• ...
    Az önce 3 yaşındaki kardeşim Janya, bana "Dijwar, silgi jêbir e?" diye bir soru sordu. Yani, silginin Kürtçe'deki karşılığı "jêbir" mı diye sordu... Ben de, evet dedim. Sonra dönüp her zaman izlediği, Kurmancî, Kirmanckî(zazakî) ve Soranî yayın yapan çizgi film kanalı Zarok Tv'yi izledi.
    Bu size sıradan bir durum gibi görünebilir. Ama benim için apayrı bir mutluluk. Gençliğinin en verimli döneminde bile kendi dili hakkında bilgisi olmayan(uğraşmayan) insan sayısının fazla olduğu şu dönemde, 3 yaşındaki bir çocuğun kendi diline olan ilgi ve merakı elbette beni mutlu eder. Bir yandan da o kadar genç ve yaşlının 3 yaşındaki bir çocuğun dil bilinci kadar bilince sahip olmaması acı veriyor.
    Her millet kendi dili ile vardır. Bir milleti millet yapan en başta dildir. Bu Türk olsun, Arap olsun, Laz olsun, Ermeni olsun; kendi diline sahip çıkmayan, yeteri kadar saygı göstermeyen hiçbir kişiliğin saygınlığa erişeceğini düşünmüyorum.
    Dilinizle yaşayın, diğer diller ile kardeş olarak...
  • 116 syf.
    ·5/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Okuyalı epey zaman oldu. Açıkçası bu kitabı incelemek isteği bu sitedeki incelemeleri okuyunca oluştu. İnceleyenlerin birçoğu uzun uzun açıklamak, örnekler vermek, neden desteklediğini anlatmak yerine adeta Muazzez Hanım’ın fanı gibi okunmalı, mükemmel şeklinde yorumlar yapıyor. O kadar garip, şişirilmiş inceleme paylaşımı okuduktan sonra ister istemez aynı kitabı mı okuduk acaba demeye başladım. Son sınıf ilahiyat öğrencisi kardeşim Serhat Günaydın ile kitabı incelemeye karar verdik. Ben İslam dinine inanıyorum. En az sizler kadar kuşkucuyum. Sorduğum sorularla adeta kardeşimin başının etini yiyorum. Zihnimi meşgul eden her şeyi soruyorum. Anlamaya çalışıyorum. Sağı solu kurcalıyorum. İnternette araştırmalar yapıyorum. İnsanların okuyup hemen inanmalarını anlayamıyorum. Kitaptaki bilgileri araştıranları ayırıyorum. Bu kitap sizin kadar zihnimi meşgul etti mi bilemem, çünkü sizin bunun üzerine yeterince düşünmediğinizi incelemelerinizden, körü körüne inanmanızdan anlıyorum. İncelememizde daha çok İslam üzerine yapılan benzetimler üzerinde duracağız. Yazarla ilgili de birkaç şey söyleyeceğim. Şuan 105 yaşında olan yazarımıza saygım var. Atatürk’ün yönlendirmesiyle Sümerolog olmuş, ülkemize hizmet etmiştir. Şahsi olarak bir kinim yoktur. Derdim bu kitabı yazarken yaptığı adeta zorlama yorumlarladır. Kitabı ikinci kere okuyup içerisinde yer alan ifadeleri tırnak içerisinde alıp, eleştirimi yazıp, toparlamayı, kaynaklarını da belirtmeyi düşünüyorum. İncelemeyi bir Word dosyasına yazacağım. İnceleme sonuna indirmek isteyenler için koyacağım. Daha fazla uzatmadan kardeşimle kitabı incelemeye başlıyoruz.

    “Gelecekte yeni bulunacak metinlerle bunlara daha ilaveler yapılabilecektir. Çünkü Sümer din veya edebiyatına ait henüz bilinmeyen ve kırıklıkları dolayısıyla tam çözülemeyen metinler de olduğu gibi, hâlâ toprak altında da pek çok tabletin bulunduğu kuşkusuzdur. Bununla birlikte eldeki malzeme bile Sümer kültürünün daha sonraki dinler üzerine olan etkisini okuyuculara göstermeye yeterlidir, kanısındayım.”

