• HAKLI ÖFKE
    "Öteki yanağını dönmek, yani adaletsizlik ya da kötü muamele karşısında sessiz kalmak, çok hassas bir şekilde değerlendirilmelidir. Pasif direnişi Gandhi'nin kitlelere öğrettiği gibi politik bir araç olarak kullanmak bir şeydir; ailede, toplumda ya da dünyadaki çürümüş ya da adil olmayan bir iktidar gibi çekilmez bir durum karşısında kadınların hayatta kalabilmeleri için seslerini çıkarmamaya özendirilmesi ya da zorlanması ise tamamen başka bir şey. Bu durumda, kadınlar vahşi doğallarından koparılırlar, suskunlukları da huzuru değil, zarar görme tehlikesine karşı ördükleri büyük savunmayı gösterir. Sadece o kadının suskunluğuna bakarak, bunun hayatı her zamanki haliyle onayladığı anlamına geldiğini düşünmek ise tümüyle yanlıştır.
    Gökleri sarsan bir öfkeyi serbest bırakmanın zorunlu hale geldiği anlar vardır. Sahip olunan bütün ateş gücünü serbest bırakmanın da zamanı gelir-gerçi böylesi anlar nadirdir, ama varlıklarından şüphe duyulmamalıdır. Bu, ciddi bir saldırıya yanıt olmalıdır; saldırı ise çok büyük ve ruha ya da tine karşı gerçekleştirilmiş olmalıdır. Öncelikle, değişime yönelik diğer makul yolların hepsi kullanılmalıdır. Bunlar başarısız olursa, doğru zamanı seçmemiz gerekir. Öfkenin tam anlamıyla ortaya çıkmasına uygun olan zamanlar vardır. Kadınlar, aşağıdaki masaldaki adam gibi, içgüdüsel benliğe dikkat ettiklerinde, bunun zamanını bilirler. Sezgisel olarak bilir ve hareket ederler. Doğru olan da budur. Yağmur kadar doğru olan."
  • 128 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Timaios yüzyıllardır Platon’un en önemli yapıtı sayılmıştır. Ayrıca Platon’un diğer kitaplarından oldukça farklıydı. Evren’in yaratılmasından tutun da insanların ve tanrıların nasıl ve neden yaratıldığından bahsediyor. Milattan önce 360 yıllarında yazılmış olmasının yanında ortaya attığı tezler oldukça düşündürücü. Bu nedenle üzerinde oturup uzunca düşünülmesi gereken bir kitap. Yazdığı şeylerin bazıları sürrealist olsa da içlerinden bugün de geçerliliğini koruyan bilgiler var. İnsanın kendini nasıl geliştirmesi gerektiğine dair öğretici bilgiler de içinde yer almakta. Bunlardan birini şu alıntıyla göstermek istiyorum:
    “Biz toprağın değil, göğün bitkisiyiz. Tanrı başımızla kökümüzü, ruhun önce oluşturulduğu yere asmış, böylece bütün gücümüzü göğe doğru yükseltmiştir. Onun için, bir insan kendini tümüyle tutkularına, isteklerine verir, bütün gücüyle onları doyurmaya uğraşırsa, bütün düşünceleri ister istemez ölümlü olur; kendisinde, olabildiğince, ölümlü yanından başka bir şey kalmaz, çünkü yalnızca o yanını geliştirmiştir. Ama bir insan kendisini salt bilgi uğruna gerçek bilgeliğe verir ve yetileri arasında en çok, ölümsüz ve yüce şeyleri düşünmek yetisini ilerletir, gerçeğe ermeyi başarırsa insanoğlunun ölümsüzlüğe ermesine hiçbir engel kalmaz; bu insan, her zaman kendisindeki yüce yanı dikkatle korursa, içindeki onu hep iyi bir durumda bulundurduğundan, üstün bir mutluluğa kavuşacaktır. “
    Kitabı sahaftan 2₺ ye almıştım. Verdiğim fiyattan daha fazlasını verdi bana, çok mutlu oldum.
  • 456 syf.
    ·60 günde·Beğendi·6/10
    Özetle şunu söylüyor Harari: Teknolojideki müthiş gelişmeler sayesinde dünyayı bu yüzyıla kadar meşgul etmiş savaşlar, kıtlıklar, hastalıklar hatırı sayılır derecede azaldı. Ama fatura, dünyanın ekolojik dengesine çıktı.

