• 112 syf.
    ·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet


    Ulaş Başar Gezgin


    Sâdık Hidâyet (1903-1951), Muhammed Ali Cemalzade’yle birlikte, çağdaş İran yazınının öncüsü sayılıyor. Hidâyet, çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerinde çalkantılı bir yaşam sürüyor. Defalarca kendi yaşamına son vermeye çalışıyor. Her defasında yazarak tutunuyor yaşama yeniden. Hidâyet’in intihar girişimleri, kişisel bunalıma bağlanır. Oysa ülkesindeki baskı ortamı da bununla yakından ilişkilidir. İlk çağdaş İran romanı olarak görülen ‘Kör Baykuş’ romanı, ülkesinde yasaklanır. Memleketine döndüğünde baskı ve kovuşturmalarla karşılaşır. 1951’de son intihar girişimi başarıya ulaşacaktır; bu girişimden önce, başbakan olan eniştesinin (Haj Ali Razmara) bir siyasal İslamcı tarafından öldürüldüğü haberini alır.


    Romancı Olarak Sâdık Hidâyet

    ‘Kör Baykuş’ (1937), Hidâyet’in 4 romanından biri (diğerleri, ‘Moğol Gölgesi’ (1931), ‘Aleviye Hanım’ (1933) ve ‘Hacı Aga’ (1945)). Günümüze kalan yapıtlarının çoğu, öykü dalında. Hidâyet, bugün hâlâ Farsça’dan dünya dillerine en çok çevrilmiş yazarların başında geliyor. Yazar ayrıca, eski Farsça’dan yaptığı çevirilerle ve bugün de okunan Hayyam incelemesiyle tanınıyor. En yakın arkadaşı Bozorg Ali’ye (Bozorg-i Alevî) göre Hidâyet, Hayyam’dan çok etkilenmişti; yapıtlarında Hayyam’ın izleri hissediliyordu.


    Kör Baykuş

    Hidâyet en çok, ‘Kör Baykuş’ adlı kitabıyla tanınıyor. ‘Kör Baykuş’, yazarla özdeş sayabileceğimiz başkişinin iç bunalımlarını dışa vurur; düşle gerçek, romanda içiçe geçer. Eve gelen kız ölmüş de cesedi çürümekte midir yoksa hepsi hayal midir? Bilemeyiz, başkişi de bilmek istemez. Anlatı, aşk acısıyla ilgiliymiş gibi başlar; ancak ilerleyen sayfalarda sorunların kökünün daha derinlerde olduğu anlaşılır. Belki başkişinin yaptığı ya da yaptığını sandığımız kötülükler, ilk dakikasından mutsuz başlayan evliliğinden ileri gelmiştir. Ancak bu evliliğin de düş mü gerçek mi olduğunu anlamakta zorlanırız. Yine de, bu karmaşık anlatıda, testi, şarap, kasap eti rengi, ihtiyar, “yer yarılsaydı da içine girseydim” dedirtecek denli yoğun bir utanç, sol işaret parmağının ağza götürülmesi, tek dörtlükten oluşan bir türkü vb. ortak öğeler var.

    Baştaki bölüm olmasaydı, anlatı, “beni sürekli aldatan karımı nasıl öldürdüm?” sorusu altında özetlenebilirdi. ‘Kör Baykuş’, ayrıca, hem uzunluğu hem de kapsamı dolayısıyla, romandan çok uzun öyküyü andıran bir çalışma... Kitabın Şah dönemi ve İslam dönemi İranı’nda yasaklanması garip; çünkü bu metin, siyasal boyutuyla toplumsal eleştiri içermiyor; onun yerine, karısı tarafından aldatılan bir bireyin, toplumsal ve siyasal bağlarından soyunuk bir biçimde, nasıl akıl sağlığını yitirdiğine ve/ya da bir katile dönüştüğüne odaklanıyor. İran’da şu anki rejimin kadın hakları karşıtı uygulamalarına koşut olarak, metin, “aldatan kadının cezasını çekmesi” gibi bir yorum üzerinden rejimle uyumlu duruma getirilmeye açık. Bu nedenle, kitabın yasaklı olmasının, içeriğinden değil, diğer kitaplarında toplumsal eleştiriye yönelen yazarın kişiliğine yönelik olduğunu çıkarsayabiliriz.


    Hacı Aga

    Hidâyet, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da, toplumsal ve siyasal eleştiriye yöneliyor; üçkağıtçı olarak gördüğü siyasetçileri doğrudan ve açık olarak eleştiriyor. Bu kitabın eski ve yeni İran’da yasaklanması şaşırtmıyor. Hacı Aga, 89 yaşında dinç bir adam. Devlette, ticarette, orduda binbir türlü bağlantısı olan nüfuzlu bir kişilik. Çıkarına uygun olduğu için Şah yanlısı; çevresine de kendisi gibi insanları toplamış. Aralarındaki konuşmalarda, Şah övgüsünden “Hitler Müslüman’mış” iddiasına kadar geniş bir yelpaze var. Fakat her sohbetin dönüp dolaştığı yer, maddi çıkar. Öte yandan, Hacı Aga bunu el altından yaparken, diğerleri daha açık’lar... Hacı Aga, sinsidir. İyi görünür, güler yüzlüdür, ama yalanın dolanın her türlüsü ondadır. Hiç tanınmayan ölmüş babasını saraylı bir soylu olarak tanıtır. “Biz soylular” diye konuşur. Malı mülkü fabrikası ve kaçakçılıktan kazanmakta olduğu paracıkları vardır; ama en küçük alışveriş için olay çıkaracak kadar cimridir.

    Hacı Aga, ileri bir yaşta olmasına karşın çok eşlidir. Eşlerinden biri doğum yapar; ama kendinden olduğuna emin olamaz. 8 kızdan sonra bir oğlu olur; ama onu sevemez çünkü oğlu ayyaş ve kumarbazdır. Din, Hacı Aga için göstermelik bir araçtır. Şarap da içer kumar da oynar, çok eşli olmasına karşın seks işçilerine de gider. Bakanlarla vekillerle içli dışlıdır; muhbirlik de yapar. Farklı kesimlerden insanlarla konuştuğunda nabza göre şerbet vermekte ustadır. Mollayla molla, özgürlükçüyle özgürlükçü olur. 2. Paylaşım Savaşı sonrasında İran işgal edilince, Aga, bu kez de Şah karşıtı ve işgal güçleri yanlısı olur. Sıvı gibi, her devrin kalıbını alır. Bu dönemde yaşını mahkeme kararıyla küçük gösterip milletvekili adayı olacaktır. Hitler hayranıdır. Bir an önce Nazi ordusunun Tahran’a girmesini beklemektedir.


    Hacı Aga’nın Öğütleri

    Hacı Aga, çocuğuna şu öğütleri verecektir:
    "Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. (...)” (s.50)

    Devrimci fikirleri, romandaki gazeteci dile getirecek; Aga’yı yerden yere vuracak kişi ise, pejmürde görüntüsüyle diğer ziyaretçilere benzemeyen münzevi bir şair (Munâdilhak) olacaktır. Aga, halkın kendilerine itaat etmeleri için, aç, muhtaç, cahil ve batıl inançlı kalmasını gerektiğini ileri sürer (s.95). O nedenle, sömürü düzeninin sürmesi için halk çocuklarının okumaması daha iyi olacaktır. Bu düzenin sürmesi için dinin nasıl kullanılabileceğini uzun uzadıya anlatır.

    Görüldüğü gibi, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da toplumsal ve siyasal eleştiri açık ve net. Oysa yazar, daha çok ‘Kör Baykuş’la biliniyor. Bu arada, çevirmenin önsözde andığı senaryoya çevrilme kolaylığına ek olarak, Hacı Aga’nın tiyatro oyunu olarak oynanmak için oldukça uygun olduğunu burada not edelim.


    ‘Diri Gömülen’ ve ‘Üç Damla Kan’da Hidayet Öykücülüğü

    Önceki bölümde Sâdık Hidâyet’in romancılığını değerlendirdik. Bu bölümde ise, usta yazarın 2 öykü kitabına odaklanıyoruz: ‘Diri Gömülen’ (1930) ve ‘Üç Damla Kan’ (1932).

    Diri Gömülen

    ‘Diri Gömülen’ öyküsü, ‘bir delinin notları’ çıkmasıyla açılıyor. Ben diliyle yazılmış olan öykü, intihar ve genel olarak ölüm konularını işliyor. Bu öykünün, yazarın iç dünyasına dayandığı anlaşılıyor. İlginç olan, olağan seyrinde, intihar düşüncesine depresyonun eşlik etmesi ve depresyonun intihar düşüncesindeki bireyi hiç bir şey yapamaz ve yazamaz duruma getirmesi. Bu nedenle, intihar düşüncesinde olan yazarların çok azı bu konuda yazabilmiştir. Hidâyet’te ise, intihar düşüncesine şaşırtıcı bir yazma enerjisi eşlik ediyor.

    ‘Hacı Murad’ adlı öyküde, 3. tekil kişi anlatımıyla, aynı adlı bir esnaf konu ediliyor. Hacı’nın mutsuz bir evliliği var. Çocuk istiyorlar ama çocukları olamıyor. Başka bir evlilik yapmak da istemiyor, eşini sürekli dövüyor. Bu ‘uğursuz’ evlilik, onun başına bir iş getirecektir. ‘Fransız Esir’ adlı öykü, Fransız bir ev işçisinin 1. Paylaşım Savaşı sırasında Almanlar elindeki rahat esirlik yaşamını konu alıyor. Üçüncü tekilden anlatılan ‘Kambur Davud’ adlı öyküde, engelliliğin zorlukları konu ediliyor. ‘Madeleine’ adlı öyküde, ‘Fransız Esir’ öyküsünde olduğu gibi, birinci tekilden başkasının yaşamı anlatılanıyor. Bu, başkişinin Fransız bir genç kızla nasıl tanıştığının öyküsü... ‘Ateşperest’ adlı öyküde, Zerdüşt dini konu ediliyor.


    Abacı Hanım ve Ölü Yiyenler

    ‘Abacı Hanım’ öyküsünde, talibi olmadığı için dine sığınan Abacı Hanım betimleniyor. Bu öyküde, 1930’ların (hatta belki daha eskinin) İranı’nda, evde kalma yaşının 22 olarak verildiğini bir kenara yazalım. Bu din sığınısı, Abacı Hanım’da bir süre sonra gerici bir ideolojiye evrilecek, ‘açık’ kadınlara öfke duyacaktır. Kızkardeşinin evlenecek olması onu sevindirmez; kıskançlık nöbetleri geçirir. Elbette bu işin sonu iyi olmayacaktır, ama ne biçimde? Okurlar olarak önceden bilemeyiz. ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküde, 4 kadının (2 eş, birinin anası ve bir diğer kadın) konuşmalarına tanık oluruz. Adam, birkaç saat önce ölmüştür. Kadınlar, ölümden sonra birbirlerine düşeceklerdir. Onları sürprizli bir son beklemektedir. ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküler, yazarın İran toplumunu ne kadar iyi bildiğinin kanıtları...

    Kitaptaki son metin (‘Hayat Suyu’) bir masal. Bu masalı başka bir yazıda değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz (bkz. Gezgin, 2017). ‘Diri Gömülen’ kitabındaki öykülerin bir bölümünün İran’da diğer bölümünün ise Fransa’da geçtiğini de burada not edelim.


    Üç Damla Kan

    ‘Üç Damla Kan’ kitabında yaygın izlekler, çevirmenin de belirttiği gibi, intihar, cinayet ve ölüm... Bu kitabın, kitaba adını veren ilk öyküsünü ve ikinci öyküsünü önceki bölümde değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz. Bu bunalım yazını izleklerine ek olarak, çevirmenin de belirttiği gibi, gerçekçi İran betimlemeleri öne çıkıyor. Çevirmen, ‘Üç Damla Kan’ın yapıtaşları olarak şunları anıyor:

    “Fakirlik, hastalık, cahillik, batıl inançlar, ölüden yardım umulması, falcılık, cincilik, hatalı evlilikler, kumalık ve "siga" düzeni [geçici çok eşli evlilikler anlamında –ubg], bencillik, sevgisizlik, ikiyüzlülük, gerçek hayata katlanamayarak mistik hayata ve inzivaya kaçış, hayal kırıklıkları, ikinci plana atılmış kadının mal muamelesi görmesi” (s.7).

    ‘Daş Âkil’ adlı öyküde, iki kabadayı arasındaki anlaşmazlığa tanık oluruz. Kabadayılardan biri, umulmadık bir kara sevdaya tutulacak, piyasadan çekilecektir. Ya da çekilecek midir? Bu kabadayı anlatısı, sonunda yerini hüzne bırakacaktır... Akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Kırık Ayna’ adlı öyküde, Fransa’da yaşayan başkişi (Cemşid), komşu kızla (Odette) bir süre sonra tanışıp yakınlaşacaktır. ‘Af Talebi’ adlı öyküde, bir adamın iki eşi arasındaki çatışma konu edilir. İlk eşinden çocuğu olmayan adam, eşini razı edip ikinci bir eş alır. İki eş bir türlü anlaşamayacaktır. İş, seri cinayetlere kadar varacaktır. Ancak, günahkar olan, bir tek ilk eş değildir. Bu öykü, konu ve yetkinlik düzeyi açısından ‘Ölü Yiyenler’i anımsatıyor. ‘Lale’ adlı öyküde, altmış yaşındaki bir adam (Hodâdâd) ile onun bulup bir baba gibi baktığı ‘Lale’ adlı 12 yaşındaki Çingene kızın arasındaki adı konulamayan ilişki konu ediliyor. Bu da akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Maskeler’ adlı öyküde, Menûçihr, Huceste’yi sevmektedir. Fakat Menûçihr’in ablası Ferengis, Huceste’nin başkasıyla ilişkisi olduğunu kanıtlayarak bu ilişkiye karşı çıkar. Üstelik Menûçihr, bu ilişki için ailesiyle zıtlaşmıştır. Kanıtı görünce ne yapacağını bilemeyecektir... Sonları hüzünlü olacaktır...

    ‘Pençe’ adlı öyküde, 15 yaşındaki Rebâbe (kız), 18 yaşındaki abisi Seyyid Ahmed’e üvey anasından çektiklerini anlatır ve öz annelerini öldürenin babaları olduğunu düşündüğünü söyler. Abisinin onu bu hayattan kurtarmasını ummaktadır. Üvey anne, ikisinin de yaşamını zindana çevirmiştir. Fakat beklenmedik bir gelişme, iki kardeşin arasını açacaktır. Sonuç, ikisi için de kötü olacaktır. Hidâyet, okuru asla güldürmemeye yemin etmiş gibidir...





    Nefsini Öldüren Adam

    Önceki üç öyküdeki gibi 3. tekil anlatımın geçerli olduğu ‘Nefsini Öldüren Adam’ adlı öyküde, başkişi, tasavvufa ilgi duyan ve ona göre yaşamaya çalışan Farsça ve tarih öğretmeni Miraz Husenyali’dir. Önce Hayyam ve Hafız gibi şairler, sonra mürşidinin yaptığı gizli işler onu bu yoldan saptıracaktır. Kendi kendisini baskılayan dünya görüşünden, Gürcü bir kadınla kurtulacaktır. Ama Hidâyet, böyle bir öyküde bile mutlu sona izin vermeyecektir.

    ‘Hülleci’ adlı öyküde, iki adamın (Şehbaz ve Mirza Yedullah) özellikle, her yılın geçen yılı arattığı, herşeyin pahalılandığı ve gençlerde yaşlılardaki üst düzey niteliklerin bulunmadığı gibi konuları işledikleri konuşmalarını dinleriz. Şehbaz’a göre, kendisi, eşi nedeniyle varını yoğunu kaybetmiştir. Mirza’ya göre de hayatını bir kadın mahvetmiştir. Karşılıklı dertleşirler. Bu öyküde, 8-9 yaşındaki kızlar evlendiriliyor! Bahsettiği kadın da bu çocuk gelin! 12 yaşındayken de boşanırlar! Bir daha evlenmek için hülle yapacaklardır; ancak hülleci, sözünde durmaz... İkiliyi sürprizli bir son bekleyecektir... Bu ve benzeri öykülerde, Hidâyet’in çokeşlilikten kaynaklanan sorunları anlatmadaki ustalığını gözlemliyoruz.

    ‘Goceste Doj’ adlı öykü, adını harabe bir kasırdan alıyor. Öykünün bir bölümü, her ikindi sonrası ırmakta yıkanan bir kız (Rûşenek) ile kasrın adıyla anılan ve büyücü olduğu düşünülen yaşlı bir adam (Heştun) arasındaki konuşmalardan oluşuyor. ‘Goceste Doj’, Yahudiliği de anan bir öykü... Bu son öyküde bizi törensel bir ölüm ve sürprizli bir son karşılayacaktır... Kitabın açılışındaki ‘üç damla kan’, bu öyküyle kapanışta da anlatılara eşlik edecektir...


    ‘Alacakaranlık’ta Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Alacakaranlık’ (1933) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Alacakaranlık’ kitabındaki ilk öykü olan ‘S.G.L.L.’, 2 bin yıl sonrasında geçiyor. İnsansoyunun tüm sorunları çözülmüş, tüm gereksinimleri karşılanmıştır. Ancak tek bir eksik vardır: “amaçsız ve anlamsız yaşamanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlık” (s.11). Aslında Hidâyet, böylece farkına varmadan da olsa şunu söylemiş olur: Hayata anlam veren ve insana amaç kazandıran, sorunları ve gereksinimleridir. Öyküde, geleceğe ilişkin birçok bilim-kurgu öyküsünde olduğu gibi öncelikle gelecekteki toplum yapısı betimleniyor. İki sanatçı arasında düşünsel sohbetler söz konusu olacaktır. Konu dönüp dolaşıp aşka gelecektir. Öykünün, adını, üreme yetisini ve şehvet duygusunu yok eden ‘S.G.L.L.’ adlı serumdan aldığını öğreniyoruz. Fakat bilim-kurgu öyküsünde bile, Hidâyet’in adeta imzası diyebileceğimiz, intihar ve ölüm, belirleyici olacaktır. İnsanlar cinnet geçirecek, türlü yollardan ölecek ve öldüreceklerdir.


    Erkeğini Kaybeden Kadın

    ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’ adlı öykü, Nietzsche’nin kadın düşmanı bir sözüyle açılır. ‘Zerrinkülah’ adlı kadın, 2 yaşındaki çocuğuyla, eşini (Gulbebû) aramaktadır. Yol boyunca kurmacasal geriye dönüşlerle, tanışma ve evlenme öykülerini öğreniriz. Zerrinkülah’ın çocukluğu, birçok yaşıtınınki gibi, çok kötü geçmiştir; bu nedenle, evliliği bir tür kurtuluş olarak görmüştür. (Dikkat çekici bir ayrıntı, iki genç kızın “seviyor sevmiyor” oyununu papatya yerine üzüm taneleriyle oynuyor olması... Bir salkımın son tanesi kime rastlarsa, o, sevdiğine kavuşacaktır...) Fakat bu evlilik öyküsü, bir süre sonra aile içi şiddet dramına dönüşecektir. Hidâyet’in kendisi, hayatta huzur bulmamıştır; huzuru öykü kişiliklerine de çok görür.

    Başkişi, arayışının sonuna geldiğinde, olaylar hiç de umduğu gibi gelişmez; ama hayret, Hidâyet öyküsünden beklenecek bir biçimde, kendi canına kıymak için güçlü bir nedeni varken, bunu yapmaz. Hâlâ umut vardır. Bu öykü de, Hidâyet’in İran toplumunu derinden kavradığının bir kanıtı... Yazar, bu öyküde, ek olarak, yalnızca kendisininkini değil başkalarının iç dünyalarını da anlamakta ve anlatmakta oldukça başarılı olduğunu gösteriyor. Ayrıca, bu öyküde, esrarın İran toplumunda çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bebeklere bile uslu dursunlar diye esrar veriliyor.


    Perde Arkasındaki Bebek

    ‘Perde Arkasındaki Bebek’ adlı öyküde, Fransa’da bir lisede, müdür yardımcısıyla ayrılmakta olan öğrencilerden biri olan İranlı Mihrdad’ın (erkek) konuşmalarına tanık oluruz. Mihrdad’a daha az utangaç olmasını öğütlemektedir. Onun hiç kız arkadaşı olmamıştır; ailesi, onu uygun gördükleri biriyle nişanlamıştır. Vitrindeki bir mankeni satın almayı düşünür; onu gerçek bir kadınla karşılaştırır. Sonunda satın alır da... 5 yıl sonra memleketine döndüğünde onu yanında götürecektir. Mankenle olan hastalıklı ve törensi ilişkisi, İran’da da sürecektir. Bu işin sonu hiç iyi olmayacaktır.

    ‘Dua’ adlı öykü, bir Zerdüşt metni alıntısıyla açılır. Öyküde, Zerdüştçülerin ölüm törenleri konu edilir. Hidâyet, ‘Dua’da ölü ruhları konuşturur. ‘Dua’, yazarın ustalığını eşli konuşmalarda (diyalog) gösterdiği bir öykü...

    ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde, üç ana kişilik var: Yurtdışında ziraat mühendisliği eğitimi alıp dönüşte baba mülkünde çiftlik hayatı yaşayan Feridun, üvey kız kardeşi Gülnaz ve eşi Ferengis. Feridun ile eşi arasındaki tek anlaşmazlık, dinsel inançtır. Feridun’un inancı yoktur; Ferengis ise dindar bir ortamda yetişmiştir. İlerleyen aylarda Ferengis ağır hasta olup yataklara düşecektir ve kurtarılamayacaktır. Bu ölüm, Feridun’u yıkar. Yoksa öbür dünya var mıdır? Evleri perilenmiş midir? Hidâyet, bunun bir peri masalı olmasına izin vermeyecektir; zaten batıl inançlarla mücadele eden bir yazardan başkacası da beklenemezdi.

    Tarihsel bir anlatı olan ‘Son Gülüş’ adlı öykü, Buda’dan varlığın geçiciliğine ilişkin bir alıntıyla açılıyor. Arap sömürgecilere yönelik İranlı öfkesinin öne çıktığı ‘Son Gülüş’ün ilk bölümü, eşli konuşmalara verdiği ağırlıkla bir tiyatro oyununu andırıyor; fakat sonraki sayfalardaki betimlemeler ve olay anlatımlarıyla bu tablo değişiyor. Bu konu, Hidâyet’in yazdığı tiyatro oyunlarından biri olan ‘Sâsân kızı Pervin’de de (1930) işlenmişti. ‘Son Gülüş’, buna ek olarak, Budacı inanışları aktarıyor.




    İnsanın Ataları

    ‘İnsanın Ataları’ adlı öyküde, başkişiler maymunlar. İlk öyküde geleceğe giden Hidâyet, son öyküde aynı yerin uzak geçmişine gidiyor. Öykünün ilerleyen sayfaları ‘Maymunlar Cehennemi’ filmini andırıyorsa da, bu maymunları bekleyen kötü son, daha farklı olacaktır. Yanardağın püskürmesini rakibinin kötü davranışlarına bağlayan maymun şefi, günümüzdeki durumu anımsatıyor. Ayrıca, ailenin onay vermediği ilişki izleğini Hidâyet, yalnızca insana değil, başka hayvanlara da özgü bir sorun olarak yeniden kavramsallaştırmış oluyor. Yanardağın sakinleşmesi için ise, günahkar sayılan yenik şef ve eşi linç edilecektir. Kızı ise, şefin yeni eşi olacaktır. Hidâyet, okura, kurban töreninin öncülünü sunar. Yanardağ ise, affetmeyecektir. Tek kurtulan, genç aşıklar olacaktır.

    Ana hatlarıyla değerlendirecek olursak, ‘Alacakaranlık’ kitabı, Sâdık Hidâyet’in gerçeküstücü bir bunalım yazarından çok yönlü bir yazara geçişini müjdeleyen bir çalışma olarak tariflenebilir. Önceki öykü kitaplarında, intihar, ölüm ve bunalım, daha fazla öne çıkıyordu. Bu kitapta ise, 7 öyküden ilki bilim-kurgu; sonuncusu tarih öncesini konu alıyor; sondan bir önceki ise, tarihsel bir anlatı. Hidâyet’in eski İran dinlerine ilgisi bu kitapta da sürecektir. Öykülerin neredeyse tümü, ilk ve son öyküdeki dağ adı dikkate alınırsa, İran’da geçer. Yalnızca birinde, ‘Perde Arkasındaki Bebek’te, Fransa ve İran bir aradadır. ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’da, Hidâyet, ‘Diri Gömülen’ kitabında yer alan ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öykülerindeki gerçekçi İran anlatımındaki başarısını sürdürür. ‘Alacakaranlık’ta, Hidâyet’in anlatıcılığını geliştirdiğinin açık göstergeleriyle karşılaşıyoruz.


    ‘Aylak Köpek’te Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Aylak Köpek’ (1942) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Aylak Köpek’ adlı öykü, ‘Alacakaranlık’ kitabında yer alan ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde olduğu gibi, Tahran’ın 42 km. uzaklığında olan, halılarıyla ünlü Verâmin’de geçiyor. Bugün 15 bin üniversite öğrencisiyle nüfusu 200 bini aşmış olan şehrin nüfusu, Hidayet’in sağlığında 5 bini geçmiyordu. Hidâyet’in İran’da geçen öykülerinin çoğu Tahran’da geçtiği için, bu notu düşmeyi uygun gördük.

    Öykü, üçüncü tekil anlatımla, ‘Pat’ adlı bir köpeğin başından geçenleri anlatıyor. Verâminliler ona hiç iyi davranmazlar; taşlarlar, işkence ederler. Köpek, bu nedenle, psikolojik olarak çökkün ve özgüvensizdir. Hidâyet, insanların iç dünyasından sonra, hayvanların iç dünyasını anlatmakta da başarılı olduğunu bu vesileyle kanıtlar. Bize Pat’ın bu hale nasıl düştüğünü ve sahibinden nasıl ayrıldığını anlatacaktır. Pat’ın artık en çok gereksinim duyduğu şey, sevilmektir. Hidâyet, bu öyküyle, hayvan sevgisini de dışavurmuş olur. Öyküde, Pat’ı okşayıp karnını doyuran adam, herhalde Hidâyet olacaktır. Ancak, yazar, insan başkişilere yaptığı gibi, Pat’a da mutlu bir son bahşetmeyecektir.

    ‘Kerec Don Juanı’ adlı öyküde, çevirmen notu, Kerec’in Tahran’a 40 km. uzaklıktaki bir sayfiye yeri olduğunu söylüyor. Öyküde, başkişi, bir kafede 10 yıldır görmediği okul arkadaşı Hasan’la karşılaşır. Hasan, ‘masrafı çok olan’ bir kadına tutulmuştur. Üçlü, birlikte Kerec’e tatile giderler. Aynı otelde, ‘Don Juan’ lakaplı bir tanıdık da kalmaktadır. Dörtlü arasında olaylar gelişecektir. Neyse ki, Hidâyet, bu kez, ölüm içermeyen bir aşk anlatısına meyletmektedir.