    Kitap önsözünde yer alan ifadeye göre yer altında çok fazla tablet olduğu ve bulunan bazı tabletlerin kırık olduğundan bahsetmiş. Kırık olsa bile yeterli olduğunu söylüyor. Kırık, okunamayan, çözülememiş tabletler olduğunu kendisi de söylüyor. Bunu unutmayalım.

    “Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinleriyle Sümer dini arasındaki ortak noktalar şunlardır: Tanrının yaratıcı ve yok edici gücü“

    Tanrı düşüncesinin mantıken kabul gören tanımına göre bir Tanrıda bulunacak özellikler şunlardır: En büyük, en güzel, en güçlü, yaratıcı, yok edici… Tek tanrılı Semavi dinlerde Tanrının yok edici özelliği bulunması çok doğal değil mi? Bunun benzer olması kadar doğal bir şey yok sanırım.

    “Allah bazen üçüncü şahıs olur, bazen doğrudan konuşur.”

    Bu ifadeyi Sümerlilerdeki Tanrıların haber verdiği kişiler üzerinden eleştiriyor. Haber verirken bazen o diyormuş bazen ben diyormuş. Örneğin Nisa suresinde 106.ayette şöyle der:
    “Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok yargılayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir.”

    Bunu tutup benzerlik olarak sunmak ne kadar gariptir ya. Allah ne diyecekti? İnsanın anlaması için nasıl ifade edecekti? Ben Allah’ın gönderdiği tüm kitaplara inanıyorum. Bazıları bozulmuştur. Tamam. Ama dönemine göre inmiştir. Mesela Tevrat indiğinde Mısır’da sihirbazlar ünlüydü. Hz. Musa’nın asayı yılana dönüştürüp, onları yenmesi sihirbazlar üzerinden verdiği bir derstir, bir mucizedir. Hz. İsa’ya İncil indiğinde tıp bilimi ön plandaydı. Hz. İsa hastaları iyileştiriyordu mesela. Allah da tıp üzerinden mucizeler gerçekleştiriyor, mesajlarını iletiyordu. Kur’an indiğinde Arap toplumunda şairlik ön plandaydı. Belagatı iyi olan bir sürü insan vardı. Allah da verdiği mesajları buna göre söylemiştir. Toplumda bir sürü iyi şair, belagatı kuvvetli, bilgi sahibi Hristiyan, Yahudi vardı ve hiçbirinin aklına Allah bazen O diyor bazen ben diyor demek gelmemiş mi? Bu bence diğer dinlerde de vardır diyememiş mi? Bunu benzerlik olarak sunmak? Neyse devam ediyorum.

    “Sümer'de kralların nasıl sarayları varsa Tanrıların da öyle evleri olmalıydı. Bunun için "Tanrı evi" adı altında görkemli tapınaklar, yanlarında Tanrılarla insanları yaklaştırdığı düşünülen basamaklı kuleler yapılmıştı. Daha sonra bu Tanrı evleri sinagoglara, kiliselere, camilere dönüştü. Camilerin ve minarelerin üstündeki yarım ay, Sümer Ay Tanrısının sembolüdür.”

    Yazar demek istiyor ki bu tür yapılar Sümer’dekiler gibi Tanrı yapıları, evleridir. Allah her şeyin sahibidir. Tutup da Allah’ı bir mekana sınırlamak mantıklı izahı olan bir şey değildir. Diyeceksiniz ki Kabe Allah’ın evi diye geçer. O sadece bir simgedir. Allah’a ibadet edilmesi için gösterilmiş bir mekandır. Müslümanlar da bundan hareketle yüzünü Kabe’ye dönerken Allah’a dönmüş gibi ibadetini yapmış olur. Bunun dışında zaten Allah kendini doğunun ve batının rabbi olarak Kuran’da tanıtır. Detaylı anlatım için şu linke bakabilirsiniz.
    https://sorularlaislamiyet.com/...in-evi-ifadesi-nasil

    Devam ediyorum. Cami minarelerinde bulunan yarım ay sembolünün Sümer’den alındığını söylemiş. Yazara sormak lazım yarım ay sembolünün tarihini biliyor mu? Yarım ay Türk toplumlarıyla beraber minare üzerine eklenmiştir. Peygamber zamanında böyle bir simge yoktur. Türklerin İslamiyet’e geçmesiyle beraber kendi kültürlerini minareye yansıtmışlardır. Ama bunun sadece taş bir yapı olduğunu ve sıradan bir simge olduğunu unutmamak gerekir. Mesela ben İslamiyet’e geçtim. Bir topluluğun lideriyim. Minare üzerine aslan simgesi koydum. 1000 yıl sonra Sümerolog olan Muazzez Hanım bunu gördü ve dedi ki bu Sümerlilerde bu burç simgesidir. O zaman Sümerlilerden etkilenmiştir. Böyle tutup zorlayıcı yorumlar yapmak ne kadar akla mantığa uygundur? Sümerlilerin binlerce tanrısı vardı. Çok tanrılı dine inanıyorlardı. Ne gördüyse tapmış. Hangi simgesi kullansan oradan gelmiştir diyebilirsin.

    “Sümer kralları, Tanrıların yeryüzündeki vekili sayılıyordu. Bu inanç Hıristiyanlıkta papaya, Müslümanlıkta halifeye geçerek sürmüştür.”

    Bakara suresi, ayet 30:
    Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.”

    Bu halife kavramını da doğru aktarmamış. Ayette bahsettiği kişiler insanlardır. İnsanı yaratmaktan bahsediyor. Sümer krallarının Tanrı’nın yeryüzündeki vekili kavramı ile İslam’ın halife kavramı birbirine benzemiyor. Kral muhtemelen Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak sınırsız güç ve sorgulanamaz bir yetkiye sahipti. İslam’daki halife kavramı böyle bir şey değil. Ayrıca despotik yönetimin aksine İslam’da istişare ile karar vermek zaten Kuran’da tavsiye edilen bir yöntem.

    “Musa'nın kanununda bulunan anaya babaya saygı, kimseyi öldürmeyeceksin, zina yapmayacaksın, çalmayacaksın, yalan tanıklık etmeyeceksin, komşunun karısına ve malına göz dikmeyeceksin gibi kurallar Sümer kanununda da aynı. “

    Yazarın dinlerin amacını bildiğine inanmıyorum. Ben de yarın bir din üretmeye kalksam çalma, öldürme diye kurallar söylerim. Din peygamberler aracılığıyla gönderilirken sadece yaratıcısını tanıtmak için mi gönderilir? Sadece yaratıcısına ibadet için mi gönderilir? Hayır. Peygamber gönderilen yerler genelde yollarından sapmış, zulümlerin boy gösterdiği, haksızlıkların olduğu yerlerdir. Eminim dünyanın herhangi bir yerine gitsem hiç Sümer’i vs.. duymamış etkileşimde olmamış toplulukların kurallarına baksam toplumlarının düzenlerini sağlamak için yukarıda geçen kuralları kullanacaktır.

    “ Ne yazık ki, Sümer kanunlarının yazılı olduğu tabletler çok kırıklı, belki de toprak altından daha çıkarılamayanlar da var. Bu yüzden tam karşılaştırma yapılamıyor. Buna karşın daha sonra Samiler tarafından yapılan kanunların, Sümer kanunlarına dayandığı kuşku götürmez.”

    İncelemeye başlarken ne demiştim? Kırık tabletler var demişti. Kırık tabletlerle karşılaştırma yapıyor, muhtemelen eklemeler de yapıyordur. Sonra bunları karşılaştırıyor. Bence bu gariptir. Örnek veriyorum. Ben 5 bin yıl önce yaşadım. Bir tane ağaçtan sopa yaptım. Nasıl yapıldığını da bir yere yazdım. Sen de bu sopayı binlerce yıl sonra buldun. Ben normalde sopayla ulaşamadığım meyvelere vurarak düşürmeyi hedefledim. Meyveleri düşürmek için kullandığım bu sopanın nasıl yapıldığını, ne için yapıldığını yazdığım yazının yarısı eline geçti. Orada meyve olduğu yazmıyor. Sen bu yazıdan tamamen bir çıkarım yapabilir misin? Sen tuttun dedin ki bence bu sopayı bir çeşit ayin için kullanıyordu. Meyveye vurduğum kısmı yok diye sen de bence bu sopayı yapan kendini dövüp bir tür manevi günah çıkarma yapıyor diyebilirsin. Diyemez misin? Bence diyebilirsin. Tabletlerin kırık olması ifade edip karşılaştırmak yapmak bence aynen buna benziyor.

    “Sümer'de sosyal adaleti koruyan Tanrıça, senede bir kere insanları iyi veya fena hareketlerinden dolayı yargılar, kötüleri cezalandırır. Bu inanış İslam'a, Şaban ayının on beşinde Berat Kandili olarak girmiştir.”

    İslam’da berat kandili zayıf hadislere dayanıyor. Doğruluğu tartışılıyor. Birçok insan peygamber döneminde olmadığını söyler. Kur’an’da da geçmez. Kur’an’da sadece önemli gün olarak kadir gecesi geçer. İslamiyet’te bir de, bu tür bir yargılama yıl içindeki önemli günlerde yapılır diye bir inanış yok. Yargılama tamamen ahiret gününe bırakılmıştır.

    “Sümer Tanrılarının esas adlarının başka, niteliklerine göre diğer adları da vardı. Babilliler bu adlardan 50'sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk'a vererek tek Tanrı düşüncesine doğru bir adım atmışlardı.
    İslam dininde Allah'a verilen 99 ad, aynı geleneğin bir devamı gibi görünüyor.”

    Allah’ın sıfatlarının tarihi Kur’an’daki eylem ifadelerinin sonucudur. Örneğin yine Nisa 106’te “Allah çok bağışlayandır” ifadesi geçer. Sonra da bu ayeti okuyanlar buna arapça “Et – Tevvab” demişler. Bunlar hadislerde geçiyor. Kur’an’daki ifadelerin çıkarımı sonucudur. Kitap Kur’an’daki köken diyor ama yazar hadislerdeki ifadeleri de Kur’an’mış gibi önümüze sunuyor. Ayrıca Allah’ın 99 ismi sınırlı bir sayıyı değil çokluğu ifade eder.

    “Sümerliler, dünyadaki bütün olayların ve Tanrıların isteklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırlardı. Kur'an'da aynı inanış "Levh-i Mahfuz" olarak sürüyor.

    Nemi Suresi, ayet 75: "Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta da (Levh-i Mahfuz) bulunmasın."

    Bürûc Suresi, ayet 17, 18:

    "Orduların haberi geldi mi sana? Onlar Firavun ve Semûd orduları idi (nasıl helak oldular?). Bilakis inkarcılar bir başka çeşit yalanlamanın içine düştüler. Allah onları arkasından kuşatmıştı. Hakikatte onların yalanladıkları Levh-i Mahfuz'da bulunan şerefli Kur'an'dır."
    “Bu ayete göre Kur'an bile gökte yazılı bulunuyor. Sümer'den kaynaklanan bir inanç!”

    Yazar nasıl zorlama bir yorum yapacağını şaşırmış! Buradaki ayetlerde Kur’an gökte yazılı duruyor diye bir şey yazıyor mu? Bazı ayetlerde Allah katında bulunduğu yazılıyor. Allah’ta mekandan münezzehtir. Levh-i Mahfuz’un detaylı tanımına aşağıdan ulaşabilirsiniz:
    https://sorularlaislamiyet.com/...mahfuz-ne-demektir-0
    “Sümerlilerde 7 sayısı çok önemlidir. 7 gün geçmek, 7 dağ aşmak, 7 ışık, 7 ağaç, 7 kapı gibi. Aynı şekilde Tevrat ve Kur'an'da da 7 sayısı bolca bulunmaktadır. İslam'a göre cennetin 7 kapısı vardır; Sümer yeraltı dünyasının da 7 kapısı bulunuyor.”
    Kur’an’da cennetin kapı sayısı yazmaz. Hadislerde ise cennetin 8 kapısı olduğu rivayeti var. Hem Kur’an’daki kökeninden bahsediyor hem hadisleri kullanarak Kur’an’mış gibi sunuyor.
    İlgili hadis:
    “Cennetin sekiz kapısı vardır. Hadislerde “Cennetin sekiz kapısı olduğu” açıkça ifade edilmiştir,(bk. İbn Hacer,VII/28).”
    Detaylı bilgi için: https://sorularlaislamiyet.com/...talebelerin-girecegi

    “Yahudilere ve Kur'an'a (dipnot 28'e bkz.) göre Tanrı 6 günde dünyayı yaratıp yedinci gün dinlenmiş.”
    Dipnot olarak verdiği açıklamada ise Kur’an ve Tevrat’taki dünya yaratılışıyla ilgili ayetlere değiniyor. Ama Kur’an’da Allah’ın dinlendiği yazmıyor.
    Allah’ın dünyayı yaratmaktan yorulmayacağı Kur’an’da Ahkaf suresi 33.ayette “Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan” şeklinde geçer.

    “Sümer yazarlarına ve ilahiyatçılarına göre her insanın ve ailenin bir şahsi Tanrısı veya Tanrısal baba yerine geçen iyi bir meleği vardı. Bu, bir fal, bir rüya veya görünen Tanrı ile bir anlaşma yapılarak belirlenirdi. Bunun görevi, Baştanrılardan, ait olduğu kimse için sağlıklı ve uzun ömür dilemek ve onun isteklerini Tanrılar meclisine iletmek. Tevrat'ta (Tekvin, 31:53), "İbrahim'in, Nahor'un Allahı, babaların Allah’ı aramızda hükmetsin!)" deniyor. Bu da Sümerlilerin şahsi Tanrısının bir yansıması, İbrahim'in Allah’ı, İbrahim ile, onu tanıyacağına, kendine Allah yapacağına dair bir ahit yapıyor, onu da sünnet yapılmak suretiyle pekiştiriyor.

    Kur'an'da (Kaf Suresi, ayet 17, 18), "Hiç kimse yoktur ki, onun üzerinde bir koruyucusu ve denetleyicisi bulunmasın," denmektedir ki, bu da Sümerlilerdeki bireylerin özel Tanrılarını yansıtıyor.”

    Burada bahsedilen ayetin çevirisini nereden almış bilmiyorum ama ona göre bu ayet koruyucu meleklerden bahsediyormuş. Diyanetin veya bilinen başka çevirilerde bunu göremedim.
    Kaf Suresi: 16 – 18 meali:
    İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptığını) alıp kaydederken biz ona şah damarından daha yakınız.
    O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!
    Ayrıca bahsettiği gibi meleklerin koruyucu görevi yoktur. Ayette geçen 2 melek insanların günahını ve sevabını kaydeden meleklerdir.

    “Araplarda da bunun olduğunu, hatta Muhammed'in büyükbabasının, "Eğer on oğlum olursa birini Tanrı'ya (veya Tanrılara) kurban edeceğim," dediğini bir kitapta okumuştum. Mezopotamya'dan gelen İbrahim Peygamber bu ilkel âdeti kaldırtmış.”

    Bir kitapta okumuştum diye bir açıklama olabilir mi? Kaynak nerede? Her şeyde dipnot, kaynak veriyorsun da bunda niye vermemişsin? Yakında eltimden duydum falan da diyebilirsin gibime geliyor.

    "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında) örtülerini üzerlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur."
    Bu ayete göre kadınlar örtününce ne okullara gidebilecek, ne de çalışabilecekler.
    "Bu ayete göre kadınlar örtününce ne okullara gidebilecek ne de çalışabilecekler"

    Yazar bu yorumu hangi tefsire veya kimin mealine göre yazmış bilmiyorum ancak böyle bir anlayış yok İslam’da. Hz. Aişe’nin tefsir, hadis, fıkıh bilgisi birçok sahabeye nazaran üst düzey nitelikteydi. Yine bu anlayışın olmadığını, bildiğim kadarıyla sonraki dönemlerde de yerleşmediğini 13.YY’da yaşayan Muhyiddin ibn Arabi’nin Arzuların Tercümanı kitabının önsözünden de örnek olarak bakabilirsiniz. Hadis rivayeti aldığı kadınlardan övgüyle bahsedip ilimlerinin derecesini sizi şaşırtacak şekilde anlatıyor.

    Kitabı epubtan okuyorum. %20’sine geldim. Daha 5’te 1’ini okurken bu kadar hata göze çarpıyor. Kitabı tamamen incelersem wordde yazdığım sayfa sayısı 10u geçer.
    Kitabın geri kalan kısmı ile ilgili olarak da şunu diyebiliriz: İlk yaratılış, Cennetten gönderiliş, nuh tufanı, harut marut vs.. Sümerler'den önce geçmiş bir dizi olayın Sümer tabletlerinde görülüyor olması ilahi kitapların uydurma olduğunu değil dönemin anlayışına -bozuk bazı inançlar bulunuyor olsa bile- işlediği için ilahi kitapların aynı kaynaktan beslendiğini gösterir diye düşünüyorum. Hatta Kuran'da bu, şu ayetle bildiriliyor: 'Şüphesiz bu hükümler ilk sayfalarda, İbrahim ve Mûsâ’nın sayfalarında da vardır.' (A'la- 19)
    Hz. Muhammed’in Kur’an’ı etrafındakilerden alıp oluşturmuş olması ihtimalini düşünmek bana çok garip geliyor. 6.yüzyıldasınız. Ne teknoloji var ne tarih bilginiz ne de dönemin üst düzey Arapça bilgisine sahip şairleri ile yarışabilir konumdasınız. Bu kişi kendi yazdığı kitaba bilgisizce “ben insanı bir damla sudan yarattım”, “yaratmaya suda başladım” diye cümleler yazıyor. Bu yetmiyor kendinden önceki yaygın görüşün aksine evrenin sonsuzluğunu işaret etmesini görmezden gelip evrenin bir başlangıcının ve sonunun olduğunu söylüyor. (Şu anda kabul gören görüş budur) Örnekleri böyle uzatabiliriz ama kısa kesiyorum. Yine yukarıda değindiğimiz gibi herhangi bir yerde din oluşturmak isteseniz ve belli bir entelektüel birikime sahip değilseniz diyecekleriniz mecburen “Ahlaklı bir insan ol, insanlara yardım et, kötü şeyler yapma” demekten bir adım öteye geçemeyecektir. Ama o çağının ötesine uzanıp yüzyıllar sonrasında bile geçerli olacak bilgilerle, hiçbir ilime yeterince vakıf olmadan kitabı nasıl doldurabiliyor? Size Kur’an’ı uyduramayacağını anlatan birkaç yazı atacağım. Merak edenler okuyabilir.
    Bu kitabı okuyup dinden çıktığını söyleyenlerin iyi bir okuma yaptığına inanmıyorum. Detaylı bir şekilde araştırmadan nasıl bu kitaptan etkilenerek dinden çıkıyorsunuz? Bu kadar kolay mı inançtan vazgeçmek?
    Yazıyı sonuna kadar okuyanlara teşekkür ederim. Niyetim araştırıp, bir şeyleri ifade etmekti. Size önerim her şeye direk atlamamanız, kurcalamanızdır. Katkıları için kardeşim Serhat Günaydın ’a teşekkür ediyorum.

    Linkler:
    http://islamicevaplar.com/...rler-nuh-tufani.html
    http://islamicevaplar.com/...n-kaynagi-nedir.html
    http://islamicevaplar.com/...dinlerin-ozudur.html
    https://twitter.com/.../1229835694362832899
    https://yek1blog.blogspot.com/...sumerler-mi.html?m=1
    https://yek1blog.blogspot.com/...i-iddialari.html?m=1
    https://eksisozluk.com/...-tavsiyeler--5568397
    https://eksisozluk.com/...-tavsiyeler--5690673
    http://michaelsikkofield.blogspot.com/...an-din-ve-kuran.html

    Word dosyası linki: https://drive.google.com/...amkZuWTZLpBC2xX4Djxv
  • Sene 1918, İspanyol Virüsü Dünyayı Kasıp Kavuruyor, 18 Ay İçerisinde

    🇺🇸 ABD'de 675.000 KİŞİ,
    🇫🇷 FRANSA'da 400.000 KİŞİ,
    🇬🇧 İNGİLİTERE'de 250.000 kişi ölüyor.

    Dağılma dönemine girmiş, elinde günümüzdeki Türkiye toprakları kalmış
    şanlı 🇹🇷 Osmanlı İmparatorluğunda ise ölüm sayısı sadece 10.000.
    Hayatını bu virüse adamış ABD'li bilim adamı Alan Turing virüsten yaklaşık 10 yıl sonra Türkiye'yi ziyaret ediyor.
    Şimdi bu ziyaretini onun ağzından "Enigma" adlı kitabından dinleyelim.

    🤲 "Yıllarca kendi milletimden insanları öldüren bu virüsün nasıl olur da savaşta ve yıkılmanın eşiğinde olan bir imparatorluğa hiç etki etmediğini aklım almıyordu. Türkiye ziyaretimde farkettim ki Türkler dünyanın en temiz insanları idi. Biz tuvaletimizi sokaklara yaparken, taharet musluğu onlar için hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı, biz duş almak nedir bilmezken onların hamamları vardı, biz tuvalet nedir bilmezken onlar yemekten önce ve sonra, tuvaletten önce ve sonra ellerini yıkıyorlardı."

    🤲"Ancak tüm bunların virüse karşı bu kadar etkili olamayacağını çünkü virüsün çok kolay bir şekilde insandan insana temasla geçebileceğini düşünüyordum. Evet Türk'ler temiz insanlardı ancak bunun başka bir nedeni olmalıydı, ardından Ayasofya Camiisindeki banyo benzeri bir ortama gittiğimde ellerini ve ayaklarını, yüzünü, kollarını yıkayan bir adam gördüm. Ona bu neyin nesidir diye sordum?"

    🤲"Verdiği yanıt beni beynimden vurulmaşa çevirdi, bu abdesttir ve biz günde 5 kere bu ibadeti yerine getiririz, namazın şartıdır dedi."

    🤲"İşte anlamıştım, biz virüsten kırılırken bu milletin dimdik ayakta kalma nedeni günde 5 kere aldıkları abdest idi."

    🤲 Alan Turing bu hakikate vakıf olduktan sonra Müslüman olmuş ve dönemin sömürgeci İngiltere’sinde idam edilmiştir.

    🤲Dostlar sormak isterim, bize ne oldu? Savaştayken karşısında dimdik durabildiğimiz, Corona musibetinden 10 kat daha öldürücü ve zararlı bir virüse meydan okuyan dedelerin torunları iken nasıl olur da aradan sadece 100 yıl geçmesine rağmen bu müsibete karşı savunmasız kaldık.

    🤲 Çuvaldızı kendimize batırıp belki de bu müsibetin bize Hz. Allah tarafından bir yavuz hatırlatma olduğunu düşünürsek, namazlarımıza geri dönersek, aynı 100 yıl önce olduğu gibi galip geliriz.

    🤲Bizi asıl öldüren gayri müslüme benzeme virüsüdür. Hepimiz oturup düşünmemiz lazım. Evdeyiz vaktimiz çok.
    Mevlam devletimizi milletimizi âlem-i islâmı ve bütün insanlığı bu günümüz ve basından korusun tez zamanda kurtarsın İNŞAALLAH...

    (ALINTI)
  • TÜRKMEN dense KERKÜK gelir aklıma
    Her kurşunda bir TÜRK gelir aklıma
    Savaş olsa MERTLİK gelir aklima.
    Silahsiza ölüm yazan alçaklar
    Dokuz yerden yara açar bicaklar.

    ~Veysel Turgut
  • 500 syf.
    ·5 günde·9/10
    Biyografi, otobiyografi ve fikir kitaplarını okuduğumda "bana ne kaldı ve ne kattı?" sorularını sorarım hep. Kitabı baştan sona bir düşünürüm okuduklarım yer etmiş mi hafızamda diye. Aslında yapılacak en kaliteli şey kitabı okuyan birileriyle konuşmak, fikir alışverişi yapmaktır. Asıl o zaman belli eder bilgiler kendisini. Bir diğer yapılacak şey de üzerine yazılar yazmak olsa gerek...

    Nurettin Topçu deyince hepimizin aklına "Ahlâk Felsefesi", Fransa'da Türk Bayrağı dalgalandırıp İstiklal Marşı okutan filozof gelir herhalde. Okunmayan, araştırılmayan bir dönemde daha da fazlası gelir mi bilemiyorum... Ama "Nurettin Topçu" kitabının üzerinde yazan "Bilinmeyen Yönleriyle" ibaresi tam da yerinde bir ifade olmuş. Bilinmeyen, merak etmek bile akıla gelmeyen onlarca konuyu kapsamış.
    Doğumundan, aile hayatına, eğitimine kadar ilk bilmemiz gerekenleri kitabın başında vererek okuyucuyu hazırlamış. Öğrencileriyle, arkadaşlarıyla, edebiyat dünyasındaki bir çok kişiyle olan anılarına, anlaşmazlıklarına yer verilmiş. Said Nursi'nin ve Abdülaziz Bekkine'nin Nurettin Topçu'nun hayatında çok özel yeri olduğunu da kitapta görebiliyoruz. Benim en çok ilgimi çeken ise H. Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl Kısakürek ve Sabahattin Ali ile olan anıları ve fikir çatışmaları oldu. Öğrencilerinin gözünden Nurettin Topçu'yu okumak da ayrıca zevkli ve öğreticiydi. Ayrıca kitapta adı geçen herkesin tanıtılması da okuyucunun kitabı anlamasına ayrıca katkı sağlamış.
    Okuyunca ağırlığını daha da hissettiren bir kitaptı. Okunmaya kesinlikle değer, okuru bol olsun.
    İyi okumalar.

    Kitap Şuuru
  • 376 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Evvela eski yazarlarımızı okumaktan çok keyif aldığımı dile getirmek isterim. Zira kitabın arka kısmındaki sözlükte 1300 civarı kelimenin açıklaması olduğunu belirteyim. Bu bize neyi gösteriyor peki, ne kadar az kelime ile okuyup yazdığımızı, yaşadığımızı gösteriyor. Bu bakımdan kendimizi fakir addetmemizde bir beis görmüyorum. Bu durumun düşünüş kabiliyetimizi bile etkilediği kuşkusuz çünkü insan kelimeler ile tefekkür eder.

    Kitabı, edebiyatımızın ilk psikolojik romanı etiketiyle lanse edildiği için merak ediyordum. Keyifle okudum. Bir aşk hikayesi, yasak bir aşk hikayesi okuyoruz ve karakterlerin gel gitlerine, imkansızlıklarına, halet-i ruhiyelerindeki dalgalanmalara şahit oluyoruz.

    Yazar karakterlerin psikolojilerini çok iyi tahlil etmiş ve okuyucuya geçirmeyi başarmış. Böyle derin aşklar elbette var ve yaşamayan bilemez. Burada tabi ihanet, namus, dostluk gibi kavramlar da ele alınmış.

    Günümüz isim kullanımı bakımından Suat ve Süreyya isimlerine alışmak biraz zaman alıyor. Bizde şuan Süreyya kadın, Suat erkek ismi olarak -ağırlıkta- kullanıldığından.

    "Necip karakterinin hiç mi işi gücü yok, ha bire gezer mi bu adam?" sorusu zihnimi kurcaladı. Pek başıboş bırakılmış gibi geldi bana. Psikolojik ruh halleri biraz daha konsantre olarak verilse aşırı uzatılmasa dediğim anlar da oldu lakin kitabın temel amacı bu olduğu için mazur gördüm. Biraz olay bekliyor günümüz okuru alıştığı aksiyonlu okumalarından mütevellit... Belki ben de "Hadi biraz olay" diyorum zaman zaman fakat hayat o kadar da aksiyonlar silsilesi halinde dönmüyor. Rutin bir yaşam söz konusu. Bu rutini burada çok derin hissettim.

    Benim kanaatim kendi edebi köklerimizden beslenmeyi ihmal etmemek yönünde. Bu nedenle hem doğu, hem batı sentezini yapmak bakımından Türk Edebiyatını es geçmemeliyiz.