    Peki şimdi insan ne yapacak? Savaşları ve açlığı tümüyle kuruturken, diğer yandan ekolojik dengeyi yeniden kurmaya mı çalışacak?

    Hayır diyor Harari. İnsanın önündeki yeni hedef, Tanrı olmak. Kitabın adını bu yüzden Homo Deus koymuş zaten.

    Ama Tanrı olmaya giderken, evdeki bulgurdan nasıl olunabileceğini gayet güzel anlatıyor (Bakınız: Yazının sonundaki Dataizm dini bölümü)

    Harari, yapay zekanın önünün açık olduğunu söylüyor. İnsanların yaptığı birçok iş gelecekte bilgisayarlar tarafından halledilecek.

    Yapay zekanın yönetici olduğu, ev sahibimiz, işverenimiz olduğu bir dünyaya hazır mısınız?

    Peki, teknolojik olarak bu denli ilerleyen bir dünyada “vasıfsız insan’ yığınları ne olacak?

    Harari kitap boyunca çok iyi sorular soruyor.

    Bazılarının yanıtı var, bazılarının henüz yok.

    İnsan’ı ele alalım mesela. Yakın bir zamana dek, insan, hayvanlardan çok daha üstün, “özgür irade”si olan bir varlık sanıldı.

    Oysa bilimsel gelişmeler tam tersini söylüyor.

    İnsan, tıpkı diğer hayvanlar gibi, genetik kodlarına göre hareket eden bir organizma.

    Ve tıpkı fareler gibi, insanların duygu ve tepkilerini kontrol etmek mümkün.

    İnsan beynindeki doğru noktaların uyarılmasıyla, öfke / korku / depresyon gibi karmaşık duyguların bile yaratılabileceğini ya da ortadan kaldırılabileceğini biliyoruz.

    Burada bir paragraf açıp hep beraber düşünelim: Teknolojik olarak bu kadar gelişmiş bir dünyada, Ortadoğu’daki terörün, yıkımın, nefretin nedeni nedir mesela?

    Ülkemizi düşünelim. Yirmi otuz yıl öncesine dek iyi kötü ahlaki kurallara uyan (yani kadınlara ve çocuklara hunharca saldırmayan, ortalık yerde çalıp çırpmayan, kötülüğe tapmayan, şiddet bağımlısı olmayan) insanlara ne oldu da, böylesine değiştiler, sürekli nefret kusuyorlar? Kötülük neden 24 saat iş üstünde?

    Bunun yanıtı şu cümlede gizli: İnsan beyni “işlenmeye” son derece müsaittir.

    Bizde de olan bu.

    İnsan beyni artık “işleniyor.”

    Harari, bilimin liberal inancı çürüttüğünü söylüyor. Birey diye bir şey yok. Özgür ruh diye bir şey yok.

    Genetik kodlarımız var sadece.

    Bunun ışığında “hayatın anlamı” nedir, onu deşeliyor Harari.

    Liberalizm, “dışsal bir varlıktan” medet ummadan, kendi anlamımızı kendimizin yaratmasını söyler.

    Ama bilim, insan beynini iyice incelemiş olan bilim, çok farklı şeyler söylüyor.

    İnsanları aslında “var olmayan” bir şeylere inandırmanın, manipule etmenin, kışkırtmanın çok kolay olduğunu söylüyor. İşte sırf bu nedenle, evlatlarını savaş gibi bir anlamsızlıkta yitiren aileler “şehitlik” kavramıyla susturulabiliyor. Her türlü saçmalık ve yıkıma bir kılıf uydurulabiliyor.

    Harari, benlik de tıpkı uluslar, tanrılar ve para gibi “kurgu”dur sadece diyor.

    İnsanlara hikayeler verirsin, onlara inanmalarını sağlarsın ve bu hikayeler uğruna gerekirse canlarını bile verirler.

    Peki o kadar gözümüzde büyüttüğümüz insan, sonuçta kendi yarattığı yapay zekaya yenilecek mi?

    Dünyadaki ekonomik büyümenin “yan etkisi” olarak ortaya çıkan milyonlarca eğitimsiz, cahil, vasıfsız insana ne olacak?

    Bu soru, özellikle bizimki gibi ülkeleri çok yakından ilgilendiriyor.

    Şurası bir gerçek ki, gelecek “algoritmaları kurup yöneten” insanların hakimiyetinde olacak. En azından yapay zeka onları alt edene ve hakimiyeti ele geçirene dek.

    Peki ya bizdeki gibi, tümüyle vasıfsız / eğitimsiz insan yığınlarının gelecekteki “fonksiyonu” ne?

    Kolayca tahmin edebilirsiniz. Hiçbir şey.

    İnsan çöpü olmaya adaylar.

    Öyle günlere doğru gidiyoruz ki, doktorların / avukatların / öğretmenlerin bile işlevselliği tehlikede olacak. Çünkü algoritmalar onların işlerini hem de kat kat daha verimli olarak yapabilecek.

    Harari, şunu soruyor: Bu teknolojik gelişme ve bolluk içinde, işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün müdür?

    Mümkündür diyor.

    Ki, aslında bugün, bizimki gibi ülkelerde yapılan tam da budur: Yarının küçük bir provası.

    Hiçbir şey üretemeyen tamamen vasıfsız insanlar, iyi kötü destekleniyorlar (sadakalar, devlet yardımları vs) ve iyi kötü besleniyorlar.

    Ama insan denen yaratık, “meşgul edilmediğinde” deliren bir varlık.

    Aslında Ortadoğu’daki delirmeyi bu gözle değerlendirebiliriz gibi geliyor bana.

    Dünyadaki bilimsel gelişmeye hiçbir şekilde ayak uyduramayan, çağı kavrayamayan, üretemeyen kitlelerin delirmesi ve bir anlam peşinde koşması (Radikal İslam). Burada esas nokta, bilimsel gelişmeden tamamen kopuk olmalarına rağmen teknolojiyi kullanabiliyor olmaları (yani buna izin verilmiş olması-çünkü sonuçta bunlar tüketici).

    Mesela, onca yoksulluğa rağmen Hindistan’da ya da Çin’de bu türden bir delirmenin olmamasının nedenini, teknolojik gelişmenin bir parçası olmalarına bağlayabilir miyiz? Nüfusun az bir kısmıyla da olsa, uzay programlarının ve yapay zeka araştırmalarının parçası durumundalar.
    Harari, yarının dünyasında, bildiğimiz anlamdaki dinlerin tarihe karışacağını söylüyor.

    Dünyanın gelecekteki dini: Dataizm.

    “Veri”lere tapılacak yani. Bilgiye tapılacak.

    Dataizm, evrenin “veri akışı”ndan oluştuğunu ve her varlığın değerinin veri işleme sürecine yaptığı “katkı” ile belirlendiği öne sürer, diyor Harari.

    “Dataizm içi boş kehanetlerden ibaret bir din değildir. Bir Dataist her şeyden önce daha fazla kitle iletişim aracına bağlanarak veri akışını artırmalı, olabildiğinde çok bilgi üretmeli ve tüketmelidir. Dataizm sadece insanların değil her türlü varlığın, mutfaktaki aletlerin, ormandaki ağaçların bile bu “internet”e bağlanmasını ister. Dataizm’de günah, veri akışını engellemektir. Nitekim Dataizm, bilgi edinme özgürlüğünü her şeyin üstünde tutar.”

    Lafın kısası, yarının dünyasında birey, minicik bir çip’e dönüşüyor.

    Dataizm’de “insan deneyimi” ancak yazı, fotoğraf vs olarak “ağ”a yüklendiğinde bir anlam kazanıyor.

    Artık hepimizin her an çılgınlar gibi internet ortamından bir şeyler paylaşmamızın, yüklememizin anlamı bu.

    Harari, dataist devrimin hemen değilse de 70-80 yıl içersinde diğer tüm dinleri dışlayacağını söylüyor.
    Peki diyor Harari, Dataizm dünyayı fethetmeyi başarırsa, insana ne olacak?

    “Dataizm hümanist istekleri yerine getirmeyi vaat ederek yayılır. Ölümsüzlük, mutluluk, sağlık, güç… Ancak otorite insanlardan algoritmalara (yapay zekaya) geçtiğinde işin rengi değişecek. “Nesnelerin interneti” sorunsuz işlemeye başladığında, her birimiz veri selinde eriyip gidebiliriz.”

    Dataizm insanı, insanın diğer hayvanlara yaptığını yapmakla tehdit ediyor: Yok etmekle!

    Bakalım haklı çıkacak mı?

    Çok ama çok ileri bir tarihte, geriye dönüp bakıldığında kozmik veri akışının içinde insanlık “minicik bir dalgalanma” olarak mı görülecek sadece?

    Hiçbir zaman tam bilemeyeceğiz. Sadece tahmin edebiliriz...
  • Bu siteye katıldığım ilk günlerden beri edindiğim bir amaç var: Dini görüşler haricindeki ortak değerlerde buluşabilecek olduğum insanlarla hareket edebilmek. Dini görüşü dışarıda tuttum çünkü benim görüşüme göre dinin, tanrının varlığı ya da yokluğu bu hayatta verdiğimiz mücadelede bir şeyi değiştirmiyor. Yüksek İşsizlik oranlarını değiştirmez, adalet kavramının çıkarcı kitleler tarafından saptırılmış oluşunu değiştirmez, Düşünce özgürlüğünü kullanmak isteyenlerin hapiste çürüyor olduğu gerçeğini değiştirmez. Manavdan beş çeşit meyve yerine iki çeşit alabilir olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Ayda bir, yılda bir et yiyen insanların var olduğu gerçeğini değiştirmez. İstediğiniz kadar devam ettirin.. Her gün öldürülen kadınların diğer gün unutulduğunu değiştirmez. Çocukların maruz kaldığı cinsel istismar olaylarının onbinlerce olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu yüzden din dışında kalan değerlerde buluşabileceğim insanlarla muhatap olmayı tercih ediyorum. Tartıştıktan sonra ortak değerlerde buluşamayacak olduklarımı ise görmezden geliyorum çoğunlukla.
    Az okunan, az bilinen, az değinilen yerlere temas ettim. Yazdım, yorum yaptım, etkinlik düzenledim. Ortak bir platformda bireysel olandan çok toplumsal olana ağırlık verdim. Bazen dışarıda yaşananlara çok öfkelendiğim anlar oldu sert, sarsıcı incelemeler yazdım. "Birey olarak ne yapabiliriz ki?" ya da "Benim konuşmamla ne değişecek?" Cümleleri ile kıyıda köşede durmayı tercih etmedim. Yaşlı siyasetçilerin yüzyıllardır oyuncağı olan gençliğin sessiz kalmasını, sindirilmesini kabul etmek istemedim. Sürekli "saygı" çerçevesinde dayatılan zorlama bir sessizliği de kabul etmiyorum. Ben okuyor ve düşünüyorsam yazmalıyım da. Okuduğum kitaplardan alıntılar paylaşmak benim kim olduğuma işaret etmez ya da neye inandığımı da. Birey olarak yaşadığım sorunlar ise çoğunlukla toplum ve iktidar mekanizmalarının aksaklıklarından kaynaklıdır. Bu aksaklık bana sorun teşkil ediyorsa bunu dile getirme özgürlüğüm varken kullanırım. Zaten sınırlı bir özgürlük durumumuz var asıl mücadelemiz bu olmalıyken Ortak öfkeleri doğru hedefe yöneltmek gerekirken, biz birey olarak örselenme durumunu daha çok önemsiyoruz. Altını çizerek belirtiyorum. Birey olarak her şeyden hassasiyet kapacak olduğumuz zamanlar çoktan geride kaldı. Herkes dışarda akan hayata baksın, odasının penceresinden sokağa baksın. Sabah saat sekizde işe giderken ki yürüdüğüm on dakikalık mesafede yüzlerce çocuk işçi görüyorum ben, çalıştığım iş yerinde her gün istismara uğrayan kadınlar, çocuklar görüyorum, o insanların yaşadığı çaresizlik durumunun nasıl bir his olduğu ile her gün yüzleşiyorum. İş yerimin karşısındaki parkta yatan sokak insanlarını görüyorum. Sebepsiz zenginleşenleri görüyorum, iltimaslarla iş yaptıranları görüyorum. Kısaca bu çürümüşlük durumuna her gün maruz kalıyorum. Ve bu durumu değiştirebilecek devrimleri geçmişte yapan ama devrimlerini koruyamayan bir ülkede yaşıyorum. Her şeyi kabul edelim, hiçbir şey yapmayalım, okumayalım, düşünmeyelim, sorgulamayalım neden sömürüldüğümüzü dile getirmeyelim boyun eğelim, daima çıkar sahipleri kazansın hayallerini kuranlara karşıyım. Benim işim kitaplar, yıllardır öyleydi, öyle kalmaya devam edecek. Ben üzerime düşeni elimden geldiğince yapıyorum. Etrafımda olan kişileri sorgulamaya, düşünmeye, gerçekleri göstermeye sevk ettirebilecek kitapları tarihin gömülü yerlerinden çıkarıp sergiliyorum bundan faydalanmak isteyen de çıkabilir kendince gereksiz bulan da. Ama kendi düşüncelerimi kendim yönetiyorum benim çizgim budur. Ve bazen bu sitede öyle şeyler oluyor ki kendimi karşıdakilere anlaşılır kılmak için ekstra uğraş vermeme neden olanlar çıkabiliyor. Bunlara ayrıca teşekkür ediyorum. En azından geriye dönük bir öz eleştiri yapıp şuana kadar gelebiliyorum. Tutarlı-tutarsız noktalarımın olup olmadığını da belirleyebiliyorum. Yazmak, okumak, düşünmek eylemlerine sürekli vurgu yapan Ahmet Cemal'in "Okuyan Gençlere Mektuplar" bölümünden bir parçayı gençlere ya da diğer tabiri ile Z Kuşağı diye kategorileştirilenlere hediye ederek bitiriyorum.

    Sizler yani bu ülkenin okuyan gençleri:

    "Sizin en büyük yalnızlığınız, özgür seçimleriniz sonucu tek başınıza kalmayı yeğlemiş olmaktan kaynaklanmıyor.
    Asıl yalnızlığınız, hep kalıpları öğrenmenin görev diye belletilmesinin, gerçek anlamda bir ahlaka giden yolun ancak insanın kendi ahlakını önce kendi iç dünyasında yaşamasından, yaşadıklarının ahlakını da savunmayı öğrenmesinden geçebileceği gerçeğine karşın, hep çoğunlukla hangi erdemleri savunduğu belirsiz ve düzmece ahlak kurallarıyla yaşamak zorunluluğunun yol açtığı bir yalnızlık - ya da gönüllü olduğu hiç de söylenemeyecek bir iç sürgün
    Sizler, kendi seçimlerinizle, özgürce biçimleyeceğiniz, sorumluluğunu üstleneceğiniz, yalnızca sizin olacak yaşamlar için değil, fakat sanki yalnızca elden düşme ya da ikinci elden yaşamlar için yetiştirilmektesiniz. Yaşana yaşana iyice yıpranmış, birey bağlamında hangi duraklardan geçeceği artık ezbere bilinen, kalıplaşmış, böyle olduğu için de hâlâ ve ne ölçüde geçerli olup olmadığı hiç sorgulanmayan değer yargılarıyla belirlenmiş, hiçbir dönemecinde biraz da serüven tadı taşımayan yaşamlara mahkûm edilmişsiniz.
    İnsanoğlu, elbette bir boşluğun içine doğmaz. Daha dünyaya gözlerini açtığı andan başlayarak hem en yakınında bulunanların hem de, başta doğduğu ortamın kültürü olmak üzere, içinde bulunduğu koşulların etki alanına girer. Ancak, varlığını hep sürdürecek olan böyle bir etki alanında kalması, insanın sonraki tüm gelişmesinin edilgin bir çizgiyi izleyeceği veya izlemesi gerektiği anlamını kesinlikle taşımaz. Çünkü insan, doğadaki öteki canlılardan farklı olarak, içinde bulunduğu ortamları ve koşulları kendi istediği doğrultuda olabildiğince değiştirmesini sağlayacak ve adına irade denilen bir güçle de donatılmıştır. İnsan, dünyaya hem öteki insanlar gibi biri hem de tümüyle kendine özgü biri olmak üzere, deyiş yerindeyse bir tür çifte kimlikle gelir. İnsanlık tarihinin gelişme sürecinin bize gösterdiği en önemli gerçeklerden biri, toplumsal yaşam içersinde kendine özgü kimliğini geliştirme isteğinin insanda neredeyse bir içgüdü niteliğiyle var olduğudur. Düşünce tarihinde yer etmiş adların hepsinin insanoğlunun bu özgürlüğünü de defalarca vurguladıkları göz önünde tutulduğunda, böyle bir özgürlüğün önemi kendiliğinden ortaya çıkar."