    ‘Çıkmaz’da, üçüncü tekil anlatımla, 22 yıl sonra memleketine (Âbâde) dönen Şerif’in öyküsünü dinleriz. Babadan geliri vardır; o yüzden, devlet dairesindeki işini çok da umursamaz. Bir hayli sıkılmıştır ve geleceğe ilişkin bir umudu yoktur. Yalnız yaşar, esrar çeker, içine kapanır. Ölmüş bir arkadaşının tıpatıp arkadaşına benzeyen oğluyla (Mecid) karşılaşınca işler değişir. Onu oğlu gibi görür, evine çağırır. Gencin babasıyla ilgili anıları canlanacaktır. Bu anılar arasında, arkadaşı Muhsin’in nasıl öldüğü de vardır. Öykünün sonunda hüzün hakim olacaktır.

    ‘Katya’ adlı öyküde, kırklı yaşlardaki Avusturyalı bir mühendisin başından geçen bir aşk macerası anlatılır. O, Katya’yla, 1. Paylaşım Savaşı’nda tutsak düşüp Sibirya’ya gönderildiği zamanlarda karşılaşacaktır. Burada tutsak Türklerden Türkçe öğrenecektir. 1917’de kamptaki Araplar Türklerden ayrılır ve serbest bırakılır; çünkü onlar İngiliz saflarında Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Katya’nın kocası savaşta ölmüştür, küçük bir çocuğu vardır. Ne var ki başkişiyle arasında bir aşk başlayacaktır. ‘Diri Gömülen’ kitabındaki ‘Fransız Esir’ öyküsü gibi, bu öykü de, anlaşıldığı kadarıyla, Hidâyet’in dinlediği tutsaklık anıları üzerinden yazılmış. Bunun için de, kurmaca açısından diğerlerine göre daha zayıf bir öykü gibi görünüyor. Öykü, anıları paylaşanın dilinde daha çok Kaf Dağı masalı ya da avcı öyküsü havası veriyor.

    ‘Taht-ı Ebû Nasr’ adlı öyküde, Şiraz’da kazı yapan Amerikalı bir arkeolog (Doktor Warner), başkişi olarak karşımıza çıkıyor. 2 yıl süren kazılarda ilginç pek birşey çıkmaz. Ancak bir gün mumyalı bir lahit bulacaklardır. Üstünde buldukları büyüyü uygulamaya dökeceklerdir. Bu, başarılı bir gizem öyküsü. 90’lardan bu yana çekilmiş sürükleyici mumya filmlerini anımsatıyor.

    ‘Tecelli’ adlı öyküde, başkişi, evli bir kadın olan Hasmik. ‘Suren’ adlı gizli bir aşkı vardır. Ona o akşam görüşemeyeceklerini bildirecektir. Fakat işler beklediği gibi gelişmez. ‘Karanlık Oda’ adlı öyküde ise, yolculukta tanışılan içine kapanık bir adam öykülenir.

    ‘Aylak Köpek’te Hidâyet yine farklı biçemler ve türler deniyor. Ancak, İran’ı derinden anladığını gösteren öykülere bu kitapta yer vermemiş. Yine de, ‘Aylak Köpek’ öyküsü, hayvanlara yönelik duyarlılığıyla ve ‘Taht-ı Ebû Nasr’ öyküsü, gizemli doğasıyla öne çıkıyor.

    ***

    Romancı ve öykücü olarak tanınan Sâdık Hidâyet, aslında yazarlığa araştırmacı olarak başlıyor. Yayınlanan ilk kitabı, ‘İnsan ve Hayvan’ (1924). Bunu ‘Vejetaryenliğin Yararları’ kitabı izliyor. Ömer Hayyam konulu ve bugün de çok okunan incelemesi ise 1934’te yayınlanıyor. Bunun dışında, usta yazarın yapıtları arasında, oyunları, gezi yazıları ve Fransızca’dan (Çehov, Kafka ve Sartre), Eski Farsça’dan ve Sanskritçe’den (Buda’nın yazıları) çevirileri var.

    Belki Türkiyeli okurların yüzünü fazlasıyla Avrupalı ve Amerikalı yazarlara dönmesinden olsa gerek, Hidâyet, Türkiye’de yeterince tanınmıyor. Bu yazıyla, onun daha fazla tanınması amaçlandı. Yalnızca Hidâyet değil, 1979 öncesi ve sonrası yazan birçok İranlı yazar aslında Türkiyeli okura tanıdık gelen bir tarzda ve konular ekseninde yazıyor. İran yazınının İran sineması kadar tanınmadığı bir gerçek. Yüzümüzü komşumuza dönmek için kültürel ve sanatsal nedenler başta olmak üzere çokça nedenimiz olmalı... Hidâyet’in usta öykücülüğü başta geliyor...


    Kaynakça

    Hidâyet, Sâdık (1930/1995). Diri Gömülen (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1932/1999). Üç Damla Kan (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1933/2001). Alacakaranlık (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1936/2008). Kör Baykuş (Farsça’dan çev. Behçet Necatigil). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1942/2000). Aylak Köpek (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1945/2013). Hacı Aga (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.






    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • İnsanoğlu ....bir ağacı başka bir ağacın meyvelerini taşımaya zorlar.
  • _Devlet, milletin kendisidir. Milleti idare edenler devlet değildir çünkü irade milletindir. Millet, asildir. Millet işlerini yönetenler, onun temsilcileri olabilir. Bu sistemin uygulanmasında göz onunde bulundurulacak en onemli nokta milletin siyasi ve sosyal eğitim ve gelişme derecesidir.
    _Ortak menfaatler için bireysel hurriyeti sınırlama, devletin de adeta esası ve gorevidir. Devletsiz bir toplum veya zayıf bir devlet hayatının sonucu, herkesin herkese karşı mucadelesidir.
    _Bizim duşuncemizde çiftçi, çoban, işçi, tüccar, sanatkâr, doktor kısaca herhangi bir toplumsal kurumda çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir. Devlet bakanıyla, esnaf aynı düzeydedir. Tek farkları birinin görevi daha önemlidir ama ahlaki olarak eşittirler.
    _Milli terbiyeyle, ince bir olgunluğa erişemeyen insanlar ne kadar vatanperver olurlarsa olsunlar, ulkeleri ve hatta kendileri icin bir gun zararlı olabilirler.
    _Devlet, her parcası diğerinin gorevini hazırlayan veya tamamlayan ve bir kucuk civisindeki anza yuzunden butun bunyede kotu etkiler gorulen bir makine gibidir. Devletin kuvvet ve başarısı, işbirliği duşuncesine dayalı, kurallı, metotlu, zamanlı ve programlı bir calışma sistemine bağlıdır.
    _Butun insanlar, bir sosyal bedenin uyeleridir ve bu sebeple birbirine bağlıdırlar. Bu karşılıklı bağ, herkesi diğerinin yukumluluğune de karıştırır. Bu bağlar, doğaldır, sosyaldir ve ekonomiktir.
    _Devletin gizli bilgilerini satarak casusluk eden ve ulkeye zarar getiren bir kişinin ihaneti asılmak yoluyla bedeninin yok edilmesidir.
    _Hürriyet, insanın düşündüğünü yapabilmesidir'’. İnsanlar bu anlamda Hürriyete hiçtir zaman sahip olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü bilinir ki insan tabiatın yaratılmışıdır. Tabiatın kendisi dahi kesin hür değildir, evrenin kanunlarına tabidir".
    _Turkiye Cumhuriyeti icerisinde tum tekkeler, zaviyeler ve turbeler kanunla kapatılmışlardır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, celebilik, halifelik, falcılık, buyuculuk, turbedarlık vs. yasaktır. Cunku bunlar irtica kaynaklan ve bilgisizlik damgalandır. Turk milleti boyle kuruluşlara ve onlann mensuplanna katlanamazdı ve katlanmadı.
    _Butun düşünceler ve inançlar, bir noktada birleştiği takdirde, bu hareketsizlik belirtisidir. Oyle bir durum elbette arzu edilmez.
    _Unutmamalıdır ki, bazı insanlar geleceği, gecmişin arasından gormekte ısrar ederler. Bunlar, ilgimizi kestiğimiz geleneklere karşı ne olursa olsun, sadakatin iadesini isterler. Bu gibi insanlar, kendi inandığı gibi, inanmayan kimseleri istedikleri gibi ezemezlerse, kendilerini manevi baskıda hissederler.
    _Savaş yalnız cephelerde savaşan askerlerin faaliyeti demek değildir. Bir ulkede butun vatandaşların her turlu calışma ve faaliyeti demektir. Ortak hedef, bağımsızlığın korunmasını sağlamaktır.
    _Devletin Görevleri_Adaleti, barışı, huzuru sağlamak. Eğitim, sosyal yardım, sağlık, altyapı ve ticari, ekonomik işleri yapmak. iç ve dış düşmanlara karşı savunmayı güçlendirmek. Eğer bunlar yapılmazsa anarşi doğar. Herkes kendi silahlı birliğini kurup güvenliği tehlikeye atabilir. Bir vatandaş, kendi hakkını, kendi maddi kuvvetine dayanarak elde etmeye kalkışamaz. Devlet, ulkenin duzen ve savunması icin yollarla, demiryollan ile telgrafla, telefonla, ulkenin hayvanlan ile her turlu ulaşım araclan ile milletin tum servetiyle yakından ilgilidir. Ulke yonetiminde ve savunmasında, bu saydıklanmız, toptan, tufekten, her tur silahtan daha onemlidir.
    _Demokrasi, fikridir; bir kafa meselesidir. Her halde, bir mide meselesi değildir. Hukumet ilkesi de, bir adalet sevgisini ve ahlak duşuncesini gerektirir. _Demokrasi düşüncesi sürekli yükselen bir denizi andırmaktadır. 20inci yüzyıl birçok zorba hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir
    _Maddi mikroplan yok etmek mümkün olmadığı gibi, manevi mikroplan da yok etmek mümkün değildir. Tıbbi bir sağlığı koruma olduğu gibi, sosyal bir sağlığı koruma da vardır.
    _Cumhuriyet, son yuzyıllarda buyuk uygar milletlerin hesapsız acı ve kandan sonra vardıkları en sağlam devlet şeklidir. Cumhuriyet, baştan başa ic ve dış duşmanlar elinde esir kalmış Turk vatanını kurtarmış ve milletin hayat, bağımsızlık ve namusunu guven altına almış olduğu tecrube edilmiş bir halk idaresidir. Cumhuriyet, Turk milletinin şu anda ve gelecekte iyiliğini, mutluluğunu, esenliğini koruyacak başlıca aractır
    _İlkel insan gruplarında, ata korkusu ve sonunda, buyuk kabile ve kavimlerde, ata korkusu yerine gecen Tanrı korkusu, insanlann kafalannda ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yaratmıştır. Batıl korkular insanın düşünce yapısını bağlamış ve hak kavramı bilinememiştir. Doğanın, her şeyden buyuk ve her şey olduğu anlaşıldıkca doğanın cocuğu olan insan kendinin de buyukluğunu ve onurunu anlamaya başladı. Artık bundan sonra birey ile hukumdar ve devlet arasında, hak davası ve hak mucadelesi başlar. Bu mucadele devletlerin ic gelişmelerinin tarihidir
    __Cumhuriyetimiz henuz cok genctir. Siyasi ve duşunsel hayatta olduğu gibi ekonomi işlerinde de, bireylerin girişimlerinin sonucunu beklemek doğru olamaz. Onemli ve buyuk işleri, hukumetin mumkun olduğu kadar uzerine alıp başarması tercih edilmelidir. Diğer bazı devletlerin ikinci derecede gorebileceği ve bireylerin girişimlerine bırakılmasında kotuluk olmayan işlerden bir coğu, bizim icin, hayatidir.
    _Liberalizm_Demokrasi temeline dayalı bir devlet, sosyal yardım sistemi veya bir ekonomik orgut sistemi değildir. Bunun icin bu alanlara ait işlere, devletin karışmaması, butun bu nitelikteki işleri bireylere veya bireylerden oluşan şirketlere bırakması mumkundur.
    _Türk, baskı ve esaret zincirlerini parcalayabilmek icin ic ve dış duşmanlar karşısında hayatını ortaya attı; cok kanlı ve tehlikeli mucadelelere girdi; sayısız ozverilere katlandı; başanlı oldu, ancak ondan
    sonra hurriyetine sahip oldu. Bu sebeple hürriyet Türkün hayatıdır.
    _Yeni koşullara uymayan ve gelenekte ısrar eden, yalnız kalmaya, zayıf duşmeye, bitkinliğe ve olume mahkumdur
    _ Turk vatandaşı kesin olarak bilmelidir ki bir milletin insanlık ve medeniyet dunyasında yukselmesi ve başarılı olması yalnız ve ancak kendi kuvvetine dayanarak, hurriyet ve bağımsızlığını korumasıyla mumkundur. Bunun başka cozumu ve aracı yoktur. Ordu istemeyen ve ordunun yuklediği maddi, manevi ozveriyi goze almayan bir millet, esaret zincirini kendi eliyle boynuna gecirir. “Ve bağımsızlığı uğrunda ordusuna yapacağı ozverinin on katını, kendini esir eden egemen milletlerin menfaati uğruna harcamak zorunda kalır.
    _Secim_ Yanlış duşunce ve goruşlere yonelmiş insanlardan oluşan toplumlann ne olursa olsun, mecliste calışmasını sağlamaya calışmak milletin menfaatine hizmet sayılmaz. Yuksek toplumsal heyetlerde, mucadele, duşunce mucadelesi şeklinde olur; vatandaş arzusunu gosterir. Secim, ancak, tamamen gelişmiş, duzen sahibi toplumlarda gorulur. Seçim, milli egemenlik için hak ve milli menfaatleri yerine getirmek için dikkatli olunması gereken görevdir. __Çocuklar ve delilerden başka, butun vatandaşlar erkek ve kadın secimde oy vermek hakkına sahiptir. Eskiden, kadınların; cocuklar, akılsızlar ve deliler arasında sayılacağı ve asla oy veremeyecekleri söylenirdi. Kadınlann mecliste mevcudiyetleri parlamentonun ahlak duzeyini de yukselttiği beyan edilmektedir. Kadın insandır ve aklı başındadır.. eskiden Türklerde kağan ve hatun eşittir, attillanın ordusunda kadınlar da savaşır. Cumhuriyetimizin siyasi rejimi eşitlik ilkesine dayanır, Secim sandığı onunde oy vermekte okuyup yazması olmayan ile bir devlet adamı eşittir. Kadın nicin bu eşitlik dışında tutulsun? Kadınların savunacakları ekonomik menfaatleri vardır.
    _“Yaradılış itibariyle her insan, içinde yaşadığı toplumda hayatın en tatlı taraflarının kendisine düşmesini ister ve en kuvvetli olan, zayıf olanları yok sayar. Bunun sonucu huzur içinde yaşamak olanaksızdır. Devletsiz bir toplum veya zayıf bir devlet hayatının sonucu herkesin herkese karşı mucadelesidir İşte insanlar arasında kavga yerine birbirine yardım, karşılıklı saygı, düzen koyan, herkese haklarını ve görevlerini tanıtan hukuk kuralları ve bunların istikrar bulmuş bir şekilde uygulanmasıdır. Bu iş ancak devlet örgütünün bulunması sayesinde mümkündür
    _Hukumet; vatandaşların calışmaları sonucunda meydana gelen uretimin kendileri icin ve devlet icin gerekli olan tutardan fazlasını diğer ulkelere gonderip, millet icin ve devlet icin gerekli olan paraya donuşturerek gerekli olan yolları, demiryollannı, limanlan, gemileri yapmakla yukumludur. Bu orgut; vatanın, yurdun, yabancılann tecavuzunden korunmasını sağlayan orduyu oluşturmakla yukumludur. Hukumet, devletin, milletin, yuksek ve onurlu varlığını ve bağımsızlığını butun dunya milletleri, devletleri nezdinde temsil etmek….milletin Medeni insanlığın bir ailesi olması goruşune dayalı olarak butun insanlığa karşı bazı gorevleri vardır
    _Ordu, milletin bir parçasıdır. Katışıksız milli ordudur. Ülke ve milli amaç ile ilgisi olmayacak olan ücretli askerlerden* kurulu ordu, hatta gönüllü askerlerden kurulu ordu bizce güvenilir değildir ve söz konusu değildir. Milli ordu millet birliğinin ve devlet varlığının en göze çarpan simgesidir. Ordu, Cumhuriyet aleyhine girişimlere karşı devlet ve hükümetin irade ve kuvvetini gösterir. Ordunun devlete karşı en birinci görevi en yüksek kudret ve yeteneğe sahip olmaya çalışmaktır. Devletin ululuk ve onuru bununla yükselir.
    _Emperyalistlerin, insanlan hayvanlaştırmak, uyuşturmak, kendi menfaatlerine gozleri kapalı koleler haline getirmek icin ne yapmak mumkunse hepsini yapmaktan geri kalmadıklarına butun insanlık şahittir. Halklarının siyasi, duşunsel, ekonomik kulturlerini kendi kulturleri derecesine yukseltmeyi bir an duşunduklerine ilişkin her hangi bir işaret gorulmuş mudur? Onun için tek bir toplum düşüncesi hayaldir.
    _Resim ve yazılar, keza yapılan heykeller de işaret ettikleri duşunceleri yaşatan eserlerdir.
    _Butun halkın, harekete gectiği gun, onları tutuklayacak kuvvet yoktur. Kamuoyu milletin içinden taşan, dalgalar ve cereyanlar yaratan bir deniz, ruhsal bir dünyadır.
    _Basının parayla satın alınabilmesi ve ecnebilerin halkı yanıltması korkutucudur. Çare halkın düşünce tarzı ve siyasi eğitimi bir teminattır.
    _Sosyal yardım kurumu, işsiz, yaşlı, hastalar için cok gereklidir.
    _Vatana ihanet kanununa göre, Millet Medisi’nin geçerliliğini isyanı içine alan sözlü veya yazılı veya gerçekten kast il, muhalefette bulunanlar veya kargaşalık çıkaranlar veya yayında bulunan kimseler, dini değerleri araç ederek Cumhuriyet bozmak veya halk arasında kargaşalık ve bozgunculuk çıkarmayar vatan haini sayılır. bunlar asılırlar.
    _Gelişimin amacı İnsanlan birbirine benzetmektir; dunya birliğe doğru yurumektedir; insanlar arasında sınıf, derece, ahlak, elbise, dil olcu farkı gittikce azalmaktadır. Bu sosyal kazanımlara devlet sosyalistliğine yaklaşarak vanlabilir. Oysa ahlak yasasının temeli bireysel yukumluluktur. Başkasına olan bir iyilik bize de iyiliktir; başkasına olan kotuluk bize de kotuluktur. Ozetle, bağlılık, “herkes kendi için” yerine, "herkes, herkes için" duşuncesini koyar. Bu duşunce, toplumsaldır, millidir, geniş ve yuksek anlamıyla insanidir.
    Hoşgörüsüzlük, irade zayıflığının çaresiz bıraktığı bağnazlıktır. Turkiye’de hic kimse duşuncelerini zorla başkalanna kabul ettirmeye kalkışamaz. Sadece menfaatlerini düşünen ve başkalarına hor bakan kimseler bağnazdır.
    __Çalışmak__Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Servet ve onun doğal sonucu olan zenginlik ve mutluluk yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır (1923) Yarınından emin olmayan bir insan, bir aile kurmayı duşunemez; Yaşama aracları olmayan ailelerden oluşan bir devletin varlığı da sağlam olmaz. Araştırmak ve bilgi edinmek icin zaman bulamaz. Kendisinde duşunce hayatı durur. Hayat, onun icin bir tutsaklığa donuşur. İradesinden de gecmek zorunda kalabilir. insan, yalnız hurriyet aracı olarak servete sahip olmalıdır. Hic bir şey yapmamak veya sonucsuz, anlamsız şeyler yapmak, calışma yasasına karşı buyuk kusurdur. insan
    zekası, sanatı, iradesi sayesinde, butun unsurlan emri altına alabilir. Tembellik, bütün fenalıkların anasıdır. ” Çalışmak bir ceza değildir. Calışmayı ceza saymak, onun guzelliğini ve iyiliklerini tanımamak, doğaya karşı haksızlık olur. Zevk, butun guclukleri, saban arkasında dokulen terleri, sanatkarın, duşunurun bazen pek uzucu olan yorgunluklarını hemen unutturur. Çalışmak sosyal tir görevdir
    _Meslek secimi__Kişisel mutluluk ve aynı zamanda sosyal menfaat buna bağlıdır. Yeteneklerine uygun meslek seçmeyenler başarısız ve verimsiz olur ve bu işte çok başarı sağlayabileceklerin de hakkını yemiş sayılır. Biri, subay uniformasının, sırmalan hoşuna gittiği icin asker olmak ister, diğeri yazarlığın şöhretinden etkilenerek yazar olmak ama ikisi de hayal kırıklığına uğrar. bu gibiler toplumsal heyet icin kaybolmuş kuvvetlerdir; Her meslek, bazı yetenekler ve ozel nitelikler ister.
    _”Zafer, Zafer benimdir” diyebilenin, başarı "Başarılı olacağım" diye başlayanın ve “Başardım" diyebilenindir. (1925)
    __Kimler Milletvekili Olamaz__ Yabancı devlet hizmetinde bulunanlar; hapis veya hırsızlık, sahtekarlık, guveni kotuye kullanma, hileli iflas suclanndan birinden mahkum olanlar, kısıtlılar, yabancı uyruklu olduğu iddiasında bulunanlar, medeni hukuktan duşurulenler ve Turkce okuyup yazmak bilmeyenler milletvekili secilemezler._Her milletvekili yalnız kendini secen cevrenin değil tum milletin vekilidir.
    _Vergi, vatandaşın devlete karşı kutsal borcudur. Devlet bizzat millettir. Vatandaşlann vergi adı altında verdiği paralar devlet tarafından milletin siyasi, duşunsel ve ekonomik alanlarda ilerlemesi, gelişmesi ve mutluluğu icin harcanır. Vergi konusunda adam smithin adalet duygusu önemlidir. Herkesten gelirine göre vergi alınmalıdır
    _Kanlı savaş meydanlarında komutan merhametsiz olmalı. bu gerekli bir sağlamlıktır
    _ Her tur siyaset sahnesi Millet Meclisi’dir. Her turlu siyasetin uygulama ve yurutme aracı hukumettir
    _Ordu Okuldur__milletin yetişmiş genclerini yalnız askerlik acısından değil bilim acısından da eğiten ve oğreten bir okul, bir eğitim ocağıdır.. Bu ocakta vatandaşlar, eşitliği oğrenirler; cesaret ve girişim duşuncelerini geliştirirler. Bu ocakta butun vatandaşlar hep aynı toprağın evladı olduklannı en iyi duyarlar
    _Millet, kendi kendini yönetir. Görevi Allahtan aldığını söyleyen zalim hükümdarların keyfine göre yönetilmez. sultan hamid anayasayı kaldırarak baskı rejimi kurdu ve vatan evlatlarından böyle intikam aldı. Türk evlatları arabistana yemene libyaya belki 10 yıllık asker olarak gönderilir. Askerlik bir azap yerine dönüşürdü
    _Galip devletlerin (Sevr)e göre “Doğu Meselesi" adını verdiği engel, artık kapanıyor, kokleri en eski insanlık tarihinin derinliklerinde bulunan Turk Milletinin son ve tek
    bağımsız devleti yıkılıyordu... padişah Anadolu’da başlayan milli karşı koymayı kırmak icin duşman kuvvetleriyle birleşerek Meb’usan
    Meclisini bastı ve mevcut Anayasaya (Kanunu Esasiye’ye) en ağır ve en son darbeyi indirdi. Bu durum uzerine Ankara’da milli egemenlik temeMedenili uzerine yeni ve taze bir Turkiye Devleti’nin merkezi kuruldu…
    _ Yabancılardan ve vatan aleyhinde calışanlardan yardım ve kuvvet aramak kara bir damgadır. Partinin gizli niyeti olmamalı, hayal satmamalı, dini kullanmamalı, haklı kandırmamalı
    __Ticaret__ Bir kişinin kendi şahsı veya evi, bahcesi, tarlası, ailesi ve hatta fabrikası icin kullanılacak şeyleri alması veya satması
    ticaret sayılmaz.
    _Savaş ırkların birleşmesinde en kuvvetli etkendir.Fransızlann, lngilizlerin, ceşitli ırklann caprazlama sonucu olduğu bilinmektedir. Turklerin her şeye rağmen butun cağlarda millet dayanışma ve bağlarının korunmuş kalması sadece surekli savaş halinde bulunmasındandır
    _Ahlak kutsaldır; eşi yoktur. Vicdanlarımız uzerinde etkili olan ruhsal hayat, toplumun bireyleri arasındaki tepkilerden oluşur..
    _Milliyetçilik: Bir milletin, diğer milletlere kıyasla doğal veya kazanılmış ozel karakterler sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir organizma oluşturmasıdır. Turk milliyetciliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslar arası goruşme ve ilişkilerde, butun cağdaş milletlere paralel ve onlarla aynı uyumda bir ahenkte yurumekle birlikte, Turk toplumunun ozel yaradılışını ve başlı başına bağımsız kimliğini korunmuş tutmaktır
    _Egemenliğin uc çeşittir: 1.Krallık :Hukumdar “devlet benim" der; savaş ilan eder, banş yapar, yasalar yapar, vergiler koyar, ulkenin gelirlerini istediği gibi harcar. Krallıklarda babadan oğla geçer. Sorumsuzdur ve ülke kendisinin malıdır. Sadece akirette tanrıya hesap verir. Krallıklarda Milli benlik yoktur. Hukumdar, bir Meclis kabul etmişse, meşrutiyet hukumeti olur. 2. Oligarşi; egemenlik birkac ailenin elindedir._ 3. Demokrasi (Halkçılık); Demokrasilerde, egemenlik, halka aittir. Demokrasi, memleket aşkıdır, aynı zamanda babalık ve analıktır. demokrasi, eşitlik severdir.__ 7000 yıl once, Mezopotamya’da insanlığın uygarlıklarından birini kuran Sümer, Elam ve Akad kavimlerinde demokrasi ilkesi uygulanmıştır. Gercekte, bu Turk ırkları, birleşik bir Cumhuriyet kurmuşlardır.
    _Abdulhamit Yonetimi 1877’den 1922 senesine kadar gecirilen butun milli felaketlerin ya doğrudan doğruya sebebi veya başlıca hazırlayıcısıdır. , otuz sene padişahlığın zalim penceleri milleti daha kuvvetli olarak, sarmıştır. Padişah, yalnız tac ve tahtını ve şahsını koruma araclarını kuvvetlendirmekten başka bir şey yapamamıştır. Millet, ulke tamamen ihmal edilmiştir. Surekli ilerleyen medeni dunya yanında ise Turk milleti, zorla ve ezilerek aşağı bir derecede tutulmuştur.
    _Osmanlı hanedanının Turk milletinin başına sardığı her şeye karışan bu son bela olan halife Millet Meclisinin bir kararıyla Turk sınırlarının dışına atıldı.




