• İnternet Fenomeni Kızın İmtihanı
    (İbretlik Hayat Hikayeleri Mutlaka Okumalısınız)
    Tüm mahremlerini internet ortamına ama bilinçli ama bilinçsiz şekilde taşıyan genç kızlarımız mutlaka ama mutlaka dinlemeli, Allah rızası için kendinizin iyiliği için dinleyin ve bir an böyle bir durumu düşünün kendi adınıza inşallah....

    “Ümmü Gülsüm! Kızım kalk hadi sabah oldu. Nerdeyse öğlen olacak. Bak. Kalkmıyor. Ümmü Gülsüm!”
    Kırk yaşlarında oyalı yazmalı tatlı bir hanim kızını uyandırmak için odasına girmişti. Elinde teşbihi ile perdeleri açtı.
    “Yine mi geceye kadar telefonunla meşguldün? Koynunda telefonla uyuyor bak, Telefonla evli sanki.”
    “Ya annecim lütfen birazcık daha uyayım ne olur?” diye gözleri kısık halde tatlı tatlı annesine baktı Ümmü Gülsüm.

    “Beş dakikaya masada ol.” diye kızının başını okşayıp içeri gitti genç anne. Ümmü Gülsüm oflayarak hemen yastığının altından telefonunu çıkardı. Bir sürü bildirim gelmişti yine. Heyecanla gülümsedi. Deminki uykusuz halinden hiç eser kalmamıştı simdi. Sekiz saat içinde 52 takipçisi daha olmuştu. Bu çok büyük bir sevinçti. Hemen resimlerinin altına gelen yeni yorumlara ve mesaj kutusundaki mesajlarına cevap verdi.
    “Ümmü Gülsüm!” diye yine çağırmıştı annesi. Sevinçle telefonunu yatağında bırakarak yerinden zıpladı, elini yüzünü yıkayıp kahvaltı masasına oturdu.
    “Anneannenin getirdiği eşarbı dolabına koydun mu? Feraceyi dolabına astın mı kızım. Çok yakıştı değil mi? Özel günlerde giyersin”
    “Asmadım annecim. Boşuna kalabalık yapmasın dolabımda. Zaten taşıyor dolap. Ben öyle giyinmem ki. Bilmiyor musun sanki. Boşuna almış. Geri versin. Resmen içinde kayboldum. Yüzüyordum”

    “Kızım ne var elbisede? Rahatça giyersin iste”
    “Of anne seninle mi tartışacağım. Bak kızlarla dışarı çıkacağız bugün. Hemen hazırlanmalıyım” diye ağzına bir iki lokma bir şey atarak ayaklandı Ümmü Gülsüm hemen.

    Hafta sonuydu bugün. Almanya’da hafta sonları mutlaka dışarıda geçerdi. Arkadaşlarıyla dışarı çıkmak için sözleşmişti. Odasına gidip hemen giyindi. Dar bir kot pantolon, üzerine kırmızı kısa bir gömlek. Onun da üzerine kısa, siyah bir deri ceket. Ardından hemen aynanın karşısına geçti. Topuzunu yaparak başına alel acele bir sal doladı. Gözlerine kalem ve rimel çekti, dudaklarına da hafif renk verdikten sonra hemen telefonunu çıkardı ve bir fotoğraf çekinip profiline yükledi. Yükler yüklemez yorumlar gelmişti bile. Gülümseyerek parfümünü de sıktı ve evden çıktı. Simdi okumaya vakti yoktu. […]

    Yarım saat sonra arkadaşlarıyla sözleştiği yerde buluştu.
    “Ümiiii!” diye atılmıştı kızlar boynuna. Herkes tarafından sevilen bir kızdı. Sevinçle kahkaha atarak bir nargile kafeye girdiler. Güzel bir köse bulup oturdular. Sohbetleri gayet neşeli ve sesli geçiyordu. Kafedeki herkes onlara bakıyor, onlar bu duruma daha da gülüyorlardı. Biraz sonra Ümmü Gülsüm tekrar telefonunu çıkardı. Arkadaşlarıyla resim çekinmeye başladı. Telefonuna bakıp durmadan gülüyordu. Yan masadaki genç delikanlılar da ara ara kızlara bakarak fısıldaşıyorlardı. Çok zaman geçmeden içlerinden en yakışıklı olan ayağa kalkarak Ümmü Gülsümlerin yanına geldi. “Merhaba” diyerek kafasını kaşıdı. Arkasına dönerek arkadaşlarına güldü. Genç erkeklerin hepsi Ümmü Gülsümlerin masasını izliyordu. “Merhaba? Buyurun?” diye sordu Ümmü Gülsüm. “Sen su instagramdaki Ümi değil misin?” diye sordu genç. “Evet, o’yum?” diye içeceğinden yudumladı Ümmü Gülsüm. “Biliyordum ya. Çocuklar inanmadı. Osun iste, gerçekten de güzelmişsin.” diye gülümsedi genç. “Olabilir. Teşekkür ederim” diye sert bir ifadeye büründü Ümmü Gülsüm. “Kaç yaşındasın?” “On sekiz. Gidecek misin simdi?” “Ben de yirmi altı. Yaşlarımızda uygunmuş.” “Ya bir gider misin? Tipe bak. Ne isim olacak seninle.”

    “Tamam, Ümi ya. Ne kızıyorsun? Aksam yazarım” diye göz kırptı delikanlı. “Yazma direk engellerim. Hadi eyvallah” diye postaladı çocuğu Ümmü Gülsüm. Kızlar hep bir ağızdan kahkaha attılar. “Gülmeyin ya ne gülüyorsunuz” diye arkadaşlarının kahkahasına Ümmü Gülsüm de katildi. Delikanlı gülümseyerek masalarına geri döndü. Oturdukları müddetçe bakışlarını Ümmü Gülsüm’den esirgemedi.

    “Üff kalkalım. Midem kalkacak” diye arkadaşlarını kaldırdı Ümmü Gülsüm. Dışarı çıktıklarında ise hala kahkaha ile gülüyorlardı. “Deli midir nedir? Ne yapacaksam onu bütün sapıklar beni buluyor” diye güldü Ümmü Gülsüm. Arkadaşları da ona katildi “Nasıl postaladın ama.” Kahkahalar yol boyu sürdü.
    Aksam olmuştu. Caminin önünden geçiyorlardı. Sessizleşseler de ara ara kahkahalar yine gökyüzüne kadar duyuluyordu. Karanlıkta hiçbir şey görünmüyordu. Etraf iyice sessizleşmişti. Kızlar arkadayken Ümmü Gülsüm elinde telefonla önden yürüyordu. Köseyi dönmek istedi. Birden şiddetle karanlıkta bir şeye çarptı. Avazı cikciği kadar bakirdi. Öyle bir çiğlik atıyordu ki. Bütün kızlar çiğlik atmaya başladı. Kocaman, heybetli bir adam sinirle onlara bakıyordu. Ümmü Gülsüm onun bal rengi gözlerinde dona kalmıştı. Nasıl da korkmuştu. Genç adam başındaki beyaz takkesini düzeltti. Ve hiç bir şey söylemeden karşı kaldırıma geçti. “Tövbe estağfurullah” diye yoluna devam etti. Ümmü Gülsüm hemen evinin yolunu tuttu. Ne kadar da korkmuştu. Kendini oyalamalıydı. Canavar sandığı o adamın sert bakışlarını unutmalıydı. Eve varır varmaz kendini yatağına attı. Şarjı bitmişti tabi. Telefonunu şarj aletine takti hemen, sırt üstü uzandı. Bildirimlerini okuyordu. Bildirimler (+200) Mesaj (11) Üstelik nargile kafede gördüğü çocuk gerçekten yazmıştı. Heyecanla yatağından fırladı.

    “İyi aksamlar ”

    Ümmü Gülsüm gülümseyerek delikanlıyı engelledi. Biraz sonra başka bir profilden tekrar mesaj geldi “İnat etme sadece tanışmak istiyorum”

    “Ben istemiyorum.” diye mesaj attı Ümmü Gülsüm. Birilerini postalayınca çok eğleniyordu. Gülerek kız arkadaşlarının olduğu Whatsapp grubuna girdi.
    Kızlar birbirlerine yeni eşarp ve sal resimleri yollayıp kermeste hangisini takacaklarını konuşuyorlardı. Ümmü Gülsüm yeni bir konunun açılmasına sebep oldu.

    “Kızlar bilin bakiyim kim yazdı.?”
    “kefedeki çocuk mu?”
    “Evet”

    ” Of çok yakışıklıydı ya. Sakalı falan. *—* Nerden acaba.”

    “Hani nerde profili. Offf *——* Ümii bana da yolla”

    Diye tek tek birbirlerinden geçiyordu kızlar. Ümmü Gülsüm çocuğun mesajına cevap vermeden profilini kızlara da yolladı.

    “Bizim buralardan! İnanmıyorum. Of baksana, camiye falan da gidiyor, bir sürü resimleri var, Umre ‘ye de gitmiş, namazlı abdestli herhalde.” ” Kaçırma bence.” “Hasta oldum. *—*” “Ben de istiyorum yaaa :((” diye birbirlerini kıskanıyorlar, kafedeki çocuğu öve öve bitiremiyorlardı.

    “Kızlar abartmayın. Çok günah. Bu da göz zinasına girer. Yapmayalım.” diye içlerinden birinin de olsa aklına bu çirkin sohbete dur demek gelmişti.
    Ve tekrar bir mesaj geldi. Mesaj (1)
    Ümmü Gülsüm gördüğüne inanamıyordu. “Bir daha düşün istersen.” Delikanlı gömleğini çıkardığı kaslı ya pisini gösteren bir resim yolla misti.

    Ne kadar çirkin bir mesajdı bu.
    Ümmü Gülsüm sinirlenerek hemen screen yapıp paylaştı bu resmi. Ardından çocuğu tekrar engelleyip mesaj bölümünü kilitledi.
    Paylaşımı baya beğeni tutmuştu. “işte dünyada ne kadar ahlaksız herif var görün. Bizim gibi iffetini koruyan namuslu kızlara öyle yüz vermek yakışmaz. Biz Hazreti Fatıma’nın torunlarıyız. Hazreti Meryem’in torunlarıyız. Öyle namusumuza göz dikene tokat gibi cevabimizi veririz. Bu da o şerefsize ders olsun!” (799 Beğeni)

    Ali Metin:
    “Helal sana Ümmü Gülsüm. Tam bir Osmanlı Kızısın! Maşallah. İffetine sahip çıkıyorsun”

    Hazal Kaya:
    “Güzellik Sen bakma onlara fıstık gibisin tabi ne yapsınlar! Ümi’m benim”

    Hasan Durmaz:
    “Bize böyle kadınlar lazım iste! Helal sana yavrum. Maşallah iyi yapmışsın. Az bile ona! Güzelliğini koru. Böyle devam ”

    Mohammed Jamil Taha en Nur:
    “Maşallah sister ! This is the way of Fatıma! (Google Translation ;))”
    Ümiii Glsm:

    “Hahahahaha yine de asılmaları mı gerekiyor. Jellyfish Kaya Teşekkürler. @Ali Metin Hasan Can Durmaz . Thanks Mohammed garad Jamil Taha en Nur”

    Ve daha bir sürü yorumlar.
    Ümmü Gülsüm bu durumdan oldukca keyif almıştı.
    Ah bir de keyif alan o görünmez duyulmaz şeytanların sevinçleri duyulsaydı. Üzüntüden ağlayan meleklerin hıçkırıkları duyulsaydı. Ama maalesef hiç biri duyulmuyordu.

    …………

    Günler geçiyor, her gün böyle sen şakrak devam ediyordu. Fotoğraflar, videolar gün geçtikçe artıyor. Beğeniler çoğalıyordu. Ümmü Gülsüm sayfalara resmini yolluyor, takipçileri günden güne yüzer yüzer artıyordu.

    Bütün gün elinde telefonla dolaşıyor, namazlarını aksatıyordu. İçine ateş düştüğünde seccadesini seriyor, o vaktin namazını kılıyor. Seccadesinin, teşbihinin resmini çekip dini paylaşımlar yapıyordu. Ama diğer vakitlerden ne haber. Paylaşımlık namazlardı onlar.

    Haftalar geçmişti aradan ve nihayet beklenilen kermes günü gelmişti. Ümmü Gülsüm sabah erkenden kalkıp en güzel kıyafetlerini giyindi. Namaza yetişmeye çalışıyordu. Ama yetişip yetişmeyeceğini bilmiyordu. Biraz sonra camiye kadınlar mescidine girdiğinde vaaz seslerini duydu. Genç kızlar “Aaa Ümi geldi. Hoş geldin Ümiii” diye bütün ilgilerini ona veriyor, kadınlar mescidinin yarısı hocanın verdiği vaazı dinlerken, yarısı da mescide giren güzel kizir seyrediyordu. Konudan uzaklaşmışlardı iyice. “Maşallah ne kadar güzel bir kız. Tam bir genç kız gibi giyinmiş. Manken gibi bak. Armine mankenleri gibi” diye konuşuyor birbirlerine Ümmü Gülsüm’ü gösteriyorlardı. Ümmü Gülsüm üzerindeki bakışları hissederek mescit de en ön sıraya arkadaşlarının yanına oturdu. Kızlardan kimisi konsantre olmuş halde tevazu ile vaazı dinliyor. Kimisi sohbet ediyor, kimisi arada direklerin arasından erkekler mescidi de kimlerin olup olmadığını süzüyordu. Ümmü Gülsüm yine telefonuyla meşguldü. Nerde olduğunu ve kimlerle olduğunu etiketlemek istiyordu. Hocanın sesi bütün mescidi, hatta yeri göğü inletiyordu.

    “Nerede edep? Nerede ahlak? Nerede hayâ? Genç kızlarımızın aklı nerde? Nerede iffet timsali kızlarımız! Soruyorlardı Hazreti Fatıma’ya. ‘Ya Fatıma. Ey Fatıma. Ey Resulün inci çiçeği, en hayırlı kadın kimdir?’ Ne diyordu Hazreti Fatıma?
    Sessizlik çökmüştü mescidin üzerine. Vaaz veren genç hoca öyle bağırıyordu ki. Öyle öfkeliydi ki, kuşlar minareden, cami avlusundan uzak. Yaklaşmaya bile korkuyorlardı sesinin yankısından.

    “‘En hayırlı kadın kimdir?’ Ne diyordu Fatıma…
    ‘Başka erkeklerin hayallerinde gezmeyen kadın.’

    Vaaz sürdükçe sürüyor. Genç hoca medyayı ve gençlerimize yapılan oyunları şiddetle kınıyordu. Müslüman kızlarının ne kadar değerli olduğunu anlatıyor, onların tıpkı el değmemiş pırlantalar gibi muhafaza edilmeleri gerektiğini açıklıyordu. Ama dinliyor muydu Ümmü Gülsüm. O telefonuyla meşguldü. Arş’ı Ala nın dahi duyduğu. Gökteki kuşların dahi duyduğu o gür sesi. O duymuyordu. Çünkü kalbi mühürlenmişti. […]

    Vaaz bitiminde görevlerine çekilmek üzere çadırlara çekilmişti kızlar. Ümmü Gülsüm çadırın da resmini çekti kendinin de. Ve hemen paylaştı. Binlerce kız ve erkek yorum yapıyor, ayni sırada kermes alanında da bir sürü kız ona kıskançlıkla bakıyor, bir sürü erkek onunla bir an olsun bakışmak için caba sarf ediyordu. Erkeklerin çoğunun kadınlar bölümündeki bir çadıra gittiğini fark eden genç imam sebebini anlamak için o çadıra gitti. Güzeller güzeli bir genç kız kollarını sıvamış, hafif acık olan gerdanından düsen şalini sürekli arkaya doğru iterek eğile kalka servis yapıyordu. Ümmü Gülsüm “Buyurun” diyerek başını kaldırıp yine kocaman, heybetli, sert bakışlı o genç adamla karşılaştı. Aylar önce çarpıştığı adamdı bu. Yanakları kızardı. Gözlerinin içine baka baka tekrar sordu “Ben yardımcı olayım?” Genç adam Ümmü Gülsüm’e sinirlenerek onun yanındaki teyzeden yardım istedi. Ve servis tabağını alıp oradan uzaklaştı. “Kimdi bu. Ona ilgi göstermeyen yakışıklı adam? Herkes beğenirdi Ümmü Gülsüm’ü. Gözlerinin içine bir kez baksın diye sürekli sıraya girenler vardı. Bu ilgisiz alakasız delikanlı da kimdi. Ümmü Gülsüm çok etkilenmişti.”

    Artık her gün çadırda yârdim ediyordu sırf onu bir kez daha görebilmek için. Türlü türlü el güzel elbiselerini giyiniyordu. En güzel şekilde gözlerini öne çıkaran ama hala doğal gösteren makyajlar yapıyordu. Sırf bir kez daha o genç adam görsün diye. Kimseye de bahsetmemişti ondan hoşlandığından. O meşhurdu. O Ümiiydi. Kolay kolay kaptırmamalıydı kendini. Kimse bilmemeliydi. Kendisine ilgi göstermeyen birisine âşık olduğunu.

    Sonunda bitmişti kermes. Ümmü Gülsüm onu yalnızca uzaktan seyredebilmişti. Herkes onu seviyor, yaşlı amcalar, gençler, çocuklar, herkes ona geliyordu. Acaba o da mı meşhurdu? Yakışıklıydı. Olabilirdi tabi. Artık ne zaman bir mesaj, bir bildirim gelse heyecanla “Acaba o mu?” diye açıp bakıyordu. Ama ne bir ses ne bir seda,

    Günler geçti aradan. Ümmü Gülsüm arkadaşlarıyla camide bir sohbet için buluşmuştu. “Kızlar büroda bir kutu var, içindeki dergiler isimize yarayabilir. Bir bakıp gelebilir misiniz?” diye sormuştu sohbet yöneticilerinden biri. Ümmü Gülsüm hemen atladı. “Biz hemen bakarız” diye arkadaşıyla atıldı ve büroya gitti. Bir umut vardı içinde, bir his vardı. Biliyordu sanki bir şey olacaktı. Acaba görecek miydi onu? Belki gelirdi? Sonuçta Allah’ın eviydi burası. Elbet gelebilirdi. “Yardımcı olayım?”

    Duyduğu bir ses ile irkildi Ümmü Gülsüm. Elinde bir kitapla genç bir delikanlı bürodan çıkmıştı. “Biz bir kutu alacakmışız. İçinde dergi olan” diye ellerini arkasına itip birleştirdi Ümmü Gülsüm. Utangaç küçük bir kız çocuğu gibi bir sağa bir sola sallanıyordu. Genç delikanlı onu çok tatlı bulmuştu. Yanındaki arkadaşını fark etmedi bile. “Tabi. Buyurun. Ben Muhammed. Veriyim hemen” diyerek Ümmü Gülsüm’ü büroya davet etti. Bir şey söylemek ister gibi gülümsüyordu. Eğilerek kutuyu açtı. “Evet, bu kutu olmalı diye Ümmü Gülsüm’e dönerek baktı” Tekrar gülümsedi. “Ya bir şey soracağım? Sen su instagramdaki Ümi değil misin? Kermeste de gördüm seni.” Ümmü Gülsüm camide bile tanınmış olmaktan gurur duymuştu. Gülümsedi “Evet oyum? Nerden biliyorsun?” diye gülümseyerek Muhammed’e baktı. “Dur ağır biraz. Yerden ben kaldırayım” diye ayaklandı Muhammed. Sonra Ümmü Gülsüm’ün gözlerine bakarak ona kutuyu uzattı. “Görmüştüm. Unutmamışım.”

    Hususi elini değdirdi Ümmü Gülsüm’ün eline. Ümmü Gülsüm rahatsız olarak geri çekildi.

    Ve bürodan çıkmak üzere arkasını döndü. Fakat o da ne? Karsısında yine kocaman bir duvar ile çarpıştı. Siyah gömlekli sert bakışlı bir duvar. Gözlerinden ateş püskürüyordu. Bu sefer Ümmü Gülsüm’e değil Muhammed’e bakıyordu. Bu Ümmü Gülsüm’ün hoşlandığı o esrarengiz adamdı. Ümmü Gülsüm hemen kenara çekildi. Genç adam “Ne oluyor lan burada?” diye içeri girdi ve Muhammed isimle çocuğa bir yumruk geçirdi. “Ne oluyor burada dedim? Siz de çabuk çıkın buradan!” diye kızdı kızlara. Ümmü Gülsüm korkudan alel acele oradan çıktı. Genç adamın sesi bütün camide yankılanıyordu “Kıza mı asılıyordun?” diye bağırıyordu. “Abi affet. Nefsim” diye yalvarıyordu Muhammed. “Üstelik görevli de değilsin. Ne hakla yârdim ediyorsun! Bunun hesabını benden sorarlar!” “Bir daha olmaz, tövbe. Kızma abi” diye mahcup mahcup yere bakıyordu Muhammed “Böyle şeyler istemiyorum bir daha! Simdi gözüme gözükme!” diye Muhammed’i yolladı genç hoca. Ümmü Gülsüm yukardan her şeyi dinliyordu. Nasıl da hoşuna gitmişti. “Nasıl kıskandı beni. Biliyordum o da benden hoşlandı.” diye sevinçten uçuyordu. Kıskanılmak dünyanın en güzel duygusuydu. Havalanarak devam etti sesleri dinlemeye. Sesler kesilmişti. Biraz sonra genç kızlardan sorumlu olan orta yaşlı bir abla genç adamla konuşuyordu. “Ne oluyor hoca efendi? Niye bağırıyorsun? Ta dışarıdan duyuluyor sesin.” Ümmü Gülsüm duyduklarına inanamıştı. Demekti hocaydı. İmamdı. Bundan bakmamıştı Ümmü Gülsüme. Nasıl anlamamıştı bunu.

    “Erkeklerden birini bir kıza asılırken yakaladım da cezasını verdim hoca hanim. Kusura bakmayın. Koruma altına almak zorundayım!”

    “Kimi ve neden?” diye sordu hoca hanim. Ümmü Gülsüm yerinde duramıyordu. Ah. Nasıl da bağırmıştı. Nasıl kıskanmıştı onu. Nasıl vurmuştu. Ne kadar güçlüydü. Hepsi Ümmü Gülsüm içindi. Demekti onu korumak zorunda hissediyordu kendini.

    “Talebelerimi!” diye bağırdı genç hoca. “Talebelerimi korumak zorundayım. Ahir zaman fitnelerinden. Nefislerinin arzusundan. O kızların burada isi ne? Bir daha erkeklerle bir arada olmalarını katiyen istemiyorum. Böyle bir şey olmamalı! Böyle bir hataya düşülmemeli! Kızlarınız mahremiyet sınırlarını asarak gelip benim talebelerimle konuşamazlar!”

    “Haklısın. Hoca Oğlum bir sakin ol. Hemen celallenme ben ilgilenirim.”

    “Derhal ilgilenin o zaman! Camiye kermese mermese görevlere kimleri aldığınıza dikkat edin! Her elini sallayan kızı alacak mısınız? Kızlarınızdan biri sanal âlemde baya meşhurmuş! Alin benim talebelerimden bile tanıyan çıktı! Bu kız nasıl burada görev yapar. Onca vaaz veriyorum, benim adimi, camimizin adını, her şeyi geçtim dinimizin adını nasıl kirletir. Gereğini yapın lütfen.”

    Ümmü Gülsüm yerle bir olmuştu. Kahrolmuştu. O genç hocanın onu koruduğunu sanıyordu. Ondan hoşlandığını. Onu kıskandığını. Nasıl çirkin şeyler söylemişti. Gözlerinden bir bir yaşlar geldi.

    “Haklısın hoca oğlum.” diyerek kızların yanına gitti hoca hanim. Ümmü Gülsüm çantasını alıp, hemen eve gitti. Yıkılmıştı. O alışık değildi bir erkekten hakaret dinlemeye. Herkes beğenirdi onu, severdi. Ne hakla bu şekilde konuşurdu o kendini bilmez hoca?

    Artık paylaşımları daha da artmıştı.

    “Müslüman kızlarını kısıtlayan anlayışa karşıyım. Ne yani? Bir kız kapalı diye hiç erkeklerle konuşamayacak mı? Resim çekinemeyecek mi? Kapalı kızların internet hayati olamaz mı? Gece kız arkadaşlarıyla uslu uslu dışarı çıkamaz mi? Modaya uygun giyinemez mi? İlla yaşlı kadınlar gibi mi giyinmeli? Makyaj yapamaz mı? Ne kadar saçma bir anlayış!” diye nefret dolu, kin dolu paylaşımlar yapmaya basla misti.

    Sayfasındaki erkekler onu daha fazla resim yapması için teşvik etmek istiyorlardı. Ebetteki hak veriyorlardı “Yürü be. Birileri de gerçekleri konuşsun. Helal sana Ümii!” diye onun nefsini okşuyorlardı. “Allah güzellik vermiş. Niye saklayacaksın gülüm. Meydani yobazlara bırakma. Kapalı kızlar hep yaşlı kadınlar gibi giyinerek insanları dinden soğutuyorlar. Sen çık meydana, âlem manken görsün. Islama özensin.”

    Genç kızlar onun elbise kombinelerine bayılıyor daracık elbiseli resimlerin altına “Bayıldım. Seni görünce gerçekten güzel de kapanılabileceğini anladım. Çok güzel giyiniyorsun. Senin gibileri görünce benim de kapanasım geliyor” diye onu şımartıyorlardı.

    Maalesef durum buydu. Ahir zamanında.

    Bir gece Ümmü Gülsüm tekrar fotoğraflarını ve videolarını paylaştı. Ardından sırf sürmeli gözlerinin göründüğü peçeli bir resim. Resmin altında da Hazreti Fatıma’nın iffetinden bahseden çok fiyakalı bir söz vardı. Onca erkek en güzel yorumu yapabilmek için birbirleriyle yarışıyordu. Şımararak güzellik uykusuna yatmak istediğini söyleyip vedalaştı Ümmü Gülsüm takipçilerinden. Ve yüzüne bir maske yapıp uykuya daldı…

    Uyuyordu. Vakit teheccüd vakti.

    Alnından terler akıyordu Ümmü Gülsüm’ün. Karanlıktı her yer. Ümmü Gülsüm yerde yatıyordu. Sürünüyordu. Neden kalkamıyorduk. Ya o acı? Yüzü, elleri, bütün vücudu ağrıyordu. Elleri. Yüzleri. Sacları. Her yeri yanık haldeydi… Çok çirkin olmuştu. Güzelliğinden eser kalmamıştı. Dışarısı kalabalıktı. Kadınlar, erkekler herkes ona bakıyordu. Üzerinde yalnızca minicik bir elbise vardı. O da paramparçaydı. Herkes iğrenerek tiksinerek alay ederek bakıyordu ona. Hele ki erkekler. Kaçacak yer arıyordu Ümmü Gülsüm. Çok yakınında küçük bir kaya gördü. Kaya nur gibi parlıyordu. Ümmü Gülsüm gözlerini alamıyordu kayadan. Kayaya bir yazı kazılmıştı. {Nur 24/31}“

    Ne demekti bu. Kayanın üzerinde kocaman bir elbise. Ve büyük bir bas örtüsü duruyordu. Fakat o da neydi. Bunlar anneannesinin Ümmü Gülsüm’e aldığı ferace ile bas örtüsüydü. Üzerinde de bir Kuran’ı Kerim vardı. Uzanıp onları giyinmek, o örtüyle örtünmek istiyordu Ümmü Gülsüm. Ama ne mümkün. Ulaşamıyordu o örtüye. Kendisine bu kadar yakın olmasına rağmen Allah Tealinin ayetine, o örtüye uzanamıyordu. Ne zaman elini uzatsa, acılar içinde kıvranıyordu. Kayanın önüne bir engel geliyordu. Diğer yanda üst üste dizilmiş vaziyette kendi kıyafetlerini gördü Ümmü Gülsüm. Dar pantolonu geldi eline. Ama hiç bir ise yaramıyor, bir türlü üzerini örtmüyordu. Yarım kol bluzları, kısa ceketleri, hepsine uzanabiliyordu. Ama hepsi çöp gibi duruyordu o âlemde… Hiç bir değeri yoktu. Hiç bir şekilde kullanılamıyordu. Ümmü Gülsüm ağlamaya başladı. Biraz sonra kendi ağlama seslerini uzaktan duydu. Hayır, kendi ağlama sesleri değildi onlar. Gerçekten birisi ağlıyordu. Uzaklara baktı Ümmü Gülsüm. Nur üstüne nur, kim var orda? Biri bana yârdim etsin.“ diye kâgirdi. Beyaz elbiseli, bembeyaz örtülü. Nur yüzlü güzel bir hanim geldi yanına. İnsanlar yok olmuştu çoktan. O nur yüzlü hanim ağladıkça. Gözyaşları toprağa düşüyor. Toprak nurlanıp, çiçek acıyordu. Daha da yanaştı Ümmü Gülsüm’e. Gözyaşları Ümmü Gülsüm’ün üzerine damlıyor. Gözyaşlarının damladığı yerlerdeki yaralar iyileşiyordu. Kimsin sen. Sen bana yârdim edebilirsin. Bak gidiyor yanıklarım. Ne olur yârdim et.“ diye elini uzattı Ümmü Gülsüm… Nur yüzlü kadın üzgün bir halde başını eğmişti. Yârdim edemeyeceğini belirten bir yüz ifadesiyle arkasına dönüp gidiyordu. Ümmü Gülsüm tekrar ağlamaya başladı. “Lütfen dur! Yârdim et bana! Bana elini uzat lütfen… Neden ağlıyorsun? Benim yüzümden mi?”·

    Ve bir ayet yankılanıyordu kulaklarında. Nur Suresi 31. Okuyan ne de güzel okuyordu. Tanıdık bir sesti bu. Ve nur yüzlü kadın arkasına dönerek başını eğdi. “Sadece ben ağlamıyorum. Babam Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi ve sellem) da ağlıyor. Ben Abdullah oğlu Muhammed Mustafa’nın kızı, Ebu Talip oğlu Ali’nin karısı Fatıma’yım.”

    Şaşkın halde bakıyordu Ümmü Gülsüm. Avucunu aç.“ diye seslendi güzeller güzeli. Ümmü Gülsüm yanık avucunu açtı. Ve bir damla yas düştü avucuna. Birden etraf nurlandı. “Aman Allah’ım. Nedir bu?” Diye ağladı Ümmü Gülsüm.

    “O Babamın gözlerinden sakalına. Gül kokulu sakalından da avucuna düsen bir damla yas .” Diye seslenildi ona.

    Ve Allahu Ekber“ diyerek uyandı Ümmü Gülsüm. Titriyordu. Sanki vücudunun yanıklarını ve elindeki o bir damla yaşı hala hissediyordu. Yavaşça ellerine baktı. Yanıklar yoktu. Sonra sağ eline baktı. O gözyaşı orda olduğu gibi duruyordu… Kokladı… Eli gül kokuyordu. Ümmü Gülsüm ağlayarak hıçkırıklara boğuldu. Ben hak etmedim bunu. Bu kadar günah islerken neden ben Allah’ım? Anam babam yoluna feda olsun canim peygamberim diye ağladı saatlerce. Sonra bir mendil alıp avucunu sildi. Ve mendili Kuranı Kerim‘in arasına koydu. Nur Suresinin ayetleri arasında sakladı.

    Hemen abdest alıp tövbe etti. Saatlerce ağladı secdede. Hıçkıra hıçkıra. Gözleri şişmişti ağlamaktan.

    Aklına Hazreti Fatıma’nın dedikleri geldi durmadan. Aklına geldikçe da ağlıyordu. Bütün gece secdeden kalkmamıştı. Dizleri ağrıyordu artık. Gözleri ağrıyordu. Yine de kalkmadı yerinden. Annesinin ısrarıyla toparlandı ancak. Ve kimseye rüyasından bahsetmedi. İlk isi eline telefonunu alıp kimseye bir şey demeden sosyal medyadaki bütün hesaplarını silmek oldu. Ama resimlerini bir türlü silemediği bir sürü sayfa vardı. Yine hıçkırıklara boğuldu. Telefonunu duvara fırlatıp kırdı.

    Aynalara küstü. Aynaya baktıkça aklına sayfalardaki boy boy resimleri geliyordu. Sonra da rüyasında gördüğü yaralı yüzü. Dayanamıyordu Ümmü Gülsüm. Hemen ağlamaya başlıyordu.

    Lanet olsun bu güzelliğe, eğer ben peygamberimi göremeyeceksem ne ise yarar bu güzellik. Nedir bu beğenilme arzusu Allah’ım yârdim et bana“ diye dua ediyordu. Dolabında ne kadar dar elbise, kot pantolon, kısa ceket, gömlek, dikkat çekici eşya varsa hepsini yırtıp attı.

    Dolabına bir türlü sığdıramadığı Üzerine bir türlü yakıştıramadığı o ferace geldi sonra aklına. Anneannesinin aldığı o ferace hala odasının kapısının arkasında asılı duruyordu.

    Onu giyindi. Hiç bir şekilde fiziği belli olmuyordu. Yaşını olduğundan daha olgun gösterse de nefis oynatacak hiç bir özelliği yoktu o sade feracenin. Tek kıyafeti o olmuştu artık.

    Sürekli Kuranı Kerim ve Hanim sahabeleri anlatan, iffet konusunu içeren kitaplar okuyordu… Hazreti Âmine, Hazreti Hatice, Hazreti Meryem ve tabi ki Hazreti Fatıma.

    Özellikle Hazreti Fatıma’yı anlatan kitapları okurken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. En çok onu seviyordu. Ya evdeydi. Ya evlerinin bahçesinde. Dışarı hiç çıkmıyor. Camiye hele hiç gitmiyordu. Utanıyordu. Hoşlandığı genç imamla karşılaşmaktan çok korkuyordu. Ona öfkelendiğine çok üzgündü. Çok pişmandı. Oysa o sözleriyle ne kadar da haklıydı. Ama artık çok geçti. Geçmişti bir kere. Onu unutmalıydı. Ona kavuşmak nasıl aklından geçmişti ki. Hiç laik miydi ona. Bu düşüncelerden kurtulmalıydı.

    Bir gün eve bir telefon geldi. Ümmü Gülsüm’ü görüp beğenen bir teyze dünür olmak için evlerine gelmek istiyordu. Ümmü Gülsüm çok dua etmiş, hep hayırlısını istemişti. Demek ki hayırlısı buydu. Görüşmeyi kabul etti. Çok yakışıklı ve dindar bir çocuktu. Kendinden yalnızca iki yas büyüktü. Sakallı, çok mütevazı bir durusu vardı. Ümmü Gülsüm kalbi ona ısınmadığı halde onunla evlenmeyi kabul etti. Artık toplum baskısından kurtulmak. Sokağa çıkabilmek istiyordu. Bu onun için bir fırsattı. Bir kurtuluştu. Ailesi de münasip görmüştü bu aileyi. Ve hemen bir hafta sonra nisan yapılmıştı. Ümmü Gülsüm nişanlısına çok saygılıydı. Onun karsısında çok utanıyordu. Ağzını bıçak açmıyordu. Ona kalbinin ısınacağı, onu seveceği günleri bekliyordu. Evlenince severim. Evlenince kesin âşık olurum ona.“ diyordu. Kendini çok şanslı hissediyordu. Artık düştüğünde onu kaldıracak, onun ellerinden tutacak birisi bulunmuştu. Bir kafeye gidelim diyorum. Nişanlandığımızdan beri hiç yalnız kalamadık. Kız kardeşim de gelecek merak etme. Utanmana gerek yok… Yavaş yavaş açılmanı, rahat olmanı istiyorum yanımda.“ diye davet etti onu nişanlısı bir gün. Ümmü Gülsüm kabul ederek onunla cafeye gitti. Başını yol boyunca hiç yerden kaldırmamıştı. Bu nişanlısı Hasan’ın çok hoşuna gitmişti. Kendini şanslı saymalıydı. Bu zamanda böyle iffetli bir hanimi oluyordu. “Subhanallah.”

    Öyle mutluydu ki. Bir an önce müstakbel esiyle oturup sohbet etmek istiyordu. İçeri girdiler.

    Üçü bir bir masa bulup oturdular. Biraz sonra Hasan üç tane kahve söyledi. Gözlerini Ümmü Gülsüm’den ayırmıyordu. Ne kadar da güzeldi nişanlısı. Elleri ne kadar narindi. Bir an önce ellerine dokunmak. Ona kalbinin ritminin nasıl değiştirdiğini anlatmak istiyordu Hasan. Karşı Masaya dikildi bir anda gözleri. Sanki masadaki erkekler sürekli Hasanların masasına bakıp birbirlerine bir şeyler fısıldıyorlardı. “Bunlar bize mi bakıyor?” Diye sordu kız kardeşine. Ümmü Gülsüm’ün o herifleri tanıdığına ihtimal bile vermiyordu çünkü. “Bunlar Gülsüm’üme mi bakıyor? Lan, nişanlısının yanında kıza mı bakıyorlar?” Diye sesini yükseltti Hasan. Çok sinirlenmişti. Çok kıskanmıştı nişanlısını. Biraz daha baksalar kalkıp dövecekti adamları. Karşı masadaki gençler tekrar Ümmü Gülsüm’e bakarak aralarında gülüştüler. Bu kadarı fazlaydı ama. Hasan öfkeyle yerinden kalktı. Bütün kafe ona bakmıştı bir an… Herkes donmuştu. “Lütfen…” diye Hasan’ın elinden tuttu birden Ümmü Gülsüm. “Lütfen. Yapma” diye ağlamaya başladı sessizce. Hasan hemen yanına oturdu. Dona kalmıştı. Ümmü Gülsüm’ün bir dokunuşu onun sinirlerini yatıştırmıştı bile. Elleri ellerinde gözlerine baktı. Ümmü Gülsüm pişmanlıkla hemen ellerini geri çekti. Tövbe etti içinden. İstememişti ona dokunmayı. Refleks olarak elleri yapışmıştı iste. Özür dilerim. Elini tuttum.“ diyerek başını eğdi. Oradan kalkıp gitmek istediği çok belliydi. Hasan’ın içi eridi. O da tövbe etti içinden. Nişanlısına daha nikâhları olmadan eliyle değdiği için hayâ etti. Ona kıyamadı. Oysa o özür dilediği an. Helalinden onun alnından öpmeyi ne kadar da çok isterdi. Kalkalım o zaman en iyisi. Rahatsız oldum ben. Bir kaza çıkmadan gidelim. Hemen hesabi ödeyip geliyorum“ diye ayaklandı Hasan ve kasaya doğru ilerledi. Hasan’ın kardeşi Ümmü Gülsüm’ü sakinleştirdi. Korkma abim birini kolay kolay dövmez. Seviyor seni. Kıskandı, ondan.“ diyerek gülümsedi.

    Oysa Ümmü Gülsüm daha büyük felaketlerin olmasından korkmuştu. Hasan gider gitmez de zaten bir felaket koptu. Karşı masadan bir delikanlı kalkıp Ümmü Gülsümlerin yanına geldi.

    Tam o an Hasan da arkasında durup sert bakışlarla delikanlıyı dövebilmeyi bekliyordu.
    Vayyyy instagramın fenomeni Ümi… Naber ya. Ortalıktan kayboldun çok değişmişsin.
    “Ümmü Gülsüm cevap vermeden başını eğdi. Yer yarılsaydı da içine girseydi keşke.
    Hasan duyduklarına inanamıyordu.
    Delikanlı arkasındaki Hasan’dan habersiz devam ediyordu konuşmaya.
    Hanim kız rolü de çok yakışmış ama biliyor musun? Böyle bile hayallerime çok yakışıyorsun.”
    Hasan daha fazla dinleyemedi ve nişanlısına saçma sapan konuşan o genç adamın yakasına yapışıp ona kafa attı.

    “Noluyor lan?” Diye yerden kalktı genç adam. Karşı masadaki diğer erkekler de ayaklandı bir an. Hasan’a girişmek için beklediler. Nişanlımla. Müstakbel karımla ne cüretle öyle çirkin konuşuyorsun sen?“ diye kızdı Hasan. Hiçbir şey anlamamıştı… Oooo bir de nişanlandın mı? Vayyy“ diye Ümmü Gülsüm’e baktı delikanlı. Bu mu nişanlın? Adama yazık be. Efendi çocuk. Nerden buldun bunu? Nasıl kandırdın?“ diye Ümmü Gülsüm’e alaylı alaylı sordu. Hasan tekrar onun yakasına yapıştı. Sert bakışlarla Ümmü Gülsüm’e baktı. Ümmü Gülsüm. Ne diyor bu?“
    Ümmü Gülsüm sadece içine içine ağlıyordu. Ayakta durmaya hali kalmamıştı. Titriyordu. Gözlerini kapatarak başını eğdi yalnızca.

    Birader. Sen bu kızın kim olduğunu gerçekten mi bilmiyorsun? Tanımıyorum deme sakin. Bak bekle sana ne göstereceğim“ diye yakasını bırakmasını istedi delikanlı. Hasan genç adamın yakasını bırakarak tekrar nişanlısına baktı. Başını yerden bir an olsun kaldırmamıştı. Korkuyordu onu kaybetmekten. Uygun olmayacak şeyler duymaktan. Genç adam cebinden telefonunu çıkarıp Hasan’a gösterdi. Ümi“ adli bir albüme tıkladı. Hasan gördüklerine inanamıyordu. Ümmü Gülsüm’ün boy boy fotoğrafları ve videoları doluydu.

    Hasan dona kalmıştı. Haa. Bu resimler, videolar da bir bende yok. Aha su arkadaşlarımda da var. Daha burada olmayan birçok erkekte var. Al senin güzel hatırın için siliyorum. Madem evleneceğim, karim olacak diyorsun. Zamanında ise yaradı ya artık Müstakbel karina da saygısızlık olmasın“ diye güldü.

    Hasan öfkeden delikanlıyı yere yatırıp onu iyice dövdü. Arkadaşları araya girmeye bile çalışmadı onun öfkesinin korkusundan. Kafe sahibi de hemen polisi aramak üzere telefona sarıldı. Ama Hasan biraz sonra kalktı zaten. Ümmü Gülsüm perişan halde oturduğu yerde kaldı. Hasan nişan yüzüğünü parmağından çıkarıp masaya fırlattı. Nişanı atmıştı.

    Öfkeyle kız kardeşini de alıp gitti.

    Ümmü Gülsüm hıçkırıklara boğulup daha da çok ağladı. Geride kalmıştı tek başına. Yalnızdı artık. Onu kurtaracak, düştüğünde ellerinden tutacak adam kaybolmuştu artık.

    Dayak yiyen çocuk yediği yumruğun acısını çıkartmak istiyordu. Gülerek arkadaşlarına baktı. Sonra Ümmü Gülsüm’ün masasına oturdu. Yanaştı. Bak. Nişanlın da bıraktı seni. Gerçekten evlenmeyi düşünmüyordun demi Ümi. Bak sana ne diycem.“ diyerek arkadaşlarına baktı. Gülüştüler. Ümmü Gülsüm kalkmak istiyordu ama delikanlı ona engel oluyordu. Moralin de bozuk. Bak bana takıl seni nasıl mutlu edicem. Gel üstüne başına adam gibi bir şeyler alalım önce. Koca karılar gibi olmuşsun. Gel bak, neler sunucam sana“

    Ümmü Gülsüm bunları duyacağına ölmeyi tercih ederdi. Ayağa kalktı. Sesini dahi çıkarmadı. Sesini dahi duyurmak istemiyordu. Kendinden ödün vermek istemiyordu. Tam o an imdadına polis yetişti. Ve delikanlılardan kurtardı Ümmü Gülsüm’ü. Ümmü Gülsüm ağlaya ağlaya evine gitti. Gitmez olaydı.

    İşkenceler orda da bitmek bilmedi. Hasan’ın ailesi aramış ve nisanı attıklarını söylemişti. Hasan annesine bir şey söylemese de kız kardeşi her şeyi anlatmıştı. Ümmü Gülsüm‘ün ailesine kızlarının namusu hakkında demedikleri kalmamıştı. Oysa Hasan bilseydi, her şeye rağmen yine de müsaade etmezdi buna. Ne kadar ayrılmış olsalar da hoş bir şey olmazdı bu. Eski nişanlısına, bir zamanlar hanımı olarak hayal ettiği bir kıza asla laf söz getirtmezdi.

    Ama Ümmü Gülsüm’ün ailesi her şeyi öğrenmişti bile. Al iste yirmi dört saat telefonunu elinden birikmiyordun, simdi bizde de insan içine çıkacak yüz bırakmadın. Tek kendi adını değil, ailenin adını lekeledin Ümmü Gülsüm.“ diye annesi de ona küsmüştü. Sadece anneannesi onu dizine yatırıyor kucağında ağlamasına müsaade ediyordu. Tövbe et yavrum tövbe.“ diye saclarını okşuyordu torununun. Anneannecim. Daha ne kadar? Gözümde yas kalmadı, daha ne kadar tövbe edicem? Neden bitmiyor benim hayat imtihanım. Neden bu kadar zor imtihanlarım.“ diye ağlıyordu Ümmü Gülsüm.

    Anneannesi tekrar saclarını okşadı.
    Ümmü Gülsüm’üm. Güzel kızım. Sana bir masal anlatıyım mı?”
    Anne şefkatine özlem duyan Ümmü Gülsüm gözlerinde yaslarla dudaklarını büzüştürdü.
    Küçücük bir çocuk gibi oldu bir an. Hm hm.“ diye titrek gözlerle anneannesinin gözlerine baktı. Onun yazmasını tutup kokladı…

    Bir zamanlar Sa’d adında bir sahabe yasarmış. Bugüne kadar birçok hadis rivayet eden büyük bir sahabedir üstelik. Bir gün Sa‘d Peygamber Efendimize gelmiş. Ve sohbet esnasında, aklından geçirdiği o cevabini bir türlü bulamadığı soruyu sormuş. ‘Ya Rasulallah’ demiş. İnsanların belası, imtihanı en çetin, en zor olanı kimdir? Peygamber Efendimiz yine kendine has üslubuyla tane tane konuşmuş.

    Peygamberler. Ve sonra da derece derece müminlerdir…‘ demiş.
    Kişi, dini oranında belâ görür, imtihan edilir. Dini kuvvetli ve sağlam ise belâsı ağır olur.
    Dininde zayıflık söz konusu ise, dini kadar belâ görür, imtihana tâbi tutulur.‘
    Sonra ne olmuş biliyor musun güzel kızım. Peygamber Efendimiz (saallallahu aleyhi ve sellem) Ümmü Gülsüm isimli ümmetinin sorusunun cevabini söylemiş.
    Demiş ki. ‚O Belâ da insanın yakasına öylesine yapışır ki. Günahsız gezene kadar peşini bırakmaz.‘“
    Ümmü Gülsüm bir an gülümsedi. Simdi anladın mı kuzum?“

    ‘‘Anladım’’ deyip anneannesine sarıldı Ümmü Gülsüm…
    Artık tek bir hedefi vardı. Tövbe tövbe tövbe.

    Gecelerini hep ibadetle geçiriyor. İsyan etmemek için içini bir Allah’a döküyordu. Ama evinin duvarları dar geliyordu artık. Camiye gidip oranın manevi ortamından faydalanmak istedi. Hazırlanarak evden çıktı. Ve cami yolunu tuttu. Allah’ım ne olur genç hocayı görmeyim.“ diye yalvarıyordu. Bir de onu çekemezdi. Bir de ondan laf, söz işitmeye dayanamazdı. Hem. Ya kalbi yine farklı farklı atmaya başlasaydı. Ya ondan yine umutlansaydı. Korkuyordu. Korka korka caminin olduğu sokağa vardı. Az ötedeydi cami.

    Birden Pişt“ diye bir ses duydu. Başını çevirip bakmadı. Başı yerde yürüyordu. Tekrar bir ses duydu. Vaaay. Eskiden her bildirime, her yoruma cevap veren kız, simdi yüzümüze bakmıyor.“

    Ümmü Gülsüm korkuyla daha da hızlı yürümeye başladı. Bir an önce varmak istiyordu camiye, bir an önce girmek istiyordu içeriye ne kalmıştı ki. Dışarıda kimsecikler yoktu. Korktu. Adımlarını hızlandırdı. Birden birisi kolundan tutup Ümmü Gülsüm’ü kendine çekti. “Bana baksana bi sen. Seninle konuşuyorsam, bana cevap vereceksin. Ne bu afralar tafralar”

    Ümmü Gülsüm içinden sadece dua ediyordu. Genç serseri belinden tuttu. “Yardım edinnn!” Diye bağırdı Ümmü Gülsüm. Keşke camiden koca bir cemaat gelip ona yardım etseydi. “Ne oldu? Kalpler, öpücük smileyleri. Her şeyi yapıyordun. Simdi ne değişti? Herkese şapur şupur, bize yarabbi şükür”

    Bu kadar fazlaydı. Ümmü Gülsüm tepinmeye başladı. Bağırdı. “Shh. Lan Yusuf Hoca geliyor” diye seslendi arkadan başka bir serseri.

    “Yeme beni. Şaka yapmanın sırası değil. Burası cami sokağı Ümmi. Doğru burada olmaz böyle konuşmalar gel bak şuraya gidelim” diye Ümmü Gülsüm’ü çekiştiriyordu. Birden yediği bir yumrukla kendine yerde buldu. Ümmü Gülsüm hemen kenara çekildi. Bu oydu. Ne kadar da dua etmişti karşılaşmamak için. Simdi Rabbine bu duayı kabul etmediği için şükrediyordu. Onu kurtarmıştı. Demek adi Yusuf’tu. Ne güzel bir ismi vardı. Yusuf Hoca serseriyi iyice dövüyordu. Adeta kendinden geçmişti.

    Ümmü Gülsüm korkudan ve mahcubiyetten yere çöktü… Yüzünü kapatıp ağladı. Ya ona bir şey olsaydı. Korkuyordu. Bakamıyordu.

    Yusuf’un öfkesi ona Hazreti Hamza’yı, Hazreti Ömer’i hatırlatıyordu Ümmü Gülsüm’e. Tıpkı kitaplardaki gibi. Gözü dönmüştü Yusuf Hoca’nın. Cemaatten bir kaç adam gelip yalvardı onu tutmaya çalıştı. Sonunda zar zor çektiler onu…
    Serseriler koşarak uzaklaşmaya başladı. “Bir daha görmiycem lan sizi burada! Duydunuz mu? Daha beter ederim!“ diye arkalarından bağırdı. Adamlar hocayı sakinleştirdiler. Kan ter içinde kalmıştı.

    Genç kızlarımızın namusuna göz dikene affım yok abi!“ diye nefes nefese söyleniyordu.
    Yerde ağlayan kıza döndü sonra. Bacım iyi misin? Abi Ayşe Hocaya haber versinler. İlgilensin“ diye emir verdi adamlara.
    Ümmü Gülsüm yavaşça başını kaldırdı. Yusuf hoca tanıdı ona. Tekrar öfkelendi. Bakışları sertleşti. Sürekli olay çıkarıyor, Yusuf Hocanın karşısına çıkıyordu. Bu kadarı da fazlaydı. Fakat biraz olsun değişini görmüştü Yusuf.
    Onun olduğunu anlayınca bağırmadan sert bir üslupla seslendi. “Ayağa kalk.”
    Ümmü Gülsüm kalkmıyordu. “Ayağa kalk dedim. Bak bir daha söylemiycem” diye emretti Yusuf.
    Ümmü Gülsüm ayağa kalktı. Adamların hepsi başını eğmişti bakmıyorlardı. Yusuf Hocanın bu konularda ne kadar titiz olduğunu biliyorlardı. Yusuf da karşısında mahcup mahcup dikilen genç kıza bakmadan seslendi. “Müslüman bir kadın. Asla çökmez böyle. Güçlü olur. Güçlü ol. Bir daha seni ağlarken görmiycem. Hele ki böyle bir belayla hiç tamam mı?”