    Kendimize özgü kimliğimizi oluşturup koruyalım..


  • Emirgan

    Necdet Evliyagil

       

    (Yahya Kemal’e)
    Ulu çınar’ın altında
    Tükenmiş yıllar,
    Cennet Boğaz’da
    Sıram - sıram yalılar;
    Hepsinde de küllenmiş,
    Boğaziçi’nin üzerine serpilmiş
    Renkli - renksiz anılar var.
    Gelenler - gidenler,
    Sevinçliymiş - kederliymiş,
    Kim hatırlar - kim anlar?

    Aradan geçti uzun yıllar,
    1940’lar - 1960’lar,
    Hepsi de bir beyaz bulutun arkasında,
    Eriyip kayboldular.
    Ulu çınar’ın altında,
    Üzeri çıplak masa’da,
    Her tarafı dökülen
    Bir hasır sandalye’de,
    Elinde demli çayı
    Ve de nargilesiyle.
    Bir dev şair yaşamakda;
    Ölümsüz Yahya Kemal
    Oturmakda burada,
    Zaman zaman gözleri,
    Karşısında uzanan,
    Boğazın bazan gri,
    Bazan da maviyle dolup - taşan
    Sularının, pırıltısında buğulanmakda;

    Hayal bahçesine dolan şiirleri,
    Vaniköy’den - Kanlıca’ya doğru koşmakda,
    Gökboşluğunca
    Kanatlanıp - uçmakda,
    Arkasından tümüyle cânım istanbul’u
    Kucaklamakda..

    Şiirimizin Sultanı
    Emirgân’da,
    Bir yaşlı çınar’ın altında,
    Bir köhne masa’da,
    Elindeki demli çayı değil de sanki
    İstanbul’u yudumlamakda;
    Yedi tepe’nin,
    Ve bulutların arkasındaki
    Güzel anılarını,
    Kimseye bırakmamakda.


    Kayıt Tarihi : 21.5.2015 16:05:00
  • 388 syf.
    ·5 günde·10/10
    Küçük ve sakin bir kasabada, katı yürekli anneanne tarafından büyütülen genç Beatrice, ailesi tarafından terk edilmiş bir çocuk. Yaşadığı zaman boyunca hep sıcak iklimleri ve egzotik yerleri görmeyi hayal eder. Genç yaşta Hindistan'a, sonra Afganistan ve Tayland'a giden Beatrice, 19 yaşında Malezya'da yakışıklı ve zengin bir Çinli'ye aşık olur ve sonrasında tüm olaylar gelişir.

    Hayatta kalma içgüdüsünün insan zihninde ve bedeninde oluşturduğu güç, ruhun özgürlüğünün bedenin özgürlüğüne zıt olmasına rağmen sürekli korkunç ve sefil koşullarda bile 'yarın daha iyi bir gün olur belki' umudunu anlatan sürükleyici ve muhteşem bir hikaye.
    Özgürlüğü seven ve buna düşkün, saflık, kaygı, korku, sevgi, sevgisizlik, çocukluk travmalarıyla büyümeye başlayan bu hikayede haksız yere özgürlüğünden olan ve demir parmaklıklar ardında yaşam mücadelesi veren bir kadının romanı.

    16 yaşında özgürlüğe doğru koşmaya karar verip sonra sırf aşk için idama mahkum edilmek tümüyle dehşet verici bir durum. Okurken hiç bu kadar ağladığım ve ruhumun en derininde bile hissedebildiğim başka bir öykü ya da başka bir kitap bilmiyorum. Yazarın, hiç bitmeyen umudu ve her yeni güne -yaşadığı onca ağır ve travmatik olaya rağmen- dünden sıyrılmış olarak uyanması herkesin becerebileceği bir şey değil. Belki de çoğumuz Beatrice'in yerinde olsak, idamı beklemeden intihar bile edebilirdik. Hikayenin tamamını okuduğunuzda, çok şiddetli bir depreme maruz kalmış gibi sarsılmamanız mümkün değil. Kitabın dili basit, betimlemeler sıradan fakat duyguyu geçirme konusunda inanılmaz başarılı.
    Bu kitapta ailenin aslında ne kadar önemli olduğunu da bir kez daha anlıyorsunuz ve aslında sevginin.
    Şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap.