• Bu bomboş bu dümdüz bu anlamsız
    Duvar o duvar mıydı
    Geçti geçmişti
    Dirençle umutla aşkla yazılı
  • 207 syf.
    ·10/10·
    Baştan söyleyeyim, Nur, mutlu bir sonla bitmedi. Son zamanlarda okuduğum en hüzünlü kitaplardan biri oldu. "Kurtulmak için kurtarmak" lazımdı. Nur, kitabın sonunda hem kurtardı hem de kurtuldu.

    İki mimarın birbirine hiçbir zaman itiraf edemedikleri sevgi, hikâyede kuvvetli bir şekilde yer bulmuş. Bu sevgi, daha çok Sinan’ın duyguları kaleme alınırken belirtilmiş. Tanışma esnasında Nur biraz da hayretle, “Hem Sinan hem mimar” diyerek takılıyor.

    Hikâye Nur ekseninde yazılmış. Nur’un iç sıkıntılarına çare arayış yolculuğunda karşılaştığı herkes, en ince ayrıntısına kadar anlatılmış. Sinan, babası Kadırgalı Hamal Ali, ağabeyi delikanlı Demirci Cemil, topçu Çetin, hasta kız kardeş Çiçek, ve yavuklusu Cüneyt, Nur’un babası İskender Bey, hoppa modacı Dilber, Dilber’in babası Raci Bey vs.

    Hikâyede şansını kullanan Anadolu delikanlılarını, parayı bulduklarında, aklen ve yaşayış olarak memleketlerinden kopsalar bile kalben kopamadıklarını, oralardan gelen delikanlılara sahip çıkmalarını görüyoruz.

    Sinan, daha görür görmez Nur'a âşık olur. Nur da Sinan’a karşı boş değildir, ama Nur’un Sinan’a karşı olan duygularını kitapta okuyamıyoruz. Daha çok Sinan’ın duygularını görüyoruz. Etraftaki herkesler Sinan’ın Nur’a olan ilgisini biliyor. İşte bu yüzden “Kaçırma bu kızı!” şeklinde çokça uyarılara muhatap oluyor. Nur’un babası da aynı şekilde Sinan’ı tanıdığı zaman, kızına o da takılıyor: “Kaçırma bu oğlanı!”

    Sinan’ı ağabeyi Demirci Cemil okutmuştur. “Biz adam olamadık, sen ol bari” diyerek Sinan’ı Mahallenin imamına teslim eder. Mahallenin imamı şefkatli, merhametli komik bir Karadenizlidir. Tüm mahallenin derdine koşar. Mahallelinin sevdiği hocadır.

    Sinan’ın Nur’a olan aşkı hep Sinan’ın ağzından anlatılıyor. “Aşk insanı güzelleştirirmiş derler. Doğru. O günden bu yana kafam güzel. Size Mecnun-Leyla, kara sevda hikayeleri anlatacak değilim, içimi döküyorum arkadaş, ayıp değil ya. Sade sizinle değil, ağaçlarla, bulutlarla, duvarlarla konuşuyorum. Bazen bu işin sonu kötü diye kötümser oluyorum: Bazen da iyimser. İyimser, yani o da beni düşünüyordur. O zaman içim içime sığmıyor. Etrafta sadaka verecek birini arıyorum.”

    Kitapta benim altını çizdiğim bölümlerden biri de Demirci Cemil’le ilgili olan kısımlardır. Demirci Cemil biraz dobra ve cesur biridir. Birileri ustasından haraç ister. Usta vermez. Ustayı vururlar. Cemil de ustasını vuranları vurur. Allah’tan vurulanlar ölmez. Demirci Cemil birkaç yıl ceza alır. Hapishanedeki ilk gün yaşananlar birçoklarımızın bildiği bir şeydir. Koğuşun bir kabadayısı vardır. E bir de mazlumu. Mazlum etrafı süpürür. Biraz toz kalkar. Koğuş kabadayısı Abuzer, “Ben sana toz kaldırma demedim mi!” der basar mazluma tekmeyi. Demirci Cemil bu durumu görünce o da koğuş ağası Abuzer’e bir kafa, bir yumruk atar. Adam abandone olur. Kafasını ranzaya çarpar ve yıkılır kalır. Demirci Cemil raconunu kesmiştir. Ama onunkisi biraz insaf ve merhamet dairesindedir. Burada kimse kimseye hizmet etmeyecek, ve herkes kendi hizmetini kendisi görecek der. Odayı süpüren kişiyi, mazlumu yanına çağırır ve ona der ki: “Sen de bizden birisin, etrafı süpürmek, bulaşık, başkasına hizmet yok. Oldu mu?” “Ben isteyerek yapıyorum efendim. Millete bir hayrımız dokunsun diyerek.” İşte bu süpürgeci mazlum adam Demirci Cemil’in dervişi olur. Sayesinde Cemil namaza niyaza başlar.

    Kitapta bir başka altını çizdiğim bölüm Çiçek ve yavuklusu Cüneyt'le ilgili. Çiçek Sinan’ın kardeşi. Böbrek yetmezliği var. Genç yaşlarda bu durum anlaşılıyor. Anne çocukluğunda Çiçek’i, “Gülüm, lalem, menekşem, çiğdemim, sümbülüm, nar çiçeğim” diye severek saçlarını tarıyor. Bu çiçekler Mustafa Kutlu’nun eserlerinde ne çok yer tutuyor. Bayılıyorum. Çiçekten anlamıyorum ama Mustafa Kutlu’nun bu öykü kitaplarını okuya okuya neredeyse çiçekçi olacağım. Cüneyt doktor. Diyaliz merkezinde çalışıyor. Çiçek’e vurgun. Sinan durumun farkında. Kardeşini ne zaman diyaliz merkezine getirse doktor Cüneyt’le Çiçek’i baş başa bırakıyor. Bu baş başa zamanlarda hüzün ve umut dolu bakışlar arasında ne hayaller kuruluyor. İşte o hayallerden bir tanesi: Bir ev hayal ediyor Cüneyt Çiçekle. Bahçe kapısının üzeri hanımelleri kaplı. Evin pencerelerinden mor salkımlar sallanmalı, Güller mutlaka kokulu olmalı, yediverenler, sarı beyaz her çeşit. Duvar kenarlarında leylaklar, hüsnü Yusuflar, hercai menekşeler, fesleğenler, sardunyalar, cennet süpürgeleri, ateş çiçekleri… Bir evde Çiçek olsun bir de bu çiçekler. İnsan Rabbinden daha ne ister ki…

    İç içe geçmiş insan hikâyeleriyle, memleket hikayeleriyle Nur güzel bir kitap. Kitap kritiği yapmadığım için kitabın üzerimdeki etkilerinden bahis açıyorum. Bunlardan biri de betonlaşma üzerine getirilen eleştirilerdir. Komşuluk ilişkilerini kökünden dinamitleyen dikeyleşen binalar. Site içerisinde soyutlanmış yaşamlar. Betonarme binalarının yaydığı radon gazı dolayısıyla bu tip evlerde yaşayanların kansere yakalanma oranlarının ağaç evlere göre yüzde on dört fazla olduğu da kitapta şehircilik üzerine yayınlanan bir dergiden alıntıyla anlatılıyor. Bu eleştiri Mustafa Kutlu’da her zaman var. Şu andaki kentsel dönüşüm çalışmalarını betonlaşmadan dolayı kıyasıya eleştiriyor. Bu yapılaşmayı Müslümanca bulmuyor. Kul hakkı olarak da görüyor.

    Mustafa Kutlu’nun her bir eseri benim gönlümde bir başka yer tutuyor. Belki de kendimi romanın içerisindeki kahramanlardan bir tanesi olarak görmemdir. Belki de idealize tiplerinde kendimden parçalar bulmamdandır.

    Hikayede altını çizdiğim bir sürü yer var da son olarak şu ikisini paylaşmak istedim:

    “Ana kucağı, ana kokusu duymayan çocuk ne olur? Bu dünyada garip olur.”
    **
    “Umut kalbimizde bir kuştur, sürekli öter.”
  • 400 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Selamın kavle şekerler .. Bir etkinlik ve seneler sonra okuduğum bir isimle beraberiz bu kez sizlerle .. Kapı numaramız - söylemezsem olmaz - "666" olunca ve kitabı da onlarca kez izlediğim filmin üzerine okuyunca el mahkum yapayım dedim incelemeyi .. Bir de ilerde bahsedeceğim bir Edgar Allan Poe mevzusu var tabii .. Neyse efenim .. Bırakalım şimdi Stephen King' i , Shining ya da Medyum muhabbetini .. Gelin, 1820 lerde İngiltere'de kurşuni gri bir gökyüzü altında yaşamakta olan bir şahsın yanına götüreyim ben sizi..

    Rica ediyorum kırmızı isme tıklayınız : (ayrı pencerede aç!! delirtme beni !! ) Percy Bysshe Shelley .. Bu abimiz romantik ve lirik şiir yazımında İngilitere'nin öncü isimlerinden imiş .. Biliyorsunuz , bilmiyorsanız da ben söyleyeyim ; ben ne şiirden ne de edebiyattan anlarım .. ŞİİRDEN TÖVBE ANLAMAM !! Lakin tarihi bolca okuduğum için geçen gün karşıma çıktı tesadüfen hikayesi .. Sizinle de paylaşayım istedim .. İşbu fındıhsız , fıstıhsız güllaç suratlı , tüysüz ve gözlerinden hüzün akan beyaz ETİ-PUF aromalı abimiz o zamanlar pek bir dertliymiş .. "Londra'nın içinde vurdular beni , KABAKLI KORNETE KOYDULAR beni" deye türküler çığırır imiş ... Efkarlıymış sizin anlayacağınız .. Sonradan 30 larında ölmeden öncesinde "kör" olarak nitelendirilenlerdenmiş .. Çok sonraları boğularak öldükten sonra BADEME evrilmiş ...AMA HAK EDEREK !! Soyadından çakozlayacağınız üzere Frankenstein ' ın yazarı Mary Shelley 'nin de kocası bu abimiz .. Şu satırları yazan ,

    "Birbirine karıştırdım berbat lafları
    Ve soran bakışları.."

    ama o günün Londra halkı tarafından nedense

    "kalenin ardı bostan,
    yıkılsın yunanistan.
    yunanistan kızları,
    ne don giyer ne fistan..." kıvamında algılanan ve hiç okunmayan bir şair ..

    Hal böyle olunca yılgınlığa düşmüyor ve çıkıyor evinin balkonuna, yazdıklarını çoğaltıp gelip geçenin üstüne atıyor .. Şişelerin içine koyup ,mantarla kapatıp, elinde yaptığı kağıt gemilerin içine koyup yüzdürmeye başlıyor ..Balonlara dahi bağlayıp uçurmuş.. Birilerinin eline geçsin okusunlar diye ..Esasen bir zamanlar yerlere atılan sex shop reklamlarının da atası dersek kendisi için yanlış olmaz sanırım... Yürek burkan bir hikayesi var .. O zamanlar sosyal medya yok tabii ..Bir tıkla milyonlar falan fistan .. Sadece o mu ? Ya Freud ? Rüyaların Yorumu kitabının ilk baskısının tükenmesini TAM 8 , yazıyla SEKİZ sene beklemişler .. Ya Stendhal ?!? Yaşar Kemal 'in yazmaya başladığı her yeni romanı öncesinde okuduğu Stendhal ? Bakın ben size anlatayım ... Stendahl ' ı pek çoğunuz okumuştur ama hikayesini hiçbiriniz bilmez .. Bilen varsa da selamlar olsun ..

    Stendahl, değeri ölümünden takriben 50 sene sonra ve TESADÜFEN anlaşılmış bir yazar .. Yıllar sonra Paris' te mezarlıktan geçen bir yol yapımı sırasında Arrigo Beyle adlı birine ait bir mezarın üzerindeki italyanca "YAŞADI , YAZDI , SEVDİ" yazılarını okuyan bir italyanın , o mezarda ne işi olduğuna bir anlam veremeyen merakı sayesinde yeniden hatırlanıyor Stendhal ..Tesadüf bu ya!!! Tam da o sıralarda Streynski isimli bir profesör Stendahl 'ın doğduğu Grenoble 'e gidiyor... Can sıkıntısından incelemeler yaptığı şehir kütüphanesinde, toz toprak içinde el yazmalarına rastgeliyor .. Böylece '842 de ölen ve UNUTULAN Stendahl , '888 'de YENİDEN DOĞUYOR ..

    Kuşkusuz Stephen King , yukarda belirttiğim örneklerin aksine günümüzde yazıyor olmasının ve teknolojinin avantajlarını sonuna kadar kullandı .. Günümüzde edebiyatta piyasa koşulları egemen .. Hem de sonuna kadar ! Ve King'in bir dahi olduğu da su götürmez bir gerçek ! Bu çok açık ! Tartışmaya dahi sunmam .. Çocukluğumun bir numarası OLMASA DA ( "BİR" numara her zaman için Clive Barker ' ındır !) ilk üçüne yerleşmiş isimdir Stephen King korku edebiyatı dendiği vakit.. Ama şu var ki ben her zaman gerek müzik , gerek edebiyat olsun AKÇELİ işlerden uzak olmuşumdur .. Bir yerde popülerlik var ise, orda cacığa su katarlar .. Ayran diye getirip korlar önüne .. Dolayısıyla , böylesi durumlarda "İŞTE ATIN ... AL ! BU DA TIMARIN !" diyebilmek elzemdir .. Benim izlediğim kadarıyla en son 2005 ağustosunda King ve amerikalı yazarlar , romanlarındaki karakterleri satışa çıkardılar ... Sözümona düşünce ve özgürlük adına yapılan bir açık arttırmayla karakteri satın alan kişinin adı o karaktere verilecekti .. Ben ilk kırılmayı burda yaşadım ve uzaklaştım King'den .. Romanın adı da Cep idi hatta .. Bu çok itici bence ..

    Ne akla hizmet Medyum koymuşlar bu romanın ismini bilemiyorum ama romana gelecek olursak .. Arkadaşım bu roman bir KÜLT !! Bu olgu tartışmaya kapalı ! Önce onu bir kabul et .. Yani sen ben ve bir stadyum dolusu adam , bilmem neremizi yırtıncaya kadar aksidir diye bağırsak dahi ortada Shining diye bir film var KİTAPTAN uyarlanan .. Bu hususa da değinmem lazım defalarca izlemiş bir insan olarak söz konusu filmi .. FİLM AYRI , KİTAP AYRI GÜZEL .. Birincisi kitapta barok yani rahatsız edici bir anlatım mevcut .. En basitinden filmde yer alan otel halıları hipnoz verici ama mat bir görünüme sahipler .. Halbuki romanda anlatılanlar gayet işlemeli ve canlı bir ruh hali barındırıyor...Bunları niçin anlatıyorum ? FİLMLE KİTABI BİR TUTMAYASINIZ DİYE .. Kitapta olayların geçtiği otelin adı OVERLOOK .. Overlook ingiliççede TEPEDEN BAKMAK anlamlarını da barındırıyor ... Yani bir aşağılama da söz konusu .. ve söz konusu otel Colorado'da ..
    YANİ ?
    Yani söz konusu amerika tarihi olduğunda, kızılderili soykırımının en yoğun yaşandığı yerlerden biri .. Ve biz biliyoruz ki Hayvan Mezarlığı ' nı yazmış Stephen King , kızılderililerle ve onların mitosları ile yakından ilgili .. Diğer romanlarında bunun izlerine rastlamak mümkün ..

    Kitabı okurken , benle beraber okuyan arkadaşlardan çok ve gereksiz tekrar olduğuna dair geri bildirimler aldım .. Lakin gözden kaçırdıkları mevzu şudur ki bu hem KORKU , hem GERİLİM , hem de "PSİKOLOJİK" unsurlar barındıran bir kitap ..Aslında kitabı , King 'in tahtına oturtan etkenlerden biri de bu .. Doğaüstü güçleri , gothic edebiyatı ve insan psikolojisini aynı potada eritmiş olması .. Sizce iğrenç ama bence güzel bir örnekle açıklamak gerekirse, ebeveynleri önünde cayır cayır osuran bir cocuğun haleti ruhiyesini tüm aile bireylerinin gözünden kapınıza getirmiş King .. İşte size sıkıcı ve tekrar olarak gelen ama şahısların ilerleyen bölümlerde gelişecek olaylara farklı tepkiler vermelerine sebep olacak olan ayrıntılar bunlar .. Örnek verecek olursak kitaptaki Jack karakterinin öfke patlamalarının hem anne hem de çocuğun gözünden anlatılması ..

    Kitapta çok fazla öne çıkmıyor lakin filmde bu olgu kitapla paralellikler göstererek daha fazla öne çıkmış .. Nedir o dersen .. İZOLASYON !! İnsan ve insani "değerlerden" mahrum kalma .. Kendini bile isteye TECRİT ETME ..Bakın filmde geçen ve sonrasında KATATONIA ' nın ENDTIME parcasının başında yer alan şu alıntı özellikle kayda değer ..

    -- Because for some people, solitude and isolation can of itself become a PROBLEM.

    -- NOT FOR ME! ( JACK )

    Kendini bilerek ve isteyerek çember dışında tutan, izole eden Jack ' in hikayesi içerisinde Edgar Allan Poe ' nun Kızıl Ölümün Maskesi izlerine rastlamak mümkün .. Biliyorsunuz spoiler vermiyorum ama burada da tıpkı Jack ' in ve ailesinin durumunda olduğu gibi zamanın kızıl vebasına karşın yüksek duvarlarla korunan kale duvarlarına kendini hapseden bir prens söz konusu .. King bu roman içerisinde , bu muhteşem hikayeye pek çok kez gönderme yaparak "MASK OFF ( maskeler aşağı!) " diyip POE ya selam çakmış ..

    SONUÇ OLARAK KORKUNUN KÜLTLERİ ARASINDA YERİNİ SONUNA KADAR HAK ETMİŞ BİR ESER BU ...

    SON OLARAK : gideceğiniz OTELLERİ İYİ SEÇİN ...
    https://www.youtube.com/watch?v=7sxFyu_U2go

    Ve sonradan eklenen İŞSİZLİK BONUSU : OSMANLI' DA SHINING İZLERİ ..

    https://i.hizliresim.com/gPonXZ.jpg
  • 328 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    | Ben İyi Bir Kızdım ~Selvi Atıcı |
    °
    Erkek çocuklarına düşkün bir babanın üçüncü kızı olarak dünyaya geldiğinizi düşünün. Sonra sırf onun için, onun sevgisi için erkek çocuğu gibi davrandığınızı ve onların yapabildiği her şeyi yaptığınızı düşünün. Araba tamir eden, silah kullanan, maç yapan bir kız. Büyüdükçe güzelliği ortaya çıkan ve sonunda bir gün aşk kapısını çalan kız. Üniversiteyi, tıp fakültesini kazanan, bir zamanlar iyi bir kız olan Elif. Hayatının kararmasına çok az kalan kızımız.
    Önce aşık oldu. Sonra güvendi ve sonra da hayatı karardı ve birden uçurumdan yuvarlanmaya başladı. Tek hatası aşık olmaktı. Ve o hamleden sonra olaylar domino taşları gibi birbiri ardına düşmeye başladı.
    Günümüzde belki de en çok rastlanan düşünceyle ailesinin önüne koyduğu duvarlarla kaldı. Bizi insanlara rezil ettin.
    Kitabın ilk kısımlarını okumak o kadar ağır geldi ki gerçekten devam edemeyeceğimi düşündüm. Beni fazlasıyla etkiledi. Böyle arada yüzümüze bir tokat gibi çarpan gerçekler, aslında gerçekte yaşanan olaylar büyük bir darbe olarak indi yüreğime. Bir kadının hatta kadını geçelim bir insanın aşık olduğu insan tarafından böyle adice hayal kırıklığına uğratılması ve hayatının karartılması çok ağır. Bunu okumak bile bana bu derece ağır geldiyse yaşamak bambaşka bir boyut. Sayfalar ilerledikçe dram yüklü kitabımız belki de karakterimizin yaşadığı şeylerden güçlenmesi üzerine aksiyona dönüşüyor. Alıp götürüldüğü ekiple yani Emre, Akın, Devran ve Okan'la tanışmasıyla bambaşka bir dünyaya adım atıyor. Aklınıza gelebilecek her türlü yasadışı işi yapan ve bu konularda son derece donanımlı bir ekip düşünün. Silahtan dövüşe, bilgisayardan Kimya'ya. Ve bu ekibe dahil olmak zorunda kalan Elif ya da artık yeni adıyla Nehir. Onların aksiyon dolu işleri, aralarındaki bağ ve Elif'e verdikleri eğitimi okumak çok heyecan vericiydi. İnsan kitabı okurken tüm ekibi o kadar benimsiyor ki; bir yerden Emre çıkıp şebelik yaparak Civcivim diye bağıracak ya da Devran asık suratıyla tüm gerçekleri yüzünüze çarpacak diye hissediyorsunuz. Ve sayfaların sonuna geldiğimizde ise kitabın tadının damağınızda kaldığını hissediyorsunuz.
    Bu çarpıcı hikayeyi herkese tavsiye ediyorum. Mutlaka okuyun!
  • Antik Mısır Tanrısı Aton (Aten, Zentuk) ve Aton Dini Hazırlayan: Akhenaton "Aton, uludur, birdir, tektir.
    O'ndan başkası yoktur.
    Bir tanedir,
    O'dur her varlığı yaratan
    Bir ruhtur Aton, görünmeyen bir ruh.
    Ta başlangıçta vardı Aton,
    Tek varlıktı o.
    Hiçbir şey yokken o vardı.
    Her şeyi o yarattı
    Ezelden beri süregelen varlığı,
    Ebediyete kadar sürecek,
    Gizlidir Aton, kimse görmemiştir onu.
    İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman." Akhenaton [1] Aten ya da Aton ya da Zentuk, 4. Amenhotep (Akhenaton, Akhenaten, 4.Amenofis) tarafından ortaya çıkarılan [2] dinî inanışın tek ve yarı-soyut tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan kutsal kitaplı dinlerde olduğu gibi tek yaratıcı olarak kabûl edilmiştir. [3] Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli Mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve sûretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. [4] Firavunların saltanatı, 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde, 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar, başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı. [5] Akhenaton, babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni bir dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. [6] Yusuf Peygamber'den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'ın tahtına oturacak olan Akhenaton, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken Mısır'ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı. [7] Moneist (tek tanrılı) bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton'un dışında tüm tanrıları reddeden yeni bir dini kurdu [11] Halkına, ilâh'ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti. Adını, Aton'un hizmetkârı anlamına gelen AKH-EN-ATON şeklinde değiştirdi. [7] Bu dönüşüm, kısmen güncel muhâlefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir. Yeni başkent, Teb'in 500 kilometre kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bâkir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücâdelenin merkezî rolünü üstlenecektir. [8] Yeni başkente taşınılır taşınılmaz; Teb, başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton, mücâdelesinde bir adım dâhî geri adım atmayarak, Aton dışındaki Mısır ilâhlarının isimlerini âbidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. [6] Teb, Uzun süre sonra bu dönemde ilk kez önemini yitirmiştir. Çünkü Akhenaton, aynı zamanda Amon'un şehrinden de nefret etmekte, onu Tağut'un / kâfirliğin sembolü olarak görmektedir. [9] Akhenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "Sapkın Firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (sihirli tuğla) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Akhenaton'un küçük eşi Kiye'nın iç organlarının saklanması için konulmuş; ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Akhenaton'un halefi Tutankhamon'un (M.Ö. 1333-1323) adı yazılıdır. [10] Akhenaton, tahta geçtiğinde râhip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını fark etmiş ve bundan kurtulmak istemişti. Bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş râhibi olan amcasının etkisindeydi. [11] Başkenti Teb'den, şimdiki adıyla el-Amarna'ya taşıdı. [12]. Amarna'ya "Aton'un Ufku" anlamına gelen "Akn-et-Aton" adı verildi, sonra "Amon'un Büyük Râhipliği" makamını kaldırdı. [11] Akhenaton'un tek bir tanrıya inanması, halkını tedirgin etmişti. Özellikle Akhenaton'un düşmanları, onun eski firavunlar kadar güçlü olmayı amaçladığına ve artık büyük ölçüde râhiplerin eline geçmiş olan dinsel gücü yeniden kazanmaya çalıştığına inanıyorlardı. Onlara göre tek bir tanrıya tapmak çok, yanlıştı. [6] Teb'de bir isyân çıktı; ama ordu, bastırdı. Akhenaton, kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı. İnancının temelinde yalana karsı gelerek gerçeğe ulaşma düstûru vardı ve Tek Tanrı'ya olan sevgi, derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey. Biricik Allah, senden başkası (ve senden başka bir ilâh) yoktur." yazıları bulunmuştur. [11] Kralın eylemlerinin meşrûiyeti, mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde; Aton kültü, henüz Akhenaton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'î bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti. Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidârı "kendilerinin mutlak hâkimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir. [8] Firavunların halka benimsettirdiği resmî din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa Akhenaton, resmî dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich, şöyle yazıyor:
    "Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların râhiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı" [13] Putperestlikle mücâdelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak'taki Amon tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton'u bulduk) adında başka bir mâbed inşâ ettirdi. Akhenaton'un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı Güneş'i ve Ay'ı da O yaratmıştı. [11] İlâh'ın Bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (- İslamiyet'teki Abdullah adı gibi - Aton'un hadîmi, yâni hizmetkârı) olarak değiştirdi. Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği İlah, kendi ifâdesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın Yaratıcı'sıydı. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi. Akhenaton, bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu: “Aton. Gündüz gibi ışıklı Aton.
    Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı.
    Sen, benim kalbimdesin.
    Fakat [onlar,] seni tanımak istemiyorlar.
    Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
    Onlara araştırma gücü ver!
    Senin gücün, senin planın, sonsuzdur.
    Dünya Sana ait ve Senin.
    Çünkü onu Sen yarattın.” Bir başka şiirinde de şöyle der: “Senin nûrunla bütün yollar açılır.
    Balığın suda zıplaması, Sen'dendir.
    Senin nûrun, rûhların kalbine nüfûz eder.” Halkın, krallara ulûhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dînî törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı. [11] Kraliçe Nefertiti, o dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Kocası Akhenaton'la aynı eşit haklara sahipti. Bazı kararları kocasının yerine verebiliyordu. Bir kraliçenin firavunla aynı yetkiye sahip olması da Mısır'da alışılmış bir durum değildi. Bundan halk ve din adamları, rahatsızdı. Çok tanrılı dinden Tek tanrılı dine geçişte eşine verdiği destek yüzünden düşmanları artmıştı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı; ama yine de Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [14] Şurası bir gerçektir ki, bir firavunun bir anda tüm tanrıları - özellikle de Amon'u - reddedip Aton'u yüceltmesi, Mısır için gerçekten gerek gündelik hayatta, gerek siyâsî açıdan büyük bir şok olmuştur. Bu, aynı zamanda cesaretli bir harekettir. Çünkü Akhenaton, inancını kabul ettirirken o dönemde büyük güç sahibi Amon rahiplerini boyun eğdirebilmiştir. [9] Ancak Akhenaton, tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu, kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thoth, "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thoth'a: "sırlara vâkıf" pâyesi verilmesi sürdürülmüştür. [15] Zamanın kaynakları, Aton dinini getirdikleri için ilâhların (!) onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilâhları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine Aton kültürünü getirdiğini belirtirler. Yani ilâhların (!) verdiği cezaya isyân eden firavun, onların varlıklarını da reddediyor. Sonuçta Nefertiti'ye verilen cezâ, onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir. [14] Güneş Tanrı Aton'a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelen Akhenaton'a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı, daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizâh gelişti. Hatta şiirlerde açık-saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler, son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. [16] Akhenaton'a ilk karşı çıkanlar Mısır'ın çok kudretli bir tabakası olan râhiplerdi demiştik. Ancak Akhenaton, onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı Teb şehrinden ayrılarak kendisine Amorna (El-Amarna) şehrini kurdu. Ölünceye kadar da burada yaşadı. [11] Akhenaton, büyü ve sihri yasakladı. Ölümden sonra da tek hâkimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton'un büyüklüğü ve tebliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen. Akhenaton, tanrı oğulluğu sıfatını dareddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz. İsa'yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı'ya asla bir ihtiyâcını karşılamak için hitap etmezdi. Aksine, doğanın güzelliğine ve Yaratıcı'nın iyiliğine heyecân ve aşk duyan biri olmalıydı. Gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nûr'a tapılırdı. Eşit olarak yayılan aydınlık, adalet kavramını simgelerdi ve bu Nûr, Gerçeklik Ülkesi'ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu'nun bâzı çizgileri ister istemez akla geliyor. Bir yazıtta söyle denir; "Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın." Anlaşılıyor ki; Akhenaton,Tek tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. Tapılan bir heykel ya da put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. [11] Aton'un da sembolü, - tıpkı Ra gibi - güneş kursuydu. [17] Ancak Teb'in önde gelenleri, O'nun bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. Akhenaton ve ahâlisi, Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-Aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis; yani "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. [13] Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla da aynıdır. Adon, daha sonra İbrânîler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür. [4] Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. [2] Sanatkârlara tâlimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Her şey, sade ve olduğu gibi resmedilecekti. [11] Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir. [8]
    Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir. [8] Aton, her işinin ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi. [2] Diğer tanrıların aksine, tek tanrı Aton'un insânî tasviri yoktur. Bu da semâvî dinler ile paralellik gösterir. [9] Ama uzun soluklu bir inanış olmamıştır. [2] Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton, zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar. [13] Tarihte ilk soyut tek tanrı inanışını yerleştirmeye çalışan Akhenaton'un ölümünden (M.Ö. 1352) sonra, Amon rahipleri yeniden etkinlik sağlayarak, bu inanışı yok ettiler ve Mısır'ı eski inanışına döndürdüler. [3] Akhenaton "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeleri yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. [2] Akhenaton'un ölümü sonrası, Aton inancı da son bulmuştur. İktidar boşluğunu fırsat bilen Amon rahipleri, Smenkhare ve Ay'ın ölümünden sonra çocuk yaştaki Tutankhaton ve karısı Ankhesenpaaton'u tahta çıkarmışlardır. Burada çok ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Aton döneminde doğmuş olan bu kişinin adları, sırf "lanetli tanrı'nın adını taşıdığı ve halka kötü bir izlenim bıraktığı için Amon rahipleri tarafından değiştirilmiş ve Tutankhaton / Tutankhamon adını almış, Ankhesenpaaton ise Ankhesenamon adını almıştır. [9] Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, "Restorasyon Fermanı'nı yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir. Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve 20. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu 20. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: "Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır." [8] Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu 2. Ramses başa geçti. Hz. Musa gelene kadar da batılın hükmü Mısır'da sürdü. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu. [13] Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar. Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb'e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti. [11] Ancak Mısır'da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa'nın eliydi. [7] Teoloji ve Aton Dini Felsefesi Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:
    "Bütün davarlar otlarla yaşar.
    Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir.
    Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar.
    BÜtün koyunlar ayak üstü oynar.
    Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar. "
    Aton, yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar.
    "Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil.
    Sen bu arzı istediğine göre yarattın.
    Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar.
    Yeryüzündeki herşey ki
    Ayakları üzerinde yürür
    Ve yüksekle olan herşey ki
    Kanatlarıyla uçar.
    Suriye ve Nubiye memleketlerinde
    Mısır diyarında
    Herkese layık olduğu yeri seçersin
    Bütün ihtiyaçları verirsin."
    Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır.
    Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan birtakım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.
    "Oğlun Akhen-aton'un koru
    Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin
    Cihan senin elindedir, yarattığından beri"
    İlerleyen bölümlerde ise bu yakarış, çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:
    "Sen bunları oğlun için
    Senden gelen oğlun için
    Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için
    Onun sevgili kral kızı karısı, İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın
    Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor."
    Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti. Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışsever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi. Akhenaton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.
    Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu. Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu.
    "Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum
    Senin güzelliğini her gün görüyorum
    Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek" [8] Eski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir. [13] Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'da yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar uzanan Allah'ın vahyettiği Hak Dine bağlamak uygun olacaktır. [