    Ümmü Gülsüm kısık bir sesle Hm hm“ diyebildi sadece.
    ‘‘Allah yardımcın olsun.“ Diye arkasını döndü Yusuf ve adamlarla oradan uzaklaştı. Ayşe Hoca da ilgilenmek için gelmişti zaten. Beraber mescide gittiler. Ağladılar. Onları gören genç kızlar yanlarına geliyordu. Hepsi üzgün üzgün sitelerde hala resminin dolandığını anlatıyordu. Okullarda hala konuşulduğunu. Erkeklerin onun nereye kaybolduğunu merak ettiğini. Çevresini, en yakın arkadaşlarını hala ona ulaşmak isteyen erkeklerin nasıl rahatsız ettiğini anlatıyorlardı. Artık sanal âlemin bir kızın hayatını nasıl mahvettiğine şahit olmuştu Ümmü Gülsüm.

    Ayşe Hoca güzel bir sohbet vererek diğer kızları da bilinçlendirmişti. Ama Ümmü Gülsüm onu dinlemeyi çoktan bırakmıştı. Onun gözü mescidin bir kösesinde namaz kılan çarşaflı kadına takılmıştı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Rabbine ask ile bağlandı adeta. “Maşallah.” Dedi içinden ve müsaade isteyerek evine vardı.

    Günler sonra da kafasına koyduğunu yapmıştı iste. Ümmü Gülsüm artık çarşaflıydı…
    Artık toplum baskısından kurtulmuştu. Yine sürekli ibadet ediyor, sürekli tövbe ederek ağlıyordu. Aylar geçti aradan. Bir sene. İki sene. Derken yine bir kermes gününde yolu camiye ulaştı. Bu zaman zarfı içinde genç imama, Yusuf’a hiç karşılaşmamıştı.

    Artık sakindi Ümmü Gülsüm’ün hayatı. Camiye adim atabilirdi. Kim bilir. Belki Yusuf Hoca atanmıştı. Hiç haberi yoktu Ümmü Gülsüm’ün. O Rabbine teslim olmuştu. O elbette ya unutturacak, ya kavuşturacaktı. Duası bunaydı.

    Yanında annesi ile mütevazı bir halde kermes alanını dolaştı Ümmü Gülsüm. Bu sefer yardım etmedi. O orda hizmet etmeye laik değildi. Yusuf’un sözleri geliyordu sürekli aklına. Bir arkadaşlarını görünce geçiyordu hüznü. Onlara selam veriyor, devam ediyordu dolaşmaya. Ümmü Gülsüm? Gülüm çok yoğun. Yardım edebilir misin?“ diye rica etmişti çadırdaki bir arkadaşı. Ümmü Gülsüm istemiyordu aslında ama bunu Allah rızası için yapacaktı. Ümmü Gülsüm annesini arkadaşlarına teslim edip oturtarak hemen tezgahın arkasına geçti. Ne zaman bir erkek gelip kızlara sipariş verse Ümmü Gülsüm oradan uzaklaşıp, arkadaki islerle meşgul oluyordu. Biraz sonra gördüklerine inanamadı.

    Yusuf… Yine heybetli heybetli yürüyerek çadıra geldi. Tezgâhın arkasından hafif kilolu ufak boylu bir kadın Yusuf’a seslendi. Oğlum… Sen yedin mi bir şeyler?“

    Yusuf Yedim azıcık anne. Kolay gelsin, yorulduysan dinlen demeye geldim.“

    Yusuf o kadına anne demişti. Demek ki annesiydi. Başka bir yere de tayin olmamıştı. Allah’ım bu nasıl bir kaderdi. Nasıl bir imtihandı. Ümmü Gülsüm hala arka islerle meşguldü. Dönüp bakmadı Bir daha. Sadece duyuyordu konuşulanları.
    Bırak beni oğlum. İyiyim ben. Sen iyi yememişsindir dur, sana bir tabak hazırlatayım“

    Gerek yok anne“ demeye kalmadan, herkes meşgul olduğu için Ümmü Gülsüm’den yardım istendi. Ama Ümmü Gülsüm bir erkek var diye tezgâha yanaşmıyordu bile. Uzak duruyordu. İstemesin servis yapmayı. Utancından ne bir şey söyleyebiliyordu, ne de yüz ifadesi okunabiliyordu yüzünden. Kimseye dememişti ki neden ara ara arka islere koştuğunu. İffetiyle riya edemezdi, övünemezdi asla. Sadece sustu. Yusuf hoca şaşırmıştı. Herhâlde esine çok sadik olan çarşaflı bir abla diye düşünmüştü ve kim olduğunu bilmediği o çarşaflı kadından dini adına gurur duymuştu.

    Tamam, anne kalsın.“ diyerek oradan uzaklaştı… Ne kadar da sevinmişti. Ahir zamanında hala böyle iffetli kadınlar vardı demek ki. Keşke diğer Müslüman kızları da böyle olsa. Hatta çarşaf nefislerini çok zorlar ya, dine uygun giyinip erkeklerden uzak dursalar kâfi…“ diye düşünüyordu. Aksama kadar garip bir tefekkür içindeydi. Bu düşüncelerine kermes bitip eve vardıklarında annesi de katılmıştı.

    Aksam üstü anne oğul birlikte sohbet ediyorlardı. Oğlumum. Artık büyüdün. Bak şimdiye kadar evlilik mevzularını hiç açmadım, kızıyorsun diye. Kimi önersem öfkelendin. Ama ben yaslı bir kadınım. Senin mürüvvetini görmeden mi gideceğim bu dünyadan. Kızma oğlum.“

    Ah annecim.” Diye içini çekti Yusuf. İçi yanıyordu.
    Annesinin elini tuttu. Öptü. Niye kızayım canım anam. Ama istediğim gibi bir kız oldu da ben mi evlenmedim.

    Bak bugün çadırda bir kız vardı.“
    Anne bizim camiden falan kesinlikle istemiyorum. Öyle basit bir kız değil istediğim. Benim hanımım nasıl olmalı biliyor musun?”
    Annesi dikkatlice dinliyordu.

    Hayâsından daha benim gözlerimin içine bakarken bile utanmalı benim hanimim. Benim her sözüme itaat etmeli, bana teslim olmalı. Yanımda başka bir erkeğin ismini bile telaffuz etmemeli. Kıskandırmak için bile. Yok dizi karakteriymiş, oyuncuymuş. Anlamam. Benden başka hiç bir erkeğe bakmamalı. Yaklaşmamalı. Konuşmamalı. Ona ömrümü veririm anne. Ben kendime sırf bir kadın arasam, hemen bulurum. Ben aileme ve bu ümmete güzel hizmet edecek bir gelin, evlatlarımı iyi yetiştirecek bir anne ve esini memnun etme çabalarından dolayı cenneti hak edecek bir kadın arıyorum. Hani çadırınızda çarşaflı bir bayan vardı. Maşallah. Eminim beyine olan saygısından öyle davranmıştır. Örtünerek gizlenmesinden ziyade bana hizmet etmemesi çok hoşuma gitti. Beyinden başkasına hizmet etmiyor besbelli. Hiç bakmadı. Benim hanimim da öyle olmalı iste.

    Ben de onu diyorum ya oğlum.“ diyerek gülümsedi Yusuf’un annesi.
    Kız bekârmış, sordum soruşturdum. Üstelik senden yalnızca iki üç yas küçükmüş. Yirmi yaşında. Yaşı da uyuyor. Ben çok münasip gördüm.“
    Yusuf susmuş, başını masa örtüsüne dikmişti.
    Kimmiş? Kimlerdenmiş…“ diye sordu.
    Hiç aklının ucundan geçmemişti böyle bir şey. Ama annesi söyleyince aklına yatmıştı.

    “Ailesi çok dindar. Dedesini bilirsin belki, Cumaya gelirmiş hep. Ahmet ağanın torunu”

    Yusuf iyice düşünmeye başladı. Pek bir münasebeti olmamıştı Ahmet Amcayla.

    Annesi devam etti anlatmaya. “ismi neymiş biliyor musun.” Diye oğlunu heyecanlandırmak istiyordu.
    Yusuf utanmıştı. Utancını gizlemek için sert bir yüz ifadesine bürünerek gözlerini masa örtüsünden ayırmadı. “Ümmü Gülsüm. Eskiden camide görevliymiş, yıllardır gelmiyormuş ama.”

    Yusuf’un annesi anlattıkça anlatıyordu ama Yusuf Ümmü Gülsüm’ün adını duyduğunda zaten konu kapanmıştı onun için. Kesinlikle istemiyordu o kızı.
    “Hayır, olmaz.” Diye sessizce ayağa kalktı. “Neden oğlum? Bak güzel değildir diye diyorsan kusur etmiş olursun, çok güzel bir kızmış. Gören övüyor, gören övüyor. Neden istemiyorsun?”

    İstemiyorum anne. Sorma lütfen.” Diye odasına gitti Yusuf. Ümmü Gülsüm’le olan bütün karşılaşmalarını getirdi aklına. Bütün Tevafukları. Hep bir olay oluyordu. Hep bir bela buluyordu Yusuf’u. Üstelik o gelecekti esiyle kesinlikle bu şekilde tanışmış olmak istemiyordu… Kitaplarda okuduğu gibi bir ask istiyordu o. Hazreti Abdullahin, Hazreti Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) ’in, Hazreti Ali’nin evlendiği gibi evlenmek istiyordu. Esini öyle mütevazı bir şekilde tanımak istiyordu. Ümmü Gülsüm defterini kapattı… Yatsı namazını kildi. Namazın sonunda uzunca dua etti Hayırlı bir es için. Ve usulca yatağına girip uykuya daldı.

    Üzerinde beyaz uzun bir entari ve başında bir sarık vardı. Bir gül bahçesinin içindeydi. Her yer gül kokuyor, gül dallarına kuşlar konup, ötüyordu. Yusuf yürüye yürüye bir masaya oturdu. Ve etrafını seyre daldı. Her şey o kadar güzeldi ki. Yusuf gördüklerine inanamıyordu. Biraz sonra güllerin arasında beyaz çarşaflı, bir kadın gördü. Kadın yavaş yavaş yürüyerek Yusuf’un yanına oturdu. Ve şahit olarak iki kadın daha gelmişti. Nur üstüne nur. Hiç bir şekilde görünmüyorlardı Yusuf’a. Yalnızca parıldayan iki nur görüyordu Yusuf yanında. Şaşırmıştı. Birden bir ses duydu. Yusuf…“

    Nereden geliyordu bu ses. Kimsin.“ diye sordu Yusuf. Gül dallarına konmuş iki beyaz güvercin kanat çırparak yanına geldi. Güvercinler birden yok olup, yerlerini nur topları aldı. Bunlar müjdeci iki melekti. Ey Yusuf .“ diye seslendiler. Peygamberimiz nikâhını kıyıyor. Kabul ediyor musun?”

    Yusuf hıçkırarak ağlıyordu. Nasıl yani? Kiminle. Ben bunu hak etmedim.“ Tekrar seslenildi Yusuf’a. Ey Yusuf. Peygamberimiz nikâhını kıyıyor. Kabul ediyor musun?”

    Yusuf ne diyeceğini bilmiyordu. Gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Yanında beyaz çarşaflı, kadına baktı bir daha. Ve üçüncü kez seslenildi ona. Ey Yusuf. Kabul ediyor musun?”
    Kabul ediyorum ey Efendim“ diyordu Yusuf ağlayarak. Bu nasıl bir müjdeydi, nasıl bir armağandı.
    Sonra tekrar meleklere döndü. Peki, bunlar kim?“. Diyerek masada oturan iki şahidi sordu.
    Muhammed Mustafa’nın (Sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Fatıma ve esi Hazreti Hatice. Nikâh şahitleriniz…“ diyordu melekler.

    Yusuf olayları anladıkça daha da ağlıyordu. Birden gözyaşlarını silen bir el uzandı. Beyaz eldiveniyle Yusuf’un gözyaşlarını siliyordu esi. Yusuf esine dönüp yüzünü açtı. Karşısında Ümmü Gülsüm.

    Demek ki Ümmü Gülsüm ona bir müjdeydi. Ne kadar da güzel olmuştu. Kapandıkça güzelleşmişti Ümmü Gülsüm. Yusuf esinin alnından öptü. Ve tekrar bir ses işitti. Ey Yusuf. Cennet ile müjdelendin. Mübarek olsun“ deniyordu.

    Yusuf cezbe halinde kalktı. Hu Allah ya Allah“ diye bağırıyordu.
    Dili sadece “Allah Allah” diyordu.
    Kalbi yerinden çıkacakmış gibiydi. Yanıyordu. Ask ile yanıyordu.
    Yusuf’un annesi koştu hemen yanına. Oğlunu o halde görünce çok korkmuştu. Oğlu kendinden geçmişti. “Allah Allah” diyerek kendini yere atıyordu. Ancak saatler sonra kendine geldi.

    Ve ağlayarak annesine konuştu. “Oğlum. Korkuttun beni” diye ağlıyordu annesi. Yazmasıyla gözyaşlarını siliyordu. Anne. Yârin hemen yârin kızı istemeye gidelim .“ Kimi oğlum.“ diye şaşırmıştı kadın. Hemen yârin anne. O benim Cennetim.“ diyordu Yusuf. Annesi şaşırmıştı. Ve oğlunun rüyasında bir şeyler gördüğünü anlamıştı. Sevinçle hemen hazırlıklarına başladı. Ve Ümmü Gülsüm’ün ailesine haber saldı.

    O gece nasıl uyuduğunu bilmiyordu Yusuf. Gecenin bir bölümünü ibadetle geçirmiş, bir bölümünde ise rüyasını ve Ümmü Gülsüm’ü düşünmüştü. Hemen olsun istiyordu her şey. Bir an önce evlenmek istiyordu Ümmü Gülsüm’le. Bu acelesi iki aile için de münasipti. İki taraf da isi fazla uzatmamaktan yanaydı. Ümmü Gülsüm’ü Allah in emri, Peygamberin kavliyle Yusuf Hoca’ya istemişlerdi.

    İsi nisanla uzatmak istemiyordu Yusuf. Bir hafta sonra hemen düğünü yapmaya karar verdiler. Düğüne yalnızca bir iki gün kalmak üzere esiyle ilk defa baş başa kalmak istiyordu Yusuf.

    Hemen onu bir odaya aldılar. Neler söyleyeceğini kuruyordu aklında. Fakat kapının açılmasıyla her şeyi unutmuştu bir anda. Ümmü Gülsüm beyaz başı eğik halde utana sıkıla içeri girdi. Yusuf konuşmaya çalıştı ama dili tutuldu. Bir cümle dahi söyleyemiyordu.

    Söze Ümmü Gülsüm başladı. Kısık bir ses ile seslendi. Yusuf.“

    Adını söylemesi bile Yusuf’un kalbinin ritmini değiştirmişti. Ancak sözlerinin devamı onu yaraladı. Sen daha iyilerine layıksın…“ Ümmü Gülsüm devam etmek isterken Yusuf onu susturdu.

    “Hayır, Ümmü Gülsüm. Sakin. Sakin öyle bir şey söyleme.”

    “Bak Yusuf. Ben geçmişte çok hata yaptım. Bir erkek arkadaşım olmadı, el ele tutuşmadım, göz göze bakışmadım ama. İnternette sürekli kendi resimlerimi.”

    “Hayır.” Diye susturdu onu Yusuf. Kızmıştı. “Bunları duymak istemiyorum!” Diye kaşlarını çattı. “Geçmiş geçmişte kaldı. Unut bunları! Benim yanımda bir daha asla bu konulardan bahsedilmeyecek.”

    Ümmü Gülsüm başını eğdi. Ellerini peçesinin altına götürüyor, yaşlarını siliyordu.

    “Sen benim esim olacaksın Ümmü Gülsüm. Geçmişin, günahın hiçbir şey umurumda değil. Rabbimin bile sildiğini, unutturduğunu ben mi hatırlatacağım. Tövbe edeni ne diye hor göreyim. Bazı insanlar böyle günahlarla imtihan edilir. Hazreti Ömer’i hatırla. Kendi öz kızını diri diri toprağa gömmemiş miydi? Kendi kızını, diri diri öldürmemiş miydi? Fakat ne oldu. Ömür boyu tövbe etti de cennet ile müjdelendi.”

    Ümmü Gülsüm yalnızca sustu. Yusuf devam etti.
    “Özür dilerim senin hakkında söylediğim sözler için. Asil ben bunca hakaret etmişken seni hak etmedim. Beni affedebilecek misin? Hakkını helal eder misin?”

    “Geçmişimi hatırlamadan gözlerimin içine baka bilir misin .” Diye ağlıyordu Ümmü Gülsüm.

    “Her gün. Her gece. Sen benim Geleceğimsin. Ezelden beri ömrüme yazılanımsın. Kalu Beladan beri, tuttuğum ask orucumsun. Gözlerine baktığımda yalnızca sevda görür gözlerim. Ayetler okur yüreğim. Daha ne diye seni suçlayım Ümmü Gülsüm. Belli ki sözlerim seni çok yıkmış. Asil sen beni bağışlayabilecek misin? Yüreğin küsmeden gözlerime bakabilecek misin?” Ümmü Gülsüm sustu. “Rabbim yardımcımız olacaktır.” Dedi Yusuf.
    Ve yavaş yavaş isi tatlıya bağladılar. Pek yakında Kuran’ı, ilahili pek mütevazı bir düğün yaptılar. Bembeyaz bir elbise içindeydi Ümmü Gülsüm. Peçesini yine unutmamıştı. Herkese örnek olacak, Müslümanlara nasıl düğün yapıldığını öğretecek bir düğün olmuştu bu.

    Düğünden sonra evlerine gittiler. Yusuf Ümmü Gülsüm’e Hifa Hatun ile Suheyb’in hikâyesini anlattı.
    Ümmü Gülsüm başı eğik halde dinledi bu güzel hikâyeyi. Ve Yusuf’un isteği üzerine o geceye hikâyedeki gibi namaz kılarak geçirdiler. Bir müddet sonra, Yusuf Ümmü Gülsüm’ü bekledi.

    Ve peçesini açmak üzeri onun ellerinden tutup onu karşısında aldı. Yavaşça peçesini açtı. Ümmü Gülsüm utanarak yere baktı. Yusuf onun başını iki elinin arasına aldı ve kaldırdı. Gözlerine baktı. Yusuf’un gözerlerinden sakalına yaslar düşüyordu. Ümmü Gülsüm yaşlarını sildi.

    Yusuf ağlayarak seslendi sabretti sevdasına. “Cennetimsin sen. Rabbimin emanetisin .“ diye ellerini tutup öptü. Sonra uzunca alnından öptü sevdiğinin. Artık vuslat mührünü sevdiğinin alnına vurmuştu…

    …………………………

    Aylar geçti aradan. Ümmü Gülsüm de bir halsizlik vardı. Yusuf bu durumu sezse de aldırış etmiyor gibi görünüyordu. Çok iyi davranıyordu Ümmü Gülsüm’e. Onu hiç üzmüyor, el üstünde tutuyor, ellerini hiç birikmiyordu. Dua ile besliyorlardı evliliklerini. Gözlerine baktıkça şükrediyorlardı. Ancak Ümmü Gülsüm’ün halsizliği arkalarına bir mesafe koymaya başlamıştı. Mide bulantıları, bas dönmeleri. Yusuf tatlı düşüncelere daldı. “Yoksa.” Diye düşünüyordu içinden. “Yoksa hamile miydi Ümmü Gülsüm…” Bunu eşinin kendi ağzından duymak istiyordu. Kendi kendine sorup, bu sürprizi bozmak istemedi Yusuf.

    Ona artık hiç is yaptırmıyor, onu sevdiğini daima hissettiriyordu. Bekliyordu Ümmü Gülsüm’ün onunla bu konu hakkında konuşacağı ani.

    Bir gün yine birlikte namazlarını kıldılar. Ardından Ümmü Gülsüm kalkarak kitap rafına yürüdü. Eline bir şey alıp Yusuf’un yanına geldi. Belli ki bir şey saklıyordu. “Bir bebek patiği. Bir bebek ayakkabısı, bir emzik. Ne acaba.” Diye düşünüyordu. Ümmü Gülsüm eşinin elini alıp öptü. Sonra avcunun içini açarak içine bir mendil koydu. Bu zamanında o kutsal gözyaşını emdirip, Kuran’ı Kerimin arasında sakladığı mendildi. Yusuf’un elini kapatarak. Elini kalbine koydu. Mendil ile göğsünü bastırıyordu.

    “Hissediyor musun Yusuf …” diye sordu. Ama Yusuf hiçbir şey duymuyordu. Cezbe haline girmişti. “Allah Allah” diye bağırıyordu.

    Ümmü Gülsüm başını omuzuna koyup ağladı. İkisi de aşka tutulmuştu. Yusuf’un gözyaşları yârinin yanaklarına akıyordu. Ümmü Gülsüm sarıldı Yusuf’a.

    Seni benden hiç kimse ayıramaz. Bizi ayırırsa ölüm ayırır.” Diye ağlıyordu.
    Yusuf ağlamaya başladı. Neden duygulanmıştı ki Ümmü Gülsüm bu kadar.
    Hele son söylediği söz. Simsek gibi çekmişti Yusuf’un beynine
    Belki sevdamız ahirete ertelendi Yusuf’um.
    “Yusuf daha çok ağlamaya başladı. O da hissetmişti. Sevdiğinin gideceğini hissetmişti. Yüreğine ateş düştü… Sımsıkı sardı Ümmü Gülsüm’ü.
    Ümmü Gülsüm’ün başı Yusuf’un omzuna düştü. Kucağına bayılmıştı.
    Yusuf onu uyandırmaya çalıştı. Uyanmıyordu. Hemen ambulansı aradı Yusuf.
    Kalk cennetim. Kalk ne olursun“ diye yalvarıyordu. Aklına gelen her duayı okuyordu.
    Ümmü Gülsüm gözlerini açtı. Yusuf’un dizlerinde yatıyordu.
    Al bu peçeteyi. Her zaman Kuran’ı Kerim‘in arasında olsun.“ dedi sessizce.
    Yusuf‘un gözyaşları sevdiğinin yüzüne damlıyordu.
    Ümmü Gülsüm gülümseyerek derin bir nefes aldı. Kokuyu duyuyor musun Yusuf’um. Sanki gül bahçesindeyiz…“
    Yusuf sevdiğinin başını kaldırarak sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bırakma beni.“ diyordu.

    Ümmü Gülsüm usulca şehadet parmağını havaya kaldırdı ve Yusuf’un kulağına sessizce Kelime-i şehadeti okumaya başladı. Yusuf seslice esine eşlik etti. O da şehadet parmağını kaldırarak şehadet getirdi. Ve tekrar Ümmü Gülsüm’ün başını okşadı. Üzmek istemiyordu onu. Bak bana.“ dedi.
    Bizim nikâhımız Arsı alada kıyıldı. Cennetin kapılarını birlikte açacağız sevdiğim. Nefesim yettiği kadar seni dualarımda anacağım. Cennetim.“
    Ve sessizce şehadet getirerek gözlerini kapattı Ümmü Gülsüm.

    Yusuf da gül kokusunu duyuyordu artık. Ümmü Gülsüm’ün gözyaşlarını sildi. Sen de şehitsin ey sevdiğim. Sen de şehitsin.“ Ve başını okşayarak sevdiğini ahiret yurduna uğurladı Yusuf.

    Gül suyuyla yıkanmasını istiyordu. Ümmü Gülsüm’ün cenazesini yıkayan kadın daha hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Ümmü Gülsüm resmen gülümsüyordu. Bundan etkilenerek onu bir gelin gibi hazırlıyorlardı. Çünkü biliyorlardı. Mübarekler tarafından karşılanacağını.

    Ve Ümmü Gülsüm toprağa verildi.
    Yusuf başı dik güçlü durmaya çalışıyordu. Ama yüreği yanıyordu. Sevdiğine doyamadan toprak onu almıştı bağrına…
    O gece Yusuf bir rüya gördü. Ümmü Gülsüm’ü ona gülümsüyordu çok mutluydu.
    Yusuf’una sesleniyordu.
    Beni Fatıma Annem karşıladı Yusuf. Seni bekliyorum. Seni bekliyorum. Cennet kapısında bekleyeceğim seni sevdiğim.“ diyordu.

    İNTERNET FENOMENİ MÜSLÜMAN KIZIN NEFES KESEN İBRETLİK YAŞANMIŞ HİKAYESI - Can Demiryel
  • 168 syf.
    ·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitabımız Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözü ile başlıyor:

    "Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cür'et gösteren adamlar olmalıyız."

    Hakikat dediğimiz ancak bilim ile, araştırma ile, düşünceler üreterek ilerleme yolu ile elde edilir. Muazzez İlmiye Çığ da tıpkı Ata'mızın açtığı bu yolda ilerleyen, ülkemizin en kıymetli bilim insanlarından biridir. Hem Sumeroloji alanındaki çalışmaları hem de bu çalışmaları kaleme alarak halka ulaştırması bakımından Türkiye'nin en önemli sumeroloğudur.

    Muazzez hocanın Sumer tarihine sağladığı katkıların yanı sıra üzerinde fazlaca durduğu bir konu vardır ki o da Türkler ile Sumerlerin bağlantılı olma ihtimalleridir. Bu konuda yazmış olduğu Sumerliler Türklerin Bir Koludur adlı kitabında Türkler ile Sumerlerin kültür ve uygarlık alanındaki benzerlikleri ile dil yapılarındaki benzerlikler ve hatta aynılıklar üzerine fazlaca araştırma sunmuştur. Bu kitapta da yine aynı şekilde Tufan efsanesinin hem Sumerlerde hem de Türklerdeki versiyonlarını aktarmıştır.

    Kitap daha önce bu alanda hiç okuma yapmayanlar için ilk başta Sumerliler'e ait çok kısa bilgi verdikten sonra tufan öykülerine geçiyor.

    İlk olarak Tevrat'ta bu öykünün geçtiği bölüm verilmiştir. Tufan öyküsü burada oldukça detaylı bir şekilde hikâyelenmiş. İnsanların zorbalıklarına dayanamayıp onları yarattığına pişman olan yüreği acı dolu Tanrı onları yok etmeye karar verir. Bu kararını çok sevdiği Nuh'a bildirir. Bir gemi yapmasını tarif eder ve içine hayvan türleri ile ailesini almasını öğütler. Ardından 40 gün 40 gece süren tufanı meydana getirir. Tufan sonrası kurtulan Nuh Tanrıya kurban keser ve Tanrı bir daha tufan yapmayacağına dair bulutu ve yayı (gökkuşağı) üzerine yemin eder. Fakat hikaye kendi içinde zamansal öğeler bakımından tutarsızlıklar içermektedir. Bu da bana göre Tevrat'ta zaman içerisindeki değişimlere örnek olabilir.

    Sonrasında Kur'an'da geçen birkaç tufan ve Nuh ayetleri verilmiştir. Ayetler bilindiği gibi farklı surelerde dağınık halde yer almaktadır. Yalnız burada dikkat çeken nokta hikayenin bütünü ile alakalı değil, daha çok toplumun sapkınlığı ve Nuh'un da bu durumda çaresiz kalışı ile Tanrı'nın müdahalesinin gelmesi ile alakalıdır. Kur'an'da Allah'ın yapacağı tufanı Nuh'a bildirmesi, gemi yaparak tüm hayvanlardan birer çifti ve kendisine inananları gemiye alması, şiddetli bir tufan ile tüm insanların boğulması anlatılmıştır. Tufan olayı Tevrat'taki kadar detaylı şekilde Kuran'da yer almamaktadır. Kur'an daha ziyade, sonraki toplumların geçmişteki bu olaydan ibret alarak toplumsal ilişkilerini, inançlarını, davranışlarını buna göre düzenlemesini öğütleme yoluna gitmektedir.

    Daha sonra Mezopotamya'daki tufan öykülerine sıra geliyor. İlk olarak Yeni Babil'de yazılan destandan bahsedelim. Herkesçe bilinen Gilgameş destanının bir bölümünde bu Tufan ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Ölümsüzlüğü arayan Gilgameş bunun yolunu öğrenmek için yeryüzündeki tek ölümsüz olan Utnapiştim'i bulmak için çeşitli serüvenler yaşar. Onu bulduktan sonra ise bunun insanları bir tufanda yok eden tanrılar tarafından yalnızca Utnapiştim'e (anlamı, yaşamı buldu) verildiğini öğrenir.
    Destana göre tanrılar insanları tufanda yok etmek için mecliste karar alır fakat neden yok etmek istediklerine dair bir bilgi yoktur. Tanrı Ea bu durumu Utnapiştim'e rüya aracılığı ile aktarır. Ona kendini kurtarması için yapması gereken geminin nasıl ve hangi ölçülerde olacağını ve o gemiye bütün canlılardan alması gerektiğini öğütler. Tabletlerde geminin yapımı ve bu esnada işçilere ne tür imkanlar sunulduğu detaylıca anlatılmıştır. Tufan sonrası Utnapiştim ve karısına Tanrı Enlil tarafından ölümsüzlük verilir.

    Bu hikaye ile Tevrat'taki Tufan hikayesi arasında iki benzer kısım dikkatimi çekti. Birincisi tufan sona erdikten sonra karaya çıkma kararı vermek için üç defa farklı türlerde kuşun doğaya salınarak geri dönüp dönmediğinin kontrol edilmesi, ikincisi ise tanrının/tanrıların bu tufandan daha sonra pişman olarak bir daha tufan yapmama kararı alması. Bu tarz bir bilgi Kur'an'da yer almıyor. İslamdaki Tanrı diğer dinlerdeki tanrılar gibi pişmanlık, üzüntü, kararsızlık, kıskançlık gibi duygulara sahip degildir, haliyle de İslam'a göre bu olaydan Allah'ın pişman olması şöyle dursun; tam tersi, toplumların bu olaylardan ders alması ve kendi sapkın hareketlerinden pişmanlık duyması gerekmektedir. Bir diğer önemli husus ise ölümsüzlük olayıdır. Tevrat'ta tufan sonrası Nuh'un ölümsüzlüğünden bahsedilmezken Kur'an'da kendisine 950 yıl daha ömür verildiği yazar. Utnapiştim'in sahip olduğu ölümsüzlük anlayışı ile bu denli uzun bir yaşam yakın anlamlı sayılabilir.

    Bir de Eski Babil'deki Tufan efsanesine bakalım. Buna göre insanların çoğalmasından ve yaptıkları gürültüden rahatsız olan tanrılar onlara belirli zamanlarda salgın hastalıklar, kuraklıklar, açlıklar vs göndererek onları öldürüyor ve azalmalarını sağlıyor. Fakat insanlar çoğalmaya ve gürültüye devam ediyor. En sonunda tanrılar tufan yaratarak buna bir son vermeye karar veriyor. Burada yine tanrı Enki bu kez ismi Atrahasis olan kişiye tufanı bildiriyor ve yapacağı gemiyi tarif ediyor. Geminin yapımı ve halkın çalışmaları destanda anlatılıyor. Diğer destanlarda olduğu gibi tufanın büyüklüğü tanrıları yine korkutup pişman ediyor ve sunulan kurbanlar sonucunda tanrılar sakinleşiyor. Bu destanda, tabletler çok kırıklı olduğu için tufandan nasıl kurtuldukları, karaya nasıl çıktıkları ve Atrahasis'in ölümsüzlük alıp almadığı okunamıyor.

    Bu üç destanda benzer nokta ise şudur: Tevrat'ta pişman olan tanrı bir daha böyle bir tufan yaratmayacağına dair yay ve bulut yani gökkuşağı üzerine yemin ediyor. Yeni Babil efsanesinde Doğum Tanrıçası Beletili, Eski babil efsanesinde yine doğum tanrıçası Nintu boyunlarındaki Lapis Lazuli (lacivert taş) üzerine yemin ederek pişmanlıklarını ve üzüntülerini belirtiyor. Bu efsanelerdeki tanrılar görüldüğü gibi öfkesine kapılıp afetler yaratabiliyor fakat sonrasında bundan pişmanlık ve üzüntü duyabiliyor. Bu bağlamda buralardaki tanrılar tıpkı insanlar gibi duygusal yapıya sahipler.

    Şimdi gelelim Sumerlere. Maalesef ki Sumerlerdeki tufan efsanesi ile ilgili tabletler çok kırıklı olduğu için detaylı bilgi elde edilemiyor fakat okunduğu kadarıyla burada da tanrıların bir tufan yaratacağını farklı fikirdeki bir tanrı Kral Ziusudra'ya bildiriyor (anlamı, yaşam günleri uzun olan) Oluşan tufanın büyüklüğü, 7 gün 7 gece sürüyor, sonrasında yine tanrılara kurbanların sunulduğu ve nihayetinde kral Ziusudra'ya tanrılar gibi ölümsüz bir yaşam verildiği anlatılıyor.

    Yazılı kaynaklara sahip en eski uygarlık Sumerler olduğuna göre tufan efsanesinin, her ne kadar detaylı anlatımına sahip olunmasa da, bu uygarlıktan doğduğu düşünülebilir. Tabletler çözülene kadar tufan olayının sadece semavi dinlerde anlatıldığı sanılmaktaydı. Fakat bilim yol açtıkça, daha eski tarihler aydınlandıkça gerçekler farklı yönde şekillenmeye başladı. Bunun en güzel örneklerinden biri de işte bu Tufan efsanesidir.

    Tüm bunların dışında benzer hikaye Batı'da Yunan efsanelerinde de vardır. Buna göre günahkar insanlara kızan Zeus bir tufanla onları yok etmeye karar verir. Tanrı Prometheus oğlu Deukalion'a bu kararı bildirir ve ona kurtulması için bir tekne yapmasını önerir. Zeus ile Poseidon tufanı birlikte yaparlar. Deukalion ile karısı kurtulur ve sonra Zeus'tan yeni insanlar yaratmasını isterler. Zeus kabul eder ve insanlar tekrar çoğalır. Görüldüğü gibi efsanelerin varlığı sadece doğu ile sınırlı değildir.

    Gelelim birtakım bilimsel görüşlere. Bazı bilim insanları son buzul çağında eriyen buzulların Ege ve Marmara denizlerinin sularını yükselterek Karadenize taşmasını; bir kısmı ise Dicle ve Fırat nehirlerinin sularının taşması ile oluşan afeti tufan olarak nitelendiriyor.

    Bunun dışında bir de Türkler ile Sumerlerin bağlantılı olduğunu düşündüren olaylar vardır. Bu görüşe göre, Türkistan'da 20 bin yıl önce Türkler yaşıyordu. Ve bu bölge irili ufaklı göllerle kaplıydı. 12 bin yıllarında buzulların erimesi ile oluşan su taşkınları Aral ve Hazar Denizlerinden Karadeniz'e ve Anadolu'ya kadar yayıldı ve bu bölge insanlarından kurtulanlar da göç etti. Mağara resimleri ve arkeolojik buluntular bunları kanıtlar niteliktedir. Bu göç edenlerin Sumerler olduğu tufan efsanesine bakılarak yorumlanmaktadır. Zira bu tarz afetler böyle efsaneleri üretmek için oldukça elverişli görünüyor.

    Şimdi bir de Türk efsanelerindeki benzerliklere bakalım. Muazzez hocanın üzerinde en çok durulmasını istediği konu budur. Çünkü o da Atatürk gibi, Sumerler ve Türklerin aynı koldan geldiğine inanmaktadır.

    Türkmenlerde tufan olacağı bilgisi bir keçi tarafından insanlara bildiriliyor. Kuvvetli doğal afetler peş peşe geliyor, 7 gün 7 gece sürüyor, 7 kardeş gemi yapıp hayvanlardan birer çift alıyor, tufanın bitip bitmediği de doğaya kuş türlerinden üçer defa salınarak anlaşılıyor.

    Altaylarda ise, tanrı iyi kalpli Nama adındaki bir erkeğe tufanı haber veriyor. Nama üç oğluna bir sandık yapmasını söylüyor ve ölçülerini belirtiyor. Ardından tufan şiddetle kopuyor. 7 gün 7 gece sürüyor. Sandığa çeşitli hayvanlar alınıyor. Tufanın bitip bitmediği de doğaya dört defa farklı türde kuşlar salınarak anlaşılıyor. Sonrasında insanlar çoğalıyor ve Nama da oğlunu alarak göğe çıkıyor ve yıldız kümesine dönüşüyor. Yani o da ölümsüz oluyor.

    Kazaklarda ise insanların işledikleri günahlar yüzünden bölgeyi su basıyor. Nuh bir gemi yaparak halktan bazı insanları ve hayvanlardan birer çifti alarak kurtuluyor ve tufan 7 gün 7 gece sürüyor, en nihayetinde de Cudi Dağı'na oturuyor.

    Bunlara göre, tüm efsanelerdeki ortak noktalar; tanrının/tanrıların insanlara kızması ve cezalandırma kararı, bu kararın içlerinden değerli bir kişiye bildirilmesi, yeri göğü kaplayan sular, fırtına, tufan, kurtuluşun bir gemi ile gerçekleşmesi, karı kocanın kurtulması ve uzun yıllar yaşama ya da ölümsüzlük hakkı kazanması şeklindedir. Benim görüşüme göre bu kadar fazla benzerlik uygarlıklar arası kültürel etkileşimi, destanların toplumlar için fazlasıyla ilgi çekici ya da korkutucu olmasını, bu korkutuculuk sayesinde de ders çıkarma eğilimini ortaya koyuyor.

    Efsaneler ile ilgili anlatımlar burada bitiyor. Karşılaştırma yapılabilmesi adına destanlardan uzunca bahsetmek istedim. Çünkü bu konuda pek çoğumuz bilgi sahibi değiliz. Bu sayede bu konularda ilgi uyandırmak isteyen Muazzez hocaya bir nebze katkı sağlamayı amaçladım.

    Kitabın devamında ise, yine Türk-Sumer bağlarını ispatlamak adına farklı bilgiler sunulmuştur.

    Sonraki bölümlerde Sumerlilerdeki yer adları ile Orta Asya ve Anadolu'daki yer adları arasındaki benzerlikler verilmiştir. Türkistan, Mezopotamya ve Anadolu'da aynı ve benzer adlar vardır. Çeşitli bilim insanlarının yaptığı araştırmalardan örnekler vererek Türk dili ile Sumer dili arasında benzerlikler olduğu belirtilmiş ve yine kelimelerden örnekler sunulmuştur. Dede Korkut Destanları ile Gilgameş Destanı arasındaki pek çok benzerlik de yine örneklerle anlatılmıştır.

    Son olarak Sumer ve Türk efsanelerindeki diğer benzerliklere yer verilmiştir. Örneğin yeryüzünün ve insanın yaratılışı, yeraltı ve cennet ırmakları, güçlü kuş ve kartal motifleri, büyük hayat ağacı motifi, yılan motifi, kutsal 7 rakamı, kağanların ve kralların gücünün Tanrı tarafından verildiği inancı, dağların kutsal sayılması, Tanrıça İnanna'nın evlilik olayları ile Tanrıça Acun'unki arasındaki benzerlikler, İnanna ve kocası Dumuzi'nin bahar ayında yeryüzünde birleşerek bolluk bereketi getirmesi ile Hıdırellez bayramı ya da Oğuz Han Günü arasındaki benzer motifler gibi.

    Fakar benim en çok ilgimi çeken benzerlik; Türklerin de Sumerlerin de zaman kavramını, Tufandan Önce ve Tufandan Sonra diye ikiye ayırmış olmalarıdır.

    Tüm bunların ışığında ve kendimizce yapacağımız geniş çaplı araştırmalar ile Ata'mızın istediği gibi hakikatlere ulaşabilir, öncelikle yaşadığımız toplumun sonrasında ise etkileşimde bulunduğumuz diger toplumların gelişimine fayda sağlayabiliriz. Uygarlıklar doğar, gelişir ve yok olur. Fakat gelişim dur durak bilmeden yoluna devam eder diyerek incelemeyi sonlandırıyorum.

    Ve her ne kadar beni duymasa da Muazzez Hoca'ya çok ama çok teşekkür ediyorum.

    Sonsuz olsun benim Minik Dev Kadın'ım...
  • Al-i İmran Suresi, 12. ayet: İnkar edenlere de ki: "Yakında yenilgiye uğratılacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz." Ne kötü yataktır o.
    Al-i İmran Suresi, 106. ayet: Bazı yüzlerin ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün... Yüzleri kapkara-kesilecek olanlara: "İmanınızdan sonra inkar ettiniz, öyle mi? Öyleyse inkar etmenize karşılık olarak azabı tadın" (denilir).
    Nisa Suresi, 56. ayet: Ayetlerimize karşı inkara sapanları şüphesiz ateşe sokacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten, Allah, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
    En'am Suresi, 27. ayet: Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz'in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık."
    En'am Suresi, 30. ayet: Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:) "Bu, gerçek değil mi?" dedi. Onlar: "Evet, Rabbimiz hakkı için" dediler. (Allah:) "Öyleyse inkar edegeldikleriniz nedeniyle azabı tadın" dedi.
    En'am Suresi, 128. ayet: Onların tümünü toplayacağı gün: "Ey cin topluluğu insanlardan çoğunu (ayartıp kendinize kullar) edindiniz" (diyecek). İnsanlardan onların dostları derler ki: "Rabbimiz, kimimiz kimimizden yararlandı ve bizim için tespit ettiğin süreye ulaştık." (Allah) Diyecek ki: "Allah'ın dilediği dışta olmak üzere, ateş sizin içinde süresiz kalacağınız konaklama yerinizdir." Şüphesiz Rabbin, hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir.
    Araf Suresi, 38. ayet: (Allah) diyecek: "Cinlerden ve insanlardan sizden önce geçmiş ümmetlerle birlikte ateşe girin." Her bir ümmet girişinde kardeşini (kendi benzerini) lanetler. Nitekim hepsi birbiri ardınca orada toplanınca, en sonra yer alanlar, en önde gelenler için: "Rabbimiz, işte bunlar bizi saptırdı; öyleyse ateşten kat kat artırılmış bir azap ver diyecekler. (Allah da:) "Hepsi için kat kattır. Ancak siz bilmezsiniz" diyecek.
    Araf Suresi, 39. ayet: (Bu sefer) Önde gelenler, sonda yer alanlara diyecekler ki: "Sizin bize göre bir üstünlüğünüz yoktur, kazandıklarınıza karşılık olarak azabı tadın."
    Araf Suresi, 40. ayet: Şüphesiz ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, onlar için göğün kapıları açılmaz ve halat (ya da deve) iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmezler. Biz suçlu-günahkarları işte böyle cezalandırırız.
    Araf Suresi, 41. ayet: Onlar için cehennemden yataklar ve üstlerine örtüler vardır. Biz zulme sapanları işte böyle cezalandırırız.
    Araf Suresi, 44. ayet: Cennet halkı, ateş halkına (şöyle) seslenecekler: "Bize Rabbimiz'in vadettiğini gerçek buldunuz mu?" Onlar da: "Evet" derler. Bundan sonra içlerinden seslenen biri (şöyle) seslenecektir: "Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun."
    Araf Suresi, 47. ayet: Gözleri cehennem halkından yana çevrilince: "Rabbimiz, bizi zalimler topluluğuyla birlikte kılma" derler.
    Araf Suresi, 48. ayet: Burcun üstündeki adamlar, kendilerini yüzlerinden tanıdıkları (ileri gelen birtakım) adamlara seslenerek derler ki: "Ne (güç ve servet) toplamış olmanız, ne büyüklük taslamanız (istikbarınız) size bir yarar sağlamadı."
    Araf Suresi, 50. ayet: Ateşin halkı cennet halkına seslenir: "Bize biraz sudan ya da Allah'ın size verdiği rızıktan aktarın." Derler ki: "Doğrusu Allah, bunları inkar edenlere haram (yasak) kılmıştır."
    Araf Suresi, 51. ayet: Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve Bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, Biz de bugün onları unutacağız.
    Enfal Suresi, 36. ayet: Gerçek şu ki, inkar edenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkar edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.
    Enfal Suresi, 37. ayet: Bu, Allah'ın murdar olanı temizden ayırt etmesi; murdarı, bir kısmını bir kısmı üzerinde kılıp tümünü biriktirerek cehenneme atması içindir. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır.
    Tevbe Suresi, 35. ayet: Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın" (denilecek).
    İbrahim Suresi, 16. ayet: (Böylesinin) Önünde cehennem vardır ve (orada) irinli sudan içirilecektir.
    İbrahim Suresi, 17. ayet: Yutkunmaya çabalayacak ve boğazından geçirmeyi başaramıyacak, ona her yandan ölüm gelecek, oysa ölmeyecek de. Ardından daha katı bir azap olacak.
    İbrahim Suresi, 44. ayet: Azabın kendilerine geleceği gün (ile) insanları uyarıp-korkut ki, (o gün) zulmedenler, şöyle diyecekler: "Bizi yakın bir süreye kadar ertele ki, Senin çağrına cevap verelim ve elçilere uyalım." Oysa daha önce, kendiniz için hiç zeval yoktur diye and içenler, sizler değil miydiniz?
    Hicr Suresi, 43. ayet: "Ve hiç şüphe yok, onların tümünün buluşma yeri cehennemdir."
    Hicr Suresi, 44. ayet: Onun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı için bir grup ayrılmıştır.
    Nahl Suresi, 28. ayet: Ki melekler, kendi nefislerinin zalimleri olarak onların canlarını aldıklarında, "Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk" diye teslim olurlar. Hayır, şüphesiz Allah, sizin neler yaptığınızı bilendir.
    Nahl Suresi, 29. ayet: Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür.
    İsra Suresi, 18. ayet: Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.
    Kehf Suresi, 29. ayet: Ve de ki: "Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin. Şüphesiz Biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı bir sıvı gibi yüzleri kavurup-yakan bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir.
    Kehf Suresi, 99. ayet: Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz. Sur'a da üfürülmüştür, artık onların tümünü birarada toparlamışız.
    Kehf Suresi, 100. ayet: Ve o gün, cehennemi, inkar edenlere tam bir sunuşla sunmuşuz.
    Kehf Suresi, 102. ayet: İnkar edenler, Beni bırakıp kullarımı veliler edindiklerini mi sandılar? Gerçekten Biz cehennemi kafirler için bir durak olarak hazırlamışız.
    Meryem Suresi, 75. ayet: De ki: "Kim sapıklık içindeyse, Rahman (olan Allah), ona süre tanıdıkça tanır; kendilerine va'dedileni -ya azabı veya kıyamet saatini- gördükleri zaman artık kimin yeri (makam, mevki) daha kötü, kimin askeri- gücü daha zayıfmış, öğreneceklerdir.
    Meryem Suresi, 86. ayet: Suçlu-günahkarları susamışlar olarak cehenneme süreceğiz.
    Enbiya Suresi, 98. ayet: Gerçekten siz de, Allah'ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız.
    Enbiya Suresi, 100. ayet: Orda kendileri için, 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de.
    Hac Suresi, 19. ayet: İşte bunlar çekişen iki gruptur, Rableri konusunda çekiştiler. İşte o inkar edenler, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir; başları üstünden de kaynar su dökülür.
    Hac Suresi, 22. ayet: Ne zaman ordan, sarsıcı-üzüntüden çıkmak isterlerse, oraya geri çevrilirler ve (onlara:) "Yakıcı azabı tadın" (denir).
    Mü'minun Suresi, 102. ayet: Artık kimin tartısı ağır basarsa, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
    Mü'minun Suresi, 103. ayet: Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.
    Mü'minun Suresi, 104. ayet: Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler.
    Mü'minun Suresi, 105. ayet: Ayetlerim size okunuyorken, yalanlayanlar sizler değil miydiniz?
    Mü'minun Suresi, 106. ayet: Dediler ki: "Rabbimiz, mutsuzluğumuz bize karşı üstün geldi, biz sapan bir topluluk imişiz."
    Mü'minun Suresi, 107. ayet: "Rabbimiz, bizi (ateşin) içinden çıkar, eğer yine (inkara) dönersek, artık gerçekten zalim kimseler oluruz."
    Mü'minun Suresi, 108. ayet: Der ki: "Onun içine sinin ve Benimle söyleşmeyin."
    Furkan Suresi, 11. ayet: Hayır, onlar kıyamet-saatini yalanladılar; Biz kıyamet saatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık.
    Furkan Suresi, 12. ayet: (Ateş,) Onları uzak bir yerden gördüğünde, onlar bunun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler.
    Furkan Suresi, 13. ayet: Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar.
    Furkan Suresi, 14. ayet: Bugün bir yok oluşu çağırmayın, birçok (kere) yok oluşu isteyip-çağırın.
    Furkan Suresi, 15. ayet: De ki: "Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine va'dedilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktır."
    Furkan Suresi, 19. ayet: "İşte (ilahlarınız) sizin söylediklerinizi yalanladılar; bundan böyle (azabı) ne geri çevirmeye gücünüz yetebilir, ne de bir yardıma. Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azap taddırırız."
    Furkan Suresi, 22. ayet: Melekleri görecekleri gün, suçlu-günahkarlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara) derler ki: "(Size sevinçli haber) Yasaktır, yasak."
    Furkan Suresi, 23. ayet: Onların yaptıkları her işin önüne geçtik, böylece onu savurulmuş toz zerreleri kılıverdik.
    Furkan Suresi, 34. ayet: O yüzükoyun cehenneme doğru sürülüp-toplanacak olanlar; işte onlar, yer bakımından çok kötü, yol bakımından sapmış olanlardır.
    Ankebut Suresi, 25. ayet: (İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur."
    Rum Suresi, 16. ayet: Ancak inkar edip ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlar ise; artık onlar da azap için hazır bulundurulurlar.
    Secde Suresi, 20. ayet: Fasık olanlar içinse, artık onların da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler ve onlara: "Kendisini yalanladığınız ateş azabını tadın" denir.
    Fatır Suresi, 36. ayet: İnkar edenlere gelince, onlar için de cehennem ateşi vardır. Onlar için ne, karar verilir, ki böylece ölüversinler, ne de kendilerine onun azabından (bir şey) hafifletilir. İşte Biz, her nankör olanı böyle cezalandırırız.
    Fatır Suresi, 37. ayet: İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur.
    Zümer Suresi, 24. ayet: Kıyamet günü o kötü azaptan kendini yüzü ile kim koruyabilecek? Ve zalimlere "Kazandığınızı tadın" denmiştir.
    Zümer Suresi, 60. ayet: Kıyamet günü, Allah'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok?
    Zümer Suresi, 71. ayet: İnkar edenler, cehenneme bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: "Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyaran elçiler gelmedi mi?" Onlar: "Evet." dediler. Ancak azap kelimesi kafirlerin üzerine hak oldu.
    Zümer Suresi, 72. ayet: Dediler ki: "İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından (içeri) girin. Büyüklüğe kapılanların konaklama yeri ne kötüdür."
    Mü'min Suresi, 76. ayet: İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Artık mütekebbirlerin konaklama yeri ne kötüdür.
    Tur Suresi, 16. ayet: "Girin ona; artık ister sabredin, ister sabretmeyin. Sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz."
    Rahman Suresi, 43. ayet: İşte bu, suçlu-günahkarların kendisini yalanladıkları cehennemdir.
    Rahman Suresi, 44. ayet: Onlar, kendisiyle alabildiğine kaynar hale getirilmiş su arasında dönüp-dolaşırlar.
    Vakıa Suresi, 56. ayet: İşte bu, onların din (hesap ve ceza) gününde şölenleridir.
    Hadid Suresi, 13. ayet: O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: "(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım." Onlara: "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın" denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azap vardır.
    Tahrim Suresi, 7. ayet: Ey inkar edenler, bugün özür beyan etmeyin. Siz ancak yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz.
    Mülk Suresi, 8. ayet: Öfkesinin-şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak. Her bir grup içine atıldığında, bekçileri onlara sorar: "Size bir uyarıcı gelmedi mi?"
    Mülk Suresi, 9. ayet: Onlar: "Evet" derler. "Bize gerçekten bir uyarıcı geldi. Fakat biz yalanladık ve: "Allah hiçbir şey indirmedi, siz yalnızca büyük bir sapmışlık içindesiniz, dedik."
    Mülk Suresi, 10. ayet: Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık."
    Mülk Suresi, 11. ayet: Böylece kendi günahlarını itiraf ettiler. Çılgınca yanan ateşin halkına (Allah'ın rahmetinden) uzaklık olsun.
    Müddesir Suresi, 26. ayet: Onu Ben, cehenneme sürükleyip-atacağım.
    Müddesir Suresi, 42. ayet: "Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?"
    İnsan Suresi, 4. ayet: Doğrusu Biz kafirlere zincirler, demir halkalar (tomruklar) ve çılgınca yanan bir ateş hazırladık.
    Nebe' Suresi, 21. ayet: Gerçekten cehennem, bir gözetleme yeridir.
    Nebe' Suresi, 30. ayet: Şimdi tadın. Size artık azaptan başkasını arttırmayacağız;
    Gaşiye Suresi, 1. ayet: (Her yanı yaygın olarak kuşatacak olan) Kıyametin haberi sana geldi mi?
    Gaşiye Suresi, 2. ayet: O gün, öyle yüzler vardır ki, 'zillet içinde aşağılanmıştır.'
    Gaşiye Suresi, 3. ayet: Çalışmış, boşuna yorulmuştur.
    Gaşiye Suresi, 4. ayet: Kızgın bir ateşe yollanırlar.
    Gaşiye Suresi, 5. ayet: Kaynar bir kaynaktan içirilirler.
    Gaşiye Suresi, 6. ayet: Onlar için (zehirli olan) dari' dikeninden başka bir yiyecek yoktur.
    Gaşiye Suresi, 7. ayet: Ne doyurup-semirtir, ne açlıktan korur.
    Beled Suresi, 19. ayet: Ayetlerimizi inkar edenler ise, sol yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meş'eme).
    Beled Suresi, 20. ayet: "Kapıları kilitlenmiş" bir ateş onların üzerinedir.
    Leyl Suresi, 14. ayet: Artık sizi, 'alevleri kabardıkça kabaran' bir ateşle uyardım.
    Leyl Suresi, 15. ayet: Ona, ancak en bedbaht olandan başkası yollanmaz;
    Beyyine Suresi, 6. ayet: Şüphesiz, Kitap Ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, içinde sürekli kalıcılar olmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar, yaratılmışların en kötüleridir.
    Kaari'a Suresi, 8. ayet: Kimin tartıları hafif kalırsa,
    Kaari'a Suresi, 9. ayet: Artık onun da anası (son durağı) "haviye"dir (uçurum).
    Kaari'a Suresi, 10. ayet: Onun ne olduğunu (mahiyetini) sana bildiren nedir?
    Kaari'a Suresi, 11. ayet: O, kızgın bir ateştir.
    Tekasür Suresi, 5. ayet: Hayır; eğer siz kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız,
    Tekasür Suresi, 6. ayet: Andolsun, o çılgınca yanan ateşi de elbette görecektiniz.
    Tekasür Suresi, 7. ayet: Sonra onu, gerçekten yakîn gözüyle (Ayne'l Yakîn) görmüş olacaksınız.
    Hümeze Suresi, 1. ayet: Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline;
    Hümeze Suresi, 2. ayet: Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.
    Hümeze Suresi, 3. ayet: Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor.
    Hümeze Suresi, 4. ayet: Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır.
    Hümeze Suresi, 5. ayet: "Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir?
    Hümeze Suresi, 6. ayet: Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.
    Hümeze Suresi, 7. ayet: Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar.
    Hümeze Suresi, 8. ayet: O, onların üzerine kilitlenecektir;
    Hümeze Suresi, 9. ayet: (Kendileri de) Dikilip-yükseltilmiş sütunlarda (bağlanacaklardır).
    Mesed Suresi, 1. ayet: Ebu Leheb'in iki eli kurusun; kurudu ya.
    Mesed Suresi, 2. ayet: Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı.
    Mesed Suresi, 3. ayet: Alevi olan bir ateşe girecektir.
    Mesed Suresi, 4. ayet: Eşi de; odun hamalı (ve)
    Mesed Suresi, 5. ayet: Boynuna bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak.
  • Bakara Suresi, 25. ayet: (Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.
    Al-i İmran Suresi, 15. ayet: De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin Katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir."
    Al-i İmran Suresi, 107. ayet: Yüzleri ağaranlar ise, artık onlar Allah'ın rahmeti içindedirler, içinde de temelli kalacaklardır.
    Al-i İmran Suresi, 136. ayet: İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir var).
    Al-i İmran Suresi, 198. ayet: Ama Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah Katında -bir şölen olarak- altlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler vardır. İyilik yapanlar için, Allah'ın Katında olanlar daha hayırlıdır.
    Nisa Suresi, 57. ayet: İman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Onda onlar için tertemiz kılınmış eşler vardır. Ve onları, 'ne sıcak-ne soğuk, tam kararında gölgeliğe' sokacağız.
    Nisa Suresi, 122. ayet: İman edip salih amellerde bulunanlar, Biz onları altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Bu, Allah'ın gerçek olan va'didir. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?
    Maide Suresi, 65. ayet: Eğer, Kitap Ehli iman edip sakınsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları 'nimetlerle donatılmış' cennetlere sokardık.
    Maide Suresi, 85. ayet: Böylelikle Allah, dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyilik yapanların karşılığıdır.
    Maide Suresi, 119. ayet: Allah dedi ki: "Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur."
    Araf Suresi, 42. ayet: İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.
    Araf Suresi, 43. ayet: Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: "Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimiz'in elçileri hak ile geldiler." Onlara: "İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir" diye seslenilecek.
    Araf Suresi, 44. ayet: Cennet halkı, ateş halkına (şöyle) seslenecekler: "Bize Rabbimiz'in vadettiğini gerçek buldunuz mu?" Onlar da: "Evet" derler. Bundan sonra içlerinden seslenen biri (şöyle) seslenecektir: "Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun."
    Araf Suresi, 46. ayet: İki taraf arasında bir engel ve burçlar (A'raf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere: "Selam size" derler, ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) 'şiddetle arzu edip umanlardır.'
    Araf Suresi, 47. ayet: Gözleri cehennem halkından yana çevrilince: "Rabbimiz, bizi zalimler topluluğuyla birlikte kılma" derler.
    Araf Suresi, 49. ayet: "Kendilerine Allah'ın bir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? (Cennettekilere de) Girin cennete. Sizin için korku yoktur ve mahzun olmayacaksınız."
    Araf Suresi, 50. ayet: Ateşin halkı cennet halkına seslenir: "Bize biraz sudan ya da Allah'ın size verdiği rızıktan aktarın." Derler ki: "Doğrusu Allah, bunları inkar edenlere haram (yasak) kılmıştır."
    Enfal Suresi, 4. ayet: İşte gerçek mü'minler bunlardır. Rableri Katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.
    Tevbe Suresi, 21. ayet: Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.
    Tevbe Suresi, 22. ayet: Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafat Katında olandır.
    Tevbe Suresi, 72. ayet: Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.
    Tevbe Suresi, 89. ayet: Allah onlar için, süresiz kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.
    Tevbe Suresi, 100. ayet: Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.
    Yunus Suresi, 9. ayet: İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder).
    Yunus Suresi, 10. ayet: Oradaki duaları: "Allah'ım, Sen ne Yücesin"dir ve oradaki dirlik temennileri: "Selam"dır; dualarının sonu da: "Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
    Hud Suresi, 23. ayet: İman edip salih amellerde bulunanlar ve 'Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar', işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır.
    Hud Suresi, 108. ayet: Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır.
    Ra'd Suresi, 23. ayet: Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından 'salih davranışlarda' bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:)
    Ra'd Suresi, 24. ayet: "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel."
    Ra'd Suresi, 29. ayet: İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır).
    Ra'd Suresi, 35. ayet: Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir.
    İbrahim Suresi, 23. ayet: İman edip salih amellerde bulunanlar, Rablerinin izniyle altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere konulmuşlardır. Orada birbirlerine olan dirlik temennileri: "Selam"dır.
    Hicr Suresi, 45. ayet: Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır.
    Hicr Suresi, 46. ayet: Oraya esenlikle ve güvenlikle girin.
    Hicr Suresi, 47. ayet: Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.
    Hicr Suresi, 48. ayet: Orda onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.
    Nahl Suresi, 31. ayet: Adn Cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir.
    Nahl Suresi, 32. ayet: Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin."
    Kehf Suresi, 31. ayet: Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.
    Kehf Suresi, 107. ayet: İman edip salih amellerde bulunanlar... Firdevs cennetleri onlar için bir 'konaklama yeridir.'
    Kehf Suresi, 108. ayet: Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan ayrılmak istemezler.
    Meryem Suresi, 60. ayet: Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunanlar (onların dışındadır); işte bunlar, cennete girecekler ve hiçbir şeyle zulme uğratılmayacaklar.
    Meryem Suresi, 61. ayet: Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) Kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O'nun va'di yerine gelecektir.
    Meryem Suresi, 62. ayet: Onda ‘boş bir söz' işitmezler; sadece selam (ı işitirler). Sabah akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır.
    Meryem Suresi, 63. ayet: O cennet; Biz, kullarımızdan takva sahibi olanları (ona) varisçi kılacağız.
    Taha Suresi, 76. ayet: "İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır."
    Taha Suresi, 117. ayet: Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun."
    Taha Suresi, 121. ayet: Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı.
    Enbiya Suresi, 102. ayet: Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.
    Enbiya Suresi, 103. ayet: Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: "İşte bu sizin gününüzdür, size va'dedilmişti" diye melekler onları karşılayacaklardır.
    Hac Suresi, 23. ayet: Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; ordaki elbiseleri ipek(ten)tir.
    Hac Suresi, 24. ayet: Onlar, sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen doğru yola iletilmişlerdir.
    Mü'minun Suresi, 10. ayet: İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır.
    Mü'minun Suresi, 11. ayet: Ki onlar Firdevs (cennetlerin)e de varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalacaklardır.
    Furkan Suresi, 10. ayet: Dilediği takdirde, sana bundan daha hayırlısı olarak altından ırmaklar akan cennetler veren ve senin için köşkler kılan (Allah) ne Yücedir.
    Furkan Suresi, 15. ayet: De ki: "Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine va'dedilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktır."
    Furkan Suresi, 16. ayet: "İçinde ebedi kalıcılar olarak, orada her istedikleri onlarındır; bu, Rabbinin üzerine aldığı, istenen bir vaaddir."
    Furkan Suresi, 24. ayet: O gün, cennet halkının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer çok daha güzeldir.
    Furkan Suresi, 75. ayet: İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar.
    Furkan Suresi, 76. ayet: Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.
    Şuara Suresi, 90. ayet: (O gün) Cennet takva sahiplerine yaklaştırılır.
    Ankebut Suresi, 58. ayet: İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.
    Rum Suresi, 15. ayet: Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar 'bir cennet bahçesinde' 'sevinç içinde ağırlanırlar'.
    Rum Suresi, 44. ayet: Kim inkar ederse, artık onun inkarı kendi aleyhinedir; kim salih bir amelde bulunursa, artık onlar kendi lehlerine olarak (cennetteki yerlerini) döşeyip hazırlamaktadırlar.
    Lokman Suresi, 8. ayet: (Ancak) Gerçekten iman edip salih amellerde bulunanlar ise; onlar için nimetlerle-donatılmış cennetler vardır.
    Lokman Suresi, 9. ayet: Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah'ın va'di haktır. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Secde Suresi, 19. ayet: İman eden ve salih amellerde bulunanlar ise, artık onlar için, yaptıklarınıza karşılık olmak üzere, bir ağırlanma konağı olarak barınma cennetleri vardır.
    Fatır Suresi, 33. ayet: Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir.
    Fatır Suresi, 34. ayet: Derler ki: "Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamd olsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir."
    Fatır Suresi, 35. ayet: "Ki O, bizi Kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da dokunmaz."
    Yasin Suresi, 55. ayet: Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler.
    Yasin Suresi, 56. ayet: Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
    Yasin Suresi, 57. ayet: Orada taptaze-meyveler onların ve istek duydukları herşey onlarındır.
    Yasin Suresi, 58. ayet: Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır).
    Saffat Suresi, 41. ayet: İşte onlar; onlar için bilinen bir rızık vardır.
    Saffat Suresi, 42. ayet: Çeşitli-meyveler. Onlar ikram görenlerdir.
    Saffat Suresi, 43. ayet: Nimetlerle donatılmış (naim) cennetlerde.
    Saffat Suresi, 44. ayet: Birbirlerine karşı, tahtlar üzerinde (otururlar).
    Saffat Suresi, 45. ayet: Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır.
    Saffat Suresi, 46. ayet: Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki).
    Saffat Suresi, 47. ayet: Onda ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir.
    Saffat Suresi, 48. ayet: Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır.
    Saffat Suresi, 49. ayet: Sanki onlar, saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz).
    Saffat Suresi, 50. ayet: Böyleyken, kimi kimine yönelmiş olarak, birbirlerine soruyorlar:
    Saffat Suresi, 51. ayet: Bir sözcü der ki: "Benim bir yakınım vardı."
    Saffat Suresi, 52. ayet: "Derdi ki: Sen de gerçekten (dirilişi) doğrulayanlardan mısın?"
    Saffat Suresi, 53. ayet: "Bizler öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuzda mı, gerçekten biz mi (yeniden diriltilip sonra da) sorguya çekilecekmişiz?"
    Saffat Suresi, 54. ayet: (Konuşan yanındakilere) Der ki: "Sizler (onun şimdi ne durumda olduğunu) biliyor musunuz?"
    Saffat Suresi, 55. ayet: Derken, bakıverdi, onu 'çılgınca yanan ateşin' tam ortasında gördü.
    Saffat Suresi, 56. ayet: Dedi ki: "Andolsun Allah'a, neredeyse beni de (şu bulunduğun yere) düşürecektin."
    Saffat Suresi, 57. ayet: "Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, muhakkak ben de (azap yerine getirilip) hazır bulundurulanlardan olacaktım.
    Saffat Suresi, 60. ayet: Şüphesiz, bu, asıl büyük 'kurtuluş ve mutluluğun' ta kendisidir.
    Saffat Suresi, 61. ayet: Böylece çalışanlar da bunun bir benzeri için çalışmalıdır.
    Sad Suresi, 50. ayet: Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır.
    Sad Suresi, 51. ayet: İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve şarap istemektedirler.
    Sad Suresi, 52. ayet: Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır.
    Sad Suresi, 53. ayet: İşte hesap günü size va'dedilen budur.
    Sad Suresi, 54. ayet: Şüphesiz bu, Bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.
    Zümer Suresi, 20. ayet: Ancak Rablerinden korkup-sakınanlar ise; onlara yüksek köşkler vardır, onların üstünde de yüksek köşkler bina edilmiştir. Onların altında ırmaklar akmaktadır. (Bu,) Allah'ın va'didir. Allah, va'dinden dönmez.
    Zümer Suresi, 73. ayet: Rablerinden korkup-sakınanlar da, cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin."
    Zümer Suresi, 74. ayet: (Onlar da) Dediler ki: "Bize olan va'dinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.
    Mü'min Suresi, 8. ayet: "Rabbimiz, onları Adn cennetlerine sok ki onlara (bunu) va'dettin; babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Gerçekten Sen, üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin."
    Mü'min Suresi, 40. ayet: "Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü'min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler."
    Fussilet Suresi, 30. ayet: Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin."
    Şura Suresi, 22. ayet: (O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet bahçelerindedirler. Rableri Katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur.
    Zuhruf Suresi, 70. ayet: "Siz ve eşleriniz cennete girin; 'sevinç içinde ağırlanacaksınız."
    Zuhruf Suresi, 71. ayet: "Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız."
    Zuhruf Suresi, 72. ayet: "İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur."
    Zuhruf Suresi, 73. ayet: "Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz."
    Duhan Suresi, 51. ayet: Muttakilere gelince; muhakkak onlar, güvenli bir makamdadırlar.
    Duhan Suresi, 52. ayet: Cennetlerde ve pınarlarda,
    Duhan Suresi, 53. ayet: Hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan (elbiseler) giyinirler, karşılıklı (otururlar).
    Duhan Suresi, 54. ayet: İşte böyle; ve Biz onları iri gözlü hurilerle evlendirmişizdir.
    Duhan Suresi, 55. ayet: Orda, güvenlik içinde her türlü meyveyi istiyorlar;
    Duhan Suresi, 56. ayet: Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tadmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur.
    Muhammed Suresi, 15. ayet: Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?
    Kaf Suresi, 31. ayet: Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır.
    Kaf Suresi, 34. ayet: "Ona 'esenlik ve barış (selam)la' girin. Bu, ebedilik günüdür."
    Kaf Suresi, 35. ayet: Orda diledikleri herşey onlarındır; Katımız'da daha fazlası da var.
    Zariyat Suresi, 15. ayet: Şüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar;
    Zariyat Suresi, 16. ayet: Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı.
    Tur Suresi, 17. ayet: Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler;
    Tur Suresi, 18. ayet: Rablerinin verdikleriyle 'sevinçli ve mutludurlar'. Rableri, kendilerini 'çılgınca yanan cehennemin' azabından korumuştur.
    Tur Suresi, 19. ayet: "Yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için."
    Tur Suresi, 20. ayet: Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve Biz onları iri-ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.
    Tur Suresi, 22. ayet: Onlara, istek duyup-arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.
    Tur Suresi, 23. ayet: Orada bir kadeh kapışır-çekişirler ki, onda ne 'boş ve saçma bir söz', ne günaha sokma yoktur.
    Tur Suresi, 24. ayet: Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) 'sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.'
    Tur Suresi, 25. ayet: Kimi kimine dönüp sorarlar;
    Tur Suresi, 26. ayet: Dediler ki: "Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız) içinde endişe edip-korkardık."
    Tur Suresi, 27. ayet: "Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve 'hücrelere kadar işleyen kavurucu' azaptan korudu."
    Necm Suresi, 15. ayet: Ki Cennetü'l-Me'va onun yanındadır.
    Rahman Suresi, 46. ayet: Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır.
    Rahman Suresi, 48. ayet: Çeşit çeşit 'inceliklere ve güzelliklere' (veya her türden sık ağaçlara) sahiptirler.
    Rahman Suresi, 50. ayet: İkisinde de akmakta olan iki pınar vardır.
    Rahman Suresi, 52. ayet: İkisinde de her meyveden iki çift vardır.
    Rahman Suresi, 54. ayet: Astarları, ağır işlenmiş atlastan yataklar üzerinde yaslanırlar. İki cennetin de meyve-devşirmesi (ordakilere) yakın (kolay)dır.
    Rahman Suresi, 56. ayet: Orada bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş kadınlar vardır ki, bunlardan önce kendilerine ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.
    Rahman Suresi, 58. ayet: Sanki onlar yakut ve mercan gibidirler.
    Rahman Suresi, 60. ayet: İhsanın karşılığı ihsandan başkası mıdır?
    Rahman Suresi, 62. ayet: Bu-ikisinin ötesinde iki cennet daha var.
    Rahman Suresi, 64. ayet: Alabildiğine yemyeşildirler.
    Rahman Suresi, 66. ayet: İçlerinde durmaksızın fışkırıp-akan iki pınar vardır.
    Rahman Suresi, 68. ayet: İçlerinde (her türden) meyve, eşsiz-hurma ve eşsiz-nar vardır.
    Rahman Suresi, 70. ayet: Orada huyları güzel, yüzleri güzel kadınlar vardır.
    Rahman Suresi, 72. ayet: Otağlar içinde korunmuş huri kadınlar.
    Rahman Suresi, 74. ayet: Bunlardan önce kendilerine ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.
    Rahman Suresi, 76. ayet: Yeşil yastıklara ve çarpıcı güzellikteki döşeklere yaslanırlar.
    Vakıa Suresi, 10. ayet: Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.
    Vakıa Suresi, 11. ayet: İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.
    Vakıa Suresi, 12. ayet: Nimetlerle-donatılmış cennetler içinde;
    Vakıa Suresi, 13. ayet: Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,
    Vakıa Suresi, 14. ayet: Birazı da sonrakilerden.
    Vakıa Suresi, 15. ayet: 'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler.
    Vakıa Suresi, 16. ayet: Karşılıklı yaslanmışlardır.
    Vakıa Suresi, 17. ayet: Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır;
    Vakıa Suresi, 18. ayet: Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,
    Vakıa Suresi, 19. ayet: Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.
    Vakıa Suresi, 20. ayet: Arzulayıp-seçecekleri meyveler,
    Vakıa Suresi, 21. ayet: Canlarının çektiği kuş eti.
    Vakıa Suresi, 22. ayet: Ve iri gözlü huriler,
    Vakıa Suresi, 23. ayet: Sanki saklı inciler gibi;
    Vakıa Suresi, 24. ayet: Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);
    Vakıa Suresi, 25. ayet: Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma.
    Vakıa Suresi, 26. ayet: Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam."
    Vakıa Suresi, 27. ayet: "Ashab-ı Yemin", ne (kutludur o) "Ashab-ı Yemin."
    Vakıa Suresi, 28. ayet: Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),
    Vakıa Suresi, 29. ayet: Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,
    Vakıa Suresi, 30. ayet: Yayılıp-uzanmış gölgeler,
    Vakıa Suresi, 31. ayet: Durmaksızın akan su(lar);
    Vakıa Suresi, 32. ayet: Ve (daha) birçok meyveler arasında,
    Vakıa Suresi, 33. ayet: Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).
    Vakıa Suresi, 34. ayet: Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler).
    Vakıa Suresi, 35. ayet: Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık.
    Vakıa Suresi, 36. ayet: Onları hep bakireler olarak kıldık,
    Vakıa Suresi, 37. ayet: Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,
    Vakıa Suresi, 38. ayet: "Ashab-ı Yemin" olanlar için.
    Vakıa Suresi, 39. ayet: (Bunların) Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden,
    Vakıa Suresi, 40. ayet: Birçoğu da sonrakilerdendir.
    Vakıa Suresi, 88. ayet: Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan ise,
    Vakıa Suresi, 89. ayet: Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle donatılmış cennet (onundur).
    Vakıa Suresi, 90. ayet: Ve eğer "Ashab-ı Yemin"den ise,
    Vakıa Suresi, 91. ayet: Artık, "Ashab-ı Yemin"den selam sana.
    Hadid Suresi, 12. ayet: O gün, mü'min erkekler ile mü'min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. "Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir." İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.
    Mücadele Suresi, 22. ayet: Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.
    Haşr Suresi, 20. ayet: Ateş halkı ile cennet halkı bir olmaz. Cennet halkı 'umduklarına kavuşup mutluluk içinde olanlardır.'
    Saff Suresi, 12. ayet: O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte 'büyük mutluluk ve kurtuluş' budur.
    Tegabün Suresi, 9. ayet: Sizi toplanma günü için birarada toplayacağı gün; işte bu aldanma (teğabün) günüdür. Kim Allah'a iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş (fevz)' budur.
    Talak Suresi, 11. ayet: İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarması için Allah'ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik). Kim iman edip salih bir amelde bulunursa, (Allah) onu içinde süresiz kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona ne güzel bir rızık vermiştir.
    Tahrim Suresi, 11. ayet: Allah, iman edenlere de Firavun'un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: "Rabbim bana Kendi Katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar."
    Mutaffifin Suresi, 23. ayet: Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmektedirler.
    Mutaffifin Suresi, 32. ayet: Onları gördükleri zaman ise: "Bunlar elbette şaşkın-sapıklardır" derlerdi.
    Buruc Suresi, 11. ayet: Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.
    Gaşiye Suresi, 8. ayet: O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler.
    Gaşiye Suresi, 9. ayet: Harcadığı-çabadan dolayı hoşnuttur.
    Gaşiye Suresi, 10. ayet: Yüksek bir cennettedir.
    Gaşiye Suresi, 11. ayet: Orda anlamsız bir söz işitmez.
    Gaşiye Suresi, 12. ayet: Orda 'durmaksızın akan' bir kaynak vardır.
    Gaşiye Suresi, 13. ayet: Orda 'yükseklerde kurulmuş, tahtlar da vardır;
    Gaşiye Suresi, 14. ayet: Konulmuş (içecek dolu) kaplar,
    Gaşiye Suresi, 15. ayet: Dizi dizi yastıklar,
    Gaşiye Suresi, 16. ayet: Ve serilmiş yaygılar.
    Fecr Suresi, 27. ayet: Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,
    Fecr Suresi, 28. ayet: Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön.
    Fecr Suresi, 29. ayet: Artık kullarımın arasına gir.
    Fecr Suresi, 30. ayet: Cennetime gir.
    Beyyine Suresi, 7. ayet: İman edip salih amellerde bulunanlar ise; işte onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır.
    Beyyine Suresi, 8. ayet: Rableri Katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden 'içi titreyerek korku duyan kimse' içindir.
  • HZ.MUHAMMED

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.
  • Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu
    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu
    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.
    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı
    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi
    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı
    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu
    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki
    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.
    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi
    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
    Onsuz bir değerim olmazdı."
    Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.
    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.
    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
    Ona: "Tanrı yardımcın olsun! " diye seslendi.
    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!
    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.
    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar! " diyordum
    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.
    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi
    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri
    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."
    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
    Ardından: "Ey insanlar! Size sesleniyorum
    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.
    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,
    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu
    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
    Ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi
    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Kitab'ın indirilmesi mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.

    2. (Ey Muhammed!) Şüphesiz biz o Kitab'ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah'a has kılarak O'na kulluk et.

    3. İyi bilin ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz onlara sadece, bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.

    4. Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, bundan uzaktır, yücedir. O, bir ve her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan Allah'tır.

    5. Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine örtüyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

    6. O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan(1) eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak) sekiz eş yarattı.(2) Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk (mutlak hâkimiyet) yalnız O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?

    (1) Buradaki "ondan" ifadesi, "onun türünden" şeklinde de anlaşılabilir.
    (2) Âyette sözü edilen hayvanların neler olduğu konusunda En'âm sûresinin 143 ve 144. âyetlerine bakınız.
    7. Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkâr etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O da size yaptıklarınızı haber verir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.

    8. İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O'na yalvardığını unutur ve Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. De ki: "Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin."

    9. (Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde hâlinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.

    10. (Ey Muhammed!) Bizim adımıza de ki: "Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için (ahirette) bir iyilik vardır. Allah'ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir."

    11. De ki: "Şüphesiz bana, dini Allah'a has kılarak O'na ibadet etmem emredildi."

    12. "Bana, müslümanların ilki olmam da emredildi."

    13. De ki: "Eğer ben Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım."

    14. De ki: "Ben dinimi Allah'a has kılarak sadece O'na ibadet ediyorum."

    15. "Siz de Allah'tan başka dilediğiniz şeylere ibadet edin!" De ki: "Şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini hüsrana sokanlardır. İyi bilin ki bu, apaçık hüsranın ta kendisidir."

    16. Onlar için üstlerinde ateşten katmanlar, altlarında (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım, bana karşı gelmekten sakının.

    17. Tâğût'tan(3), ona kulluk etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah'a yönelenler için müjde vardır. O hâlde, kullarımı müjdele!

    (3) Tâğût ile ilgili olarak Bakara sûresinin 256. âyetinin dipnotuna bakınız.
    18. Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.

    19. Hakkında azap sözü (hükmü) gerçekleşenler, hiç onlar gibi olur mu? Cehennemlikleri sen mi kurtaracaksın?

    20. Fakat Rabbine karşı gelmekten sakınanlar için (cennette) üst üste yapılmış ve altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur. Allah, va'dinden dönmez.

    21. Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı. Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarıyor. Sonra ekinler kuruyor da onları sapsarı kesilmiş görüyorsun. Sonra da Allah onları kurumuş çer çöp hâline getirir. Şüphesiz ki bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.

    22. Allah'ın, göğsünü İslâm'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.

    23. Allah, sözün en güzelini; âyetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur'an Allah'ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.

    24. Kıyamet günü kötü azaba karşı yüzüyle korunan kimse(4), (o gün) azaptan emin olan kimse gibi midir? Zalimlere, "Kazandıklarınızı tadın" denir.

    (4) Âyette, azaba uğrayacak olanların azaptan sakınma konusunda çarelerinin bulunmadığı anlatılmaktadır. Bir tehlikeyle karşı karşıya kalan insan, her şeyden evvel tüm imkânlarıyla yüzünü sakınır. Yüzünü sakınmayacak bir duruma gelmişse çaresi tükenmiş demektir. Ahirette azaba uğrayacak kimsenin öncelikle koruyacağı yüzünü, korunma aracı olarak kullanacak olması, onun tüm çarelerinin tükenmiş olacağını ifade etmektedir.
    25. Onlardan öncekiler de yalanladılar ve azap kendilerine farkına varamadıkları bir yerden geldi.

    26. Böylece Allah dünya hayatında onlara zilleti tattırdı. Elbette ki ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

    27. Andolsun, öğüt alsınlar diye biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali verdik.

    28. Biz onu, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur'an olarak indirdik.

    29. Allah, birbiriyle çekişen ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi. Bu iki adamın durumu hiç, bir olur mu?(5) Hamd Allah'a mahsustur. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.

    (5) Âyette, Allah'ın birliği müşrik Arapların günlük hayatından bir örnekle ispat edilmektedir. Şöyle ki: Köle üzerindeki ortaklardan her birisi ona bir iş koşması hâlinde, köle bunlardan hiçbirini yapamayacak ve işler karışacaktır. Oysa tek sahibi olan köle, kendisine başka emreden olmayacağı için işini düzenli olarak yapıp bitirir. Tıpkı bunun gibi Allah birden fazla olsaydı, kâinatın düzeni bozulurdu. Burada bir örnek olarak anlatılan bu hakikat, "Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulmuş gitmişti.." (Enbiya sûresi, 22) âyetinde açıkça ifade edilmiştir.
    30. (Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.

    31. Sonra şüphesiz siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda muhakeme edileceksiniz.

    32. Kim, Allah'a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde, doğruyu (Kur'an'ı) yalanlayandan daha zalimdir? Cehennemde kâfirler için kalacak bir yer mi yok!?

    33. Dosdoğru Kur'an'ı getiren ile onu tasdik edenler var ya, işte onlar Allah'a karşı gelmekten sakınanlardır.

    34. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik yapanların mükâfatıdır.

    35. Allah, işlediklerinin en kötüsünü örtmek ve onlara yaptıklarının en güzeli ile karşılık vermek için (onları böyle mükâfatlandırdı).

    36. Allah, kuluna yetmez mi? Seni O'ndan (Allah'tan) başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur.

    37. Allah, kimi de doğru yola iletirse artık onu saptıracak hiç kimse yoktur. Allah mutlak güç sahibi, intikam sahibi değil midir?

    38. Andolsun, eğer onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan elbette, "Allah", derler. De ki: "Peki söyleyin bakalım? Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya; eğer Allah bana herhangi bir zarar dokundurmak isterse, onlar Allah'ın dokundurduğu zararı kaldırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilese, onlar O'nun rahmetini engelleyebilirler mi?" De ki: "Allah bana yeter. Tevekkül edenler ancak O'na tevekkül ederler."

    39,40. De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de yapacağım. Kişiyi rezil edici azabın kime geleceğini ve sürekli azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz!"

    41. (Ey Muhammed!) Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) insanlar için, hak olarak indirdik. Kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapar. Sen onlara vekil değilsin.

    42. Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

    43. Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?"

    44. De ki: "Şefaat tümüyle Allah'a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra yalnız O'na döndürüleceksiniz."

    45. Allah, bir tek (ilâh) olarak anıldığında ahirete inanmayanların kalpleri daralır. Allah'tan başkaları (ilâhları) anıldığında bakarsın sevinirler.

    46. De ki: "Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan, gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah'ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında sen hükmedersin."

    47. Eğer yeryüzünde bulunan her şey tümüyle ve onlarla beraber bir o kadarı da zulmedenlerin olsa, kıyamet günü kötü azaptan kurtulmak için elbette onları verirlerdi. Artık, hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkmıştır.

    48. (Dünyada) kazandıkları şeylerin kötülükleri karşılarına çıkmış, alay etmekte oldukları şey onları kuşatmıştır.

    49. İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır. Sonra ona tarafımızdan bir nimet verdiğimizde, "Bu, bana ancak bilgim sayesinde verilmiştir" der. Hayır, o bir imtihandır. Fakat onların çoğu bilmezler.

    50. Bunu kendilerinden öncekiler de söylemişti ama kazandıkları şeyler onlara hiçbir yarar sağlamamıştı.

    51. Nihayet kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet etmişti. Onlardan zulmedenler var ya, kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet edecektir. Onlar Allah'ı âciz bırakacak değillerdir.

    52. Bilmediler mi ki, Allah rızkı dilediğine bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için elbette ibretler vardır.

    53. De ki: "Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

    54. Azap size gelmeden önce Rabbinize dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.

    55,56. Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, "Allah'ın yanında, işlediğim kusurlardan dolayı vay hâlime! Gerçekten ben alay edenlerden idim" demesin.

    57. Yahut, "Allah beni doğru yola iletseydi, elbette O'na karşı gelmekten sakınanlardan olurdum" demesin.

    58. Yahut azabı gördüğünde, "Keşke benim için dünyaya bir dönüş daha olsa da iyilik yapanlardan olsam" demesin.

    59. (Allah, şöyle diyecek:) "Hayır, öyle değil! Âyetlerim sana geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve inkârcılardan oldun."

    60. Kıyamet günü Allah'a karşı yalan söyleyenleri görürsün, yüzleri kapkara kesilmiştir. Büyüklük taslayanlar için cehennemde bir yer mi yok!?

    61. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları başarıları sebebiyle kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz. Onlar üzülmezler de.

    62. Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.

    63. Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

    64. De ki: "Ey cahiller! Siz bana Allah'tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?"

    65. Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: "Eğer Allah'a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun."

    66. Hayır, yalnız Allah'a ibadet et ve şükredenlerden ol.

    67. Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O'nun elindedir. Gökler de O'nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.

    68. Sûr'a üflenir ve Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.

    69. Yeryüzü, Rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm verilir.

    70. Herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.

    71. İnkâr edenler grup grup cehenneme sevk edilirler. Cehenneme vardıklarında oranın kapıları açılır ve cehennem bekçileri onlara şöyle derler: "Size içinizden, Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" Onlar da, "Evet geldi" derler. Fakat inkârcılar hakkında azap sözü gerçekleşmiştir.

    72. Onlara şöyle denir: "İçinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların kalacağı yer ne kötüdür!"

    73. Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle der: "Size selâm olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi ebedî kalmak üzere buraya girin."

    74. Onlar şöyle derler: "Hamd, bize olan vaadini gerçekleştiren ve bizi cennetten dilediğimiz yere konmak üzere bu yurda varis kılan Allah'a mahsustur. Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzelmiş!"

    75. Melekleri de, Rablerini hamd ile tesbih edip yücelterek Arş'ın etrafını kuşatmış hâlde görürsün. Artık kulların arasında adaletle hüküm verilmiş ve "Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur" denilmiştir.