca arkadaşın Odesa’ya gittiğini anlaşılmış. Prens Şakro burada Vano Svanidze adında, (yine yaşıtı ve arkadaşı olan, fakat kendisine benzemeyen) bir berberin pasaportunu alarak Odesa’nın yolunu tutmuş. Odesa polisine hırsızlığı haber vermiş. Ona hırsızı bulacaklarını söz vermişler. İşte iki haftadır bekliyormuş. Bu arada parası tükenmiş, ağzına da iki gündür bir lokma yiyecek girmemiş.

    İçine küfürler karıştırdığı hikâyesini dinlerken ona bakıyor, anlattıklarına inanıyordum. Acımıştım bu çocuğa. (Yirmi yaşında gösteriyordu ya, saflığına bakarak insan daha da küçük olduğunu düşünebilirdi.) Hırsız arkadaşa nasıl da inandığı aklına geldikçe öfkeleniyor; çalınan eşyalar bulunmazsa, çok sert bir adam olan babasının onu hiç kuşkusuz “hançeriyle kıtır kıtır keseceğini” söylüyordu. Bu çocuğa yardım etmezsem açgözlü kentin onu yutacağını düşünüyordum. Serseriler sınıfını kalabalıklaştıran olayların kimi zaman ne kadar önemsiz şeyler olduğunu biliyordum çünkü. Prens Şakro’nun, saygıdeğer olduğu halde saygı görmeyen bu toplumsal tabakaya düşmek için bütün şanslara sahip olduğu da açıkça görülüyordu. İçimde ona yardım etmek isteği uyandı. Gidip emniyet amirliğinden bir pasaport çıkarmasını önerdiğimde şaşaladı; gitmeyeceğini söyledi. Neden? Meğer kaldığı odanın parasını ödememiş. Üstelik parayı istemeye geldiklerinde adamın birini yumruklamış. Bu yüzden saklanıyormuş şimdi; ödemediği parayla attığı yumruklar için de polisin kendisine teşekkür etmeyeceğini pekâlâ biliyormuş. Sonra attığı yumrukların sayısı da tam olarak aklında değilmiş doğrusu…

    Durum gittikçe karışıyordu. Çalışıp onu Batum’a götürecek kadar para kazanmaya karar verdim. Fakat, ne yazık ki uzun süreceğe benziyordu bu iş. Çünkü aç kalan Şakro bir oturuşta üç kişilik, hatta daha çok yemeği silip süpürüyordu.

    “Açların” akını yüzünden limanda gündelikler çok düşüktü o sırada. Seksen kapiklik kazancımın altmış kapiği ikimizin yiyeceğine ancak yetiyordu. Zaten prensle karşılaşmadan önce de Kırım’a gitmek istediğimden, Odesa’da uzun süre kalmak niyetinde değildim. Bunun için prense, yürüyerek yola çıkmayı önerdim. Yanına bir yol arkadaşı bulamazsam Tiflis’e kadar kendim götürecektim onu. Bulursam ayrılacaktık.
    Prens ince potinlerine, şapkasına, pantolonuna baktı; ceketiyle oynadı; düşündü, taşındı; birkaç kez içini çekti, sonunda razı oldu. Böylece, Odesa’dan Tiftis’e doğru yola koyulduk.

    II

    Kerson’a vardığımızda yol arkadaşımı tanıyordum artık. Çok az gelişmiş, ilkel bir insandı. Tokken neşeli, açken neşesizdi. Güçlü, sevimli bir hayvandan farksızdı.

    Yol boyunca, Kafkasya, Gürcü prenslerinin yaşayışları, eğlenceleri, köylülerle ilişkileri üzerine hikâyeler anlatıp durdu. Kendilerine özgü bir güzellikleri olan, ilginç hikâyelerdi… Fakat insan, anlatıcıları hesabına hiç de iyi bir sonuç çıkarmıyordu bunlardan. İşte hikâyelerden biri:

    Zengin bir prens, komşularını yemeğe çağırmış bir gün. Şaraplar içilmiş; çörekler, şaşlıklar, lavaşlar, pilavlar yenmiş. Prens yemekten sonra konuklarını tavlaya götürmüş. Atlar eyerlenmiş. Ev sahibi kendine en iyi atı seçip tarla boyunca dört nala sürmüş. Yaman bir atmış bu! Konuklar hayvanın gösterişini, hızını övmüşler. Prens bir daha dört nala kaldırmış onu. Fakat tam bu sırada beyaz atlı bir köylü ortaya çıkıp prensi geride bırakmış. Üstelik bir de kurumlu kurumlu gülüyormuş… Konukların karşısında küçük düşen prens, kaşlarını çatmış; köylüye yanına gelmesini işaret edip bir kılıç vuruşuyla kafasını gövdesinden ayırmış adamın; atın kulağına da bir kurşun sıktıktan sonra gidip hükümete teslim olmuş. Prensi kalebentliğe mahkûm etmişler… Şakro, prense acır gibiydi. Bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalıştığımda, çok bilmiş bir tavırla:
    – Prensler az, köylüler çoktur, dedi. Bir köylü yüzünden bir prens cezalandırılmaz. Köylü nedir? İşte! (Bir

    toprak keseği gösterdi.) Ya prens? O bir yıldızdır!
    Tartıştık. Şakro öfkelendi. Böyle zamanlarda bir kurt gibi dişlerini gösteriyor, yüz çizgileri keskinleşiyordu.
    – Sus Maksim! Sen Kafkasya hayatını bilmezsin!

    Sözlerim onun yalınlığı karşısında etkisiz kalıyor, bana göre çok açık olan şeyler ona gülünç geliyordu. Haklı kanıtlarımla onu bir çıkmaza soktuğum zamanlardaysa, düşünecek yerde, şöyle deyip için içinden çıkıveriyordu:
    – Kafkasya’ya git, orada yaşa. Söylediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Herkes nasıl davranıyorsa, öyle
    davranmak gerekir. Binlerce kişinin ak dediğine sen kara diyorsan ne diye sana inanayım?

    O zaman, aklı hayatın yasalarından başka şeye ermeyen bir insana sözcüklerle değil, olgularla karşı çıkmak gerektiğini anlayarak susuyordum. Ben susunca Şakro daha da coşuyor; vahşi bir güzellikle, ateşle, canlılıkla dolu Kafkas hayatını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. Bu öyküler bir yandan beni sarıyor, bir yandan da acımasızlıkları, zenginliğe ve kaba kuvvete tapmalarıyla tepemi attırıyorlardı. Şakro’ya bir keresinde İsa öğretisini bilip bilmediğini sordum.
    Omuzlarını silkerek:
    – Elbette biliyorum! diye kestirip attı.

    Fakat az sonra, bildiği şeyin şu kadarcık olduğu ortaya çıktı: İsa adında biri, Yahudilerin yasalarına karşı çıkmış. Yahudiler onu haça germişler. Fakat İsa aynı zamanda Tanrı olduğundan, haçın üzerinde ölmemiş, göğe uçmuş, oradan insanlara yeni bir hayat yasası göndermiş…
    – Nasıl bir yasa bu? diye sordum.
    Yüzüme eğlenir gibi şaşkın şaşkın bakarak:

    – Sen Hıristiyan mısın? diye sordu. Güzel! Ben de Hıristiyanım. Yeryüzünde hemen hemen herkes Hıristiyan. Peki, bana sorduğun şey nedir? Herkesin nasıl yaşadığını görmüyor musun?.. İşte İsa’nın yasası budur.
    Ben coşarak ona İsa’nın hayatını anlatmaya koyuldum. Sözlerimi önce ilgiyle dinlerken yavaş yavaş dikkati
    dağıldı, az sonra da esnemeye başladı.

    Bunu görünce, yeniden aklına seslenmeyi denedim. Bilimin, yardımlaşmanın, yasaların yararlarından söz edeyim dedim. Fakat söylediğim her şey onun hayat anlayışı karşısında taştan bir duvara çarpmışcasına tuzla buz oluyordu.
    – Güçlü olan kendi yasasını kendi yapar! Onun bilgiye ihtiyacı yoktur; gözü görmese de yolunu bulur!
    Prens Şakro böyle söyleyerek tembel tembel karşı çıkıyordu bana.

    Kendine bir güveni vardı. Bu ona saygı duymamı sağlıyordu. Fakat o kadar vahşi ve merhametsizdi ki, içimde kimi zaman bir nefretin alevlendiğini hissediyordum. Buna karşın yine de onunla bir noktada anlaşacağımıza olan inancımı yitirmiyordum.

    Perekop’u geçmiş, Yayla’ya doğru ilerliyorduk. Ben hayalimden Kırım’ın güney kıyılarını geçirirken, prens suratını asmış, dişlerinin arasından tuhaf şarkılar mırıldanıyordu. Paramız suyunu ekmişti. Bir kazanç kapısı da görünmüyordu şimdilik. Bir an önce Feodosya’ya varmaya çalışıyorduk. O sırada rıhtım yapımına başlanmıştı orada.

    Prens, kendisinin de çalışacağını, para kazanıp gemiyle Batum’a gideceğimizi söylüyordu. Batum’da çok tanıdığı varmış. Bana kapıcılık ya da bekçilik gibi bir iş bulacakmış. Omuzlarıma vuruyor, ağzını şapırdata şapırdata benim için düşündüğü güzel şeyleri anlatıyordu:

    – Öyle bir hayat kuracağım ki sana! Cık, cık! Canın şarap mı çekti? İstediğin kadar iç! Koyun eti mi? Ye yiyebildiğin kadar! Tombul bir Gürcü kızıyla evlenirsin! Cık, cık, cık!.. Sana çörek pişirir, çocuk doğurur, hem de bir sürü çocuk! Cık, cık cık!..

    Bu “cık cık”lar da neyin nesiydi? Önce şaşırdım, sonra sinirime dokundu, en sonunda da fena halde sıkılmaya başladım. Rusya’da domuz çağırmak için çıkarırlar bu sesi. Kafkasya’daysa hem hayranlıklarını, hem üzüntülerini, hem sevinçlerini, hem de acılarını belirtiyorlardı bununla.
    Şakro’nun şık elbisesi üstünden dökülmeye başlamış, potinleri parça parça olmuştu. Bastonuyla şapkasını

    Kerson’da satmıştık. Şapka yerine eski bir trenci kasketi satın almıştı kendine.
    Onu ilk giyişinde kulaklarına kadar geçirmiş, bana dönerek:
    – Nasıl? diye sormuştu, yakıştı mı?

    III

    İşte Kırım’dayız. Simferopol’ü geçip Yalta’ya yöneldik.

    Ben dilsiz bir hayranlık içinde, denizle bezenmiş bu güzel toprak parçasını seyrediyordum. Prens acı acı içini çekiyor, üzgün bakışlarını çevrede geziriyor, boş midesinin feryadını birtakım tuhaf yemişlerle bastırmaya çalışıyordu. Bu çabası çoğu zaman kötü sonuç verince de iğneleyici bir alayla:
    – Şimdi içim dışıma çıkarsa, yola nasıl devam ederim? Ha? Söylesene, nasıl? diye soruyordu.

    İki gün çalışıp bir gün yürüyerek oldukça ağır ilerliyorduk. Şakro’nun karnı doymak bilmediği için boğazından artırıp üstüne bir şey alamıyordum. Elbise olarak renk renk yamalarla şöyle böyle tutturulmuş bir paçavra yığını kalmıştı sırtında.
    Bir gün bir Kazak köyünde, bin güçlükle ve gizlice biriktirdiğim beş rubleyi çıkınımdan aşırdı; akşam üstü zil zurna sarhoş, yanında da iri bir Kazak karısıyla, o sırada çalıştığım bostana çıkıp geldi.
    Kadın:
    – Merhaba melun kâfir! diye selamladı beni.
    Bu sıfatı hak etmek için ne yaptığımı sorduğumda, Kazak karısı kurula kurula şöyle karşılık verdi:
    – Çünkü, şeytan herif, bu delikanlının kadınları sevmesine engel oluyormuşsun! Yasaların izin verdiği şeyi sen nasıl yasaklarsın?.. Melun!
    Şakro kadının yanında duruyor, başıyla onaylıyordu onu. Fitil gibiydi. İkide bir düşecekmiş gibi sendeliyordu.

    Alt dudağını sarkıtmış; bulanık, anlamsız bakışlarını yüzüme dikmişti. Ben hayretle onlara bakıyordum.
    Dev anası:
    – Hey, ne diye gözlerini belertiyorsun? diye bağırdı. Çık bakalım çocuğun parasını!
    Ben büsbütün şaşırarak:
    – Ne parası? diye sordum.
    – Çık parayı! Yoksa karakolu boylarsın! Ondan Odesa’da arakladığın yüz elli rubleyi sökül bakalım!

    Bakakaldım. Şeytan karı sarhoş kafayla gerçekten de yapmaya kalkarsa dediğini, çok kötü olurdu. Yabancılara karşı zaten sert davranan karakol komutanı tutuklayıverirdi bizi. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını! İyisi mi, alttan alayım dedim. Neden sonra, üç şişe şarabın da yardımıyla şöyle böyle yatıştırabildim onu. Kadın toprağa, karpuzların arasına yuvarlanıp sızdı. Ben de Şakro’yu yatırdım. Ertesi sabah erkenden, kadını karpuzlarla başbaşa bırakarak köyden ayrıldık.
    Şakro, bir gün önceki sarhoşluktan yarı hastaydı. Ekşi, şiş bir suratla ikide bir tükürüyor, güçlükle soluk alıyordu. Bir iki kez konuşturmak istedimse de oralı olmadı. Kafasını koyun gibi sallamakla yetindi.

    Dar bir keçiyolunda ilerliyorduk. Küçük, kırmızı kertenkeleler kaçıp gidiyordu ayaklarımızın altından. Doğa, insana uyku veren tuhaf bir sessizlik içindeydi. Gökyüzü ardımız sıra kara bulutlarla kaplanıyordu. Önümüz henüz aydınlıktı. Uzakta bir yerlerde gök gürüldüyor, homurtuları gitgide yaklaşıyordu. Yağmur damlalar halinde dökülmeye başladı. Otlar madeni bir sesle hışırdadı.

    Gizlenecek bir yer yoktu. Havanın karartısı arttı ve otların hışırtısı ürkütücü bir şekilde yükseldi. Gök gümbürdüyor, mavi bir ışıkla aydınlanan bulutlar sarsılıyordu. Yağmur seller gibi yağmaya, bomboş bozkırda yıldırımlar birbiri arkasına gürüldemeye başladı. Rüzgârın ve yağmurun şiddetinden otlar yere kapaklanmıştı. Her şey zangır zangır sarsılıyordu. Şimşekler göz kamaştırarak bulutları yırtıyordu… Onların mavi ışıltısında uzaktaki sıradağlar bir an için soğuk, gümüşümsü bir parlaklıkla görünüyor; sonra karanlık bir uçuruma yuvarlanmışcasına gözden siliniyorlardı. Her şey gürüldüyor, titriyor, bir ses kaynağı oluyordu. Tüm doğa sese gelmişti sanki. Gökyüzü ateşler saçarak kendini yeryüzünden yükselen tozlardan, alçaklıklardan arındırıyor; yeryüzü onun öfkesi karşısında dehşete düşmüşçesine sarsılıyordu.

    Şakro ürkmüş bir köpek gibi hırıldıyordu. Bense sevinç doluydum. Bozkır fırtınasının güçlü karanlık tablosu karşısında yücelmiş gibiydim. Bu olağanüstü kargaşa beni kendine çekiyor, ruhumda kahramanlık özlemleri uyandırıyordu…

    İçimde birdenbire, doğanın büyük korosuna katılmak, ruhumu dolduran coşkuyu bir şeylerle anlatmak isteği yükseldi. Gökyüzünü kucaklayan mavi alev, benim göğsümde yanıyordu sanki. Nasıl anlatabilirdim bu coşkuyu? Ansızın, sesimin olanca gücüyle bir şarkıya başladım. Gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, otlar hışırdıyor ve ben kendimi bütün bu seslerle tam bir uyum içinde hissederek şarkı söylüyordum… Aklımı kaçırmış gibiydim. Ama hoş görülebilirdi bu. Kendimden başkasına bir zararı yoktu çünkü. Denizde tayfun, bozkırda fırtına! Doğanın en müthiş olaylarıdır bunlar.

    Böylece, herhangi bir kimseyi tedirgin ettiğimi ya da birinin beni kınamaya kalkışacağını aklıma bile getirmeden bağırıp duruyordum. Fakat birdenbire bacaklarımdan yakalandığımı hissettim ve ister istemez bir su birikintisi içinde buldum kendimi…
    Şakro öfkeyle yüzüme bakıyordu.
    – Aklını mı kaçırdın? Ha? Kaçırmadın mı? Öyleyse sus! Bağırma! Yoksa gırtlağını parçalarım! Anlıyor musun?
    Şaşırmıştım. İlkin suçumun ne olduğunu sordum ona.
    – Korkutuyorsun beni! Anladın mı? Gök gürlüyor, Tanrı konuşuyor, sense bağırıyorsun… Düşüncen nedir?..
    Ona herkesin istediği zaman şarkı söylemek hakkına sahip olduğunu bildirdim.
    – Ben söylemek istemiyorum! diye kestirip attı.
    – İstemezsen söylemezsin!
    Sert bir sesle ve sözcüklerin üstüne basa basa:
    – Sen de söyleme! dedi.
    – Ya söylersem?
    Şakro öfkeyle:

    – Bana bak, dedi. Kendini ne sanıyorsun? Kimsin sen? Evin var mı? Anan var mı? Baban? Hısım akraban var mı? Toprağın? Şu yeryüzünde kimsin sen? Kendini insandan mı sayıyorsun? İnsan benim! Her şeyim var!.. (Elini göğsüne vurdu.) Beni bütün Kutayis, bütün Tiflis tanır!.. Anlıyor musun? Bana karşı gelme! Bana hizmet edersen karşılığını alırsın! Hem de on katıyla! Yapacak mısın bunu? Ha? Zorunlusun buna! Tanrının herkese karşılık beklemeden çalışmak emrettiğini söyleyen sendin! Oysa benden karşılığını alacaksın! Niye üzüyorsun beni? Akıl öğretmeye, gözümü korkutmaya çalışıyorsun! Senin gibi olmamı mı istiyorsun? İyi bir şey değil bu! Cık, cık, cık!.. Tövbe, tövbe!..

    Soluk soluğa konuşuyor, içini çekiyor, oflayıp pufluyordu. Ben, ağzım bir karış açık bakakalmıştım. Yol boyunca bana karşı içinde biriktirdiği bütün hoşnutsuzluklarını ve öfkelerini boşalttığı belliydi. Sözlerinin etkisini artırmak için parmağını göğsüme dayıyor, omuzlarımı sarsıyor, özellikle önemli yerlerde de bütün ağırlığıyla üstüme abanıyordu. Yağmur başımızdan aşağı seller gibi akıyor, gök aralıksız gümbürdüyor, Şakro sesini duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
    Durumun gülünçlüğü her şeyi bastırdı ve kahkahalarla gülmeye başladım…
    Şakro tükürüp öte yana döndü.

    VIII

    …Tiflis’e yaklaştıkça yol arkadaşımın durgunluğu artıyor, yüzü gitgide asılıyordu. Eski ablaklığı kalmayan bu kıpırtısız yüzde yeni bir şeyler belirmişti. Vladikafkas yakınlarında bir Çerkes köyüne uğrayıp mısır toplama işine girdik.

    Aşağı yukarı hiç Rusça bilmeyen, durmadan sataşıp bize kendi dillerinde söven Çerkeslerin arasında iki gün çalıştıktan sonra çevremizdeki düşmanlık çemberinden ürkerek köyden ayrıldık. On verst kadar uzaklaşmıştık ki, Şakro:
    – Artık çalışmaya paydos! Bunu satıp her şeyi alacağız! Bizi Tiflis’e kadar götürecek! Anlıyor musun? diye bağırarak koynundan bir tomar ipek kumaş çıkardı.

    üçü birden saldırıyordu. İki parmağımı ağzıma götürüp var gücümle ıslık çaldım. Hayvanlar geriye sıçradı,
    aynı anda da koşuşmalar duyuldu.

    Birkaç dakika sonra ateşin karşısında, koyun postundan abalarına bürünmüş dört çobanın arasındaydık. İkisi yere oturmuş, tütün içiyordu. Uzun boylu, gür kara sakallı, başına bir Kazak papağı geçirmiş olan üçüncüsü, sopasının kocaman sapına dayanmış, arkamızda duruyordu. Dördüncü çoban, sarışın bir delikanlı, hâlâ ağlayan Şakro’nun soyunmasına yardım ediyordu. Toprak on onbeş metre ötemizden başlayarak göz alabildiğince geniş bir alana yayılan boz renkli, yoğun bir örtüyle kaplanmıştı. Henüz erimeye başlamış ilkbahar karını andırıyordu… İnsan ancak uzun süre ve dikkatle bakınca birbiri üstüne abanmış tek tek koyunları seçebiliyordu. Birkaç bin kadar vardılar. Gecenin karanlığında uyuklayarak birbirlerine sokulmuşlar; bozkırı boydan boya kaplayan koyu, sıcak, kalın bir yumak haline gelmişlerdi. Arada bir ürkek, acı meleyişler işitiliyordu.
    Ben gocuğu kuruturken, çobanlara başımızdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Sandalı nasıl elde ettiğimizi söyledim.
    Kır saçlı, sert bir ihtiyar olan çoban, yüzüme dik dik bakarak:
    – Peki, sandal nerede şimdi? diye sordu.
    Söyledim.
    Mihal, çobanlardan kara sakallı olanı, sopasını omuzuna vurup kıyıya doğru gitti.
    Soğuktan tir tir titreyen Şakro, biraz ısınan fakat henüz kurumayan gocuğu istedi benden.
    İhtiyar:
    – Dur bakalım1 dedi. Kanını kızdırmak için önce koş biraz. Ateşin çevresini dolan, haydi!

    Şakro ilkin bir şey anlamadı. Fakat az sonra yerinden fırlamasıyla, çırılçıplak, vahşi bir dansa başlaması bir oldu. Ateşin çevresinde zıp zıp zıplıyor, topuklarıyla olduğu yerde tepiniyor, kollarını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Görülecek şeydi bu. İki çoban gülmekten yerlerde yuvarlanıyor, ihtiyar hiç istifini bozmadan el çırparak tempo tutmaya çalışıyorsa da beceremiyordu bir türlü. Danseden Şakro’ya bakarak başını sallıyor, bıyıklarını oynatıyor, kalın bir sesle hiç durmadan:
    – Hop, hop! Hay, ha! Hop, hop! Hay, ha! diye bağırıyordu.
    Şakro yalımların aydınlığında bir yılan gibi kıvrılıyor, tek ayağının üzerinde sıçrıyor, ikisiyle birden tepiniyor, çıplak bedenini kaplayan ter taneleri, bu kızıl aydınlıkta kan damlalarını andırıyordu.

    Öteki iki çoban da el çırpıyordu şimdi. Ben dişlerim takırdaya takırdaya ateşte kurunurken yaşadığımız serüvenin bir Cooper ya da bir Jules Verne okuyucusunu pek memnun edeceğini düşünüyordum. Kazaya uğrayan gemi, konuksever yerliler, bir vahşinin ateş dansı…
    Dans sona erdi. Şakro gocuğa sarınıp yere oturdu. Bir şeyler yerken kara gözleriyle dik dik yüzüme bakıyordu. Hoşuma gitmeyen bir şey ışıldıyordu bu bakışlarda. Elbiseleri ateşin yanındaki bir değnekte kuruyordu. Bana da ekmekle tuzlu yağ verdiler.
    Mihal geldi. Sessizce ihtiyarın yanına oturdu.
    İhtiyar:
    – Ne oldu? diye sordu.
    Mihal kısaca:
    – Sandal orada! dedi.
    – Su alıp gitmesin?
    – Yok!
    Hepsi sessizce bana bakmaya başladı.
    Mihal ortaya konuşur gibi:
    – Bunları atamanın yanına mı götüreceğiz şimdi? dedi. Yoksa dosdoğru gümrükçülere mi teslim edelim?
    Karşılık veren olmadı. Şakro ses çıkarmadan yemeğini yiyordu.
    İhtiyar biraz sustuktan sonra:
    – Atamana da götürebiliriz… gümrükçülere de… dedi. İkisi de olur.
    – Dede, dinle beni… diye söze başlayacak oldum.
    İhtiyar, beni işitmemiş gibi:
    – Demek böyle, Mihal! diye sözünü sürdürdü. Sandal orada, ha?
    – He, orada…
    – Hım!… Sular sürüklemesin?
    – Yok… Sürüklemez.

    – Öyleyse varsın orada kalsın. Yarın sandalcılar Kerç’e giderken onu da yedeğe alırlar. Boş bir sandalı götürmekte ne var? Değil mi? Neyse… gelelim size, külhanbeyler… Çok mu korktunuz? Korkmadınız mı? Hadi, hadi!.. Yarım verst daha açılsaydınız görürdünüz gününüzü. Balta gibi denizin dibini boylar, boğulup giderdiniz!.. Ne olacak! Boğulurdunuz işte… Hepsi bu…

    İhtiyar sustu. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle baktı bana:
    – Ne susuyorsun oğul?
    Yargıları kafamı şişirmişti. Ne dediğini anlamıyor, bizimle alay ettiğini sanıyordum.

    Oldukça kızgın bir tavırla:
    – Seni dinliyorum ya! dedim.
    İhtiyar ilgilendi:
    – Ee, sonra?
    – Hiiç…
    – Peki, niye kızıyorsun? İnsan büyüğüne kızar mı?
    Sustum.
    İhtiyar çoban:
    – Daha yiyecek ister misin? diye sürdürdü sözlerini.
    – İstemem.
    – İyi ya. Canın istemeyince yeme. Ama biraz yolluk ekmek alırsın belki!
    Sevinçten titredim, fakat hiç renk vermedim.
    Usulca:
    – Yolluk alırdım… dedim.
    – Güzel!.. Öyleyse bunlara yolluk ekmekle yağ verin oradan… Bakın, başka bir şeyler varsa ondan da verin…
    Mihal:
    – Gidiyorlar mı yoksa? diye sordu.
    Öteki ikisi de ihtiyara baktılar.
    – Ne işleri var bizimle?
    Mihal düş kırıklığına uğramıştı.
    – Onları atamana ya da gümrükçülere götürecektik hani? dedi.
    Şakro başını merakla gocuktan çıkarmış, ateşin çevresinde dolanıp duruyordu. Sakindi.
    – Atamanın yanında ne yapsınlar? Ne işleri var onunla? İsterlerse sonra kendileri giderler…
    Mihal inatlaşarak:
    – Ya sandal? diye sordu.
    – Sandal mı? Ne olmuş sandala? Orada durmuyor mu?
    – Duruyor…
    – İyi ya, bırak dursun… Sabahleyin İvan iskeleye çeker onu… Oradan da alıp Kerç’e götürürler. Sandalın işi bu kadar.
    İhtiyar çobana gözümü kırpmadan bakıyor; fakat onun güneşten ve rüzgârdan yanıp kavrulmuş yüzünde, yalımların kıvrak gölgelerinden başka bir şey göremiyordum.
    Mihal yelkenleri suya indirmeye başladı:
    – Başımıza bir iş gelmeseydi de…
    – Dilini tutarsan hiçbir şey gelmez. Ama onları atamana götürürsek korkarım hepimizin başı ağrır. Biz işimize bakalım, onlar da yollarına koyulsun. Hey! Yolunuz uzak mı?
    Bunu daha önce söylemiştim ya, ihtiyar bir daha soruyordu.
    – Tiflis’e gidiyoruz…
    – Dünyanın yolu! Şimdi ataman eğler bunları. İyisi mi bırakalım da yollarına gitsinler. Ne dersiniz?
    İhtiyar bu ağır aksak söylevi bitirince dudaklarını sımsıkı kenetledi, kırçıl sakalını sıvazlayarak gözlerini arkadaşlarının üzerinde dolaşırdı.
    O zaman öteki çobanlar:
    – Ne olacak? Gitsinler! diye kararlarını belirtiler.
    İhtiyar çoban elini sallayarak:
    – Haydi, Tanrı yardımcısınız olsun cocuklar! dedi. Biz sandalı yerine göndeririz. Oldu mu?
    Ben şapkamı çıkardım:
    – Teşekkür ederiz dede! dedim.
    – Ne için teşekkür ediyorsun?
    Heyecanlanmıştım:
    – Teşekkür kardeş, çok teşekkür! diye tekrarladım.
    – Peki, niye teşekkür ediyorsun canım? Şu işe bak! Ben Tanrı yardımcısınız olsun diyorum, o kalkmış teşekkür ediyor! Yoksa seni şeytana teslim ederim diye mi korktun? Ha?
    – Ne yalan söyleyeyim, korktum!..
    İhtiyar kaşlarını kaldırarak:
    – Oo!.. dedi. İnsanoğlunu niçin kötü yola sürükleyeyim? Onu kendi gittiğim yola gönderirim daha iyi. Dünya küçüktür, belki yine karşılaşırız. Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur… Hadi sağlıcakla kalın.
    Tüylü kalpağını çıkarıp selamladı. Biz de onu ve arkadaşların selamladık, Anapa yolunu öğrenip ayrıldık.
    Şakro nedense gülüp duruyordu.

    VI

    – Niye gülüyorsun? diye sordum.

    İhtiyar çoban heyecanlandırmıştı beni. Onun hayat felsefesini düşünüyordum. Serin, diriltici bir sabah yeli göğsüme çarpıyor; gitgide berraklaşan gökyüzüne bakarak az sonra parlak, güzel bir günün başlayacağını düşünüp seviniyordum…
    Şakro kurnazca göz kıptı bana. Sonra daha çok gülmeye başladı. Onun şen, sağlıklı kahkahası beni de güldürdü. Çoban ateşinin başında geçirdiğimiz birkaç saatten, yediğimiz lezzetli yiyeceklerden sonra dirilmiş,kendimize gelmiştik. Kemiklerimizde yine de hafif bir kırıklık vardı ama, yaşama sevinci bastırıyordu bunu.
    – Niye gülüyorsun? Yaşamak güzel şey değil mi? Üstelik karnın da tok, ha?
    Şakro başını iki yana salladı. Dirseğiyle böğrümü dürttü. Yüzünü buruşturdu. Yeniden bir kahkaha koyuverdi.
    Neden sonra kırık dökük Rusçasıyla:
    – Niye güldüğümü anlamıyor musun? dedi. Anlamıyorsun ha? Şimdi anlarsın! Eğer bizi o gümrükçü atamana götürecek olsalardı, ne yapacaktım biliyor musun? Bilmiyor musun? Seni gösterip, “beni boğmak istedi bu” diyecektim! Sonra da başlayacaktım ağlamaya! O zaman acıyıp hapse atmazlardı beni. Anlıyor musun?

    Önce şaka ediyor sandım. Ne gezer! Beni tasarısının gerçekliğine inandırmayı başardı. Öyle içten konuşuyordu ki, bu ilkel utanmazlık karşısında kızacak yerde derin bir acıma duydum. Sizi öldürmeyi tasarladığını büyük bir içtenlikle, tatlı tatlı gülümseyerek anlatan bir insan hakkında ne düşünürsünüz? Eğer o suç saymıyorsa bunu; hoş bir oyun, zekice bir şaka olarak görüyorsa, ne yaparsınız?
    Şakro’ya tasarısının ne kadar ahlaksızca olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne dese iyi? Onu hiç düşünmüyormuşum; yabancı bir pasaportla dolaştığını unutuyormuşum; bu yüzden başının belaya gireceğini hesaba katmıyormuşum… v.b.
    Ansızın korkunç bir düşünce geçti aklımdan:
    – Dur hele, dedim. Yoksa seni o sırada boğmak istediğime inanıyor musun gerçekten?
    – Yoo!.. Beni suya ettiğinde öyle sanmıştım ya, sonra sen de girince yanıldığımı anladım.
    – Teşekkür! diye bağırdım. Hiç değilse bunun için teşekkür ederim sana!

    – Yok teşekkür etme! Ben sana teşekkür ederim! Orada, ateşin yanında, ikimiz de üşüyorduk… Gocuk senindi. Ama almadın onu. Kurutup bana verdin. İşte bunun için sana teşekkür ederim! Çok iyi bir adamsın sen. Anlıyorum bunu. Tiflis’e bir varalım, bak neler olacak. Seni babama götürüp “İşte adam dediğin böyle olur!” diyeceğim. “Besle onu. Beni de ahıra, eşeklerin yanına bağla!” Böyle diyeceğim işte. Birlikte yaşayacağız. Bahçıvan olacaksın. İstediğin kadar ye, iç!.. Ah, ah, ah!.. Hayatın öyle şenlenecek ki! Yan gelip yatacaksın!… İçtiğimiz su ayrı gitmeyecek!..

    Tiflis’te kavuşacağım güzel hayatı uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatıyor; bense yeni bir ahlak uğruna dövüşmek için yollara düşen, fakat kendilerini anlamakta yeteneksiz yol arkadaşlarına raslayan insanların o büyük mutsuzluğunu düşünüyordum… Bu yalnız kişilerin hayatı çok çetindir! Onlar toprağın üzerinde, havadadırlar… İyi bir tohum gibi kimi zaman berketli bir toprağa düşseler de çoğu kez oradan oraya sürüklenirler…
    Gün ağarıyordu. Denizin enginlerini pembe bir aydınlık bürümüştü.
    Durduk. Şakro kıyının az ötesinde rüzgârın açtığı bir çukura uzandı, gocuğu başına çekerek az sonra uykuya daldı. Ben onun yanıbaşına oturup denize bakmaya koyuldum.

    Engin, uçsuz bucaksız hayatını yaşıyordu deniz. Sürüler halinde kıyıya koşan dalgalar kumsala çarparak parçalanıyor, kumsal tuzlu suyu emerken hafifçe cızırdıyordu. Beyaz yelelerini savurarak gelen ilk dalga sürüleri göğüslerini gürültüyle kıyıya çarpıyor, onun karşı koymasıyla geri çekiliyorlardı. Fakat arkadan gelen dalga sürüleri birincileri göğüslüyordu. Bir köpük ve serpinti yığını içinde sımsıkı kenetlenerek yeniden kıyıya doğru yuvarlanıyor, hayatlarının sınırlarını genişletmek istercesine hınçla dövüyorlardı karayı. Gün ışığıyla aydınlanan en uzaktaki dalgalar kan gibi kıpkırmızıydı. Her yandan dalgalar doğuyordu. Sanki bilinçli bir amaçla canlanan bu koca su kütlesi, tek damlasını yitirmeden geniş ve düzenli akınlarla amacına ulaşmaya çalışıyordu. Sessiz kıyıya hınçla atılan öncü dalgaların yiğitliği heyecanlandırıyordu insanı. Onların arkasından da gün ışığının renkleriyle bezenmiş, güçlü, mağrur ve güzel denizin ilerleyişini görmek hoş bir şeydi…

    Burnun hemen arkasında, bordasına kudurmuşçasına çarpan dalgaları yara yara, denizin coşkun bağrında görkemle salınarak büyük bir vapur ilerliyordu. Hani başka zaman olsa, güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bu güzel ve güçlü makineye bakarak doğanın kör güçlerini tutsak eden insanoğlu adına gurur duyabilirdim… Fakat yanıbaşımda doğanın kör güçlerine taş çıkartan bir insanoğlu yatıyordu.

    VII

    Tersk bölgesinde ilerliyorduk. Şakro’nun üstü başı şaşılacak kadar paralanmış, kendisi de domuzuna hınzırlaşmıştı. Oysa açlık çekmiyorduk artık. Kazancımız yerindeydi.

    Elinden hiçbir iş gelmediği belliydi. Bir gün harman makinesiyle sap ayırmaya kalkışmış, öğleden sonra avuçları kan içinde çıkagelmişti. Bir başka gün ağaç kökü ayıklamaya giriştiğinde kazmayla boynunun derisini sıyırmıştı.

    Kan beynime sıçradı. Kumaşı elinden kaptığım gibi bir yana fırlattım, dörüp arkaya baktım. Çerkeslerin şakası yoktur. Kısa bir süre önce şu hikâyeyi dinlemiştik Kazaklardan: Köyde işçilik yapan bir serseri, ayrılırken bir demir kaşık götürmüş. Çerkesler yetişip yakalamışlar adamı. Üzerini arayıp kaşığı bulmuşlar. Karnını hançerle deşip kaşığı yaraya yerleştirmişler. Sonra da yaralıyı öylece bırakıp gönül rahatlığıyla ayrılmışlar oradan. Kazaklar adamı can çekişirken bulmuşlar. Olayı anlatmış ve daha köye varmadan yolda ölmüş. Çerkesler konusunda sıkı sıkı uyarılmıştık. Bu ve buna benzer pek çok hikâyeye inanmamak için bir sebep yoktu.
    Şakro’ya bunları hatırlattım. Karşımda durmuş beni dinliyordu. Ansızın dişlerini sıktı, gözlerini kırpıştırdı, hiç ses etmeden bir kedi gibi üzerime atıldı. Birkaç dakika adam akıllı dalaştık. Sonunda, öfkeyle:
    – Yeter!.. diye bağırdı.
    Adamakıllı yorulmuştuk. Karşı karşıya oturup uzun süre sustuk… Şakro çalınmış kumaşı fırlattığım yere acıklı bir yüzle bakarak:

    – Niçin dövüştük sanki? dedi. Cık, cık, cık!.. Ne saçma şey. Senin malını çalmadım ya. Ne oldu, acıdın mı bana? Asıl ben sana acıdım da onun için çaldım… Sen çalışıyorsun… Benim elimden iş gelmiyor… Başka ne yapabilirim? Sana yardım etmek istedim…
    Ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım.
    – Lütfen sus! diye sözümü kesti. Kütük gibi kafan var… (Sonra horgörüyle sürdürdü sözlerini.) Ölmek mi istersin, hırsızlık yapmak mı? Ha? Haydi oradan! Bu hayat mıdır? Sus!
    Yine sinirlenmesinden korkarak sustum. Bu Şakro’nun ikinci hırsızlığıydı. Bir keresinde Karadeniz kıyısındayken Rum balıkçılardan bir cep saati aşırmıştı. O zaman da az kalsın dövüşüyorduk.
    Bir süre dinlenip yatıştıktan sonra, Şakro:
    – Haydi, gitmiyor muyuz? dedi.
    Yine yola düştük. Yüzü gitgide asılıyor; arada bir tuhaf, kaçamak bakışlar fırlatıyordu bana. Daryal boğazını geçip Gudavur’a inmeye başladığımızda:

    – İki gün sonra Tiflis’teyiz, dedi. Cık, cık, cık! (Dilini şapırdattı, yüzü gün gibi ışıdı.) Eve giderim. “Neredeydin?” derler. “Gezideydim!” Sonra doğru hamama! Of be! Tıka basa doyururum karnımı! Anama, “karnım çok aç” derim. Babama, “bağışla beni” derim. “Çok acı çektim, hayatı öğrendim! Serseriler çok iyi insanlarmış! Gün gelir de onlardan birine raslarsam çıkarıp bir ruble vereceğim. Meyhaneye götürüp iç bakalım arkadaş diyeceğim, bir zamanlar ben de serseriydim! Sonra seni anlatırım babama… İşte bana ağabeylik eden insan… Beni eğitti. Dövdü beni, köpek!.. Besledi… Şimdi buna karşılık sen de onu besle. Bir yıl besle! Tam bir yıl, anladın mı?” Maksim, işitiyor musun?

    Bir çocuk saflığıyla söylenen bu sözler hoşuma gidiyordu. Ayrıca, kış gelmek üzereydi, benimse Tiflis’te tanıdığım kimse yoktu. Gudavur’da ilk kara raslamıştık. Şakro’nun sözleri bu bakımdan da ilgilendiriyordu beni. Ne de olsa bir şeyler bekliyordum ondan.
    Hiç durmadan ilerliyorduk. İşte, eski İberya’nın başkenti Meşhet’teyiz. Yarın Tiflis’e varıyoruz.

    Kafkasya’nın iki dağ arasına sıkışmış başkentini daha beş verst öteden gördüm. Şakro sakindi. Alık gözlerle ilerlere bakıyor, sağa sola salyalarını tükürüyor, ikide bir yüzünü ekşiterek karnını oğuşturuyordu. Yolda bulduğu çiğ bir havucu mideye indirmişti çünkü.
    – Benim gibi soylu bir Gürcü, memleketine güpegündüz bu paçavralar içinde girer mi sanıyorsun? Yooook!
    Akşamı bekleyeceğiz. Dur bakalım!

    Boş bir yapının duvarı dibine çöktük, son sigaralarımızı sardık ve soğuktan titreye titreye içmeye başladık. Gürcistan askeri yolu üzerinde keskin bir rüzgâr esiyordu. Şakro dişlerinin arasından hüzünlü bir türkü mırıldanıyordu… Ben sıcak bir odanın ve yerleşik bir düzenin, göçebe hayatına olan üstünlüklerini düşünüyordum.
    Yol arkadaşım kalktı, kararlı bir yüzle:
    – Haydi, dedi.
    Hava kararıyordu. Kentin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı. Güzel bir görünümdü bu. Vadiyi saran karanlığın içinde ışıklar yavaşça, birbiri arkasına sıçrayıp çıkıyordu.
    – Dur! Şu başlığı bana ver de yüzümü gizleyeyim… Bakarsın bir tanıyan olur…

    Çıkarıp verdim. Olginskoy Sokağı boyunca ilerliyoruz. Şakro kararlı bir tavırla ıslık çalıyor.
    – Maksim! Şu tramvay durağını görüyor musun, Veriyski Köprüsü’nü? Orada otur, bekle beni! Ama bekle ha!
    Ben şurda bir eve uğrayıp arkadaştan bizimkileri, babamı, annemi sorayım…
    – Çok mu kalacaksın?
    – Hemen geliyorum! Bir dakika sonra!..
    Bir anda karanlık, dar bir sokağa daldı, gözden kayboldu. Bir daha görünmemek üzere…
    Hayatımın hemen hemen dört aylık bir süresinde bana yol arkadaşlığı eden bu adama bir daha hiç raslamadım. Fakat iyi duygularla, şen bir gülümsemeyle sık sık anarım onu.
    O bana, akıllı insanların yazdığı koca koca kitaplarda bulunamayacak pek çok şey öğretti. Hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır çünkü.
    1894