    _Türk milleti_dunya yuzunde ondan daha buyuk, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur. Bugunku Turk milletine bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerin yardımı ile duşunelim; bu tabloda neler goruyorsak, bu tablo bize neler hatırlatıyorsa, onlan, birer birer soyleyelim; Turk milleti, halk idaresi olan Cumhuriyetle idare edilen bir devlettir. Turk Devleti laiktir. Her reşit, dinini secmekte serbesttir._Turk dili, Turk milleti icin kutsal bir hazinedir. Turk dili, Türk milletinin kalbidir; zihnidir. Cunku Turk milleti gecirdiği sonu olmayan tehlikeler icinde, ahlakının, geleneklerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısaca, bugun kendi milliyetini oluşturan her şeyin dili sayesinde korunduğunu goruyor._Turk milleti, varlığı icin bugunku yurdundan memnundur. Cunku derin ve şanlı gecmişin; buyuk, kudretli atalannın kutsal miraslarını bu yurtta da koruyabileceğinden, o miraslan, şimdiye kadar olduğundan cok fazla zenginleştirebileceğinden emindir._ Türk ırkı_Kucuk bir aile cocuklarının bile tamamen birbirine benzemeleri olmuş şey değildir. Turk ırkının yalnız bir noktada, iklimi aynı dar bir bolgede ortaya cıkmış şeklinde duşunmek doğru değildir. Başka iklimlerin etkisi altında, başka başka cinslerle binlerce sene yaşamış, kaynaşmış bu kadar eski ve bu kadar buyuk bir insan topluluğunun bugunku cocuklarının tamamı tamamına birbirlerine benzemeleri mumkun mudur?_Türkler demokrat, hür ve sorumlu vatandaşlardır” “Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir_Turkler, islam dinini kabul etmeden once de buyuk bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin (Farslann) ve ne de diğerlerinin Turklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine etki etmedi. Aksine, Turk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli duygularını, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Cunku Hazreti Muhammed’in getirdiği dinin gayesi, butun milliyetlerin ustunde, tamamını kapsayan bir ummet siyaseti idi. Din birliğinin de bir millet oluşumunda etkili olduğunu soyleyenlerden değiliz.__Turk milleti, milli duyguyu; insani duyguyla yan yana duşunmekten zevk alır. Cunku Turk milleti bilir ki; bugun uygarlığın ilerlemesinde bağımsız ve ancak kendileriyle eşit yuruduğu tum uygar milletlerle karşılıklı insani ve medeni ilişki, elbette gelişmemize devam icin gereklidir ve yine bilinmektedir ki Turk milleti, her uygar millet gibi, gecmişin butun donemlerinde icatlarıyla, buluşlarıyla medeni dunyaya hizmet etmiş insanların, milletlerin değerini takdir ve hatıralarını saygıyla korur. Turk milleti, insanlık aleminin samimi bir ailesidir _Ahlaki işler, hem zorunlu ve hem de arzuya değer olan işlerdir. Turklerin ahlaklan birbirine benzer, Bu yuksek ahlak, hicbir milletin ahlakına benzemez. Ahlakın, millet oluşumundaki yeri cok buyuktur,_ Turk milletinin kokleşmesinde etkili olduğu gorulen doğal ve tarihi gercekler şunlardır: Siyasi birlik. Dil birliği. Yurt birliği. Irk ve köken birliği. Tarihi ve Ahlaki yakınlık
  • Çocuk Dâvâmız
    Kendi kendimizi tenkit :
    Talebe mi Yetiştiriyoruz, Yoksa Ultra Modern Sevdâzedeler mi?..
    Son günlerimiz, hemen hemen seyahate benzer bir at­mosfer içinde geçti: Birçok şehir ve kasabalarımızı tekrar görmek fırsatını bulduk. Bu güzel, fakat kendi haline bıra­kılmış yurt köşelerinde karşılaştığımız hazin manzaralarla; sosyal, ekonomik ve kültürel olayların çevrede bıraktığı akisler, bizi derin derin, hattâ kara kara düşüncelere sevk etmiştir.
    Gördüklerimizle düşündüklerimizi, şöylece hülâsa etmek mümkün : Vatanı, yeni baştan fethetmek zorundayız. Bu zorlu işi yapabilmek için de, her birimizin bir (Snelman) aşkıyla çalışmamız gerek ! . . Evet, bataklıklar diyârı Fin­landiya’yı (Beyaz Zambaklar Memleketi) haline getiren, büyük idealist (Snelman) ın aşkıyla..
    Bu eşsiz Fin idealisti vatandaşlarını içinde yüzdükleri maddî ve mânevi çirkeflerden kurtarmak, yurdunu cennete çevirebilmek için beşer tâkatinin üstünde bir aşk, enerji, feragat ve fedakârlıkla yılmadan çalışmış, bir köy öğretmenliğini üniversite profesörlüğüne tercih etmişti. Aziz ve mübârek vatanımızı yeniden îmar ve ihyâ etmek, her şeyden evvel (Mektep), (Yol) ve (Su) derdine kat’î bir çâre bul­mak, vatandaşlarımızı iktisaden kalkındırıp “Muasır medeni­yet seviyesinin üstüne çıkarabilmek,, için, bizim de aynı aşk, aynı enerji, aynı feragat ve fedakârlıkla - her engeli aşarak - çalışmamız gerekiyor. Fakat bir şartla : Bu muaz­zam işi yaparken şiârımız (Rabbena, hep bana !) değil, (Her Şey Vatan İçin) olacak!.
    Biz, yıllardanberi, karınca kararınca, hep bu prensiple çalışıyoruz. Son nefesimize kadar da aynı prensipten ayrılmayacağımız tabiîdir. Bu vatanın yanık bağrından yetişmiş, köy ve köylü ile haşır neşir olmuş, bu milletin hakikî dertleriyle haklı dilek ve ihtiyaçlarını yakından bilen bir Türk evlâdı sıfatıyla söy­leyecek ve yazacaklarımız pek çok... Öyle dertlerimiz var- ki, saymakla bitmez. Öyle yaralarımız var ki, sarmakla tü­kenmez.
    Bu İçtimaî dertlerimizin başında (Okul - Öğretmen), (Ahlâk - Terbiye) meselelerimiz gelmektedir. Yazılarınıza evvelâ bu önemli meselelerden başlamak, realist ve objek­tif bir görüşle hâdiseleri okuyucularımızın ibret, alâkalıların dikkat nazarlarına arzetmek istiyoruz. Şöyle ki : Gittiğimiz yerlerde, 23 Nisan Çocuk Bayramı münase­betiyle verilen, birçok ilk okul müsamerelerinde bulunduk. Bu müsamerelerin hemen hepsinde üzüntü, azap ve ıztırap içinde seyrettiğimiz manzara şu oldu: Mahallin millî kıyafet­lerine bürünen 10-12 yaş arasındaki kız - erkek 25 - 30 kişilik bir öğrenci gurubuna sahnede millî türküler (!) söy­letildi. Hem de yavrucukların ellerine verilen zilli maşa v. s. nin iştirâkiyle... Öylesine millî türküler ki, yüzünüz kızarma­dan, tüyleriniz ürpermeden, bir kelime ile bağrınız kanama­dan dinlemenize imkân ve ihtimal yoktur. Bu hazin manza­raları hayret ve dehşet içinde seyrederken, ne yalan söyle­yelim, kendimizi bir ilk okul müsameresinde değil de, İstanbulda tutunamayıp Anadolu turnesine çıkmış bir salaş tiyat­rosunun biçâre kantocuları arasında tesadüfen bulunan tâlihsizlerden biri sandık. Bize bu hissi veren, mâsum yavru­cuklarımıza, söyletilen mânâsız, mantıksız, müptezel ve müstehcen meyhâne türküleri olmuştur. Evet, muhterem okuyu­cularım, meyhâne türküleri...
    Düşününüz, bir kere.. Sayın muallim ve mürebbilerimiz, her türlü tesir ve telkine müsait bir çağda bulunan yavru­cuklarımıza - Millî ve terbiyevî okul şarkıları yerine maalesef böyle gayri ahlâkî meyhane türküleri belletip söyletiyor­lar. Hem de, bu zavallı çocukların faydalı bir şey görmek ümidiyle koşup gelen bahtsız velîleriyle, umumî efkâra hita­ben... Adetâ, onlarla alay eder gibi...
    Çocuklarımızın körpe dimağlarını körletecek, onların ruh ve karakterleri üzerinde yüzde yüz tahribat yapacak bir mânâ ve mahiyet arzeden bu dejenere türkülerden aldı­ğım şu bir iki örnek bile işlenen bu terbiyevî hatanın de­rece ve şümulü hakkında bir fikir verebilir, sanırız:
    Gezdiğim dikenli aşk yollarında,
    Elimden bir kırık saz geldi, geçti...
    Adını andıkça titrerim hâla,
    Var mı benim gibi aşka müptelâ?..
    Muhabbet denilen püsküllü belâ,
    Sanmayın başımdan az geldi, geçti..

    Ne o, şaşırdınız galiba?.. Haklısınız. İş bu kadarla kalsa, yine iyi... Fakat, dahası var :
    Tepside nar isterim,
    Döşeği dar isterim!..
    Dar döşeğin içinde
    Cilveli yâr isterim...
    ***
    İşte öğretmenlerimiz, işte öğrencilerimiz ve işte onların aşk, muhabbet, sevdâ, dar döşek, cilveli yâr terennüm eden millî (!) türküleri...
    Nasıl, beğendiniz değil mi?
    Görülüyor ki, zavallı ve günahsız çocuklarımız bilgi, ah­lâk, fazilet ve yurtseverlik yollarında değil; daha küçük yaşta iken (Dikenli Aşk Yollarında) ve şehvet kokan (Dar Döşeklerde) dolaştırılıyor.
    Acı, fakat gerçek..
    İşin asıl hazin ve feci tarafı, bu müstehcen ve ahlâk bozucu meyhâne türkülerini hususî locasından dinleyen bir Millî Eğitim Müdürünün - sözlü ve yazılı olarak - öğrenci­lerle öğretmenlerini tebrik ve takdir etmesidir. Demek ki, gaflet ve dalâlet içinde bulunanlar yalnız bi­zim yüksek ruhlu (!) muallimlerimizle talebelerimiz değilmiş!. (Tabiî bütün öğretmenleıimiz böyle yapıyorlar, de­mek istemiyoruz. Fakat itiraf etmeliyiz ki, ekseri­yete yakın bir zümre - maalesef - anlattığımız gi­bidir.)


    Buna benzer başka bir hâdiseye de, geçen sene, şahit olmuştuk :
    Bir Köy Enstitüsünden mezun bir öğretmenin, bir Halk odasında verdiği sözüm ona bir müsamerede yine 10 - 12 yaş arasındaki billûrlar kadar sâf ve temiz köylü çocuk­larının, adetâ kendilerinden geçerek :
    Anasının yanında kızını kucakladım!..
    Türküsünü (!) hem söyleyip hem oynadıklarını gördü­ğümüz zaman beynimizden vurulmuşa dönmüş, iliklerimize kadar titremiştik. Bu tahammül olunmaz rezâlet karşısında heyecanlanan dâvetliler hep birden ayağa kalkmışlar ve o öğretmene de, onu yetiştirenlere de lânetler yağdırarak sa­lonu terk etmişlerdi.
    Bu müessif hâdiseden en çok acı duyan da, biz olmuş­tuk. Bunun farkına varan, ahlâk ve fazîlete değer veren, milliyet ve mukaddesatına candan bağlı bir doktor arkada­şımız :
    “Camm, siz de Köy Enstitülerinde hâkim olun ruhu bilmiyormuş gibi müteessir oluyorsunuz. Hasan Ali ve Hakkı Tonguç model öğretmenlerden, ancak böyle şeyler beklenir. Fakat, müsterih ola­lım. İnşaallah bir milliyetçi BAKAN bu millî ve İç­timaî dâvayı lâyık olduğu ciddiyet ve ehemmiyetle ele alır da, o vakit, her şey kısa bir zamanda düzelir. Şimdilik, o mutlu günleri beklemekten baş­ka çaremiz yok!..,,
    Demiş, bizi teselliye çalışmıştı.
    Bugün, muhterem Reşat Şemseddin SİRER’in iş başına gelmesiyle, bu hâlisâne temenni - Allaha çok şükür - gerçek­leşme yoluna girmiş bulunuyor.
    *
    *
    Yukarıda kısaca anlattığımız millî, ve İçtimaî fâcianın üzerinden daha bir yıl geçti geçmedi ki, bugün, gezdiğimiz yurt köşelerinde hemen hemen aynı manzaralarla karşılaş­mış bulunuyoruz. Demek, daha göreceklerimiz varmış!...
    İyi ama, bu gidişin sonu neye varacak?.
    “Uçuruma!..,, demeye, bir türlü, dilimiz varmıyor.
    Fakat, siz söyleyin Allah aşkına!.. “Talebe mi Yetiş­tiriyoruz, Yoksa Ültra Modern Sevdâzedeler mi?.. Neredeyiz, Ne Oluyoruz, Neden Bu kadar Kendi­mizden Geçtik?..,,
    Ayıptır, günahtır, arkadaşlar!.. Meslektaşlık ve memle­ket nâmına, sizden rica ediyoruz :
    Okul temsilleri verirken, bu temsillerin gerektirdiği pe­dagojik ve psikolojik esaslara - bir parça olsun - riayet ediniz!.. Bilhassa halk efkârı karşısına çıkarken, bu hususlar­da çok dikkatli, uyanık ve durendiş olmak icabettiğini - bir an bile - hatırınızdan çıkarmayınız!.. Yoksa adımız, öğret­men değil, başka şey olur!..
    Saygı değer arkadaşlar!..
    Öğretmenlik denilen bu mukaddes ve şerefli mesleği, bu yüce Tanrı san’atını, bu kadar küçük düşürmeye, halkı kendimizden soğutmaya, hiçbir vakit ve hiçbir yerde hakkı­mız yoktur. Kendilerinden değerli hizmetler beklediğimiz, yarının büyükleri olan çocuklarımıza böyle bayağı türküler, oyunlar değil; millî terbiye, millî îman ve millî ruh aşılayacak bilgiler, hünerler öğretelim!.. Ancak bu takdirde, vatan ve milletimize karşı vazifemizi yapmış, (Çocuk) denilen o aziz varlığa saygı göstermiş oluruz. Yoksa “Çocuk, bizim İçin, her şeydir.» veya “Çocuk saygısı, Vatan kaygısı,, gibi sözlerin hiçbir mânâ ve değeri kalmaz.
    Kendimize gelelim, arkadaşlar!.
    Konya - 25/1/1947

    Kan ile ateştir görünen bayrağımızda,
    Can korkusu gezmez ovamızda, dağımızda!.
    NÂMIK KEMÂL

    Ecdâdımızın heybeti mâruf-u cihandır,
    Fıtrat değişir sanma, bu kan, yine o kandır!..
    NÂMIK KEMÂL

    Vatanı sevmeyen, ya ne sever?
    Kız! Köpekler bile vatanperver!..
    Abdülhâk Hâmit TARHAN
  • 278 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Medlere bağlı olarak yaşayan Ahameniş Hanedanı(Persler), bağlı bulundukları efendilerine isyan ederek Pers İmparatorluğunu kurarlar. Kitapta Persler yerine sık sık Ahameniş ifadesi geçmektedir. Ahamenişler, Pers İmparatorluğunu kuran hanedanın adıdır. Pers İmparatorluğu, Yunan şehir devletlerinin güçlü olduğu dönemde Ege Bölgesi, Yunan adaları ve Balkanlarda Yunan şehir devletleriyle mücadele ederler. Büyük İskender, Doğu seferinde Pers İmparatorluğunu yıkarak topraklarına hakim olur. Ölümünün ardından Pers toprakları İskender'in komutanlarından Seleukos tarafından kurulan devletin idaresinde kalır.


    Sonrasında ise Sasani İmparatorluğu kurulur. Sasaniler, uzun yıllar özellikle 250 yılı ve sonrasında Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu ile mücadele eder. Doğu Roma ile yapılan savaşlarda zayıflayan Sasani İmparatorluğu netice itibariyle İslam orduları tarafından yıkılır. 1502 yılına kadar bölgede Selçuklular, Harizmşahlar, Moğollar, Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletleri ve Timur varlık gösterir. Bu tarihe kadar yarı islami Sünni yarı Pers/Zerdüşt hayat yaşayan halkın kaderi 1502 yılında Şah İsmail'in Safevi Tarikatı'nın başına geçmesiyle değişir. Bölge Şiileşir. Sonrasında Kaçar Hanedanı, Pehlevi Hanedanı bölgede hüküm sürer ve 1979'da medreselerdeki molla öğrencilerin başı çektiği ayaklanmalarla İran İslam Cumhuriyeti ile kitap tamamlanmaktadır.

    Kitap, İran'ın her siyasi dönüşümde radikal değişimler yaşadığını ancak bu değişimlere rağmen Pers/Sasani kültüründen izler taşıdığını savunur. Örneğin kitap, Türk-İslam Medeniyetinde de yer bulmuş adil hükümdar anlayışının 531-579 yılları arasında Sasani İmparatoru olan I. Hüsrev'den geldiğini ifade etmektedir. Bildiğimiz bir çok masalda yer bulan adil hükümdar Anuşirvan işte bu Sasani İmparatoru I.Hüsrev'dir. Tabi adil hükümdar anlayışı sadece Sasaniler ve İran toplumunun etkisiyle oluşmasa da anlaşılan önemli bir katkı yapmış olarak kabul edilebilir. Neticede İslam öncesi Türk tarihinde de yöneticinin adil ve halkının çıkarını gözeteni makbul idi.


    Şah İsmail, 1502'de Safevi Devletini kurarak bölgede yeniden bir siyasi teşekkül kurarken bunu Şii temeller üzerine kuruyor. Devamında gelen Kaçarlar ve PEhleviler de bu Şii etki ile devleti yönetiyor. Şii etkisi, 1500'lü yıllardan itibaren İran coğrafyasındaki yönetimlerde zaman zaman muhalefet zaman zaman ise iktidar destekçisi olarak varlığını sürekli hissettiriyor.

    19 ve 20. Yüzyılda İran coğrafyasının Rusya, İngiltere ve Fransa arasında git gel politikalarla yönetildiğini görüyoruz. Bir süre sonra Fransa çekilirken Fransa yerini Almanya alıyor. İngiltere, Hindistan'a giden yolun güvenliği için İran'a büyük önem verirken Almanya ise Hindistan'a giden yolda İngiltere'yi sekteye uğratmak için İran'da boy gösteriyor. İran, kuzeyi Rusya'da güneyi İngiltere'de kalacak şekilde paylaşılıyor. Bu paylaşım İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar etkisini sürdürürken savaş sonunda İngiltere yerine ABD devreye giriyor. İran şahları önce ingiltere sonra ise ABD güdümünde politikalar güdüyor. Başbakan olan Musaddık, İran petrolünden İran halkının da yarı yarıya pay alması için uğraşır bu mücadelesi onu halkın gözünde önemli bir payeye yüksektir ancak güç zehirlenmesine kapılır ve kendisine destek olan halkı unutur. Hem halk desteğinden yoksun kalması hem de Petrol geliri konusunda Şah ve ABD ile sürtüşmesi 1953'de Başbakanlıktan uzaklaştırılmasına sebep olur. Musaddık sonrasında Muhammed Rıza Şah ülkesini ABD güdümünde demir yumrukla yönetirken atılan İslam karşıtı adımlar medreselerdeki öğrenciler ve dini kesimi rahatsız eder.



    İlk önce bu rahatsızlığın ifade edilmesi olarak başlayan eylemler Rıza Şah'ın ülkeden kaçmasıyla otorite boşluğuna dönüşür. İlk etapta kimsenin aklına İslami Devrim gelmez. Şah'ın kaçmasıyla Fransa'daki sürgünden dönme imkanı bulan Humeyni ülkede başsız olan sokak olaylarının başına geçer. Ülkede kontrolü sağlar. Halkın amacı devrim olmadığından herkes Şah gitsin de ne olursa olsun diye düşünürken bir de bakarlar ki medreselerin desteğiyle Humeyni devletin başıma geçmiş. Her devrim önce kendi çocuklarının başını yer düsturundan hareket edersek Humeyni ve İran Devrimi de önce kendisine rakip olan herkesi baskı ile sindirir. Sonra ise İslam Devriminin kurumsal ve ideolojik yapısı oluşturulur.

    Sade anlatımlı kısa ve öz bilgilerle insanı sıkmadan geniş bir tarihi dönem kitapta anlatılmıştır. Herkes rahatlıkla sıkılmadan okuyabilir.
  • CENK ARABALARI İLE SAVAŞ
    Kuzey barbarları arasında, yani eski Çinlilerin tabiriyle “Ok ve yay” adamları, uzun günler ve beyaz
    dağlar memleketinin sakinleri arasında, güler yüzlülüğe ve kahkahaya meyillilik göze çarpardı. Çünkü bu
    insanlar için hayat aralıksız bir didişme, tabiatın şiddetlerine ve ıstırap haline tabi, sefaletin biraz
    hafiflemesine sevinmek için bir fırsat teşkil ediyordu.
    Temuçin ve onun Moğol tabilerini görmek, şakadan aldıkları zevke hükmetmek için yeterliydi. Hatta
    güler yüzlülükleri bile gaddarlıkları gibi aşırı haddeydi. Şenlikleri çok taşkın, coşkun olurdu. Düğün ve
    cenaze törenleri, sevinç için birer büyük fırsattı. O amansız mücadele hayatına bu şekilde bir mola verilmesi, Temuçin’in Burta’nın babasının çadırlar
    şehrine vardığı zamanda gerçekleşti. Temuçin, hepsi silahlı, koyun postlarına, geniş deri ceketlere, kaba
    resimli zırhlara bürünmüş bir kaç yüz gençle, atının üzerinde, aniden ortaya çıkıverdi. Yüksek eyerlerinin
    boynuzlarına su tulumları asılmış, omuzlarına mızraklar takılmıştı. Baştan aşağı, kemikli yüzlerini soğuğa
    ve rüzgara karşı korumak için sürdükleri yağ tabakasının üzerine kadar, toza bulanmışlardı.
    Burta’nın babası, genç adamı kabul ettiğinde:
    “Seni nasıl bir kinin kovaladığını öğrenince, bir daha canlı göremeyeceğimizi zannettik. ” dedi.
    Ne müthiş bir kahkaha ve yeme içme sahnesi! Uşaklar, koyunları ve atları öldürüp kazana atmakta
    yarışıyorlardı. Moğol savaşçıları silahlarını yurtların kapılarına bırakmışlar, her çadırın en yaşlısının sağına
    oturmuşlar, içiyorlar ve ellerini çırpıyorlardı.
    Her meclisten önce bir aşık alelacele çıkıp dört tarafa kutsal su serpiyor ve çalgıcılar tek telli sazlarını
    çalıyorlardı. Bu yayla süvarileri, gırtlaklarını açarak, sanki kımızı ve pirinç şarabını daha iyi indirmek
    istiyorlarmış gibi, birbirlerinin kulaklarını çekiyorlar ve sırtlan derisinden ağır çizmeleriyle acemice
    oynuyorlar.
    Reisin çadırında üçüncü gün, başka bir levha: Burta, beyaz bir elbise giyerek sağa oturmuş. Saçlarının
    örgüleri gümüş paralar ve küçük heykellerle ağırlaşmış.
    Başına, üzeri kıymetli ipeklilerle örtülü kabuktan bir külah koymuş ve bu külahını saçının lüleleriyle kulaklarına tutturmuştu. Terbiyeli suskunluğunu koruyordu. Fakat kaçırılcağı an geldiğinde adet olduğu üzere çadırların etrafında çılgınca bir kaçışa başlıyor ve Temuçin onu kolları arasına alıp atına kadar götürmeden önce onu kovalıyor, kız kardeşleriyle,
    hizmetçileriyle güya kavga ediyordu. Küçük burunlu güzelin kısa süren düğünü böyle gerçekleşti ve Temuçin’in atlarından birine binerek, kendi şehrini terk etrt.. Onun gelmesini dört sene beklemişti ve bugün artık on üç yaşındaydı. Beli ve göğsü
    mavi kemerlerle çevrili olarak gitti. Hizmetçileri Temuçin’in annesine hediye olarak götürülen Samur kürkü
    taşıyorlardı. Burta şimdi, Han’ın karısı olarak yurda bakacak, gerektiğinde hayvanları sağacak, erkekler
    savaştayken sürülerle uğraşacak, çadırlar için yün örecek, kesilen sinirlerle elbiseleri dikecek ve erkeklere
    çarıkla çorap yapacaktı.
    Görevleri bunlardı ve aslında o diğer kadınlarınkine üstün bir kader için seçilmişti. Tarih onu Burta
    Ficen, İmparatoriçe, daha sonraları ise Roma İmparatorluğundan daha büyük bir imparatorluğu idare eden
    üç oğlun anası olarak tanıyor. Samur kürkün de kendine ait bir hikayesi vardır:
    Temuçin, Toğrul’u, Keraitlerin reisini ziyaret için zamanın uygun olduğuna hükmetti. Genç
    kahramanlarını yanına aldı ve bu kürkü hediye olarak götürdü.
    Anlaşıldığına göre, Toğrul Han, dürüst ve barışsever bir adamdı. Kendisi Hristiyan olmamakla birlikte,
    kabilesinin büyük bir bölümü, ilk havarilerden Saint Andre ve Saint Thomas’tan iman dersleri almış
    Nesturi Hristiyanlarından oluşmuştu. Bunlar bugün Urga şehrinin bulunduğu sulak arazide oturuyorlardı.
    Aslen Türk ırkından oldukları için, ticaretle ve ondan ileri gelen kazançlarla, Moğollardan daha fazla
    ilgileniyorlardı.
    Temuçin, babalığı denebilecek olan adamın sarayına bu ilk ziyaretinde, kudretli Kerait’in yardımını
    istemedi. Toğrul, Temuçin’in dönüş yoluna çıkmasından önce, onunla aralarındaki bağı Temuçin’e
    hatırlattı.
    Fakat çok geçmeden Temuçin, Büyük Han’ın dostluğuna müracaatta bulundu. Beklenmedik bir anda,
    tehlikeli bir kabile kuzey yaylasından indi ve Moğol ordugahını yağmaladı. Bu yağmacılar, Tondra
    havalisinin ilk tabakasından inen, insanların köpekler veya sırtlanlar tarafından çekilen arabalarda seyahat
    ettiği “donmuş beyaz memleket”in halkı, hakiki barbarlar, Merkitler’di. Bu çetin savaşçıların tabi oldukları,
    on sekiz sene önce Temuçin’in babası tarafından, Ulun’un elinden alındığı aynı adamdı. Büyük olasılıkla
    eski kinlerini unutmamışlardı. Alev saçan meşalelerle geceleyin geldiler ve genç Han’ın ordugahını ateşe
    verdiler. '
    Temuçin, bir at bulmayı ve oklarıyla kendisine yol açarak kaçmayı başardı, fakat Burta, yağmacıların
    eline düştü. Yağmacılar, kabile geleneklerine uygun olarak kadını, Ulun’u kaybeden adamın akrabalarından
    birine verdiler.
    Bununla birlikte kuzeyli savaşçı, Moğol’un karısından uzun müddet zevk alamadı. Merkitler’e hücum
    etmek için yeterli adamı olmayan Temuçin, gidip babalığı Toğrul’u buldu ve Keraitlerin yardımını istedi.
    İsteği derhal kabul edildi ve Moğollarla Keraitler, mehtaplı bir gecede yağmacıların şehirleri üzerine
    çullandılar.
    Vakanüvis sahneyi şöyle tasvir ediyor: Temuçin, kaçırılan karısının ismini bağırarak atını perişan
    çadırların etrafında koşturuyor. Burta, onun sesini duyunca koşarak kendini dışarı atıyor ve kendini tanıtmak
    için atının dizginini yakalıyor Genç Moğol yere atlıyor ve arkadaşlarına “aradığımı buldum diye bağırıyor.
    Temuçin hiçbir zaman, Burta’nın ilk çocuğunun kendi oğlu olup olmadığını kesin olarak anlayamadı.
    Bununla birlikte karısına bağlılığı açıktı ve bu çocukla Burta’nın doğurduğu diğer evlatları arasında hiç bir
    fark gözetmedi. Başka kadınlardan çocukları olmakla birlikte Burta’nın doğurdukları en sevdiği arkadaşları
    oldu. Diğer kadınlar ve onların çocukları, vakanüvis tarafından belirsiz isimler suretinde kaydolunmaktadır.
    Kaç defa Burta’nın sezgi kabiliyeti Temuçin’in hayatına yönelik suikastların önüne geçti ve onu şafak
    vakti kocasının yatağı başında diz çökmüş, ağlarken gördük.
    “Düşmanların çınar ağaçları gibi muhteşem kahramanlarını telef ederlerse, küçük, zayıf çocuklarının hali
    ne olur?”
    Çölün kabileleri arasındaki savaşlar sürüyordu. Moğollar’ı Çin Seddi’nin ilerisindeki tenhalıklarda
    serserice dolaşan göçebe kabilelere karşı korudu, fakat diğer taraftan Bunyar gölünün Taicutlarıyla Tatarlan
    gelenekselleşmiş bir kinin bütün acılığıyla ona tuzaklar kurmaktaydılar. Sadece olağanüstü kuvvetli bir
    vücut ve tehlikeyi sezmek için bir kurdun koku alma duyusuna sahip oluşudur ki, genç Han’ı kurtardı.
    Bir gün, karların arasında, bir okla boğazından yaralanmış halde, öldü zannedilerek bırakıldı.
    Arkadaşlarından ikisi onu buldular, yaralarının kanını emdiler ve yaralarını yıkamak için bir çanakta kar
    erittiler. Bu savaşçıların özverileri içtendi.
    O, hasta yatarken bunlar kendisi için gidip yabancı bir karargahtan yiyecek bile getirdiler ve yaylanın
    üzerinde kar fırtınasının yükseldiğini görünce o uyurken onu korumak için üzerine deriden bir elbise
    çektiler.
    Bir gün de güya dost bir Han’ın yurdunu ziyaret ederken, üzerine oturmaya davet ettikleri manzaralı bir
    halının altında, bir çukurun kazılmış olduğunu keşfetti. Temuçin, çok geçmeden bütün kabilesini yanlış bir
    adım atmaktan kurtardı.

    Sayıları şimdi 13.000 savaşçıya varan Moğollar, yaylalardan kışlalara doğru yola koyulmuş
    bulunuyorlardı. Uzun bir vadinin derinliklerine dağılmış idiler. Üzeri örtülü seyyar atları ve çadırlarını
    taşıyan arabaları, ağır yürüyen sürüler arasında yuvarlanıp gidiyordu. Birden Han’a ufukta hızla üzerlerine
    ilerleyen bir düşman sürüsünün göründüğünü haber verdiler. Avrupa veliahtlarından hiç biri, hiçbir zaman
    böyle bir durumla karşı karşıya kalmamıştır.
    Düşman, Targutai’nin idaresinde otuz bin Taicut’tan oluşuyordu. Kaçmak, kadınları, hayvanları ve
    kabilenin bütün varını yoğunu feda etmek demekti. Savaş kıtasını toplayıp Taicut-lar’a karşı yürümeye
    gelince bu da, kaçınılmaz bir biçimde daha önemli kuvvetler tarafından çevrilmek, adamlarının biçilmesini
    veya dağılmasını görmek demekti.
    Göçebe hayatının, karargahın mahvolması tehlikesine maruz kaldığı zorlu anlarından biriydi ve durum
    Han’ın derhal karar vermesi ve harekete geçmesini gerektiriyordu. Temuçin, hemen tehlikeye karşı koydu.
    Bütün savaşçıları toplu bir halde ve çeşitli bayraklar altında atlarına bindiler.
    Hepsini taburlar halinde sıraladı. Kanatlardan birini bir orman koruyordu. Arabalara öyle bir vaziyet
    aldırdı ki, diğer kanat üzerinde geniş bir boşluk oluşturdu. Hayvanları bu dairenin içine sürdü ve kadınlarla
    çocukları da arabalara doldurdu. Bunlar yaylarla donatılmışlardı. -
    Bundan sonra, vadiyi geçen otuz bin kişinin hamlesine karşı koymak için hazırlandı. Bunlar açılma
    halinde ve beş yüzlük taburlar şeklinde sıralanmıştılar. Bu taburların her safında yüz kişi vardı, yani beş saf
    derinliğindeydiler.

    İlk iki safları zırhlıydı. Bu zırhlar, delikleri olan ve birbirine bağlı ağır demir levhalardan, üstlerine at
    yelesinden tuğlar takılmış demir veya sert deri maskelerden oluşmuştu. Hayvanları da zırhlıydı. Boyunları,
    göğüsleri ve yanları derilerle örtülmüştü. Bunların süvarileri küçük, yuvarlak kalkanlar ve uçlarında at
    saçından örgüler bulunan mızraklar taşıyorlardı.
    Fakat bu zırhlı süvariler, ihtiyat kuvvetlerinin safları arasından geçmeleri için durdular. Bunlar yalnız deri
    giymişlerdi, mızrak ve okla silahlanmışlardı. Seri atlar üzerinde, Moğolların önlerine geldiler. Bu kuvvetler
    oklarıyla ağır süvari kıtalarının ilerleyişini koruyorlardı.
    Aynı şekilde silahlı ve donanımlı olan Temuçin’in adamları, saldırıya, boynuzlarla takviye edilmiş güçlü
    yaylarıyla attıkları oklarla karşılık verdiler. Çarpışma çabucak durdu. Taicutların hafif süvarileri, zırhlı
    hatların gerisindeki mevzilerine çekildiler ve toplu bir halde duran taburlar dörtnala ilerlediler.
    Bunun üzerine Temuçin taarruza karşı koymak için Moğollarla mesafeyi açtırdı. Adamlarını çift taburlar
    halinde, 10 saf derinliğinde ve her saf 1.000 kişi olmak üzere sıralanmıştı. Her ne kadar onun ancak 13 ve
    Taicutların 60 kısım kuvveti vardıysa da daha derin bir şekilde yerleştirilmiş kıtaların bu dar cepheye
    yüklenmesi, Taicutlann ilerleyişini darmadağınık etti.
    Temuçin bunun üzerine ağır kütlelerini düşmanın daha hafif taburları üzerine sürme olanağı buldu.
    Birbirlerinden ayrılan ve dokuz yırtmaçlı bayraklarının arkasından kasırga halinde ilerleyen Moğollar, her
    tarafa ok yağdırıyorlardı.
    Bu durum karşısında bozkırların o müthiş muharebelerinden biri yaşanmaya başlandı. Atlı sürüler öfkeli
    naralar atarak ok yağmuru altında göğüs göğse çarpışıyorlar, uçlarına çengeller takılı bir tür mızraklarla,
    düşmanlarını atlarının eyerleri üzerinden alaşağı ediyorlardı.
    Her tabur ayrı bir ordu gibi dövüşüyor ve savaş vadinin bir başından öbür başına kadar yayılıyor, bir
    taarruzla dağılan savaşçılar tekrar toplanıyor ve hücuma kalkıyorlardı. Savaş gece oluncaya kadar devam
    etti. Temuçin kesin bir zafer kazanmıştı, beş altı bin düşman ölmüştü, kılıçlan ve kalkanları boyunlarına
    asılmış yetmiş reis huzuruna getirildi.
    Bazı vakanüvisler Han’ın, bu yetmiş reisin hepsinin derhal kazanlara atılıp diri diri kaynatılmasını
    emrettiğini söylerler. Bu vahşet hikayesinin gerçek olma ihtimali çok zayıftır. Genç Han merhametli değildi,
    fakat kuvvetli esirlerin kendisine yapabilecekleri hizmetleri bilmediği de söylenemezdi.
  • AÇIKLIK EN DOGRU YOLDUR
    Röportaj : Alper Gazigiray [Ahmet Haluk Dursun]
    Zaman, 14- 15 Şubat 1988

    Zaman: Sayın Muhsin Yazıcıoğlu kısa bir tercümeihalizi verir misiniz? Nerede doğdunuz?
    Kaç yılında doğdunuz, öğrenim hayatınız?

    Muhsin Yazıcıoğlu: Bismillahirrahmanirrahim. 1954 yılında Sarkışla, Elmalı köyünde doğdum. İlkokulu orada bitirdim. Ortaokulu ve liseyi de orada bitirdim. Veteriner Fakültesi 1980 yılında bitti. Ondan sonrası malumunuz. Mesleğimle ilgili bir görev yapmadım.
    Zaman: 12 Eylül'den hemen sonra tutuklandınız. Hapishaneye ilk girdiğinizde kendinizin ve dava arkadaşlarınızın sosyo-psikolojik durumları neydi? Bir tahlil yapmanızı istesek neler söylersiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül harekatı olduğu gün, Türkiye'nin genel yapısına bakacak olursak, Türk insanı artık anarşi ve terörden bıkmış, "Bir müdahale olsun da, ister diktatörlük olsun, ister totaliter bir rejim olsun, yeter ki kan gölünü durduracak birileri gelsin otursun" der hale gelmiştir. Halbuki bundan en çok etkilenen kesim de
    ülkücülerdi. Her gün evlerinden bir cenaze çıkarıyorlar. Her gün evler bir felaket haberiyle sarsılıyordu.
    Dolayısıyla hem bunu durdurma ümidi hem de tırpanın kime geleceği endişesi ile karşı karşıya kaldık. 12 Eylül sabahında radyoda marşlar söyleniyordu. Milliyetçilik nutukları atılıyordu. Sevgi, barış ve kardeşlik çağrılarında bulunuyordu bazı generaller. Dolayısıyla, ilk etapta milli birliği, milli bütünlüğü sağlama yönünde gayretin
    bir ifadesi olarak değerlendirilmiştir 12 Eylül müdahalesi... Zaman içinde bu durum çok fazla sürmedi.
    Basında, basına verilen bildirilerde ve TRT'de yapılan ilanlarda listeler halinde ülkücülerin arandığı haberi ortaya çıktı . Ve bu psikolojide elbette birtakım tedirginlikler başladı. Biz birer, ikişer içeriye alınmaya başlandık. Ben 1981 Şubat'ının birinde cezaevine girdim. İlk alınışımda, her şeye rağmen bir devletin kontrolü altında bir müesseseye gitmenin, askerin elinde olmanın verdiği bir güven vardı, işkence haberleri duymamıza rağmen.

    Zaman: Yani, işkenceler 12 Eylül öncesinde de söz konusu muydu, ne demek istiyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Söz konusuydu tabii. İşkenceler 12 Eylül öncesinde de, o zaman da devam ediyordu. Birçok arkadaşlarımızın işkencelerle, kendisine ait olmayan ifadelerin altına imza attığını bildiğimiz için, işkencenin o zamanki boyutlarından haberimiz vardı. İşte bunları bilmemizin verdiği bir psikolojik sıkıntı vardı. Cezaevine ilk girerken, gece saat 24.00 civarındaydı. Site yurdu önünde gözlerim bağlandığı zaman, o anda hakaretlere uğradık, dövüldük, tartaklandık arabanın içinde... O andaki psikolojim her şeye rağmen bir ülkücünün de işkence masasında ölebilme onurluluğunu gösterebileceği ve her halükarda hiçbir fütur göstermeden zulme karşı direncini sürdürebileceği kanaat ve inancındaydım. Ve o inançlara hiçbir tesir olmadan C-5 denen yere kadar gittik.
    Oraya vardığımız zaman, direkt olarak üzerimiz soyundurulup tamamen anadan üryan kaldığımız zaman asıl etkilenmem o andan itibaren başladı. Yanlışımı da orada yaptığım kanaatindeyim.
    Zaman: Ne gibi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir anda Müslüman Türk gencinin almış olduğu terbiyeyi göz önüne alırsak, haya duygusu bizi sardı. Ve o haya duygusunun tesiriyle her türlü zulme karşı direnç göstereceğim inancı içerisinde olmama rağmen "bırakın yeter, bunu bari yapmayın" anlamında bir karşı tepki göstermeye başladım. Ve bu da kanaatimce yanlış
    bir davranıştı.
    Zaman: Neden yanlış bir davranıştı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Çünkü karşımızdakilerin tek istediği bizim zaafımızı tespit etmekti. Tek zaafımızın da haya duygumuz olduğu ortaya çıktı . Bundan itibaren yaptıkları en küçük sorgulamada metot olarak, bizi soyundurarak soru sormak gibi yolu seçmiş oldular. Her şeye rağmen bizdeki kanaat; devlettir, ordudur, askerdir, Tür Silahlı Kuvvetleridir. İşkenceye herhalde üst seviyede rıza gösterilmez. Zulme razı olunmaz. Her şeye rağmen hukuk yolları denenebilir. Hukuk çerçevesi dışına çıkılmaz. Bir yerlerden bir haber gelirse, bir işaret gelirse işkenceler durdurulur, bu hayasızlık engellenmiş olur diye düşünüyorduk. Bende ve diğer arkadaşlarımızın hepsinde de bu duygu hakimdi . Ama orada şahit olduğumuz şeyler gösterdi ki; kesinlikle işkencenin ve haksız muamelelerin sebebi alt seviyede birkaç tane komünistin veya muarızımız olan birkaç tane memurun işi değil.

    Zaman: Bu noktada sistemin sizlere karşı bir tepkisi mi söz konusuydu demek istiyorsunuz?

    Muhsin Yazıcıoğlu : Evet, doğrudan doğruya kurulu düzeni ayakta tutmaya çalışan ya da kurulu
    düzende meydana gelen sapmaları önleyip kendi doğrultularında bir sistem yerleştirme oturtma
    isteyen hakim kuvvetler, dün "Milliyetçiyiz",, "Devletten yanayız" ve "Yaşasın Devlet''
    sloganlarımızın etkisi ile bizi sadece payanda gibi görüyorlardı. Bizi komünizme karşı bir denge unsuru olarak telakki ediyorlardı. Komünizmin engellenmesinde faydalı olur düşüncesiyle bir müddet için, hatta teşvik ve yardımcı oldukları ülkücülerin bir müddet sonra kuvvet kazanması ve fikirlerinde berraklaşma neticesi açıkça düzenle ilgili taleplerde bulunmaya başlamalarından sonra ülkücüleri artık tehlikeli görmeye başladılar. Ve ülkücülerin yavaş yavaş iktidara tırmanmakta oldukları kanaati oluşunca, onların kuvvetini, etkinliklerini sıfıra indirmek gibi bir yolu seçmiş oldular. Bize yapılan zulümleri şahısların yaptığı herhangi bir eylem olarak görmüyoruz. Ülkücü hareketin muhtevasındaki berraklaşma-netleşme neticesi düzene karşı birtakım taleplerde bulunma noktasına gelmesi, zulüm ve işkencelerinin kaynağını teşkil etmiştir.

    Zaman: Bu hangi yönde, hangi düzlemde bir berraklaşma-netleşmedir. Biraz açar mısınız?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Biz teşkilatımızı tarif ederken: "teşkilat, gayeye varmak için insan, zaman, malzeme ve yer unsurlarının organik şeklidir" diyorduk. Ve başa gayeyi koymuştuk. Gayemiz "İla-yı Kelimetullahı": Allah'ın ismini
    yüceltme ve yayma, davamız, "Nizam-ı Alem"; Allah ' ın nizamını insanlığa hakim kılma davasıdır diyorduk.
    Buradan hareketle her birimizin arzu ve isteği, kendi hayat nizamımızı ve oluşturmak istediğimiz cemiyet nizamını Allah'ın nizamına göre düzenlemekti. Mevcut düzen, daha çok Batıyla entegre olmanın ve Türk toplumunun kültür değerlerini Batı ile nasıl bütünleştireceğinin planlarını yürütmekteydi. Bu noktada biz düzenle çatışmış oluyoruz, düzenle ters düşüyoruz. İşte biz başa koyduğumuz gayenin hemen yanına insan dedik. Öyleyse insanı bu gayeyle düzenleyeceğiz, oluşturacağız, geliştireceğiz. İnsanın yapısındaki gelişmeleri bizim bu gayemize göre yönlendireceğiz. Zamanımızı buna göre ayarlayacağız, malzememizi buna göre kullanacağız. Dolayısıyla
    bir insicamlı hareket bir müddet sonra önce kendi cemaatimizde, sonra da genelde cemiyetimizde İslami hayat nizamını yerleştirmeyi hedef alacaktır. İşte bu hareket stratejisi, düzeni rahatsız etmeye başlamıştır.

    Zaman: 1979 yılında çıkarmış olduğunuz "Nizam-ı Alem Dergisi" ve onun akabinde ortaya konan yayın çizgisi bu strateji ile bağlantılı mıydı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tabii. Bizim 1976'lardan itibaren fikri muhtevamızda bazı netleşmeler göze çarpıyor. Sloganlanmıza bakıyoruz, çıkan dergilerimize bakıyoruz; muhtevalarına bakıyoruz. Buralarda genel anlamda Liberal-Kapitalist sistemin getirmiş olduğu ferdiyetçi yapıdan daha çok İslam Cemaati İslami şuurlanmayı cemiyetçi bir yapılanmayı hedef alan bir fikri strateji çizilmiş oluyordu. Basınımızda, dergilerimizde
    bunu gayet net olarak takip etmek mümkündür. İşte biz, 12 Eylül Harekatına bu yapıyla geldik. "Kanımız aksa da zafer İslamın", "Çağrımız İslam'da dirilişedir" diyorduk. O zaman bir çağrı ve çabamız vardı. İslami cemaatlerin ayrı ayrı, tek tek bulundukları yerlerden beraberce yürümesi gerektiği inancıyla "Müslümanlar küfre karşı tek
    yumruk" diyorduk.

    Zaman: Peki sizin biraz önce çerçevesini çizdiğiniz dava anlayışının beşeri ideolojilere bakışı nedir? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her beşeri ideoloji bir dindir. Kur'anda Allah (C.C.) insanlardan "leküm dinüküm ve liyedin" demelerini istiyor. Yani "sizin dininiz size, benim dinim bana" Demek ki, beşeri ideolojilerin tamamı insanı Allah'ın dininden uzaklaştırır mahiyettedir. Peki beşer olarak hiçbir şey söylemeyecek miyiz? Elbette böyle bir şey söz konusu olamaz. Hz.Ömer (R.A.) kendi döneminin şartlarını göz önüne alarak, halifeliği döneminde ortaya çıkan yeni meselelere çözümler bulmuştur. Ama bu çözümler hiçbir zaman Kur' anla çelişmemiştir. Burada dikkati çeken husus, çağın İslam'a göre yorumlanmasıdır. İslam'ı kimi çöle sıkıştırmak, kimi de çağa göre yorumlamak istiyor. Halbuki İslam bütün çağlara hitap etmektedir. Biz beşerin yaptıklarını, söylediklerini, Allah'ın rızasına uygun olduğu ölçüde kabul ederiz. Allah'ın dininden uzaklaştıracak ve onunla çelişecek her türlü fikir ve davranışın da
    karşısında oluruz.

    Zaman: Cezaevlerinde derinliğine bir İslami yaşayış olduğunu görüyoruz. Sizce bu bir sığınma hareketi midir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her insanın zorluklar karşısında ve yalnız kaldığında bir sığınma ihtiyacı içerisine düşmesi tabiidir. Cezaevleri insanın en çok çaresizlik içinde bulunduğu ve bu sebeple manevi alemden bir şeyler beklediği yerdir. Bu sebeple işaret ettiğiniz noktada bir hakikat payı vardır. Ancak bu İslami yönelişi sadece buna bağlamak mümkün değildir. Aslında bu gençlerin temel değer yargıları İslam'a göre şekillenmişti. Hayat nizamı olarak İslam'ın vazettiği esaslan benimseyen bir hareketin mensubudurlar. Daha cezaevine girmeden önce tam ve eksiksiz olarak İslami yaşayış içerisinde bulunan gençler buralarda daha yoğun bir şekilde İslami yaşama imkanı
    buldular. Bunun yanında cezaevine girmeden önce bu arzu içerisinde olmalarına rağmen 12 Eylül öncesi mücadele ortamında istedikleri biçimde İslamı bir yaşayışı gerçekleştiremeyenler de vardı. Bunlar da cezaevlerinde İslamı hayatlarına uygulama imkanını elde ettiler. Diğer taraftan, mücadelesinin esasını kavrayamamış, İslam'ın sathında kalmış, birçok arkadaşımız da cezaevine girdiği zaman, mücadelesinin esasının
    ne olduğunu ve tavizsiz tevilsiz yaşaması gereken "nass"ları öğrenme imkanı buldular. Davanın İslam olduğunu idrak ettiler. İşte bütün bu arkadaşlarımız esas mecraya girmiş olmanın hazzı içinde, bir cemaat hayatı teşekkül ettirdiler ... Bu değerlendirmenin ışığında konuya bakarsak, söz konusu İslam'ı yaşayış sadece bir sığınış hareketi olarak değil, bir özü yakalama ve yaşatma hareketi olarak mütalaa edilmelidir.

    Zaman: Peki İslamı önceden derinliğine bilmeyenlerin var olduğunu söylediniz, bunlar İslamı öğrenme imkanını nasıl buluyorlar?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şimdi şu noktayı hemen ifade etmem gerekiyor. Bir kere, bize orada bir öğretme ve öğrenme imkanı bahşedilmiş değildi. Cemaat olarak namaz kılmanın, sesli Kur'an okumanın kendi arasında yüksek sesle konuşmanın dahi yasak olduğu bir ortamda rahat bir eğitim faaliyetinin yapılması elbette ki mümkün olamazdı.

    Zaman: Peki neler yapıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Önce cezaevine gelen arkadaşa banyo yaptırılır. Prensip olarak bir şey bilmediği kabul ile işe başlanır. Biz bilmeyenlerin sormaktan çekinebilecekleri ve böylece öğrenmekten mahrum kalabilecekleri düşüncesiyle böyle hareket etmeyi metot olarak daha sıhhatli görüyorduk ve işe ilmihal bilgisiyle başlıyorduk.
    Uzun bir dönem Kur'an dışında bütün kitaplar yasak olduğu için ilmihal bilgilerini kendisinin öğrenebilmesi de zaten mümkün değildi. Bu sebeple ya bilenler bilmeyenlere şifahi olarak ya da elle hazırlanmış notlar vasıtasıyla arkadaşlarımızın gerekli meseleleri öğrenmeleri temin edilirdi. Bu arada istisnasız herkes Kur'an-ı Kerim'i okuma seviyesine getirilir ve hatme başlattırıldı.

    Zaman: Bu düzenli olarak mı yapılıyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet...
    Zaman: Ne zamanlar yapılıyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her Perşembe günü bütün koğuşlar aynı saatte hatmini bitirip, duasını yapardı.

    Zaman: İçeride kaldığınız 6,5 sene içinde ne kadar hatim yapılmıştı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: O günlerde bazı feci hatimler de dahil toplam 3100 hatim yapılmıştır.
    Zaman: Bu toplam hatimler tecrit hücrelerinde nasıl uygulanabiliyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Aynı tarzda, cüzler paylaşılır, kimin hangi cüzü okuyacağı, oraya has metotlarla duyurulurdu. Herkes aynı dakikada (mesela 17.30'da) kıbleye döner ve hatim duasına başlardı. Böylece tecritteki arkadaşlar da manen bir cemaat havasını yaşarlardı.
    Zaman: Aynı faaliyet bugün de devam ediyor mu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette bu fertlerle kaim bir şey değil. Hz. Yusuf (A.S.)'dan İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye, İmam Sarahsiden İskilipli Atıf Efendiye, Hasan El Benna'dan, Said Nursiye kadar bütün salih Müslümanlar cezaevlerini
    medrese gibi değerlendirmişlerdir. Kardeşlerimizin de yaptığı bundan farklı bir şey değildir.

    Zaman: Bugünlerde haftalık birtakım dergilerden takip ettiğimiz kadarıyla o dönemde sizin söz etmiş olduğunuz bu İslami yapılaşma içerisinde bir ayrılma bir farklılaşma meydana geldi. Bazı arkadaşlarınız kendilerinin sizlerden farklı düşündüğünü söyleyerek ayrıldılar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Aslında temelde bir ayrılık söz konusu değil. Eğer Tevhid mücadelesi ise esas olan ve o arkadaşlarımız olduğunu söylüyorlarsa bizim de bundan farklı bir iddiamız ve mücadelemiz. yoktur. Şimdi orası cezaevidir. Cezaevinin getirdiği birçok problemler, sıkıntılar vardır. Bu sıkıntılar problemler zaman zaman değişik
    şekillerde yorum bulmuş, yansımış ya da birtakım tartışmalara çekişmelere sebep de olmuş olabilir. Ben esas itibarıyla hiçbir ayrılık kabul etmiyorum.

    Zaman: Farklılık üsluptan mı kaynaklanıyor diyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet. Bir defa üslup itibarıyla katılmamız mümkün değildir. Diğer taraftan, son zamanlarda birtakım dergilerde çıkan o yazıların bir kısmına katılmamız da mümkün değildir. Kanaatimizce; üslup yanlış olduğu gibi metotta da eksiklik vardır. Hele hele "Ben Müslümanım" diyen, Kelime-i Tevhidi açıkça söyleyen bir insanı yeniden Müslümanlığa davet etmek gibi bir davranış yanlıştır. Kesin olarak yanlıştır. Üslup, yerinde bir üslup değildir. O tarzdaki ayrılıkları da tasvip etmiyorum. Yani kelimeler kavramlar arasına sıkışıp kalmayı, bocalamayı hep aynı kelimeler-kavramlar üzerinde ısrarla "bundan şu anlam çıkıyordu. Şundan bu anlam çıkıyordu" diye esası ve özü, esas gayeyi bir kenara bırakıp, onların üzerinde mücadele ve münakaşaya tutuşmayı yersiz ve yanlış bir davranış olarak görüyorum. Ameller niyetlere göredir. Niyetlerimiz bellidir. Ülkücü arkadaşlarımızın tavır ve davranışlarını böyle bizim çok uzağımızda olan, bizi hiç bilmeyen insanların, belki bizi bilmedikleri için yapmış oldukları yanlış yorumlara benzer yorumları, hele zamanında bizi tanımış gayeleri hedefleri mücadelenin esasını bilen insanların yapması gerçekten üzücüdür. O noktadaki tavır ve
    davranışlara katılmıyorum.
    Zaman: Hapishanedeki yıllarınız içerisinde koğuş ve hücre yaşantınız süre olarak ne kadardı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İlk olarak 1981'in başlangıcında 4-5 ay kadar koğuşta kaldık. Ondan sonra tecrit hücrelerine götürüldüm. 5.5 yıl da orada kalmış oldum. 5.5 yılın sonunda 3 ay kadar çıkacağımız zamanlarda tekrar koğuşlara götürüldüm.



    Zaman: Tecrit hücreleri kaçar kişilikti, kaçar kişi kalıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 2 . 5 metrekarelik tecrit hücrelerinde önceleri 3 komünist ve 1 ülkücü kalıyordu. Daha sonra, 1983 yılının sonlarına doğru 2 Ülkücü, 2 Solcu halinde bulunduruldu. Daha da sonraları artık 1 Ülkücü, 1 Solcu olarak bırakıldı.
    Zaman: Aynı tecrit hücrelerinde, komünist örgüt üst düzey yöneticileriyle kaldığınız oldu mu, kimlerdi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Nasuh Mitap'la kaldım. Dev-Yol Merkez Komitesi üyesi, sonra Dev-Genç başkanlarından Mehmet Ali Yılmaz'la birlikte kaldım.
    Zaman: Dev-Genç Genel Başkanıyla kaldığınız dönemde aranızda enteresan konuşmalar, hadiseler geçti mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Burada fazla bir diyalog olduğu söylenemez. Buna oranın şartları müsaade etmiyor. Nadiren 12 Eylül öncesini değerlendirdiğimiz zamanlar da oluyordu. Fakat farklı iki dünyanın insanıydık. Dolayısıyla anlaşmamız mümkün olamazdı.
    [Nasuh Mitap, 1970'li yıllardaki sosyalist akımın en önemli hareketlerinden Devrimci Yol'un kurucularından. Nasuh Mitap 1960'ların sonunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi ve kısa bir süre içerisinde Dev-Genç ile birlikte devrimci mücadele saflarına katıldı.]


    Zaman: Tecritteki bir gününüz kaba hatlarıyla neydi? Mensubu olduğunuz hareketin diğer üyeleriyle irtibatınızı nasıl sağlıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şimdi genelde, tecrit hücresindeki bir günlük hayatımız bütün ülkücülerin geneldeki bir günlük hayatı demektir. Herkes üç aşağı beş yukarı aynı tarzda, aynı biçimde yaşıyorlardı. Bunlar geceleri askerle takışmayı göze alarak ibadet yapma imkanı bulabiliyorlardı. Sabahları saat 06.00'dan itibaren kalkış, sonra
    yemek, yemekten sonra da bir aralık kitap okumak için imkan bulunuyor. Bu kısa zamanı müteakip, sayım yapılıyor, sayımdan sonra 12.00'ye kadar bir saatlik bir okuma zamanı bulunuyordu. Öğle yemeğinden sonra namaz vakitleri giriyor. Öğle namazı, ikindi namazı ve diğer namaz vakitleri giriyor. Arada kalan boş
    zamanlarda kaza namazlarını kılarak geçiyordu.

    Zaman: Anlattıklarınız dışında yönetimin mecbur kıldığı şeyler nelerdir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül'den sonraki ilk yıllarda sabahları uygun adım yerinde sayarak marş söyleme, spor yapma, sayım ve görüş esnasında "Türk gençliğine hitabe" ve "and" söyletme vb. şeyler bir baskı ve zulüm aracı
    olarak kullanılırdı. Bunun yanında basına yansıyan kötü muamele ve işkenceleri de tekrara gerek yoktur. Burada önemle vurgulamak isteyeceğim husus; bütün bunların bir sistem dahilinde "kişilikleri yok etme" prensibine uygun olarak yapıldığıdır.

    Zaman: "Kişiliklerin yok edilmesi" prensibinden bahsettiniz, konuyu biraz açar mısınız?
    Muhsin Yazıcıoğlu: "Amerikalı bir grup araştırmacı Vietnam savaşından sonra yaptıkları incelemelerin sonucunu şu şekilde ortaya koymuşlar. Güçlü bir kişiliğe sahip olan insanları kişiliklerini yok etmek, ezmek, içerisinde bulundukları hareketi dağıtacak yegane metottur. İşte özellikle 12 Eylül'den sonra bize uygulanan işkence ve eziyetin çıkış noktası buydu. Asıl amaç; kişiliklerin yok edilmesiydi."

    Zaman: Bu noktadaki telkinler global planda müdahalenin temelini oluşturmuş olabilir mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet. Şimdi biz 12 Eylül Harekatının tek başına mevcut kurulu düzeni ayakta tutmak isteyenler tarafından, sadece onların arzu ve istekleri doğrultusunda olduğu kanaatinde değiliz. Bir defa 12 Eylül öncesindeki şartları düzeltme imkanına sahip olan insanlar onlardı. 12 Eylülden önce sıkıyönetim onların elindeydi. Kuvvetler onların elindeydi. Kanun çıkarma güçleri de hemen hemen vardı denilebilir. Çünkü büyük siyasi partilerle diyalog kurabilirlerdi. Bir takım çabaları daha fazla gösterselerdi, asker aynıydı, polis aynıydı. Sıkıyönetim kanunu gibi bir de ellerinde güçlü bir koz vardı. İmkan vardı. Bütün bunları yeterli bir şekilde kullandıkları kanaatinde ben şahsen değilim. Hele 12 Eylül'den sonra yakınlarda emekli olan General Bedrettin
    Demirel'in vermiş olduğu bir demeç var, açıklama var. Bir sohbet anında, röportajda söylüyor ve diyor ki:
    "1979'da biz ihtilale karar verdik ama Türkiye 'nin şartları henüz o olgunluğa gelmemişti. "Yani birçok insanın daha ölmesi ve artık yeter kim olursanız olun, gelin de kim gelirse gelsin demesini bu milletin sağlamaya yönelik bir bekleyiş içine girdikleri anlaşılıyor. Bundan da anlaşılıyor ki; zamanında bu tür çabalar, çalışmalar, hazırlıklar yapılmış. Şimdi bizce mevcut Ortadoğu'daki birtakım gelişmeler İran-Irak savaşı, İran'daki gelişmeler, Körfez'deki ihtimal bir sıcak ortam ve bununla birlikte Ege'deki haklarımız meselelerini de demokratik düzen içerisinde demokratik baskıları yoğunlaştırabilecek olan toplum katmanlarının görüşlerine başvurulamayacak bir ortamın yaratılması ve tek başına çok az kişilerin karar verip bitirebilecek bir ortam sağlanarak, Ege'deki hakların korunması ya da özellikle Yunanistan'ın tekrar NATO'ya dönüşü meselesinde NATO'daki çıkmazların ortadan
    kaldırılmasına yönelik birtakım dış arzu ve isteklerin de etkili olduğu kanaatindeyiz. Nitekim 12 Eylül'den hemen sonra maalesef, bu konuda Türk milletinin arzu etmediği birtakım gelişmeler derhal sağlanmış; Yunanistan tavizsiz olarak NATO'ya dönmüş, Ege'deki haklarımızdan söz edilmez hale gelmiş, Kıbrıs'ta taviz verilmiş ve
    Çevik Kuvvet'le ilgili bilinmeyen anlaşmalar yapılmış ve bütün bunlar 1 2 Eylül Harekatı'ndan sonra gerçekleştirilmiştir.

    Zaman: Bu noktada şöyle diyebilir miyiz? Amerika Ufuk Güldemir'in de bir röportajında ifade ettiği gibi, hep demokrasinin hilafına olağan dışı yönetimleri mi yeğliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Amerika için esas olan; kendi ülkesindeki demokrasi ama dışarılarda kendi menfaatlerinin devamını sağlayacak ya da menfaatlerini koruyacak istikrarlı yönetimlerdir. Bu ne olursa olsun, yani illa demokrasi olması şart değil. Şimdi diyelim ki, birçok ülkede Amerika kendi menfaatleri zedeleneceği zaman askeri
    yönetimleri derhal teşvik etmiş ve askeri yönetimleri işbaşına getirmiştir. Şimdi, Türkiye'de 12 Eylül'den sonra Amerika'nın menfaatlerinde birçok gelişme olmuştur. Bu yönde bir katkısının olduğu da muhakkak....

    Zaman: Bir de mahkeme devam ederken iddianamenin değiştirilmesi olayı var. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Mahkememizin ilk açılışında, açılan iddianameye göre, biz faşist ve totaliter bir rejimi getirmeyi isteyen, tek kişinin diktatörlüğünü savunan ve Turancılığı hedefleyen bir teşkilattık. İddianame bizi böyle tanıyordu. Mücadelemizin sebeplerini bu yönde tarif ediliyordu. Halbuki zaman içinde gördüler. Bununla ilgili
    bir tek delil ve belge de bulamayacakları anlaşıldı. Ve o zaman zarfında bizim tavırlarımız, davranışlarımız,
    cezaevindeki hayat biçimimiz ve yaptığımız savunmalar, dolayısıyla bizi daha gerçekçi bir temele oturtabileceklerini ve iddialarını da bu yönde yaparlarsa daha tutarlı olabileceklerini gördüler. Ve bizdeki gelişmeler ile birlikte, iddianameyi değiştirdiler. İddianamede bu defa 163. maddeyi ön plana çıkartıp koydular. Şimdi bundan da anlaşılıyor ki, 12 Eylül'den önce ülkücüler sadece komünizmle mücadele çerçevesinde kalıp,
    bazı yerlerin dayanağı ve payandası olarak kalma özelliği gösterselerdi, yapılaşmalarını bu yönde sürdüreceklerdi, fazla ses çıkarmayacaklardı bize karşı. Halbuki düzenle ilgili iddialarda, isteklerde bulunmaya, yönetime talip olmaya başladıkları andan itibaren bizim artık bir tehlike olarak görüldüğümüzü yok edilmesi ve dağıtılması
    gereken bir unsur olarak değerlendirildiğimizi fark ediyoruz.

    Zaman: Şu anda mahkemeniz hangi safhada?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Yargıtay safhasında devam ediyor.
    Zaman: Kararları nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Yargılama halen devam ettiği için mahkeme kararları hakkında konuşamayız. Ancak TCK'nın 3 13. maddesinin ülkücülere uygulanması ile çok büyük haksızlıklar ve mağduriyetler meydana gelmektedir. Bu sadece merkez davada değil. Ülkücülerin Türkiye'deki bütün mahkumiyetlerinde de olmaktadır.

    Zaman: Nasıl yani? 313. maddenin işletilmesi ile değişik bir durum mu ortaya çıkıyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: TCK'nın "suç işlemek için cemiyet teşekkülü" başlığı altındaki 313. maddesi ile, sanki bir müktesep hakmış gibi, iddia edilen suçlardan ayrı ayrı verilen cezalardan başka, bir de örgüt cezası verilmektedir. Bundan sonra toplanan cezalar, 315. maddeye göre üçte birden yarıya kadar artırılarak, akıl almaz mağduriyetler meydana gelmektedir. 313. maddenin uygulanması başlı başına bir hukuki hatadır ve savunulamayan derin bir yasa olarak ortada durmaktadır. Bu konu kamuoyunda maalesef akis
    bulamamakta, zaten doğru-dürüst savunması yapılamayan insanlarımız çıldırtıcı bir haksızlık,
    sahipsizlik içinde bulunmaktadır.

    Zaman: Yani, aynı eylemlerden yargılanan ülkücülerle, solculara farklı cezalar mı veriliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tamamı ile öyle... Mesela bugün aynı itham altındaki bir sol görüşlü 7-8 yıl ceza alırken, bir ülkücü 25-30 hatta 36 yıl ceza almaktadır. Bu örnekteki ülkücüye 10 yıllık bir af verseniz bile, 26 yıllık ceza ile yine de kat kat haksız ve fazla bir mağduriyete mahkum olacaktır. Avrupa Konseyi'nin baskısı ile çıkartılan bir
    İnfaz Kanunu, ancak zaten az ceza alan solun dışarı dökülmesine sebep olmuştu. 12 Eylül sonrası dönemde Mamak'ta ülkücülerin üç katı solcu vardı. Zamanla bu fark kapandı; ülkücüler fazla duruma geçtiler. Bugün TCK'nın 313. ve 315. maddelerinin uygulanması ile mağduriyete düşmüş ülkücülerle doludur cezaevleri. Bu ülkede bir af gereklidir. Ancak ondan önce kanunun uygulanmasından doğan bu haksız mağduriyetlerin
    önüne geçilmelidir.


    Zaman: Peki, dışarıdaki İslami cemaatlerin, gerek hapishane içerisindeki zulüm safhasında, gerekse çıkışta maddi, manevi birtakım destekleri oldu mu? Bu noktada sizlere karşı tavırları nasıldı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bunların açıkça katkıları olamazdı. Bir defa şartlar pek müsait değildi. İkinci olarak, o diyaloğu zamanında tam olarak sağlamış da değildik. Ancak ben cezaevinden çıktıktan sonra öğrendiğim kadarıyla, birtakım cemaatler tarafından birçok destek olma çabası ve yol arayışı olduğunu gördüm. Bu cemaatlerin ileri
    gelenlerinden birisi yaptığı bir sohbette, "O çocuklar kendi hayatlarını da ortaya koyarak bir mücadele verdiler. Mücadelelerin esası bir iman mücadelesi, inanç mücadelesi idi. Şimdi bizim onlara karşı borcumuz vardır. Bu borcumuzu şu anda maddi ve manevi olarak ödememiz lazımdır" diyor. Ve ondan sonra da bize kadar ulaşan birtakım maddi katkılar söz konusu olmuştur. Bunlar çok cüz'i miktarda da olsa, bizim için manası önemlidir. Bizi duygulandıran asıl şey, bunu düşünmüş olabilmektir.

    Zaman: Burada bir şey sormak istiyorum?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet, buyurun ...
    Zaman: Her mahkemede yargılanma boyunca salonda oturup mahkemeyi takip eden birtakım sakallı yaşlı insanların bulunduğu söyleniyor. Kimdir bunlar, biraz bilgi verir misiniz?
    Muhsin Yazıcwğlu: Kastamonu ve çevresindeki bazı cemaatlerin mensuplarıydı bunlar. Allah (C.Ç.) onlardan razı olsun. Her mahkemeye onlardan 3 -5'inin gelmesi selam verip gülümsemesi bizlere tahmin edemeyeceğiniz ölçüde moral verirdi.
    Zaman: Böylesine bir olayın size kazandırdığı moral niçin bu derece yüksekti. Tahlil edebilir misiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İfade etmek oldukça güç. Ama ben yine de tahlil etmeye çalışayım. Cezaevinden sabah adeta kovalana kovalana çıkarılır. Sıraya geçirilir, hiza aldırılır, o arada bol bol tartaklanırsınız. Bu cezaevinin bir alışkanlığı, adeti haline gelmiştir. Yani, niye suçsuz yere, yok yere insanlar dövülür? Buna mana veremezdik. Ama daha önce söylediğimiz gibi, asıl sebep bizim kişiliklerimizi yok etmek, ruhen ve bedenen bitirmek operasyonu olduğu için bunları rastgele yaparlardı. Ve bu sıkıntı, baskı ve stres içerisinde sabah mahkemeye geldiğimiz zaman, karşımızda mahkeme salonunun arka tarafında, amfi biçiminde bir yer vardır. Orada, yan yana oturmuş 3-5 tane aksakallı hacı amcayı görmemiz bizim için en büyük mutluluk olurdu. Bir anda her şeyi unutur kendimizi manevi bir atmosferin içinde bulurduk. Ve onlara birden el sallamak mesela yasaktır. Onun için bağırılır, çağırılır. Hatta coplanılır- Buna rağmen herkes bu kuralları tamamen unutur. Bir anda o mübarek insanlara el sallanır,
    herkes elini döşüne koyar. Onlar da sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak dua ederlerdi. Bu bizim için büyük bir doping oluyordu. Öğrendiğimize göre onlar memleketlerinden gelirken yufka, ekmek, yumurta vb. yiyecekler
    getirir, taşradan gelen ailelerimizin karınlarını doyururlarmış.

    Zaman: Peki öyle bir fedakarlık göstermelerinin sebebi neydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Çıktıktan sonra onların şu şekilde düşünmüş olduklarını öğrendik. Bu çocuklar, gençler görevlerini yaptılar. İmanlarının gereği olarak yaptıkları bu mücadelenin sonucunda cezaevlerine düştüler. Onlar orada çile çekecekler, bizler de orada üşüyerek, onların kapısına giderek vefamızı gösterecek, çilemizi çekeceğiz.
    Böylece onlarla bütünleşerek "bütün müminler kardeştir" düsturuna uygun bir şekilde görevimizi yapmış olacağız. Allah (C.C.) hepsinden razı olsun, o mübarek insanların, halis Müslümanların ...

    Zaman: Bütün bunlar sizce yeterli miydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette yeterli değildi. 12 Eylül'den sonra bizlerin arzu ettiği İslami birlik ve dayanışmayı, cemaatler arasındaki dayanışmayı yeterli saymamız mümkün değil. Bunda elbette bizim de eksikliklerimiz vardır. O noktadaki görevlerimizi tam olarak yapabilmiş değiliz. Kendimizi anlatabilmiş, onlara ulaşabilmiş ve içinde bulunduğumuz şartları net ve açıkça ifade imkanı bulabilmiş değildik. O noktada da bizim eksiğimiz var.

    Zaman: Mamak'ta ölüm orucuna başlanmasının başlıca sebepleri nelerdir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül'den sonra her gün ölüm orucunu tutmayı gerektiriyor, bunu gerektiren şartlar içinde geçiyordu. Bu sebeplerin birkaç tanesinin de örneğini vermiştim. Bizim bütün bu şartlarda; sıkıntılarımızı isteklerimizi ileteceğimiz bir merci yoktu. Asker statüsünde olduğumuz için, bizim müracaat merkezimiz erdir. Onun da müracaat edeceği yer, onbaşıçavuş- başçavuştur. Yukarıya doğru gider. İsterlerse, o dilekçelerin hiçbirini dikkate almazlar. İsterse, bu dilekçeyi verdin diye suçlarlar ve cezalandırma yoluna gidebilirler. Çünkü askere karşı gelmiş oluyorsun. Sana yapılan zulmü dilekçe ile dahi bildirsen, karşı gelmiş oluyorsun. Şimdi
    bu şartlar içerisinde yine de sesimizi dışarıya duyurmanın tek şartı ölüm orucu olmasına rağmen, bu yolu denemelerine müsaade etmedik. O zaman bu yöndeki talepleri biz geri çeviriyorduk. Bir Müslümanın bir başkasına zulmünün haram olduğu kadar, insanının kendi kendisine zulmünden de yasak olduğunu bildiğimiz için, ölüm orucunu pek İslami bir metot olarak kabul etmiyorduk. Bu kabul dolayısıyla da, o yolu denemek istemedik. Başka da bir yol yoktu. Ayrıca o dönemde bu türde yapacağımız her girişim, solla işbirliği yapmamızı, ortak eylem yapmamızı gerektiriyordu. Yahut da o noktaya sürükleniyorduk. Sol da sürekli bu tür tekliflerde bulunuyordu
    zaten. Çünkü aynı zulüm görüyorduk orada. Bununla karşı karşıyaydık. Biz böyle bir yolu denediğimizde, yani birlikte eylem yapmak yahut da birlikte hareket etmek noktasına geldiğimiz anda şöyle bir durum ortaya çıkıyordu.. Aslında illa bize yapılması şart da değil. Onlara da yapılsa karşı olduğumuz, razı olmadığımız bir şeye tepki gösteriyoruz. Ama mikrofon başkalarının elinde. TRT yahut da basın yoluyla yapılacak bir açıklama... Diyeceklerdi ki o zaman, işte dün Türkiye'nin bu kötü şartlarını doğuran (sürekli biz suçlanıyoruz zaten) bu insanlar, dün birbirleriyle mücadele ediyorlardı, bugün bir istikrar ortamı yaratıldı, huzur ortamı yaratıldı,
    devlet hakim oldu. Bu defa da bunlar, devlete karşı birlikte başkaldırdılar. Devlete karşı birlikte hareket ediyorlar gibi doğru olmayan ama şeklen doğru gibi gözükebilen bir şeyi kamuoyuna gözükebilen bir şeyi kamuoyuna duyuracaklardı. Bunun yanlışlığını bizim anlatma imkanımız da yoktu. Kendi insanlarımıza ve kendi yakınlarımıza
    dahi anlatamazdık. Bu da tabii biz fiili olarak yapılan zulmü anlatma imkanından mahrum kılıyordu. Daha sonra koğuşlara ayrıldık. Koğuşlara ayrıldıktan sonra bir de arkadaşımızın namaz kılıyor, namaz takkesi takıyor diye kafasına vurulup şehit edilmesi olayı cereyan etti . Onun, gibi sabah namazlarına kalkışın yasaklanması söz konusu oldu. Saat 06.00'dan önce kalkmak yasak olduğu için ve bu türdeki baskı ve gerilim ortamının yoğunlaşması dolayısıyla ister istemez bu türde bizim arkadaşlarımızda da eylem girişimleri olmuş oldu. Şimdi arkadaşlanmız, ölüm orucuna başlarken dini konulara vakıf kişilere, bu şartlarda ölüm orucu tutulmasının, açlık grevi yapılmasının İslami açıdan mahzurlu olup olmadığı soruldu, zaten...
    Zaman: Bu mektup yolu ile mi oldu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Hayır, fiilen oldu. Tahliye olan arkadaşlarımız gitti, gördü, konuştu. Bunlar içeridekilerle ilgili değil dışarıdaki ailelerin başlayışıyla ilgili. Bazı aileler gidip sormuşlar, demişler ki, çocuklarımıza bu zulüm yapılıyor, böyle böyle baskılardan oluşuyor, bizim çocuklarımız dışarıya anlatma imkanı bulamıyorlar, müracaatları da ilgili merci ve makamlara ulaştırılmıyor, engelleniyor. Bu şartlarda kendi kendilerini aç bırakarak içinde bulundukları şartları duyurma metodunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İşte bunun sonucunda ölebilir bu çocuklar,
    yahut da kendi kendilerine zulüm etmiş oluyorlar. Bunun dini hükmü nedir, diye sorduklarında onlar da: Bu şartlar dolayısıyla, bu şartlar içerisinde bir mecburiyet vardır ve yapılabilir, dedikten sonra aileler ölüm orucuna başlamışlardır.

    Zaman: Ölüm orucunun bırakılış sebebi neydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Açlık grevi, ölüm orucu, oradaki şartlar düzeldi... Her şey güllük gülistanlık oldu diye veya orası artık normal bir cezaevi statüsüne büründürüldü diye bırakılmadı. Açlık grevinin asıl bırakılış sebebi, dışarıda aileler de ölüm orucuna başlayınca içerideki çocuklar, gazetelerden, anne ve babalarının böyle hastahanelere taşındığını görmeleriyledir. Bu ailelerin içinde kalp hastası olanlar, yüksek tansiyonu olanlar
    var. Diyorlar ki; eğer ailelerimizden herhangi birine bu sebeple bir şey olursa kendimizi affedemeyiz. Biz her türlü zulme razıyız, yeter ki ailelerimiz bıraksın bunu. Biz bırakıyoruz ailelerimiz de derhal bıraksın diyorlar. Bırakış sebepleri ailelerini de ölüm orucundan vazgeçirmiştir. Onlara bir şey olur endişesi ve onlar ölürse biz
    kendimizi affedemeyiz düşüncesiyle arkadaşlarımız ölüm orucuna son veriyorlar. Aileler de çocuklarının bu sebeple bıraktıklarını bildikleri için bırakmak zorunda kaldılar. Yoksa cezaevindeki şartlarda hiç bir değişme yoktur. Hatta, son olarak oradaki kardeşlerimize 6 ay görüş yasağı getirilmiştir. Bu süre, cezaevlerinde, bugüne
    kadar getirilen görüş yasaklarının en uzunudur. Zulüm, bütün şiddetiyle devam etmektedir. Normal şartlarda orasının beklediği şey sivilleşmedir. Sivil mantığın orada hakim olmasıdır. Bu yönde hiç bir değişim de olmuş değildir.

    Zaman: Mamak Askeri cezaevinin sivilleşmesiyle ilgili bir takım gelişmeler var mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir gelişme yok...
    Hükumet kanadı yapılan müracaatların sonunda açıklamasında diyor ki, bu bir kanundur, orası askeriyeye bağlıdır. 1402 sayılı kanunun 23. maddesinde belirtiliyor ki : "Sıkıyönetim kalksa bile, sıkıyönetim mahkemelerinde başlayan davalar askeri mahkemelerce sürdürülür." İşte buna dayanarak bu mahkemeler bitmeden hiç bir değişiklik yapamayız diyorlar. Bu mahkemelerin bitmesi demekle yargıtay safhasının da bitmesi anlaşılıyor. O da en az 5-6 sene sürecektir. Bu mantığa göre; 5-6 sene daha demokratik bir ülkede askeri hapishaneler varlığını sürdürecektir. Bu çelişkili durumu nasıl izah ediyorlar, onu da bilemiyorum. Yani nasıl
    içlerine sindiriyorlar.

    Zaman: Mahkumlar ve mahkum aileleriyle ilgili olarak birtakım çalışmalarınız oldu mu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Biz içerideyken cezaevindeki sıkıntılı şartları bizzat arkadaşlarımızla birlikte yaşadık. Dolayısıyla cezaevindeki arkadaşların hangi sıkıntılar içinde olduğunu, ne zorluklarla karşı karşıya olduklarını çok iyi biliyoruz.
    Orada bir kase yoğurdun nasıl paylaşıldığını, temel gıda maddelerinin nasıl alınamadığını, avukat problemlerinin ne kadar çok kişinin mağduriyetine sebebiyet verdiğini biliyoruz. Böylece insanlarımızın orada sırf avukat bulamadıkları için haklarını savunamadıklarından dolayı suçsuz yere büyük cezalarla karşı karşıya bırakılmış
    olduklarını biliyorduk. Bu sebeple, mağdur insanlarımızın hukuki ve adli haklarının savunabilmesi için birtakım çaba ve çalışmaların olması gerektiği kanaatine vardık. Önceden de birtakım çalışmalar yapılmış idi... Ben de çıktıktan sonra, Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı oluşturuldu. Bu vakıf, cezaevlerindeki mağdurların hukuki haklarının savunulması yönünde yardımcı olmak, temel gıda maddeleri yardımı yapmak, onların kitap vb. ihtiyaçlarını sağlamak, dışarıda bulunan ailelerin mağdur durumda olanların, imkanlar ölçüsünde ihtiyaçlarını gidermek, geçmişte evladını ya da babasını kaybetmiş insanların mağduriyetlerine son vermek, sahipsiz kalan, okuma imkanı bulamayan yavrularını kucaklamak amacıyla kuruldu. Ve son olarak vakfa bağlı Talat Paşa Bulvarında Merkez Polikliniğini açmış bulunuyoruz.

    Zaman: Vakıf yeterli maddi desteğe ulaşabildi mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şu ana kadar yeterli maddi desteğe ulaşamamıştır. Çünkü; aslında yeterliliğin de bir sınır yoktur. Biz öyle arzu ediyoruz ki, bu kimsesiz kalan yavrularımızın, mesela; 12 Eylül'den önce iftarını açarken dükkanında şehit edilen iki tane kardeşimiz var; bunların birisinin iki tane çocuğu ortaokul okuma çağına
    gelmiştir. Bunları alıp ortaokulda, lisede okutmak, en iyi eğitimi yaptırmak da hedeflerimiz, ideallerimiz içerisindedir. Yani bunların sınırı yok. Ama bugün için en acil olan, önümüzde bulunan mağdurlarımızın temel ihtiyaçlarını gidermektir ki bu noktada henüz ciddi bir mesafe almış, arşivlemeye gitmiş durumdayız. Şimdi bize
    kaynak sağlayan insanlar, bizi bilen, tanıyan, mağduriyetimizi yakından hisseden, zamanında aynı mağduriyetlere uğramış insanlardır. Genellikle yardımlar bunlar tarafından yapılıyor. Bunu duyurdukça, duyuruldukça, aslında birçok insan ve cemaatin bize katılabileceği, yardımcı olabileceği inancını muhafaza ediyoruz.

    Zaman: Bu yardımlar hangi yolla kabul ediliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ayni ve nakdi her yardımı kabul ediyoruz. Yardımlar dolaylı veya dolaysız olabilir. Yardımlara karşılık mutlaka vakfın makbuzu alınmalıdır. Bir de yardımın, nereye harcanmak veya kullanılmak üzere yapıldığı açık bir şekilde belirtilmelidir. Bizim adımıza makbuzsuz kimseye para verilmemelidir. "Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı, Türkiye İş Bankası Meşrutiyet Şubesi 371367 nolu hesaba yahut 289191 nolu posta çeki hesabına para yardımı yapılabilir.

    Zaman: Ülkücü gençliğin bu ortamdaki çizgisi ne olacak, gelecekte ne yapmayı düşünüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir defa ülkücü gençlik hiçbir zaman dinamizmini kaybetmemiştir. Eskiden fikirde ve aksiyonda belki uyuşmazlıklar söz konusu olmuş olabilir. 12 Eylül öncesini kastediyorum. Şunu iddia etmeliyim: Fikir ve aksiyon birbirine tam uyduğu ölçüde, hareket de gelecekte istikrarlı neticeler elde edebilir. Eğer fikre ters bir aksiyon ortaya çıkıyorsa ya da gelişiyorsa bir müddet sonra o aksiyon kendi fikrini kendi öz bünyesini tahrip edip dağıtabiliyor. Şimdi bizim ideolojik muhtevamızı, çerçevemizi biraz evvel hissettiğimiz anlamda düşündüğümüz zaman, bizim aksiyonumuzun da tek kelime ile İslam olması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla geleceğe hazırlık, ülkücü gençliğin kendi aksiyonunu kendi hayatında yaşaması ile başlanabilir. Bu sebeple bizim için siyaset, parti ya da seçim, milletvekilliği gibi benzeri şeylerin hepsi sadece araçtır. Esas olan fikri doğrultuda ve gayeye doğru tevil ve tavizlere yer vermeden esas naslar doğrultusunda birliği ve beraberliğimizi devam ettirmek, cemaat olabilmektir. Şimdi bence öncelikle fertten kitleye doğru bir metot izlenmelidir. Yani önce fertler üzerinde İslami muhteva tam olarak kazandırılmalı ve hayat nizamı önce ferdin üzerinde tam ve eksiksiz olarak yaşanır hale getirilmelidir. Sonra bu fertlerden cemaatlere ve cemaatlerden cemiyetleşmeye doğru yol alınmalıdır.
    Bugün için ülkücü gençliği bekleyen asıl iş, asıl görev; büyük emeklerle, ıstıraplarla çilelerle yetiştirilmiş olan, kayıp durumuna gelmiş insanlarıyla bütünlük içerisinde mazisindeki eksiklikleri ve hataları çok açık ve net olarak,
    kendi içerisinde, kendi bünyesinde tahlilini yapıp, tartışıp yarınlarda asıl gayeyi gerçekleştirecek çekirdek unsurları teşekkül ettirmekle meşgul olmaktır.

    Zaman: Mevcut siyasi tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ülkemizde partileşme imkanı bulmuş siyasetler, sanki bir el tarafından bir ucundan toparlanmış, basit nüanslar ve renklerle ayrışmış bir yelpazenin kanatları şeklinde sallanıyor gibidirler. Aynı ateşi korlandırıyor veya aynı ateşi söndürüyorlar... Şahıslarının veya gruplarının menfaatlerini pişirecekse ateşin yanması menfaatlere aykırıysa, sönmesi gayesi ile sallanıyor. Her şeyin merkezi olarak kendi çıkarlarını gören ve bir türlü kendini veya "grubunu" aşamayan insanları oluşturduğu siyasi tablo nasıl değerlendirilebilir?
    Biz her şeyi "Kül" de ararken "Cüz" ile iktifa edip sınırlandırılamayız. Fertten cemaate, cemaatten cemiyete, milletten-ümmete, ümmetten Allah'a sıçramanın merhalelerini idealleştirmeyen bir organizasyon bizim gayemize giden yolları açamaz. Mevcut yapılaşmalar içinde bunu bulmamız elbette zor.

    Zaman: Yani bütün partilere karşı olduğunuzu mu söylüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Hayır, ideal olanı ve idealimi söylüyorum.
    Zaman: Bu belirttiğiniz 'ideal yapılaşma" içinde bir partiye ihtiyaç var mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Mutlaka bir parti şartı yoktur. Önemli olan bu gayeye hizmet eden ve gayenin kendisiyle çelişkiye düşmeyen bir yapılaşma anlayışından hareket edilmesidir. Gaye ile çelişmedikten sonra adına parti demişsiniz, dememişsiniz bence fark etmez. Tabii ki, kanunları dikkate almanız ve meşru zeminde hareket
    etmeniz gerekmektir.
    Zaman: Bu defa da kanunlarla gayeniz çelişebilir. Gayenizden taviz vermediğinizde kanunlarla çatışabilirsiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül 1980 öncesini yaşamış ve bunun sonuçlarında da en çok mağduriyete uğramış bir grup olmamız hasebiyle tabii ki, illegaliteye düşmemek için gayret etmemiz gerekir. İllegaliteye düşülünce istismarlara uğramak daha da kolaylaşıyor. Açıklık en doğru yoldur; bu samimiyetin de iyi bir kontrolorü oluyor.
    Açık usullerle bağlı olarak gaye ile çelişen kanunların değiştirilmesinin yolu da yine anayasanın kendisinde vardır. Anayasalar toplumun ortak bir sözleşmesi olduğuna göre (öyle diyorlar) ferdi şuurlanmaların kollektif şuurlanmaya ulaşması halinde o çelişkilerin de ortadan kaldırıldığı bir sözleşmenin vücut bulması
    kolay olacaktır. Yani çelişmeniz her zaman mümkündür; fakat çatışmaya mecbur kalmadan çelişkiyi gaye haline düzeltmenin yolları tamamen kapalı değildir. O labirentleri aşmak için samimi ve sabırlı bir gayret gerekmektedir.

    Zaman: Tepeden inmeci ve ihtilalci usulleri nasıl değerlendirirsiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ben açıklıktan yanayım. Tarihte görüldüğü ve 12 Eylül'le birlikte yeniden müşahede ettiğimiz gibi gücü elinde bulunduran kişilerin iradesine terk edilmiş bir hareket o insanın nefsinin aleti de olabilir. Böylece o insanı ve sistemi tartışılmaz hale getirir ki, buna göre Allah'ın "NASS"ları dışında her şey tartışılır. Kulluk yalnızca ALLAH'adır.



    1 2 EYLÜL BOZULAN MENFAAT DÜZENİNİN YENİDEN TESİSİ İÇİN YAPILMIŞTIR
    Röportaj : Bizim Ocak, Sayı :54, Eylül 1988

    Bizim OCAK: 12 Eylül Harekatı sizce bir ihtilal mi yoksa darbe mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül harekatı sosyolojik manada toplumun ihtiyaçlarından doğarak gelişmiş bir harekat değildir. Dolayısıyla topyekun bir değişimle yeni bir düzen kurmak gibi bir sonucu da getirmemiştir. Yani tarihin akışını değiştirecek kadar tesirli ve sosyolojik derinlik arz eden tarihteki ihtilallerden biri gibi olaya bakmamak
    gerekir. 12 Eylül harekatı anarşi ve terör ortamının oluşturduğu sıkıntılara bir çare getirmek iddiasıyla yapılmıştır. Darbeyi yapanların iddiası budur. Bunun kısmen doğruluk payı olmakla birlikte tamamen bu endişelere dayalı olarak yapıldığı kanaatinde değiliz. Terör ortamının oluşturulmasında ve devamında 12 Eylül Harekatını yapanların da önemli ölçüde paylarının olduğunu gözden uzak tutamayız. Kanun hakimiyetinin sağlanması, kişi hak ve hürriyetlerinin korunması fikirlerin serbestçe oluşturulabilmesi için ortamı müsait hale getirmek herhalde o günün yetkililerine düşerdi. O günün yetkilileri, özellikle devletin güvenliğinden sorumlu bulunanlar sıkıyönetim
    gibi olağanüstü gücü de ellerinde bulunduruyordu. İhtilale sebep gösterilen olayların durdurulmasına
    yetecek araç ve gereçleri mevcut idi ama bunu yeterince kullanmayanlar 12 Eylül sabahı anarşiyi durdurma kabiliyetini gösterebildiler. Anayasa oylaması, meclisin yeniden açılması, Cumhurbaşkanının seçimi gibi ondan sonraki gelişmeler ihtilalin yalnızca anarşi ve terörü önlemek için yapılmadığını gösteren delillerdir. Yani 12 Eylül bozulan menfaat düzeninin yeniden tesisi içindir.

    Bizim OCAK: Bunlar iç görüntüler, dış etkilerin tesirlerini de düşünebilir miyiz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette, dış tesirler de vardır. Yunanistan'ın pazarlıksız şekilde NATO'ya girişi, Kıbrıs'ta verilen tavizler demokratik sistemlerde verilmezdi. Yine Afganistan'ın işgali, İran devrimi gibi batının güvenlik endişesini arttıran olayların da Türkiye'de batının menfaatlerine daha çok açık kapı bırakabilecek yönetimler ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple 12 Eylül harekatının oluşmasına zemin hazırlanması ve harekatın gerçekleşmesi yönündeki
    dış tesirleri bu çerçevede yorumlamak gerekir kanaatindeyim.

    Bizim OCAK: Türkiye' de zaten batı taraftarı bir sivil iktidar vardı. Bu iktidardan aynı tavizleri alamazlar mıydı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Sivil toplumların yoğun bir şekilde söz sahibi oldukları sistemlerde hükumet olanlar, toplumun düşünce ve tepkilerine önem vermek zorundadırlar. Bu sebeple basında meselelerin açıkça tartışıldığı, toplumun tepkilerini meydanlarda ve kitle eylemleriyle dile getirebildikleri ortamlarda hükumetler milli tepki doğuracak
    meselelerde taviz veremezler. Verirlerse iktidarlarından olurlar. Halbuki dikta rejimlerinde yürüyüş, miting hakkı olmadığı gibi basın ve yayın yollan da kolluk kuvvetleriyle kontrol altına alınmıştır. Tepe noktasındakinin ikna edilmesi ya da yanıltılması taviz için yeterlidir. Aynca batılı ekonomik çevreler borçlarının kolayca ödenebilmesi için Türk milletinin aşırı fedakarlık yapması gerektiğini biliyorlardı. Grevsiz, boykotsuz bir sistem içinde ekonominin yürümesini ancak dikta rejimi yapabilirdi. Bu aynı zamanda iç kapitalist çevrelerin de işine
    geliyordu. 12 Eylül'ün diğer bir sebebi de bizce budur.

    Bizim OCAK: Türkiye'de ihtilaller kesin çözümler getirmekten ziyade sanki yeni ihtilallere zemin hazırlayıcı düzenlemeler getiriyorlar. Siz bu konuda ne diyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her ihtilalden sonra gerek düzenlenen anayasalar, gerek yapılan icraatlara bakıldığı zaman çökmekte olan binaya vurulan payandadan fazla bir düzelme olmadığı, bunun da on yıl gibi bir süre dayandığı görülüyor. Bu düzenin bir zaafıdır. Zaten Türkiye'de her on yılda bir ihtilal yapılması tekerleme haline geldi.
    Bununla ilgili espriler de devamlı yapılıyor. Yukarıda da belirttiğim gibi bu düzenin bir zaafıdır. Ama realite de odur ki ihtilallere sebebiyet vermeyecek bir sistemi de oturtamamışız. Bu arada yeni ihtilal hazırlığını bizatihi dünkü ihtilali yapanlar mı yapıyor sorusuna cevap vermem mümkün değil.

    Bizim OCAK: Türkiye'de yine çözülemeyen hadiseler var. Güneydoğudaki bölücülük hareketi ve sun'i olarak oluşturulmaya çalışılan irtica tehlikesi. Bu iki unsur canlı tutularak yeni oluşumlara hazırlık mı yapılıyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylülde solla bizi dengelediler. Yarın için de dediğiniz mümkün olabilir.

    Bizim OCAK: 12 Eylül'ün en son zahiri sebeplerinden biri M.S.P. Konya mitingi idi. Bardağı taşıran son hadisenin bu olduğu iddia edilmesine rağmen, ihtilal sadece M.H.P. ve Ülkücü kuruluşlarla aşırı solu hedef aldı. Bu hadise ve ihtilalden sonra M.H.P. ve Ülkücülere yönelen taarruzlar için ne diyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 1 2 Eylül 'ün zahiri sebepleri arasında elbette Konya mitinginin etkileri var. Hatta o dönemin genelkurmay başkanının yaptığı açıklamalar da var. Doğrudan sayın Erbakan'ın hedef alındığı konuşmaları olmuştur. Dolayısıyla ne tür bir kızgınlığa sebep olduğu ve orduda, yapılacak olan darbe açısından ne gibi kolaylıklar sağladığını tahmin etmek güç değil. Fakat ne hikmetse bu kesime ciddi manada bir sıkıntı verilmiş
    değil. Tabii bunu derken o tarafa da sıkıntılar verilmeliydi manasında demiyorum. Demek istediğim zahiri sebepler arasında gösterilmesine rağmen o konuda ciddi bir soruşturma ve muhakeme edilme durumu olmadı. Bu durum daha çok o kesimin kendi aralarında düşünmeleri gereken bir konudur. Bizimle ilgili kısmına gelince zaten bu konuda yeterince konuşuldu. İhtilalin bizim üzerimize tamamen kanunsuz ve haksız olarak geldiğini söylemekle yetineceğim.

    Bizim OCAK: İhtilal ülkücülere karşı geniş bir cephe açtı. Bu cephe mahkumiyet, mahrumiyet, işkence ve idamlara varan bir kıyım yaptı. İstikballer ocaklar söndü. Bunun yanında fikriyatımıza da ağır saldırılar oldu. Bu iddianemede açıkça bellidir. Savcının ırkçı, totaliter, faşizan tek kişi idaresini tesis için örgüt kurma iddiası, ilk iddianamede yer alırken, mütalaada teokratik düzen oluşturma gayreti olarak ortaya konmasına ne dersiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İddianame ilk önce belirttiğiniz gibi faşist totaliter bir devlet özlemciliği, Turancılık ve tek kişiye dayalı bir devlet kurma iddialan üzerinde oturtuldu. Alelacele hazırlanmış bu ilk iddianame geçmişte M.H.P. ve
    ülkücüler hakkında oluşturulan kulaktan dolma sol zihniyetin izlerini taşıyan fikirler yer alıyordu. Daha çok solu okuyan, solu takip eden, sol bir kafa yapısına sahip iddia makamının soldan dolma olması hasebiyle meseleye bu nazarla baktılar. Bu sebeple Türk milliyetçiliği mücadelesi verdiğimizi ve Türk milliyetçiliğinin de nasyonal sosyalizmle aynı manaya geldiği yorumunu yapmışlardı. Sonra dosyalar arasına girdiklerinde bizim
    belge, evrak, makale ve yazılarımızda, camiamızda yapılan faaliyetlerde faşizmle, totaliter rejimle, nasyonal sosyalizmle ilgili bir bilgi kırıntısına bile rastlayamadıkları için bu görüşlerinden vazgeçtiler. Yani mızrak çuvala sığmadı. Bu defa çuval değiştirmek istediler. Baktılar ki İ' la-yı kelimetullah için nizam-ı alem ülküsü, Allah'ın nizamıyla nizamlanmak. Allah' ın nizamına uygun düşen, Allah ( c.c) için mücadele, Şahadet ile İslami motifler
    gibi unsurlar etrafında oluşan bir gelişme var. O zaman dini temellere dayalı bir devlet kurma özlemi içinde bulunduğumuz iddiasının bize daha çok uyacağını anlayınca, önceki iddialarından vazgeçip mütalaayı bu iddia üzerine inşa ettiler.

    Bizim OCAK: Bu iddiayı ortaya atışın altında ülkücülerin reddi inançla, cezayı kabul ikilemi arasında tercihe zorlanmak istenmesi yatmış olabilir mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette... Düşünmüş olabilirler. Ya kendi inançlarımızı reddedecek ya da, T.C. kanunlarına göre suçlu duruma düşmüş olacaktık. Bizi bu ikilem arasına itmek ve dolayısıyla bizleri oradan vurmak istemeleri mümkündür. Ama demin dediğim gibi faaliyetlerimiz düşüncemiz, dinimizin temellerine göre bir sistemi isteme iddiasına daha uygun düştüğü içindir. Sizin söylediğiniz gibi düşünmüş olsalar bile, sonuçta davamızı savunurken onların oyununa düşmedik. Elbette kendimizi mahkum ettirecek şeyleri söyleyemezdik, söylemedik de. Ama
    inançlarımız doğrultusunda savunmamızı yaptık. Mesela İ'la-yı kelimetullah kavramının Allah'ı yüceltmek ve O'nun ismini yaymak olduğunu kabullendik, bu doğrultuda mücadele ettiğimizi açıkça savunduk. Kanunlar çerçevesinde inançlarımızı savunduğumuz inancındayım...

    Bizim OCAK: Son olarak neler söyleyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül sabahına gelindiğinde ülkücü hareket kutlu bir mücadelenin doruk noktasına gelmişti. Her gün bizzat şahıslarına istikballerine karşı yapılan saldırılar karşısında gayet vakur ve onurlu bir mücadelenin
    bayraktarlığını yapıyorlardı . Bu mücadele milletimizin büyük bir çoğunluğunun gönlünde yerini almıştı. Bu arada acı olaylar da yaşandı. Elbette acılı ve o ıstıraplı yılların tekrar gelmesini tarihin bu manada tekerrürünü istememiz mümkün değildir. Fakat ülkücü hareketin mensupları arasındaki sevgi, saygı, dayanışma ve fedakarlık
    ruhunun özlemlerini duyuyoruz. İnançlarımız uğrunda yaptığımız fedakarlıklardan dolayı pişmanlık duygusu içinde değiliz. Ama ara kesit içinde dünü birçok yönleriyle tahlil ettiğimiz için yapılmaması gerekenleri bugün daha iyi biliyoruz. Gördüğümüz odur ki, ülkemiz 12 Eylül öncelerini yaşamaya yeniden gebedir. Bu noktada ülkücü hareketin mensupları ciddi bir birikime sahip oldukları için kendileri üzerinde oynanacak oyunları maharetle bozacak kabiliyettedirler. Bu durum bizlerin ihanet oyunları karşısında dikkatli ve uyanık, inançlarımızı ilgilendiren meselelerde kararlı ve duyarlı olduğumuz manasında değerlendirilmelidir. Oyuna düşmeyeceğiz diye inançlarımızdan taviz vermeyeceğimiz veya ihtiyaç düştüğünde fedakarlıktan kaçınmayacağımızı söylemeye
    gerek duymuyorum. Bugün dünden daha çok idealist tavırlar göstermek ihtiyacı içerisindeyiz. Düzenin kendisi için tehlike olarak gördüğü potansiyelimizin dağıtılması ihtiyacı duyduğunu biliyoruz. Bizim önceki birlik ve beraberliğimizi sağlamamız halinde alacağımız mesafenin şuuru içinde olan çevreler sürekli ve bitmez bir çabayla
    cemaatimizi dağıtmaya, dağıtamazlarsa bile dağınık göstermekle doğacak moral çöküntüsünden yararlanmaya çalışmaktadırlar. Bu görüntüden sür'atle kurtulmak birlik, beraberlik, dayanışma ve fedakarlık yarışı içine
    girerek inandığımız davanın başarı grafiğini yeniden yükseltmek zorundayız.
  • Uhud Savaşı’nın kısaca tarihi...

    UHUD SAVAŞI KISACA
    Uhud Savaşı, 23 Mart 625’te Medine yakınlarındaki Uhud Dağı’nda Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında yapıldı. Savaşın sebebi, Bedir Savaşı’nda hezimete uğrayan Mekkeli müşriklerin Müslümanlardan öç almak istemesidir. Meydana gelen savaşta Peygamber Efendimiz’in görevlendirdiği okçuların yerini terketmesiyle birlikte iki ateş arasında kalan Müslümanlardan Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabi şehit oldu. Peygamber Efendimiz ciddi şekilde yaralandı.

    Uhud[1] Gazvesi de Bedir gibi Mekkeli müşriklerle yapılan dehşetli bir savaştır. Hicretin üçüncü senesinin Şevvâl ayında vukû bulmuştur.

    UHUD SAVAŞI’NIN NEDENLERİ
    Mekkeli müşrikler, Bedir hezîmetinden sonra büyük bir mâteme bürünmüşlerdi. Herkes bir yakınını kaybetmişti. Onun intikâmını almanın hıncıyla doluydu. Kureyş’in yeni reisi Ebû Süfyân’ın hanımı Hind de bunların başında gelmekteydi. Netîcede aradan fazla bir zaman geçmeden, intikam ateşiyle yürekleri tutuşmuş üç bin kişilik bir müşrik or­dusu hazırlandı. Ordunun techîzi için Ebû Süfyân’ın Bedir Gazvesi’nde kurtarmayı başardığı kervandaki mallar kullanıldı. Çevredeki Araplardan da yardım istendi.[2]

    Bu arada Hazret-i Peygamber’in amcası Abbâs, olup bitenleri Medîne’ye haber verdi.[3] Allâh Resûlü de derhâl harp meclisini topladı. Medîne içinde kalıp müdâfaa harbi mi yoksa şehir dışına çıkarak taarruz harbi mi yapmak lâzım geldiği husûsunda istişârede bulundu. Kendileri, müdâfaa harbi yapmak taraftârı idiler.[4]

    Ancak Bedir Gazâsı’na katılamamış olan gençlerin ve Hazret-i Hamza gibi yiğitlerin çoğunluğu teşkîl eden reyleriyle, şehir dışına çıkarak taarruz harbi yapılma­sına karar verildi.[5] Hattâ onların bir kısmı:

    “–Biz böyle bir günü sabırsızlıkla bekliyorduk!” dediler.

    Bunun üzerine Allâh Resûlü, hücre-i saâdetine girerek zırhını giyindi. Ancak bu arada Medîne’de kalıp müdâfaa harbi yapmaya taraftar olanlar, diğerlerini iknâ etmişlerdi. Sa’d bin Muâz ile Üseyd bin Hudayr:

    “–Medîne’den çıkmak istemediği hâlde siz Allâh Resûlü’ne ısrâr edip durdunuz. Hâlbuki O’na emir semâdan iner. Siz bu işi O’na bırakın. O’nun emrettiği şeyi yapın!” dediler. (Vâkıdî, I, 213-214)

    Onlar da derhâl Resûlullâh’a koştular:

    “–Yâ Resûlallâh! Biz sizin reyinize karşı gelmeyiz. Biz hatâ ettik. Siz arzu ettiğiniz gibi hareket ediniz!” dediler. Allâh Resûlü’nün cevâbı kesin oldu:

    “–Bir peygamber zırhını giydikten sonra harb etmeden onu çıkarmaz! Ben size ne buyurursam, onu yapmaya bakınız! Haydi Allâh’ın ismiyle gidiniz! Eğer sabreder ve vazîfenizi de yaparsanız, Allâh Teâlâ, zaferi yine size ihsân buyuracaktır!” (Vâkıdî, I, 214; İbn-i Sa’d, II, 38)

    Nitekim Allâh Resûlü, cuma namazını müteâkip Medîne’de Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u vekil bırakarak bin kişilik ordusuyla yola çıktı. Ancak yolda münâfıkların elebaşısı Abdullâh bin Übey’in, üç yüz kişilik taraftarıyla berâber geri dönmesi üzerine İslâm ordusundaki asker sayısı yedi yüze düştü. Cenâb-ı Hak, bu hâdise hakkında şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

    “İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allâh’ın izniyle ol­muştur ki, bu da mü’minleri ayırd etmesi ve münâfıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara:

    «−Gelin, Allâh yolunda çarpışın veya müdâfaada olsun bulunun!» denildiği zaman:

    «−Harbetmeyi bilseydik, el­bette sizin peşinizden gelirdik!» dediler. Onlar o gün, îmandan çok kâfirliğe yakın idiler. Ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allâh, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.” (Âl-i İmrân, 166-167)

    “(Ey Resûlüm!) Sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzîlerine yerleştirmek için âilenden ayrılmıştın. Allâh, hakkıyla işiten ve bilendir. O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allâh, onların yar­dımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allâh’a dayanıp güvensinler!” (Âl-i İmrân, 121-122)

    Münâfıkların ordudan ayrılışı, bir bakıma ilâhî bir lutuf olmuştu. Çünkü onların bu davranışıyla ordu zayıflamamış, aksine içinde bulunan iki yüzlü ve ürkek yüreklerden temizlenmiş, böylece mânevî yönden daha dinç ve zinde bir hâle gelmişti. Zîrâ onların savaş ânında ihânetleri daha tehlikeli olabilir, mü’min­lerin mâneviyâtını sarsabilirdi.

    SAHABENİN ŞEHADET AŞKI
    Ensâr’dan Selimeoğulları’nın reisi Amr bin Cemûh, topal bir kimse idi. Kendisinin dört oğlu olup Allâh Resûlü ile birlikte savaşlara katılırlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz Uhud Gazvesi’ne çıkacağı sırada Amr da sefere katılmak istedi. Oğulları:

    “–Sen cihâd ile mükellef değilsin. Allâh Teâlâ seni özür sâhibi olarak kabûl etti. Biz senin yerine gidiyoruz.” dediler. Amr:

    “–Siz Bedir günü benim cennete girmeme mânî oldunuz. Vallâhi ben bugün sağ kalsam dahî, muhakkak bir gün şehîd olup cennete gireceğim!” dedi. Sonra hanımına da:

    “–Herkes şehîd olup cennete giderken ben sizin yanınızda oturup duracak mıyım?” diyerek çıkıştı. Hemen kalkanını aldı ve:

    “–Allâh’ım! Beni âileme geri çevirme!” diye duâ ettikten sonra Resûlullâh’ın yanına gitti. Peygamber Efendimiz’e:

    “–Oğullarım beni Medîne’de bırakmak istiyorlar. Beni, Sen’inle birlikte savaşa çıkmaktan menediyorlar. Vallâhi, ben şu topal hâlimle cennete ayak basmayı arzuluyorum.” dedi. Allâh Resûlü:

    “–Allâh Teâlâ seni mâzur görmüştür. Sana cihâd farz değildir.” buyurdu. Amr:

    “–Yâ Resûlallâh! Sen benim Allâh yolunda ölünceye kadar savaşarak şehîd olup şu topal ayağımla cennette yürümemi uygun görmez misin?” dedi. Nebiyy-i zî-şân Efendimiz:

    “–Evet, uygun görürüm.” buyurdu. Amr’ın oğullarına da:

    “–Artık babanızı savaştan menetmeyiniz. Umulur ki, Allâh ona şehâdet nasîb eder.” buyurdu. Amr kıbleye döndü ve:

    “Allâh’ım! Bana şehîdlik nasîb et! Beni mahrum ve me’yûs olarak ev halkımın yanına döndürme!” diyerek duâ etti ve cihâda katıldı.

    Uhud Harbi’ne iştirâk eden, şehâdet heyecânıyle dolu bu sahâbî, cihâd esnâsında; “Vallâhi ben cenneti özlüyorum.” demiş, netîcede kendisini korumaya çalışan bir oğlu ile birlikte bu savaşta şehîd düşmüştür. Daha sonra Sevgili Peygamberimiz onun hakkında:

    “Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Amr’ın cennette topallayarak yürüdüğünü gördüm!” buyurmuştur. (Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 208)

    UHUD SAVAŞI HAZIRLIĞI
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud Harbi’ne çıkacağı esnâda ordusunu teftîş ediyordu. Savaşa katılabilecek yaştaki gençlere izin veriyor, müsâit olmayanları ise geri çeviriyordu. Semüre bin Cündeb ile Râfî bin Hadîc de geri çevrilenler arasında idi. Züheyr bin Râfî:

    “–Yâ Resûlallâh! Râfî iyi ok atıcıdır!” diyerek onun ordudan ayrılmamasını istedi. Râfî bin Hadîc hâdisenin devâmını şöyle anlatır:

    “Ayaklarımda mestlerim vardı. Parmaklarımın ucuna basarak uzun görünmeye çalıştım. Resûlullâh da benim orduya katılmama izin verdi. Semüre bin Cündeb, bana müsâade edildiğini duyunca, üvey babası Mürey bin Sinân’a:

    «–Babacığım! Resûlullâh Râfî’ye müsâade etti. Beni ise geri çevirdi. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim.» dedi. Mürey:

    «–Yâ Resûlallâh! Benim oğlumu geri çevirip Râfî’ye izin verdiniz. Oysa oğlum güreşte Râfî’yi yener.» dedi. Allâh Resûlü, Semüre ile bana:

    «–Haydi güreşin bakalım!» dedi. Güreştik, netîcede Semüre beni yendi. Bunun üzerine Resûlullâh ona da izin verdi.” (Taberî, Târîh, II, 505-506; Vâkıdî, I, 216)

    UHUD SAVAŞI STRATEJİSİ
    Hazret-i Peygamber, ordusunun arkasını Uhud Dağı’na verdi. Ayneyn Tepesi’ne de düşmanın bu aradaki vâdiden saldırma ihtimâline karşı elli okçu yerleştirdi. Başlarına Abdullâh bin Cübeyr’i tâyin ederek onlara şu tembihte bulundu:

    “−Siz bizim arkamızı muhâfaza edeceksiniz. Düşman gâlip gelsin veya mağlûb ol­sun, benden haber gelmedikçe yerlerinizden ayrılmayınız!” (İbn-i Hişâm, III, 10; Ahmed, I, 288)

    Harp, âdet olduğu üzere, yine mübâreze ile başladı. Allâh’ın Arslanı Hazret-i Ali, müşriklerin san­caktârı Talha’yı bir vuruşta yere serdi. Kureyş sancağını alan Talha’nın kardeşi Osmân’ı da Hazret-i Hamza; üçüncü sancaktârı ise Sa’d bin Ebî Vakkâs öldürdü.

    Nihâyet harp, bütün şiddetiyle başladı. Çarpışma iyice kızıştığı bir sırada Allâh Resûlü, üzerinde:

    “Korkaklıkta âr ve zillet, ileri atılmakta şeref ve izzet vardır!” sözleri yazılı kılı­cını göstererek:

    “−Bunu benden kim alır?” diye sordu. Sahâbîler:

    “−Ben, ben!” diyerek onu almak üzere ellerini uzattılar. Efendimiz:

    “−Bu kılıcı, hakkını vermek üzere kim alır?” diye sorunca, onu almaktan çekindiler. Ensâr’dan Ebû Dücâne ayağa kalkıp:

    “−Onun hakkı nedir ey Allâh’ın Resûlü?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

    “−Onun hakkı, eğilip bükülünceye kadar, düşmanla vuruşmandır...” buyurdu. Ebû Dücâne:

    “−Ben onu hakkını vermek üzere alırım yâ Resûlallâh!” dedi.

    Ebû Dücâne kılıcı aldı, kırmızı sarığını çıkarıp başına sardı ve İslâm saflarıyla müşriklerin safları arasında, kurula kurula, çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Peygamber Efendimiz onun gururlu ve kibirli bir şekilde yürüdüğünü görünce:

    “−Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allâh ona bu gibi durumların hâricinde buğzeder!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 11-12; Vâkıdî, I, 259; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 128)

    Harp esnâsında Yahûdî âlimlerinden Muhayrık Müslüman oldu. O, Peygamber Efendimiz’i Tevrât’ta anlatılan sıfatlarıyla çok iyi tanırdı. İlmen bulduğu hakîkati Uhud’a kadar açıklayamamıştı. Âlemlerin Efendisi Uhud Savaşı’na çıktığı zaman yahûdîlere:

    “–Ey yahûdî cemaati! Vallâhi siz Muhammed’in peygamber olduğunu ve O’na yardım etmeniz gerektiğini pekâlâ biliyorsunuz!” dedi. Yahûdîler:

    “–Bugün cumartesi günüdür; hiçbir şeyle uğraşılmaz!” dediler. Muhayrık:

    “–Sizin için cumartesi diye bir şey yoktur!” dedi. Kılıcını ve ihtiyaç duyduğu malzemeleri yanına alıp akrabâlarından birisine:

    “–Eğer bugün öldürülürsem bütün mal varlığım Muhammed’indir. O, Allâh’ın gösterdiği şekilde onları kullanır!” diyerek vasiyette bulundu. Uhud’da savaşmaya gitti ve şehîd oldu. Bıraktığı yedi hurma bahçesini Peygamber teslîm alıp vakfetti ve:

    “–Muhayrık, Yahûdîlerin en hayırlısıdır!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 38; Vâkıdî, I, 263; İbn-i Sa’d, I, 501-503)

    Uhud’da birbirinden ibretli sahneler yaşanıyordu:

    Kuzman adlı bir Medîneli, savaşta yedi kişiyi öldürmüş, kendisi de ağır bir yara alarak ölmüştü. Buna rağmen Allâh Resûlü:

    “–Kuzman cehennemliktir!” buyurdu. Çünkü o, son nefesinde kendisine:

    “−Şehîdliğin mübârek olsun ey Kuzman!” diyen Katâde bin Nûmân’a:

    “–Ben kabîlem için savaştım; şehîdlik için değil!” demiş ve kılıcına abanarak intiharla canına kıymıştı. (Vâkıdî, I, 263)

    Buna karşılık, kabîlesinin İslâm’a girmesine önce îtirâz eden sonra da pişman olan Usayram, tepeden tırnağa silâhlanmış bir hâlde Nebî’ye geldi ve:

    “–Yâ Resûlallâh! Sizinle birlikte önce savaşa mı katılayım, yoksa müslüman mı olayım?” dedi. Resûl-i Ekrem:

    “–Önce müslüman ol, sonra savaş!” buyurdu. Bunun üzerine Usayram müslüman oldu, sonra savaştı ve şehîd oldu. Resûlullâh:

    “–Az çalıştı, fakat çok kazandı!” buyurdu. (Buhârî, Cihâd, 13; Müslim, İmâre, 144)

    Yaralıların arasında yatarken, kendisine meraklı nazarlarla bakan­lara son nefesinde:

    “–Ben Müslüman olmak için geldim. Allâh ve Resûlü uğrunda çarpıştım ve yara­landım!” diyordu. Ebû Hüreyre, bu zâtı bir bilmece gibi sahâbîlere sorar:

    “–Bana söyleyin bakalım, hayâtında bir kere bile namaz kılmadan cennete giren kişi kimdir?” derdi. İnsanlar cevâbını bilemez, kendisinin söylemesini isterlerdi. Ebû Hüreyre de:

    “–O, Usayram, yâni Amr bin Sâbit’tir!” derdi. (İbn-i Hişâm, III, 39-40; Vâkıdî, I, 262)

    Savaş esnâsında Abdullâh bin Cahş’ın kılıcı kırılmıştı. Varlık Nûru Efendimiz ona bir hurma dalı verdi. Hurma dalı Abdullâh’ın elinde bir kılıç oluverdi. Abdullâh şehîd oluncaya kadar bu kılıcı kullandı. “Urcun” ismi verilen bu kılıç, Abdullâh bin Cahş’ın vârislerindeyken, onu Türk beylerinden biri, iki yüz dinara (altına) satın aldı.[6]

    Müslümanların görülmemiş bir şevkle düşman üzerine atılmaları, kısa zamanda za­ferle netîcelendi; sayı ve techizât bakımından üstün olan düşman kaçmaya başladı. Ancak müs­lümanlar, bir müddet düşmanı kovaladıktan sonra zaferlerinden tamâmen emîn olup ganî­met toplamaya başladılar. Hattâ Allâh Rasûlü’nün tembihâtını hatırlatan kumandanlarının ısrârına rağmen okçular da yerlerini terk ederek ganîmet toplamaya koştular. Tepede yal­nız okçuların emîri Abdullâh ile yedi arkadaşı kalmıştı.

    İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Düşmanın uyanık kumandanlarından Hâlid bin Velîd, süvârî birliği ile beklediği fırsatı ele geçirmişti. Emrindeki süvârîlerle derhâl, okçuların bulunduğu tepenin arkasından dolaşarak Abdullâh’ı ve di­ğer okçuları kısa zamanda şehîd ettiler. Ganîmet toplayan müslümanların arka tarafların­dan şiddetli bir saldırı başlattılar. Bozguna uğrayıp kaçmakta olan düşman askerleri de bu durumu görünce derhâl geri dönerek, müs­lümanların üzerine yeniden hücûma geçtiler. İslâm ordusu iki ateş arasında kaldı. Aralarında ka­rışıklık çıktı.

    ŞEHİTLERİN EFENDİSİ HZ. HAMZA

    Bu sırada saflar arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşup duran İslâm’ın yiğit cen­gâveri Hazret-i Hamza, Vahşî’nin attığı bir mızrakla şehîd oldu. Henüz bir köle olan Vahşî, bunu, Hind’in kendisine va’dettiği hürriyete kavuşmak için yapmıştı. Dehşetli bir hırsla uzun zamandır bu fırsatı bekleyen Hind, Hamza’ın karaciğerini çıkartıp ısıracak kadar vahşette ileri gitti. Bundan dolayı ona “Âkiletü’l-Ekbâd” yâni “Ciğer Yiyen” lâkabı takıldı.

    Hazret-i Hamza’nın şehâdeti, müslüman saflarında dalga dalga bir mâtem havası es­tirdi. Zâten karışan saflar, iyice bozuldu. Allâh Teâlâ bu hâli şöyle beyân buyurur:

    “Siz Allâh’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allâh, size olan va’dini yerine ge­tirmiştir. Nihâyet öyle bir an geldi ki, Allâh arzuladığınızı (gâlibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamber’in verdiği) emir husûsunda tartışmaya kalktınız ve âsî oldunuz. Dünyâyı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allâh, denemek için sizi onlardan (onları mağlûb etmekten) alıkoydu. Ve and olsun sizi bağışladı. Zâten Allâh, mü’minlere karşı çok lutufkârdır.” (Âl-i İmrân, 152)

    Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede, okçulardan yerlerini terk edenleri; “Kiminiz dünyâyı arzu ediyordu.” diye îkâz ederken, orayı terk etmeyip şehîd düşenleri de; “Kiminiz de âhireti arzu ediyordu.” buyurarak medh ü senâ etmiştir.

    Müşrikler, o gün birçok mü’mini şehîd ettiler. Hattâ bir grup müşrik, doğrudan doğruya Allâh Resûlü’nü hedef alarak saldırıya geçti. Efendimiz’e yapılan hücûmlar iyice sıklaştı. Talha bin Ubeydullâh der ki:

    “Resûlullâh’ın ashâbı dağılınca, müşrikler saldırıya geçtiler ve Allâh Resûlü’nü her taraftan kuşattılar. Kendisini, gelen saldırılara karşı, önünden mi, arkasından mı, sağından mı, yoksa solundan mı müdâfaa edeceğimi bilmiyordum. Kılıcımı sıyırıp bir kere önünden, bir kere de arkasından gelenleri uzaklaştırdım, nihâyet dağıldılar.” (Vâkıdî, I, 254)

    Müşriklerin keskin nişancısı Mâlik bin Züheyr, Resûlullâh’a bir ok atmıştı. Talha bin Ubeydullâh, okun Resûlullâh’e isâbet edeceğini anlayınca elini oka karşı tuttu. Ok parmağına çarparak elini çolak bıraktı. [7]

    Muhâcir ve Ensâr’dan bir kısım sahâbîler Allâh Resûlü’nün etrâfını sardılar; O’nun önünde şehîd olmak üzere bey’at ettiler ve:

    “–Yüzüm yüzünün önünde siper, vücûdum Sen’in vücûduna fedâdır! Allâh’ın selâmı her dâim Sen’in üzerine olsun! Hiçbir zaman yanından ayrılmayız.” diyerek sonuna kadar savaştılar. (İbn-i Sa’d, II, 46; Vâkıdî, I, 240)

    Ebû Talha, yayını çok sert çeken bir okçu idi. Uhud günü elinde iki, üç yay kırılmıştı. Allâh Resûlü yanından ok torbası ile geçen herkese:

    “–Ok torbanı Ebû Talha’nın yanına boşalt!” buyurmakta idi. Peygamber Efendimiz, onun arkasından müşriklere bakmak için yükselip başını kaldırdıkça Ebû Talha:

    “–Yâ Resûlallâh! Anam-babam Sana fedâ olsun! Başını kaldırma! Belki müşrik oklarından biri isâbet eder. Benim göğsüm Sen’in göğsüne siper olsun. Sana dokunacak, bana dokunsun!” derdi. (Buhârî, Meğâzî, 18)

    Katâde bin Nûmân da Allâh Resûlü’nü korumak için önüne durarak yayının başı yamuluncaya kadar müşriklere ok attı. Nihâyetinde kendisi de bir okla gözünden vuruldu. Göz bebeği yanaklarının üzerine aktı. Katâde’yi böyle görünce Allâh Resûlü’nün gözleri yaşardı. Efendimiz Katâde’nin göz bebeğini eliyle aldı ve yerine koydu. Bundan sonra o göz diğerine göre daha güzel oldu ve daha keskin görmeye başladı.[8]

    Hanım sahâbîlerden Ümmü Umâre da Uhud Savaşı’na katılarak oku ve yayı ile düşmanla çarpışanlardan biridir. Savaştan sonra Medîne’ye dönen Allâh Resûlü:

    “−Harp esnâsında sağıma soluma döndükçe hep Ümmü Umâre’nin yanıbaşımda çarpıştığını görüyordum.” demiştir. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 479)

    Bu vesîleyle Efendimiz’in muhtelif iltifat ve duâlarına mazhar olan Ümmü Umâre Hâtun, Allâh Resûlü’ne:

    “–Allâh’a duâ et de cennette Sana komşu olalım.” dedi.

    Peygamber Efendimiz:

    “–Allâh’ım! Bunları bana cennette komşu ve arkadaş et!” diyerek duâ etti. Bunun üzerine Ümmü Umâre:

    “–Artık bundan sonra dünyâda ne musîbet gelirse gelsin, aldırmam!” dedi. (Vâkıdî, I, 273; İbn-i Sa’d, VIII, 415)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN YARALANDIĞI SAVAŞ
    Savaşın kızıştığı anda Allâh Resûlü’ne karşı yapılan hücûmların birisinde Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın müşrik kardeşi Utbe, Peygamber Efendimiz’e bir taş fırlattı. Atılan taşla, yerleri ve gökleri titreten bir hâ­dise olarak, Resûlullâh’ın zırhından iki halka, mübârek yüzlerine battı ve yanağını yararak bir dişini kırdı.[9] Resûl-i Ekrem Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in Müslümanlar için kazdığı çukurlardan birine düştü. Hazret-i Ali, Allâh Resûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullâh da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı. Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Efendimiz’in yüzüne batan miğfer halkalarından birisini dişiyle çekip çıkardı. Bunu yaparken kendisinin ön dişi de kırıldı. Öteki halkayı çıkarırken bir dişi daha kırıldı. O ân bütün sahâbe-i güzîn ve hattâ melekler, derin bir mâteme büründüler. Bu durum ashâbın son derecede ağırına gitti ve Efendimiz’e:

    “–Kureyş müşriklerine bedduâ etseniz?!” dediler. Resûl-i Ekrem ise:

    “–Ben lânetleyici olarak gönderilmedim. Bilâkis doğru yola dâvet edici ve rahmet olarak gönderildim. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diyerek duâ etti. (Buhârî, Meğâzî, 24; Müslim, Cihâd, 105; Heysemî, VI, 117; Vâkıdî, I, 244-247; Kadı Iyâz, I, 95)

    Yaralandığı vakit Varlık Nûru Efendimiz:

    “–Allâh, Rasûlü’nün yüzünü yaralayan kavme çok gazaplandı!” buyurdu. Sa’d bin Ebî Vakkâs şöyle demiştir:

    “–Vallâhi Resûlullâh’ın bu sözünü duyunca, (O’nu yaralayan) kardeşim Utbe bin Ebî Vakkâs’ı öldürmek için duyduğum hırs kadar, hiç kimseyi öldürmeye hırs duymadım!”

    Nitekim Sa’d bunun için müşrik saflarını yararak pek çok defâ teşebbüste bulunmuş, ancak Allâh Resûlü, Sa’d’ın, kardeşini öldürmesine mânî olmuştur.[10]

    Sa’d bin Ebî Vakkâs, Fahr-i Kâinât’ın yanında müşriklere durmadan ok yağdırıyor, Varlık Nûru Efendimiz de:

    “−At yâ Sa’d! Babam ve anam sana fedâ olsun!” buyuruyordu. Buna şâhid olan Hazret-i Ali:

    “Ben, Nebî’nin Sa’d hâricinde hiç kimse için; «Babam ve anam sana fedâ olsun!» dediğini duymadım.” demiştir. (Tirmizî, Edeb 61, Menâkıb 26; Ahmed, I, 92)

    Peygamber Efendimiz, büyük bir karışıklığın yaşandığı bu hengâmede dahî sonsuz bir îman metâneti ile Hakk’a tevekkül ediyor, bir taraftan kanayan vech-i mübâreklerin­i elleriyle silerken, diğer taraftan da Cenâb-ı Hakk’a ilticâ hâlinde:

    “Yâ Rabbî! Kavmim câhildir, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen onlara hidâyet ver!” diye duâya devâm ediyordu. Sehl bin Sa’d anlatıyor:

    “Resûlullâh Uhud Savaşı sırasında yaralanınca Fâtıma mübârek yüzlerinden kanı yıkamaya başladı. Hazret-i Ali de Fâtıma’ya su döküyordu. Hazret-i Fâtıma suyun kanı gittikçe artırdığını görünce, bir parça hasır aldı; onu yakıp iyice kül hâline getirdikten sonra yaraya bastı. Böylece kan durdu.” (Buhârî, Cihâd, 80; Meğâzî, 24; Müslim, Cihâd, 101)

    İşte Uhud Harbi, böyle hüzünlü sahnelerin yaşandığı bir hâl almıştı. Harbin seyri başlangıçta mü’minlerin lehine iken, emre itaatsizlik sebebiyle birden müşriklerin lehine dönmüştü. Allâh Resûlü’nün etrâfında sâdece on dört kişi kalmıştı. Âlemlerin Efendisi paniğe kapılan birtakım mü’minlere:

    “–Ey Allâh’ın kulları! Bana geliniz, ben Allâh’ın Resûlü’yüm!” diye seslenmeye başladı. (Vâkıdî, I, 237)

    Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:

    “O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı hâlde siz, durmadan (savaş alanın­dan) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakamıyordunuz. (Allâh) size keder üstüne keder verdi ki, gerek elinizden gidene gerekse de başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allâh yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Âl-i İmrân, 153)

    Müslümanların bir kısmı da Hazret-i Peygamber’in şehîd edildiğini duymuş, yıldı­rım çarpmışçasına sarsılmışlardı. Öyle ki; “Allâh Resûlü öldükten sonra biz burada ne diye duralım!” deyip savaş alanını terkediyorlardı. Bunlar aslında Medîne’yi korumak için geri dönmüşler, fakat Müslüman kadınlar tarafından tekrar geri çevrilmişlerdi.

    Bir kısmı ise; “Allâh’ın Resûlü ölse bile, Allâh bâkîdir!” diyerek harbe devâm ediyordu. Bunlardan Enes bin Nadr (meşhur Enes bin Mâlik’in amcası), ye’s içinde ne yapacağını bilemeyen birtakım mü’minlerden Âlemlerin Efendisi’nin şehîd olduğu haberini duydu­ğunda büyük bir teslîmiyet ve metânetle:

    “–Resûlullâh şehîd olduktan sonra artık yaşayıp da ne yapacaksınız? Haydi siz de O’nun gibi savaşarak şehîd olun!” diye haykırdı ve müşriklerin üzerine hücûm etti. Bir müd­det sonra da seksenden fazla yara almış olarak şehâdet şerbetini yudumladı. (Ahmed, III, 253; İbn-i Hişâm, III, 31)

    Hazret-i Enes şöyle anlatmaktadır:

    “Amcam Enes bin Nadr, Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Bu ona çok ağır geldi:

    «–Ey Allâh’ın Resûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allâh Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşa katılmayı nasîb ederse, neler yapacağımı elbette görecektir.» dedi.

    Uhud Gazvesi’ne katıldı. Müslüman safları dağılınca, arkadaşlarını kastederek: «Rabbim! Bunların yaptıklarından dolayı Sana özür beyân ederim!», müşrikleri kastederek de: «Bunların yaptıklarından da berîyim yâ Rabbi!» deyip ilerledi. Sa’d bin Muâz’la karşılaştı ve:

    «–Ey Sa’d! İstediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum.» dedi.

    Sa’d daha sonra hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e naklederken:

    «−Ben onun yaptığını yapamadım yâ Resûlallâh!» demiştir.

    Amcamı şehîd edilmiş olarak bulduk. Vücûdunda seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sâdece kızkardeşi parmak uçlarından tanıdı. Şu âyet, amcam ve onun emsâli hakkında nâzil oldu:

    «Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allâh’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehîd düştü), kimi de (sırasını) beklemektedir. Bunlar aslâ sözlerini değiştirmemişlerdir.» (el-Ahzâb, 23)” (Buhârî, Cihâd, 12; Müslim, İmâre, 148)

    Savaş, mü’minlerin aleyhine dönünce harp meydanından kaçanlar, -hikmet-i ilâhî- umûmiyetle şehir dışına çıkarak harp etmek iste­yenlerdi. Allâh Teâlâ, onlara hitâben şöyle buyurdu:

    “And olsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmezden önce onu temennî ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz!” (Âl-i İmrân, 143)

    Ölüme hazır olduklarını söyleyip de sonra Varlık Nûru’nun öldüğü hezeyânına bakarak gerisin geriye kaçanlara gelen ilâhî îkaz gâyet şiddetli oldu:

    “Muhammed ancak bir Rasûl’dür. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O ölür, ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dîninize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allâh’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allâh şükredenleri mükâfâtlandırır.” (Âl-i İmrân, 144)

    O dehşetli gün, bütün her şeye rağmen Allâh Resûlü, bir kutup yıldızı gibi yerinden hiç ayrılmayarak nebevî bir dirâyetle mukâvemet gösterdi. Celâdet, ce­sâret, şecaat ve îtidâli ile ashâbına cengâverlikte de ulvî bir nümûne oldu. Zîrâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “(Düşmana karşı) gevşeklik göstermeyiniz! (Mağlûb olduk, diye) mahzûn da olma­yınız! (Allâh’ın vaadine) inanıyorsanız, mutlakâ üstünsünüz (sonunda gâlip olacaksınız)! Eğer sizin (Uhud’da) yaralanarak canınız yandıysa (Kureyş) kavminin de (Bedir’de) öyle canı yanmıştı. Biz bu günleri insanlar arasında nöbetleşe dolaştırırız. (Bâzı kere siz gâlip olursunuz, bâzı kere de düşmanlarınız gâlip gelir!)…” (Âl-i İmrân, 139-140)

    Cenâb-ı Hakk’ın, Peygamberi’ne ve mü’minlere olan merhamet ve lutfu ile Uhud günü, bütün karışıklıklara rağmen, müşrikler hedeflerine varamadılar. Bu arada ashâb-ı kirâm hazarâtı, Resûlullâh’ı görerek yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Müşriklerin hücûmu göğüslendi. Mü’minler, büyük bir sebatla Allâh Resûlü’nü korudu­lar. Mekkeli müşrikler, yeniden zâyiat vermeye başladı. Bunun üzerine kayıpların artma­ması için biraz geri çekildiler. Bu fırsatı değerlendiren Allâh Rasûlü de Uhud Dağı’na çekildi. Bu defâ da Ebû Süfyân, dağın tepesinden mü’minlerin üze­rine sarkmak istediyse de başarılı olamadı.

    Bu korkulu anda Allâh Teâlâ mü’minlere bir uyku hâli lutfetti, bulundukları yerde tatlı ve huzur verici bir uykuya daldılar. Hattâ bâzıları ellerindeki kılıçlarını defâlarca yere düşürdüler. Bu uyku sâdece mü’minleri sarmıştı. Müslümanların arasındaki münâfıkların ve şüphecilerin ise gözlerine uyku girmiyordu. Onlar o esnâda endişe içinde düşünüyor, müşriklerin gelip kendilerini öldürmelerinden korkuyorlardı.[11]

    Bir ara, Ebû Süfyân ile Hazret-i Ömer arasında kısa bir tartışma yaşandı.[12] Bunun ardından geri dönmek için hareket eden Ebû Süfyân, arzu ettiği tatmîn edici netîceyi elde edememiş ol­manın hırsıyla son olarak:

    “–Gelecek yıl Bedir’de buluşalım!” dedi.

    Hazret-i Ömer durup Peygamber Efendimiz’in buna ne söyleyeceğini bekledi. Varlık Nûru Efendimiz:

    “–Olur! Orası inşâallâh buluşma yerimiz olsun, de!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 45; İbn-i Sa’d, II, 59)

    Gerçekte ise müşriklerin içine bir korku düşmüş, onun için dönüyorlardı. Nitekim Rasûlullâh’a verilen mûcizelerden biri de, düş­manın gönlüne uzak mesâfelerden bile korku salmasıydı. Cenâb-ı Hak buyurur:

    “Allâh’ın, hakkında hiçbir delîl indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Onların gidecekleri yer de cehennemdir. Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür!” (Âl-i İmrân, 151)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN UHUD SAVAŞI’NDA OKUDUĞU DUA
    İşte müşrikler, kalplerine düşen bu korkunun da tesiriyle, müslümanlara karşı sağladık­ları geçici galebeye rağmen tamâmen müdâfaasız olan Medîne’yi istîlâya teşebbüs edemediler. Üstelik yanlarında bir tek müslüman esir bile olmadığı hâlde geri dönüyorlardı. Şüphesiz ki bu, Allâh’ın, Peygamberi’ne ve mü’min­lere olan bir lutfu idi. Uhud’da müşrikler dönüp giderken, Allâh Rasûlü:

    “–Saf olunuz, Rabbime duâ ve senâda bulunayım!” buyurdu. Ashâb-ı kirâm Allâh Rasûlü’nün arkasında saf oldular. Peygamber Efendimiz şöyle duâ etti:

    “Allâh’ım! Bütün hamd ü senâlar Sana âittir! Allâh’ım! Sen’in yayıp bollaştırdığını daraltacak yok, Sen’in daralttığını de açıp yayacak yok! Sen’in saptırdığını doğrultacak yok, Sen’in hidâyet verdiğini de saptıracak yok! Sen’in vermediğini verecek yok, Sen’in verdiğini de engelleyecek yok! Sen’in uzaklaştırdığını yaklaştıracak yok, Sen’in yaklaştırdığını da uzaklaştıracak yok!

    Allâh’ım! Rahmet ve bereketini, fazl u keremini üzerimize saç! Allâh’ım! Sen’den aslâ değişmeyecek ve hiçbir zaman zâil olmayacak ebedî nîmetler isterim. Allâh’ım! Sen’den yoksulluk gününde nîmet, korkulu günde emniyet dilerim! Allâh’ım! Hem verdiklerinin hem de vermediklerinin şerrinden Sana sığınırım!

    Allâh’ım! Îmânı bize sevdir, gönüllerimizi onunla zînetlendir! Bizi küfür, azgınlık ve isyandan nefret ettir! Bizleri dîn ve dünyâ için faydalı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle!

    Allâh’ım! Bizi müslüman olarak öldür, müslüman olarak yaşat! Şeref ve haysiyetimizi yitirmeden, fitnelere mâruz kalmadan, sâlihler zümresine ilhâk eyle!

    Allâh’ım! Sen’in peygamberlerini yalanlayan, insanları Sen’in yolundan alıkoyan kâfirler gürûhunu kahreyle! Onların üzerine musîbetini ve azâbını indir. Allâh’ım! Kendilerine kitap verilen kâfirleri de kahreyle! Ey hak ve gerçek olan İlâh! Âmîn!” (Ahmed, III, 424; Hâkim, I, 686-687/1868; III, 26/4308)

    MAZERET KAPILARINI KAPATAN SAHABİ: SAD BİN REBİ
    Peygamber Efendimiz, Sa’d bin Rebî’yi bulup ne durumda olduğunu öğrenmesi için ashâbından birini harp meydanına gönderdi. Sahâbî, Sa’d’ı ne kadar aradıysa da bulamadı, ne kadar seslendiyse de cevap alamadı. Nihâyet son bir ümitle:

    “−Ey Sa’d! Beni Rasûlullâh gönderdi. Allâh Rasûlü, senin diriler arasında mı, yoksa şehîdler arasında mı bulunduğunu kendisine haber vermemi emretti!” diye yaralı ve şehîdlerin bulunduğu tarafa doğru seslendi.

    O sırada son anlarını yaşayan ve cevap verecek mecâli kalmamış olan Sa’d, kendisini Allâh Rasûlü’nün merak ettiğini duyunca bütün gücünü toplayarak cılız bir inilti hâlinde:

    “−Ben, artık ölüler arasındayım!” diyebildi. Belli ki artık öteleri seyrediyordu. Sahâbî, Sa’d’ın yanına koştu. Onu, vücûdu kılıç darbeleriyle delik-deşik olmuş bir vaziyette buldu. Ve ondan ancak fısıltı hâlindeki kısık bir sesle şu müthiş sözleri işitti:

    “−Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe, Hazret-i Peygamber’i düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine sebep olursanız, sizin için Allâh katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvatta, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)

    Sa’d bin Rebî, ümmete âdeta bir vasiyet mâhiyetindeki bu sözleriyle fânî hayâta vedâ etti.

    UHUD ŞEHİTLERİ

    Müşrikler Uhud’u tamâmen terk ettikten sonra Allâh Rasûlü, harp sâhasına inerek şehîdleri defnettiler. Tam yetmiş şehîd verilmişti. Bunların arasında Hazret-i Hamza gibi cengâverler ve Mus’ab bin Umeyr gibi yiğitler de vardı.

    Müslümanların sancaktarlığını yapan Mus’ab bin Umeyr, Rasûlullâh’ı mü­dâfaa ederken şehîd olmuştu. Bunun üzerine bir melek Mus’ab’ın sûretine gi­rerek sancağı almış, Peygamber Efendimiz de henüz onun şehâdetinden haber­dâr olmadığı için sancaktâra hitâben:

    “–İleri git yâ Mus’ab!” buyurmuştu. Bunun üzerine melek, dönüp Allâh Rasûlü’ne bakmış, böylece onun bir melek oldu­ğunu fark eden Efendimiz, Mus’ab’ın şehîd ol­duğunu anlamıştı. Daha sonra Mus’ab’ın mübârek nâşı bulunmuş, ancak onu saracak bir kefen bulunamamıştı. (İbn-i Sa’d, III, 121-122)

    Mübârek şehîdin üzerindeki elbiseyle baş tarafı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Ashâb, ne yapacaklarını sormak üzere Allâh Rasûlü’ne mürâcaat etti. Rasûlullâh, şehîdin baş kısmının elbise ile kapatılmasını, ayaklarının da güzel kokulu otlarla örtülmesini emir buyurdu.

    Hâlbuki Mus’ab, Mekke’nin en asil ve varlıklı âilelerinden birinin çocuğu idi. Bütün Mekke gençleri ona yaşantısına özeniyorlardı. Hattâ genç kızlar onun geçtiği yollar üzerine gül serperlerdi. O ise müşrik âilesinin bütün zorlamalarına rağmen, onların dünyevî imkân ve nîmetlerini hattâ mîrâsını bir tarafa iterek Allâh Rasûlü’nün yanında olmayı tercih etti. Rasûlullâh’a o kadar büyük bir muhabbetle hayran oldu ve bağlandı ki, şehîd olurken bu fedâkârlığı karşısında bir melek onun sûretine girdi. Bu sûretle, Mus’ab’ın katlandığı fedâkârlıklara ne güzel bir ilâhî lutufla mukâbele edilmiş oldu.

    Bu hazîn manzara gönüllerde o kadar derin izler bırakmıştı ki, yıllar sonra müslümanların güçlenip izzet kazandığı bir dönemde, ağniyâ-i şâkirînden olan Abdurrahmân bin Avf’ın önüne, oruçlu olduğu bir gün oğlu tarafından birkaç çeşit yemek konulmuştu. O ise bundan müteessir olmuş ve:

    “–Mus’ab, Uhud Savaşı’nda şehîd edildi. O, benden daha fazîletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Sonra dünyâlık olarak bize her şey lutfedildi. Doğrusu hayırlarımızın karşılığının dünyâda verilmiş olmasından korkuyorum.” demişti. Daha sonra Abdurrahmân ağlamaya başladı ve yemeği bırakıp sofradan kalktı. (Buhârî, Cenâiz, 27)

    Uhud şehîdleri içinde Hazret-i Peygamber’in ve bütün mü’minlerin gönlünü en çok hüzne gark eden ise, İslâm ordusunun eşsiz kahramânı, Allâh’ın Arslanı Hazret-i Hamza oldu.

    Hazret-i Safiyye, kardeşi Hamza’yı görmek üzere şehîdlerin bulunduğu tarafa yöneldi. Oğlu Zübeyr kendisini karşılayarak:

    “–Rasûlullâh geri dönmeni emrediyor.” dedi. O da:

    “–Niçin? Kardeşimi görmeyeyim mi? Ben onun kesilip doğrandığını zâten haber aldım. O, Allâh için bu musîbete uğradı. Zâten bizi de bundan başkası tesellî edemezdi. İnşâallâh sabredip ecrini Allâh’tan bekleyeceğim.” dedi.

    Zübeyr, gidip annesinin söylediklerini Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e bildirdi. Âlemlere Rahmet Efendimiz:

    “–Öyleyse bırak görsün!” buyurdu. Safiyye de kardeşi Hazret-i Hamza’nın mübârek nâşının yanına gelerek duâ etti. (İbn-i Hişâm, III, 48; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 349)

    Uhud’da yaşanan kâbına varılmaz bir din kardeşliği manzarasını Zübeyr bin Avvâm şöyle anlatır:

    “Annem Safiyye yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp:

    «–Bunları kardeşim Hamza’ya kefen yapasınız diye getirdim.» dedi. Onları alıp Hamza’nın yanına gittik. Yanında Ensâr’dan bir kefensiz şehîd daha vardı. İki hırkayı da Hamza’ya sarıp Ensârî’yi kefensiz bırakmaktan utandık:

    «–Hırkanın birisi Hamza’ya, öbürü de Ensârî’ye kefen olsun!» dedik. Hırkalardan biri büyük diğeri küçük olduğu için aralarında kur’a çektik.” (Ahmed, I, 165)

    Bu duygulu manzaranın da ifâde ettiği gibi, mü’min gönüllerde artık akrabâlık asabiyeti, yerini îman kardeşliğine terk ediyordu. Kıyâmete kadar gelecek bütün mü’minlere, din kardeşliğini yaşamanın heyecânı sergileniyordu.

    Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Böylece Rasûlullâh, amcası, ciğerpâresi ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca kılmıştır.[13]

    Câbir’den rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber Uhud Gazvesi’nde şehîd düşenleri her mezara iki kişi konacak şekilde bir araya getirtmiş:

    “–Bunların hangisi daha çok Kur’ân bilirdi (Kur’ân’ı yaşardı)?” diye sormuş ve şehîdlerden hangisi gösterilirse, onu kıble tarafına koymuştur. (Buhârî, Cenâiz, 73, 75)

    Hazret-i Ayşe, Uhud’da olup bitenler hakkında bir haber alabilmek için kadınlar arasında yola çıkmıştı. Harre mevkiinde, sâliha kadın Hind bint-i Amr’a rastladı. Hind, kocası Amr bin Cemuh, oğlu Hallâd ve kardeşi Abdullâh’ın cesetlerini bir deveye yüklemiş getiriyordu. Hazret-i Ayşe ona:

    “–Geride ne haber var?” diye sordu. Hind:

    “–Hayırdır. Rasûlullâh iyidir. O sağ olduktan sonra her musîbet hafif kalır.” dedi. Hazret-i Ayşe devenin üzerindeki cesetleri göstererek:

    “–Bunlar kim?” diye sordu. Sâliha hanım Hind:

    “–Kardeşim Abdullâh, oğlum Hallâd ve kocam Amr’dır.” dedi. Hazret-i Ayşe :

    “–Onları nereye götürüyorsun?” diye sordu. Hind:

    “–Medîne’ye götürüyorum. Oraya defnedeceğim.” dedi. Yürümesi için biraz zorlayınca deve çöktü. Hazret-i Ayşe:

    “–Deve, yükünün ağırlığından dolayı mı çöküyor?” diye sordu. Hind:

    “–Neden çöktüğünü bilmiyorum. Hâlbuki sâir vakitlerde iki devenin yükünü taşırdı. Fakat şimdi onda farklı bir hâl olduğunu görüyorum.” dedi.

    Zorlayınca deve kalktı, ancak Medîne’ye yöneltilince yine çöktü. Yönü Uhud’a çevrildiğinde ise koşmaya başladı. Hind, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yanına varıp durumu anlattı. Nebiyy-i zî-şân Efendimiz ona:

    “–Deve vazîfelidir. Amr’ın herhangi bir vasiyeti var mıydı?” diye sordu. Hind:

    “–Amr, Uhud’a gideceği zaman kıbleye dönmüş ve: «Allâh’ım! Bana şehîdlik nasîb et! Beni me’yûs ve mahrûm bir hâlde ev halkıma döndürme!» diye duâ etmişti.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh şunları söyledi:

    “–İşte bunun içindir ki deve yürümüyor.

    Ey Ensâr topluluğu! Sizden her kim Allâh’a yemin etmişse ona sâdık kalsın.

    Ey Hind! Kocan Amr, sâdıklardandır. O şehîd edildiği andan itibâren melekler kanatlarıyla üzerine gölgelik yaptılar ve nereye defnedilecek diye bakıp durdular. Ey Hind! Kocan Amr, oğlun Hallâd ve kardeşin Abdullâh cennette bir araya gelecek ve arkadaş olacaklardır.”

    Bu müjde üzerine Hind, sâdıklardan olan kocası ile ebedî hayatta da berâber olmayı arzulayarak:

    “–Yâ Rasûlallâh! Ne olur Allâh’a duâ et, beni de onlarla bir araya getirsin.” diye yalvardı. (Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, III, 216; İbn-i Abdilber, III, 1168)

    Diğer bir ibretli manzara da şöyledir:

    Uhud günü Medîne acı bir haberle çalkalandı. “Muhammed öldürüldü!” denilince şehirde çığlıklar koptu, feryâdlar Arş’a yükseldi. Hattâ Ensâr’dan Sümeyrâ Hâtun’a, iki oğlu, babası, kocası ve kardeşinin şehîd olduğu haber verildiği hâlde, o hiç aldırmadan hemen Allâh Rasûlü’nün durumunu sordu:

    “–O’na bir şey oldu mu?” dedi. Sahâbe-i kirâm cevâben:

    “–İyidir, Allâh’a hamd olsun, O, senin arzu ettiğin gibi hayattadır!” dediler. Sümeyrâ Hatun:

    “–O’nu bana gösteriniz ki kalbim mutmain olsun.” dedi. Gösterdiklerinde hemen gidip elbisesinin ucundan tuttu ve:

    “–Anam babam Sana fedâ olsun Yâ Rasûlallâh! Sen sağ olduktan sonra artık hiçbir şeye endişelenmem!” dedi. (Vâkıdî, I, 292; Heysemî, VI, 115)

    Beşir bin Akrabe der ki:

    “Babam Akrabe, Uhud günü şehîd olunca ağlayarak Hazret-i Peygamber’e gittim. Bana:

    «−Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus ağlama! Senin baban ben olsam, annen de Âişe olsa, râzı olmaz mısın?» buyurdu. Ben de:

    «−Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh, tabiî ki râzı olurum!» dedim. Bunun üzerine Efendimiz, eliyle başımı okşadı. (Şu anda) saçlarım ağardığı hâlde, Rasûlullâh’ın mübârek elinin değdiği yerler hâlâ siyah kalmıştır.” (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, II, 78; Ali el-Muttakî, XIII, 298/36862)

    İlâhî vuslat heyecânının sergilendiği diğer bir manzarayı da Câbir şöyle anlatır:

    “Uhud Harbi’nden önceki gece babam beni yanına çağırdı ve:

    «–Nebî’nin sahâbîlerinden ilk şehîd edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Rasûlullâhhâriç, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde. Kardeşlerine dâimâ iyi muâmelede bulun!» dedi.

    Sabahleyin babam ilk şehîd düşen kişi oldu. Bir başka şehîd ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu müstakil bir yere defnetmek istedim. Altı ay sonra onu kabirden çıkardım. Bir de ne göreyim: Kulağı(nın bir kısmı) hâriç, bütün vücûdu kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi! Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” (Buhârî, Cenâiz, 78)

    Uhud şehîdleri zikredildiğinde Varlık Nûru Efendimiz, o mübârek şehîdlerin fazîletini beyan sadedinde:

    “Vallâhi ashâbımla birlikte ben de şehîd olup Uhud Dağı’nın dibinde gecelemeyi ne kadar isterdim!” buyurmuştur. (Ahmed, III, 375)

    Yine Rasûlullâh bir gün Uhud şehîdlerine uğradı ve:

    “–Onların (îman ve sadâkatlerine) şehâdet ederim” dedi. Ebûbekir:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü, biz onların kardeşleri değil miyiz? Onlar nasıl müslüman oldularsa biz de müslüman olduk, onların cihâd ettiği gibi biz de cihâd ettik!” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz şu cevâbı verdi:

    “–Evet (söylediğiniz hususlar doğru), ancak benden sonra ne gibi bid’atler çıkaracağınızı bilemiyorum.” Hazret-i Ebûbekir ağladı, ağladı ve sonra:

    “–Yâni biz Sen’den sonraya mı kalacağız?” (diye mahzûn oldu). (Muvatta, Cihâd, 32)

    Hazret-i Ebûbekir’in bu hâli, Sevgili Peygamberimiz’e olan eşsiz muhabbetinin derecesini ve onun, “üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi” olduğunu gösteren ne güzel bir misâldir.

    Ashâb-ı kirâm, Allâh Rasûlü’nü her şeyden, hattâ canlarından bile çok severlerdi. Evde otururken akıllarına Âlemlerin Efendisi geldiğinde ev kendilerine dar gelir, hemen kalkıp yanına gider, O’nun mübârek ve aydan nurlu yüzüne bakarak ferahlar, sohbetiyle huzur bulurlardı.[14] O’nu görmedikleri zaman âdeta can kuşu ten kafesine sığmaz olurdu. Cennette O’nunla beraber olamama korkusu, onların benzini sarartır, ne yaptığını bilmez hâle getirirdi.[15] Nitekim kendisine hizmet eden Rebîa, bir gün Allâh Rasûlü’nün; “Dile benden ne dilersen!” buyurması üzerine, cennette O’nunla berâber olmaktan başka hiçbir şey istememişti.[16] Ashâb, vefât edecekleri esnâda Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşacakları için büyük bir sürûr içinde olurlardı.[17] Bu sebepledir ki onlar -İslâm nîmetinden sonra-, “Kişi sevdiği ile berâberdir.” nebevî müjdesine sevindikleri kadar hiçbir şeye sevinmemişlerdi.[18]

    Âl-i İmrân Sûresi’nin altmış âyeti, Uhud Savaşı ile alâkalıdır. Misver bin Mahreme, Uhud hakkında sorduğunda Abdurrahmân bin Avf:

    “Âl-i İmrân Sûresi’nin 120. âyetinden sonrasını oku; bizimle Uhud’da bulunmuş gibi olursun!” demiştir. (İbn-i Hişâm, III, 58; Vâkıdî, I, 319)

    “BİZ UHUD’U SEVERİZ, UHUD DA BİZİ SEVER!”
    Uhud’un, Rasûlullâh’ın gönlünde müs­tesnâ bir yeri vardı. Fahr-i Kâinât -aleyhi ekmelü’t-tahiyyât- Efendimiz, ömrü bo­yunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini sık sık ziyâret etmişlerdir. Zaman zaman da:

    “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyururlardı. (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504) Bu nebevî iltifât ile tekrîm edilen şehîdler meş­hedi Uhud, Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar gelecek ümmete azîz hâtıralarla dolu bir ziyâretgâh olmuştur.

    Peygamber Efendimiz, harbin netîcesi sebebiyle, Uhud’a karşı bir uğursuzluk atfedilmesinden endişe etmiş, mü’min gönüllerde yerleşmesi muhtemel bir nefret ve buğz hissine mânî olmak için:

    “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyurarak bu mekâna olan muhabbetlerini ifâde buyurmuşlardır. Peygamber Efendimiz’in bu muhabbeti bereketiyledir ki Uhud, bir mağlûbiyet mekânı olarak değil, Efendimiz’in bütün kalbiyle ve muhabbetle bağlandığı, sînesinde mübârek şehîdlerin medfûn olduğu mukaddes bir mevkî olarak yâd edilegelmiştir.

    Diğer taraftan, Uhud’un Peygamber Efendimiz’i sevmesi ve tanıması, esâsen bütün mahlûkâtın Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i bilip tasdîk ettiği hakîkatinin bâriz bir misâlidir. Nitekim Rasûlullâh:

    “Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasında var olan her şey, benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” buyurmuştur. (Ahmed, III, 310)

    UHUD SAVAŞI’NDAN ÇIKARILACAK HİKMETLER
    Uhud Gazvesi’nde, dehşetli hüzün manzaralarıyla hayâtın birçok acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanmıştı. Bir taraftan büyük bir îman vecdi içinde, sabır, tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ zirve seviyede sergilenirken, diğer taraftan, bir anlık gaflet ve dünyâya meyil gibi nefsânî zaaflar yüzünden çok acı imtihanlarla da karşılaşılmıştı.

    Allâh Rasûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte gösterilen ihmâl, bir anda savaşın kaderini değiştirmiş, ilâhî îkaz tecellîleriyle muzafferiyetin te’hîrine sebep olmuştur. Birkaç kişinin hatâsı, umûmun cezâlandırılmasıyla netîcelenmiş, hepsi birden sıkıntıya düşmüşlerdir. Zîrâ bu bir sünnetullâh’tır. İçlerinde Allâh’ın Habîbi’nin bulunması bile bu âdetullâh’ı değiştirmemiştir.

    Oysa ashâb-ı kirâm, Bedir’de Allâh Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz Sana inandık, Allâh’tan getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îmân ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle berâberiz. Sen’i gönderen Allâh hakkı için Sen denize girersen, biz de Sen’inle berâber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..” (İbn-i Hişâm, II, 253-254) diyen as­hâb, ilâhî bir heyecan şerâresinin zirvesinde idi.

    Uhud Harbi’ndeki ilâhî imtihânın sebebi, birtakım hassas ve mühim husus­larda, gösterdikleri bir anlık gafletten dolayı mü’minlerin îkâz edilmesi idi.

    Uhud’un en mühim hikmetlerinden biri de mü’minleri, aralarına karışmış olan münâfıklardan arındırmaktır.

    Diğer bir hikmet ise müşriklere fiiliyatta hiçbir netîcesi olmayacak aldatıcı bir zafer takdîr olunarak, onların gâfil ve âtıl bir sûrette hareketsiz kalmalarını temin etmektir. Bu aldatıcı zafer ile Bedir’den beri müşriklerin gönlünde biriken kin ve öfke sâkinleşmiş, geçen zaman içinde onların İslâm’a karşı duydukları şiddet ve soğukluk azalmıştır.

    Câlib-i dikkattir ki, ashâb-ı kirâm yediden yetmişe Uhud Gazvesi’ne katılmak ve şehîd olmak için yarışmışlardı. On beş yaşındaki, çocuk denebilecek gençler, Rasûlullâh’ın ordusuna nefer olabilmek için her türlü çâreye baş vurmuşlardı. Bu şekilde her yaştaki insanın ölü­me koşmasındaki sır, kalplerinin kuvvetli bir îmanla dopdolu olması ve kâinâtın yaratılış sebebi olan Rasûlullâh’a karşı gönüllerinde duydukları dâsitânî muhabbet hissidir. Bu îman ve muhabbet nerede bulunursa, orada her türlü yiğitlik ve cesâret mevcuttur. Nerede de azalmışsa, orada tembellik, çekingenlik, zillet ve kor­ku zuhûr eder. Bu muhabbetin yolu ise zikri artırmak, Rasûlullâh’a salevâtı çoğaltmak, Al­lâh’ın nîmetleri üzerinde tefekkür etmek ve Rasûlullâh’ın sîreti ve ahlâkı ile istikâmetlenmenin gayreti içinde bulunmaktır.

    Uhud’da Varlık Nûru’nun yaralanması ve şehîd olduğu şâyiasının yayılması, mü’minler için mühim bir hikmeti ihtivâ etmektedir. Zîrâ onlar, âdeta îman ve irâde imtihânına tâbî tutulmuşlardı. Böylece Allâh Rasûlü’nün de bir beşer olduğunu, zamânı geldiğinde O’nun da Rabbi’nin huzûruna urûc edeceğini, O’nun vefâtından sonra mü’minlerin gerisin geri dönmeyip Peygamberimiz’in gösterdiği yolda devâm etmeleri lâzım geldiğini öğrenip, bu tür hâdiseler başlarına gelmeden önce, bir bakıma kalben hazırlanmış oldular.

    Hâsılı Uhud’da müslümanlara, düşmanla yapılan sa­vaşlarda zafere nasıl ulaşılacağı, hezîmet ve dağılma tehlikesinden nasıl kurtulunacağı gibi pek çok hususlarda ders ve ibretler sergilenmiştir.

    Dipnotlar:

    [1] Uhud, Medîne’nin kuzeyinde olup uzaklığı 5 km civârında idi. Bugün neredeyse şehre birleşmiş durumdadır.

    [2] Vâkıdî, I, 199-203.

    [3] İbn-i Sa’d, II, 37.

    [4] Bu, Efendimiz’in gördüğü bir rüyâ sebebiyle idi. Rasûlullâh daha sonra şöyle buyurmuştur:

    “…Rüyamda kendimi bir kılıcı sallıyor gördüm, kılıcın başı kopmuştu. Bu, Uhud Savaşı’nda mü’minlerin mâruz kaldıkları musîbete delâlet ediyormuş. Sonra kılıcımı tekrar salladım. Bu sefer, eskisinden daha iyi bir hâl aldı. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın fetih lutfuna ve müslümanların bir araya gelmeleri nevinden ihsân ettiği nîmetlerine delâlet etti. Aynı rüyâda sığırlar ve Allâh’ın (verdiği başka bir) hayrı gördüm. Sığırlar Uhud gününde mü’minlerden bir cemaate çıktı, (onlar şehîd edildiler. Gördüğüm) hayır da Allâh’ın Bedir’den sonra nasîb ettiği fetihlerin hayrı ve bize Rabbimizin lutfettiği (Bedru’l-Mev’id) sıdkının sevâbı olarak çıktı.” (Buhârî, Tâbir, 39, 44; Menâkıb, 25; Müslim, Rüyâ, 20)

    [5] İbn-i Hişâm, III, 6-7.

    [6] İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 195; Diyârbekrî, I, 433.

    [7] İbn-i Sa’d, III, 217.

    [8] Hâkim, III, 334/5281; Heysemî, VI, 113; İbn-i Sa’d, III, 453.

    [9] Utbe bin Ebî Vakkâs hâininin neslinden gelen çocuklarının kâffesi (hepsi) ilâhî bir ibret olarak ön dişleri gedik ve kırık olarak doğmuşlardır. (Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî, Uhud Gazvesi, s. 26)

    [10] Vâkıdî, I, 245.

    [11] Buhârî, Meğâzî, 18, 20; Vâkıdî, I, 295-296.

    [12] İbn-i Hişâm, III, 45.

    [13] İbn-i Mâce, Cenâiz, 28.

    [14] Kastallânî, II, 104.

    [15] Kur­tu­bî, V, 271.

    [16] Müslim, Salât, 226; Ahmed, III, 500.

    [17] Ahmed, I, 8; İbn-i Mâce, Cenâiz, 4.

    [18] Buhârî, Edeb, 96.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları