Okur
Yasemin
Refet'i inceledi.
152 syf.
Tanzimat Romanında Güçlü Bir Kadın: Refet
Fatma Aliye (1862-1936), ünlü devlet adamı, tarihçi ve hukukçu Ahmet Cevdet Paşa’nın kızıdır. Babasının bilgi birikimi ve devlet adamı olmasının sağladığı imkânlar ile özel öğretmenler nezaretinde konak eğitimi alan Fatma Aliye bu sayede 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başındaki aydın Osmanlı kadınları arasına girmiştir. II. Abdülhamit’in yaveri Kolağası Faik Bey’le evlenmiş ve bu evlilikten dört kızı olmuştur. Fatma Aliye, eserlerini Tanzimat döneminin sonlarına doğru II. Abdülhamit döneminde vermiştir. Bu yüzden Türk edebiyatında yeri kesin değildir, Tanzimat ile Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun) arasında köprü olarak kabul edilir. Fatma Aliye’ye kadar kadın sorunları hep erkek yazarlar tarafından ele alınmış. Bu yazarlarımızın kadının aile ve toplumdaki konumu hususunda eleştirileri olmakla birlikte bu eleştiriler kadın-erkek eşitliği, kadının bağımsızlığı gibi esaslı eleştiriler değil. Bu yazarlarımız kadınlara genelde ya bir erkeğin himayesi ve gözetimi altında bulunması gereken saf ve itaatkâr kadın ya da masum erkekleri tuzağına düşüren ahlaksız kadın rollerini uygun görmüşler. Onların eserlerinde kötü kadın karakterler genelde çok daha güçlü ve baskın, sanki iyilik ve iffeti, güç ve bağımsızlıkla bir araya getirememiş gibiler. Tanzimat edebiyatında hem güçlü hem de iffetli olmayı başarabilen ilk kadın karakter Fatma Aliye’nin Refet’i. Fatma Aliye’nin güzellikten yoksun, beş parasız, yetim Refet’i ise tüm engellere rağmen okuyup kendi ayakları üzerinde durmak istemektedir. Refet’in hayallerini kadınlara daha doğuştan biçilen anne veya eş olma rolü değil, öğretmen olmak süslemektedir. Tanzimat döneminde kadınların meslek edinmeleri için açılmış okullardan biri olan Darülmuallimat’a gider ve orayı birincilikle bitirir. Bir erkeğin himayesinin bir lütuf olarak görüldüğü bu dönemde, kendisine talip olan akrabasının teklifini elinin tersiyle iter. Annesinin de söylediği gibi Refet’in alacağı diploma ona babasının da kocasının da himayesinden daha fazla koruma sağlayacaktır. Benim aşağıda özetlediğim Refet’in kendisine evlilik teklif eden akrabasıyla arasında geçen diyaloglar, nasıl olursa olsun bir erkeğin evlilik teklifinin nimet sayılmayacağına, kadının bir erkeğe muhtaç olmadan da yaşayabileceğine ilişkin bir manifesto gibidir: Erkek: Benim evlenmeye talip olmam sizin için büyük bir nimettir. Refet: Bu iş olur işlerden değil, siz benim dengim değilsiniz. Erkek: Ben o tarafı da [fakirliğini kastediyor] kabul ettikten sonra neden dengin olamıyormuşum? Refet: Çünkü siz cahilsiniz! Okurun gözünde bir kahraman yaratmak isteyen yazarın, Refet’in karşılaştığı engelleri biraz abarttığını ve okuyucuya iyice belletmek için bunların altını defalarca çizdiğini görüyoruz. Buna karşılık, Tanzimat romanlarının geçtiği çevreyi oldukça değiştirmiş; gözümüzü lüks hayatların sürüldüğü zengin konaklardan, binbir zorlukla sefalet içinde yaşayan fakir ve sıradan insanların evlerine çevirmiş. Diğer Tanzimat romanlarında kadınlar bir erkeğin aklını başından alacak kadar güzel ve alımlıyken Fatma Aliye’nin Refet’i çirkin ve hastalıklıdır. Yazar böylece, “Esas güzellik tende değil, candadır.” diyerek kadını erkek Tanzimat romancılarının soktuğu dar güzellik kalıplarından da çıkarmak istemiştir sanki. Roman güçlü kadın karakterleri ve kadın dayanışması örnekleriyle her ne kadar feminist öğeler içerse de Fatma Aliye’nin bu kadar radikal bir başkaldırış içerisinde olduğunu söylemek pek gerçekçi olmaz. Refet dönemine göre cesur fikirler öne süren bir karakter olsa da bekâr haliyle çarşıya bakkala gitmeyecek, kendisine evlilik teklif eden akrabasıyla yalnız görüşmeyecek kadar da mutaassıptır. Aşk ve evliliğe dair fikirlerini içeren Levayih-i Hayat isimli mektup romanı da toplumdaki kadın ve erkek rolleri konusunda gelenekçi bir çizgiyi yansıtıyor. Zaten aksi takdirde Batı’daki feminizm hareketlerine tehlikeli bulan Ahmet Mithat’ın desteğini alamaz ve belki de ironik bir şekilde Tanzimat’tan günümüze ulaşabilen tek kadın yazar olamazdı. Buraya kadar okuyanlara çok teşekkür eder, kitabı okuyacaklara iyi okumalar dilerim. KAYNAKLAR: * Tanzimat’tan Bir Kadın Profili: Fatma Aliye Hanım’ın Refet Öğretmen’i, Merve AYDOĞDU ÇELİK, RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, 2019 * Osmanlı’da Kadının Uyanışı: Fatma Aliye Hanım, Gülnaz GEZER BAYLI, Cedrus: Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Dergisi, Cilt 6, 2018
Refet
8.6/10
· 1.727 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
11
Ruhan İlhan
Sergüzeşt'i inceledi.
112 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
#sergüzeşt köle Dilber’in olaylar dizisinin yanında, cariyelik, kölelik, esaret, sınıf ayrımcılığı, kadın hakları, evlenilecek kişiyi seçme hakkı, özentili yaşayışların yarattığı yıkımlar gibi dönemin sorunlarını sorgulatan, psikolojik betimlemelerin ağırlıklı olduğu realizm akımının etkisinde yazılmış dramatik bir roman. Sami Paşazade Sezai’nin annesi roman kahramanı gibi Kafkaslar’dan getirilmiş bir esir. Babasının konağında ise annesi dışında birçok cariye daha bulunmuştur. Yazar, Londra büyükelçiliğinde 4 yıldan uzun bir süre katip olarak görev almıştır. Modern anlamda Türk edebiyatında kısa hikaye türünün gelişimine öncülük etmiştir. “Sanat için sanat” anlayışını benimseyen, edebiyatı siyasal bir araç olarak kullanmayan, sadece edebi tartışmaların içinde kalmayı tercih eden, Avrupa edebiyatının niteliklerine uygun eserler veren, romantizmden realizme geçtiğimiz Tanzimat Dönemi ikinci kuşak yenilikçi yazarlarındandır. Batı edebiyatından en çok etkilendiği yazarlar; Victor Hugo, Emile Zola, Daudet, Lamartine ve Musset’tir. Konusu(Spoiler): Romanda, Kafkaslar’dan küçük bir çocuk iken esir olarak getirilen Çerkez kızı Dilber’in İstanbul’da satıldığı konak içerisinde sürdürdüğü hayat, ev sahibi ile hizmetçi Taravet’ten gördüğü eziyet, satıldığı ikinci evin oğlu ressam Celal Bey’le karşılıklı aşk hikayesi ve evin hanımı Zehra Hanım’ın bu aşkı engellemesi konu edinilmiştir. Romanın sonunda, arzusu dışında bir hayat yaşamak zorunda bırakılan Dilber, kendisini Mısır’da Nil nehrinin sularına bırakarak özgürlüğüne kavuşur. “Zavallı hafıza! Günden güne yok olduğunu hissettiğimiz vücut denilen şu toprak yığıntısının üzerinde durmadan sonsuzluk için çalışır durur...” “Yıldızlar karanlık içinde parladığı gibi, fakirlik ve sefalet içinde de saflık ve yüceliğiyle parlayan ruhlar yok mudur? Bir kalp, sevmek için mutlaka servete, asalete mi muhtaçtır? Bence en gerçek ikbal, içinde ruhun görüldüğü iki güzel göz; en büyük servet, kalbin hissini gösteren gül renginde dudaklardan yansıyan tebessümdür. Güzellikten büyük asalet, kalp saflığından büyük servet mi olur?”
Sergüzeşt
7.7/10
· 26,5bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
13
SABAHATTİN ALİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜ Türk yazar ve şair Sabahattin Ali (d. 25 Şubat 1907, Eğridere - ö. 2 Nisan 1948, Kırklareli), Türk yazar ve şair. Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem 21. yüzyılda etkisini sürdürdü. Sabahattin Ali Doğum 25 Şubat 1907 Eğridere, Gümülcine, Osmanlı İmparatorluğu Ölüm 2 Nisan 1948 (41 yaşında) Kırklareli, Türkiye Meslek Yazar · şair · öğretmen · tercüman Dönem Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı Edebî akım Toplumcu gerçekçilik · realizm Önemli eserler Kuyucaklı Yusuf (1937) İçimizdeki Şeytan (1940) Kürk Mantolu Madonna (1943) Evlilik Aliye Ali (e. 1935; ö. 1948) Çocuklar Filiz Ali Eğridere'de doğan Sabahattin Ali, ilk hikâye ve şiir denemelerine Balıkesir'de başladıktan sonra İstanbul'daki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem'in desteğiyle ilk kez Akbaba ve Çağlayan dergilerinde şiirlerini yayımladı. Anadolu'da kısa süre öğretmenlik yaptıktan sonra Türk devleti tarafından dil eğitimi için Almanya'ya gönderildi. Türkiye'ye döndüğünde Almanca öğretmeni olarak göreve başlasa da önce komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla bir süre tutuklandı, ardından ise Türk devlet yöneticilerini eleştirdiği iddiasıyla tekrar tutuklandı. Bu dönemde memurluktan ihraç edildi ancak Atatürk hakkında yazdığı bir şiirden dolayı yeniden devlet kurumlarında görevlendirildi. Ayrıca kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de Esirler adlı bir oyun kaleme aldı. Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık Davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü. Ailesi Sabahattin Ali, Trabzon kökenli bir aileye mensuptur. Büyükbabası Bahriye Alay Emini Oflu Salih Efendi'dir.Sabahattin Ali'nin Mehpare Taşduman’a yazdığı 24 Ağustos 1928 tarihli mektupta geçen "Babam İstanbul'un eski ve asil bir ailesinin çocuğu idi." cümlesi, büyükbabasının çok daha evvelden, gençken veya çocukken Trabzon’dan İstanbul'a gelip yerleşmiş olmasından kaynaklanır.Bazı kaynaklar ise hatalı bir şekilde, Sabahattin Ali'nin büyükbabasının Yüzbaşı Mehmet Ali Bey olduğunu yazmaktadır.Oysa, İçimizdeki Şeytanlar adlı eserinde Nihal Atsız, tereddütsüz bir şekilde, Sabahattin Ali'nin kendisine Oflu bir babanın çocuğu olduğunu söylediğini belirtmektedir.Eşi Aliye Ali de, Ramazan Korkmaz'ın kendisiyle yaptığı özel bir görüşmede, eşinin ailesinin Karadeniz kökenli olduğunu, büyükbabasının oradan İstanbul'a gelip yerleştiğini doğrulamıştır Yazarın babası Ali Selahattin Bey (1876-1926) Eğridere'de zabit olarak çalışırken kendisinden on altı yaş küçük olan Hüsniye Hanım'la tanıştı ve evlendi.Bu evlilikten Sabahattin (1907) ve Fikret (1911) adında iki çocuğu oldu. Ali Selahattin Bey I. Dünya Savaşı yıllarında "Divan-ı Harb Orfi Reisi" olarak Çanakkale'ye çağrıldı ve eşi ile çocuklarını alarak Çanakkale'ye gidip dört yıl kadar bir süre orada kaldı. Sabahattin Ali burada geçirdiği yıllardan zaman zaman mektup ve yazılarında bahsetti.Ali Selahattin Bey biriktirdiği para ile İzmir'e gelerek tiyatro veya gazino işleriyle uğraşmak istemekteydi. Belirli bir süre yolunda giden işleri, İzmir'in İşgali ile sekteye uğradı. Daha sonra ise ailecek Edremit'e göç ederek Hüsniye Hanım'ın babasının yanına gittiler. 1920'ye gelindiğinde aileye Saniye Süheyla (Conkman) adında bir kız çocuğu katıldı.Süheyla aile içinde "Süha" olarak çağrılırdı. Hayatı İlk yılları Sabahattin Ali 25 Şubat 1907 tarihinde Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere'de doğdu.Babası Ali Selahattin Bey, dönemin entelektüel kesiminden olan Tevfik Fikret ve Prens Sabahaddin'le olan dostluğundan dolayı çocuklarına bu kişilerin isimlerini vermeyi düşünmekteydi ve bu doğrultuda ilk oğluna Sabahattin, ikincisine ise Fikret ismini verdi.Sabahattin Ali yedi yaşına geldiğinde İstanbul'da Üsküdar'ın Doğancılar mahallesinde Füyûzâtı Osmâniye Mektebi'ne başladı. Aynı dönemde Ali Selahattin Bey'in Çanakkale'ye tayini çıktı ve ailecek oraya taşındılar. İlköğrenimine Çanakkale İptidai Mektebi'nde devam ederken seferberlik ilan edildi ve okul öğretmensiz kalınca kapandı. Daha sonraları Ali Selahattin Bey'in de çabalarıyla okul tekrar açıldı. Sabahattin Ali'nin annesi on altı yaşında evlendi ve ruhsal sorunlarından ötürü defalarca intihara kalkıştı.Yazarın Edremit'ten çocukluk arkadaşı olan Ali Demirel, anne Hüsniye Hanım'ın çok sinirli bir insan olduğunu ve diğer oğlu olan Fikret'e daha fazla yakınlık gösterdiğini söyledi.Ayrıca bir hatırasında Edremit'teki İptidai Mektebi'nde okurken (1918-1921) yazarın dış çevreye kapalı bir görünüm verdiğini belirterek o günlerde Sabahattin Ali'nin arkadaş ortamlarında oynanan oyunlara katılmadığını, kendi hâlinde takılmayı tercih ettiğini, ya eve gidip kitap okuduğunu ya da resim çizdiğini söyledBuna karşın Sabahattin Ali, Ünsal Akpak'a göre Edremit İptadi Mektebinde sınıfının başarılı öğrencilerinden biri oldu; Gümülcine'den babasının arkadaşı Mehmet Şah Bey'in özel ilgisi ile okumaya daha fazla özendi ve kesintilere rağmen başarılı bir öğrencilik dönemi geçirdi. Yazar 1921 yılında Edremit İptidai Mektebini bitirdikten sonra İstanbul'daki büyük dayısının yanına gitti ve burada bir yıl kaldı. Ardından Balıkesir'e dönerek 1922-1923 ders yılının başında Balıkesir Muallim Mektebine kaydoldu.Burada şiir ve hikâye deneyimlerini geliştirmeye başlayarak okulun ikinci yılında gazete ve dergilere yazılar gönderdi.Ayrıca arkadaşlarıyla birlikte bir okul gazetesi çıkardı. Bu okulda geçirdiği süre içerisinde günlük tutmaya başladı, tiyatro ve sinemaya daha fazla gitti ve bunların sonucunda sanata olan ilgisi arttı. Sanata ve serbest bir yaşama daha fazla özenen Sabahattin Ali, okulun disiplinli ortamından sıkılıp fırsat buldukça kaçarak sinema ve tiyatroya gitmeye başladı. Bunun farkına varan okul müdürü ise kendisini ailesinin yanına göndermekle tehdit etti.Sonrasında Sabahattin Ali intihar etmeye kalkıştı. Kendisinin blöf olarak nitelendirdiği bu intihar girişimi, arkadaşı ve öğretmenleri sayesinde engellendi.Ardından okul müdürünün de desteğiyle İstanbul'a naklini aldırdı.Bu dönemlerde edebiyat öğretmeni olan Ali Canip Yöntem'in desteğiyle, Çağlayan ve Akbaba gibi dergilere şiir ve hikâyeler gönderdi. Belirli bir süre düzenli bir hayat sürdürürken annesinin sağlık sorunları arttı. 21 Ağustos 1927 tarihinde öğretmenlik diplomasını aldı. Öğretmenliğinin ilk yılları Sabahattin Ali öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Ankara'da bir hastanede baştabip yardımcısı olarak görevini sürdüren dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün yanına gitti. Dayısının Yozgat Devlet Hastanesinde başhekimlik görevi için tayini çıkınca, yeğenini yanına almak isteyen Ertüzün, dönemin mebuslarından Cevat Dursunoğlu ile görüştü ve yeğeninin Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulu'na öğretmen olarak atanmasını sağladı.Sonrasında ailecek Yozgat'a gittiler. Burada yazarın çevresi, dayısının da etkisiyle gelişti. Fakat burada kendi söylemiyle yazdığı şiirleri ve hikâyeleri okuyacak, kendisini anlayacak kişiler bulmakta zorlanmaktaydı. Buradaki durumunu İstanbul'daki yakın arkadaşı olan Nahit Hanım'a yazdığı 24 Kasım 1927 tarihli mektupta sitemli bir şekilde anlatmaktaydı ve yalnızlığından şikâyet etmekteydi.Nahit Hanım, öğretmenlik stajında tanıştığı Sabahattin Ali'nin sevdiği kişilerden biridir. Önce dostluk havasında yürüyen arkadaşlıkları zamanla tek taraflı bir aşka dönüştü. Yozgat'ta yazdığı şiirlerin ana temasında Nahit Hanım'a duyduğu sevgi vardır. Servet-i Fünûn dergisinin 2 Şubat 1928 tarihli sayısında yayınlanan Bir Macera adlı şiiri Nahit Hanım'a ithaf edilmiştir. Yazar, karşılık görmeyen aşkını "Ne Kazandık" (1927), "Kalbimde Aşkınız" (1927), "Ebedi" (1928), "Yat ve Uyu" (1928), "Bütün İnsanlara" (1928), "Firar" (1928) ve "Kudurmak" (1928) adlı şiirlerinde işledi. Almanya'ya gidişi ve dönüşü Yazar, Yozgat'ta geçirdiği bir yıllık süreden sonra İstanbul'a dönmek istedi. Dayısı Rıfat Ali Ertüzün de Ankara'da özel bir hastane açarak oradan ayrıldı. İstanbul'a tatile giderken Ankara Mili Eğitim Bakanlığından tanıdığı kişilere uğradı ve onlara şaka ile karışık bir şekilde Yozgat'tan ayrılmak istediğini ve geri dönmesi halinde alacaklılarının kendisini öldürme ihtimalinden bahsetti. Yetkililer ise kendisinin genç bir öğretmen olmasına dikkat çekerek onu Avrupa'ya gitmeye teşvik ettiler.Nitekim, yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1928 yılı Kasım ayında Almanya'ya eğitim amacıyla gönderildi. Sabahattin Ali, on beş gün Berlin'de kaldıktan sonra Potsdam'a yerleşti. İlk olarak dil öğrenmek için yaşlı bir kadının evine pansiyoner olarak girdi. Daha sonra Almancasını güçlendirmek için özel bir kurum olan Deutsches Institut Auslander'ın kurslarına başladı. Ayrıca I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'de bulunan ve biraz Türkçe bilen eski bir subaydan dersler aldı. Yazar burada Almanya'ya giden ekipten olan Melahat Togar'la da görüşmekteydi.Melahat Togar "Arkadaşım Sabahattin Ali" yazısında yazarın Almancayı tam öğrenmeden Almanca üzerinden Rus yazarlarını okuduğunu belirtti.Sabahattin Ali bu yönü sayesinde İvan Turgenyev, Maksim Gorki, Edgar Allan Poe, Guy de Maupassant, Heinrich von Kleist, ETA Hofmann ve Thomas Mann gibi isimleri tanıdı ve onların eserlerinden ilham aldı. Potsdam'da kaldığı süre içerisinde İstanbul'u ve karşılıksız kalan aşkını özlemekteydi. 1 Ocak 1929 tarihinde Nahit Hanım'a yılbaşı hediyesi olarak yazdığı şiirleri gönderdiyse de cevap alamadı. Postdam'daki dil kurusunu bitirdikten sonra Berlin'de yatılı bir okula yerleşti. Almanya'ya altı veya yedi yıl kalmak için gönderildiğini düşündüyse de aslında bu süre dört yıl olarak planlanmıştı. Buna karşın yazar ikinci yılını tamamlayamadan Türkiye'ye geri döndü. Geri dönüşü hakkında farklı iddialar mevcuttur. Bu iddialar Sabahattin Ali'nin Nihal Atsız'a anlattığına göre; "Bu parazit Türkleri buradan atmalı!" diyen Alman öğrenciyi dövmüş olduğu veya Alman öğrencilere komünizm propagandası yaptığı şeklindedir.İkinci iddia yazarın Almanya dönüşü Nihal Atsız'la görüşmesi, Türk Ocakları'nı ziyaret etmesi ve Atsız Mecmua'da hikâye ve şiirler yayımlatmış olmasından dolayı zayıf bir ihtimal dahilindedir. Ayrıca yazarın bazı yorumlarında Almanları sevmediği ve onları domuz değerinde gördüğü ifade edilmektedir. Öğretmenlik hayatı ve soruşturmalar Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönüşü 1930 yılının Mart ayı ortalarına denk gelmektedir. Döndükten sonra İstanbul Yüksek Muallim Mektebi'nde yatılı okumakta olan Nihal Atsız, Pertev Naili Boratav, Orhan Şaik Gökyay, Nihad Sâmi Banarlı gibi arkadaşlarının yanında kaldı. Daha sonra bu okulun müdürünün de yardımıyla Bursa'nın Orhaneli ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atandı. Aynı yılın Eylül ayında ise Gazi Terbiye Enstitüsü'nde açılan Almanca yeterlilik sınavına girdi, ardından da Aydın Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı.Burada komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma açıldı. 1931'in Mayıs ayında mahkeme için İstanbul'a sevk edildi,iki gün sonra mahkeme tutuksuz yargılanmasına karar verdi.Daha sonra soruşturmalar derinleştirildi ve kendisinin tutuklu yargılanmasına karar verildi. 9 Eylül 1931 tarihine kadar Aydın Hapishanesi'nde tutuklu kaldı. Serbest kaldıktan yirmi bir gün sonra ise Konya Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı. Sabahattin Ali, Yozgat'ta iken Nahit Hanım'a, Almanya'da iken Frolayn Puder'e,Aydın'da iken bir miralayın kızına ve Konya'da ise Melahat Muhtar adlı öğrencisi ile Muhsine adındaki bir şarkıcıya ilgi duydu. Melahat Muhtar'a duyduğu ilgi karşılık buldu,ona atfen "Çocuklar Gibi" adlı şiiri yazdı. Bu şiirde eski aşklarını birkaç günlük düşkünlükler şeklinde yorumladı. Bu sevgisinden Pertev Naili Boratav'a yazdığı mektuplarda bahsetti.Fakat yazarın bu ilgisi ilerleyen dönemlerde tutuklanması ile yarım kaldı. Bir toplantıda okuduğu şiir ile Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü gibi Türk devlet yöneticilerini yerdiği iddiasıyla 22 Aralık 1932 tarihinde tekrar tutuklandı.Tutuklanmasına sebebiyet veren şiiri "Hey anavatanından ayrılmayanlar" şeklinde başlamaktaydı.Bu şiiriyle Atatürk'ü tahkir ettiği iddiasıyla Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıllık cezaya çarptırıldı. Fakat daha sonra davaya temyizde iki ay daha eklendi ve ceza on dört aya çıkarıldı.Sabahattin Ali Konya Cezaevi'nden yakın arkadaşı Ayşe Sıtkı'ya gönderdiği bir mektubunda bu olaylardan şöyle bahsetti: « Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namuzsuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs'ında falanca yerde Gazi'yi ima ve telmihen tahkiri tazammün eden bir şiiri falan yerde okudu, dediler. Adli safahat lehimde olduğu halde, müdde-i umumi yaranmak için mahkûmiyetimi talep etti, hakim de korktuğu için mahkûm etti. Temyiz, cezayı aleyhimde nakseti, cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkûmum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir.» Sinop Cezaevi'ndeki Sabahattin Ali bölümü 14 Nisan 1933'te Konya cezaevinden Atatürk'e suçsuz olduğunu ifade eden bir mektup yazdı. 29 Nisan 1933 tarihinde memurluktan kaydı silindi. Daha sonra Konya'dan Sinop Cezaevi'ne gönderildi. Koğuştan bazı arkadaşları yazarın cezaevinde geceleri sürekli okuduğunu, gündüzleri ise bir sandık üzerinde yazı yazdığını söyledi.[49] Yaşamındaki değişimleri eserlerine yansıtan yazar, bu cezaevinde edindiği tecrübe ve gözlemlerini de "Bir Şaka", "Kanal", "Kazlar", "Bir Firar", "Katil Osman" ve "Çaydanlık" adlı hikâyelerinde kullandı. On ay yedi gün süren tutukluluğunun ardından Cumhuriyet'in 10. kuruluş yıl dönümü sebebiyle çıkan genel aftan yararlanarak serbest kaldı. Yeniden atanması “ Benim Aşkım Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor; Beni anlayamazsan gözlerime bakınca Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor. Daha pek doymamışken yaşamın tadına Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor. Sensin, kalbim değildir, böyle göğsüme vuran, Sensin Ülkü adıyla beynimde dimdik duran Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran; Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor. Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye? Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor ” Sabahattin Ali, tutukluluğu bittikten sonra İstanbul'daki yakınlarını ziyaret etti, ardından da yeniden göreve atanabilmek için Ankara'ya gitti. Burada dönemin Orta Öğretim Genel Müdürü Reşat Şemseddin Sirer ve Müsteşar Vekili Rıdvan Nafiz Edgüer'e danıştı.Tutuklu kalma gerekçesi Atatürk'ü tahkir etmek olduğu için bu kişiler sorumluluk almaktan kaçındı. Ancak Reşat Şemseddin Sirer bu durumdan Hasan Âli Yücel'e bahsetti. Yücel ise yazarın durumunu yakın arkadaşı olan maarif vekili Hikmet Bayur'a bildirdi.Yazar bir mektubunda Hikmet Bayur'la olan görüşmesinde "ikinci bir şiir yazmamı mı istiyorsunuz" şeklinde bir cümle kurduğunu yazdı. Hikmet Bayur ise Müdürler Encümeni tarafından verilecek karara uyacağını söyledi. Kurul toplantısında Sabahattin Ali'nin öğretmenlik dışında başka bir göreve atanması kararlaştırıldı. Fakat Maarif Vekili eski düşüncelerini değiştirmediği sürece yeniden atanmasını doğru bulmayarak kurul kararını reddetti. Sabahattin Ali yeniden atanmak için uğraştığı süre içerisinde dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün evinde kaldı ve küçük tercümeler yaptı.1934 yılında ise kendisinden Atatürk hakkında bir kaside yazılması istendi. Kendisi de bu istek doğrultusunda Varlık dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli 13. sayısında "Benim Aşkım" adında bir şiir yazdı.Fakat bu şiirinden sonra da göreve atanabilmek için bir süre daha bekletildi. Ardından Maarif Vekili ile görüşen yazar, kendisine atfedilen edilen komünist sıfatının doğru olmadığını ispat edebilmek için yazılar yazdığını ve Esirler adlı oyununun halkevleri tarafından sahneye konacağını söyledi. Göreve atanabilmek için beklerken arkadaşı Ayşe Hanım'a yazdığı mektubun sonuna bir not bırakarak kendisine evlenme teklifi etti. Ayşe Hanım ise 22 Şubat 1934 tarihli mektubunda Sabahattin Ali'nin bu teklifini şaka olarak niteleyerek geri çevirdi.Yazar sonrasında ise Atatürk'ten izin alınarak önce geçici olarak Orta Tedrisat Şube Müdürlüğüne (Mayıs 1934), ardından da asli olarak Milli Talim ve Terbiye'ye atandı. Aliye Hanım'la evlenmesi Sabahattin Ali'nin eski sevdiklerinden Nahit Hanım evlenmişti; arkadaşı Ayşe Hanım da evlilik teklifine red cevabı vermişti. Aliye Hanım'la ise 1932 yazında İstanbul'da eczacı Salih Başotaç'ın evinde tanıştı.Kendisiyle yaptığı evlilikte Başotaç ailesinin etkisi büyük oldu. Aliye Hanım'ın ailesi Sabahattin Ali'nin poliste sicil kaydının bulunduğunu gerekçe göstererek evliliğe mesafeli yaklaştı. Fakat sonradan Aliye Hanım'ın da isteği ile evliliğe izin verdiler. İkilinin nikâhları 16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde kıyıldı. Sabahattin Ali ve eşi nikâhtan sonra Ankara'ya gittiler ve buradaki düğünün ardından Ulus'ta bir apartman dairesine yerleştiler. Sabahattin Ali ilerleyen dönemlerde "mümeyyizlik" görevinden başka bir göreve atandı, ayrıca bir ortaokulda Almanca dersleri verdi. Bu dönemlerde maddi açıdan rahatlayan yazar, Varlık'ta "Kağnı", "Arap Hayri", "Pazarcı" adlı hikâyelerini yayınladı, Knut Hamsun, Liam O'Flaherty ve Panteleymon Romanov'tan tercümeler yaptı; Ayda Bir adlı dergide ise "Kamyon", "Bir Şaka", "Apartman", "Arabalar Beş Kuruşa" ve "Düşman" adlı öykülerini yayınladı. Soyadı düzenlemesi Sabahattin Ali'nin ailesi Soyadı Kanunu sonrasında "Şenyuva" soyadını aldı. Fakat yazar babasının ön adı olan "Ali"yi kullanmak istedi. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan şiir ve hikâyelerinde "Sabahattin Ali" imzasını kullandı. Yazar soyadını bu yönde değiştirebilmek için nüfus müdürlüğe gitti fakat "Ali" ismini soyadı olarak kullanmasına izin verilmedi. Kendisi de buna karşılık olarak "O halde 'Alı' olsun." şeklinde beyanat bildirdi (1936).Ramazan Korkmaz çeşitli sıkıntılar yaşamış ailenin "Şenyuva" soyadını almasına yazarın tahammül edemediğini belirterek "Ali" tercihinin babasına duyduğu sevgiden olduğunu belirtti. Aliye Ali ise "Alı" soyadını "Ali" tercihi için bilinçli bir gerekçe olduğunu söyledi. Askerlik sonrası yaşamı Yazar, askerliğinin bitiminde Ankara'daki Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atanmıştır. Yazar otuz yaşına gelince İstanbul Eski Harbiye'de askerliğe başladı ve 2 ay er, 6 ay da yedek subay öğrencisi olarak eğitim gördü. Eşi Aliye Ali'yi de askerlik süresince bulunduğu şehirlere götürdü. İstanbul'da askerlik yaptığı dönemde kızları Filiz Ali (1937-) doğdu. Askerlik bitiminde ise Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atandı ve Ankara'ya yerleşti.Ankara'da geçirdiği dönemlerde Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Mediha (Berkes) Esenel ve Niyazi Ağırnaslı gibi isimlerle yakın ilişkiler kurdu. İlerleyen dönemlerde Devlet Konservatuvarı'na atanarak Carl Ebert'in asistanlığını yaptı.Çevresindeki hareketliliğin azalması sonrasında edebi çalışmaları yoğunlaştı ve İçimizdeki Şeytan adlı eserini (1939) yazdı. Bu roman yayımlandıktan sonra siyasi tartışma konusu haline geldi. Nihal Atsız bu romana karşılık olarak Sabahattin Ali'nin hayatı hakkında çeşitli bilgiler de içeren İçimizdeki Şeytanlar adlı eserini yayınladı.II. Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan seferberlik sonrasında tekrar askere alındı ve dört ay İstanbul'da askerlik yaptı. İkinci kez askere alındığı bu dönemde Kürk Mantolu Madonna'yı yazdı ve Hakikat gazetesinde tefrika ettirdi (18 Aralık 1940-8 Şubat 1941). Ankara'daki çevresi genişleyen yazar, dönemin siyasileriyle de yakın ilişkiler kurdu. Aliye Ali, eşinin Şükrü Saracoğlu ile siyasi düşünceleri farklı olmasına rağmen iyi anlaştığını ve bazen de ailecek görüştüklerini belirtti. Yaşamına yönelik eleştiriler Sabahatin Ali 1940-1943 yılları arasında Adelbert von Chamisso, Ludwig Tieck, Heinrich von Kleist ve Friedrich Hebbel gibi isimlerden çeviriler yaptı. Yine bu dönemlerde çeşitli dergilere yazılar gönderen yazar, ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı Türk Dil Kurumu ve Tercüme Odası gibi yerlerde görev yaptı. Ekonomik anlamda rahatlaması, çevresi tarafından lüks bir yaşam sürmesi ve savunduğu fikirlere aykırı olması gibi düşünceler doğrultusunda eleştirildi. Samet Ağaoğlu yazarın ölümünden sonra "Böylece hiçbir zaman gerçek bir komünist olamadı. (...) Hikayelerinin aksine realitede burjuva manzarası gösteriyordu." ifadelerini kullandı.[63] Arkadaşı Emin Türk de yazarı savunduğu düşüncelere aykırı olmakla itham ederek bencil ve gösteriş düşkünü olmakla suçladı.Adalet Cimcoz'un eşi Mehmet Ali Cimcoz ise yazarın yaşam tarzına yönelik olarak "gösterişi seven, alkışı seven bir insan", "bugün anladığımız gibi bir komünist değildi" şeklinde ifadeler kullandı. Tartışmalı yılları Yazar, sağ ve sol kesim tarafından birtakım eleştirilere maruz kaldı. Ülkenin sol kesimi kendisini lüks ve burjuva görünümlü yaşantısından dolayı daha radikal tavırlar almaya zorlarken, sağ kesim de sosyalist misyon yüklenmek istenen birisinin Dil Kurumu azalığı gibi görevlere getirilmesini doğru bulmuyordu. Sağ kesimin eleştirilerinin başlıca kaynaklarından birisi de Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönen öğrenci grubundaki kişilerden daha önce ve daha etkili görevlere getirilmesiydi. Nihal Atsız, Orhun dergisinde Şükrü Saracoğlu'na atfen yazdığı yazıda (1 Nisan 1944) Sabahattin Ali'nin "herkesçe bilinen bir komünist olduğunu, Hasan Âli Yücel'in şahsi sempatisi yüzünden göreve getirildiğini ve daha önceden Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Ali Çetinkaya gibi isimlere hakaret ettiğini" söyleyerek yazarı vatan haini olarak niteledi ve devlet tarafından korunmasını kınadı.Bu mektup üniversite öğrencileri ve halk arasında etki uyandırdı, Nihal Atsız ise görevden alındı. Sabahattin Ali mektup sonrasında Nihal Atsız'a hakaret davası açtı ve ilk duruşma 2 Nisan 1946'da yapıldı. Dava öncesinde adliye sarayı önünde toplanan ve çoğunluğu Siyasal Bilgiler ve Tıp Fakültesi öğrencisi olan kişiler yazarın aleyhinde gösteri yaptı. Davaya Sabahattin Ali avukatsız olarak katılırken Nihal Atsız'ı ise Hamit Şevket İnce başkanlığındaki avukatlar savundu. Dava görülürken içeride ve adliye önünde "İstiklâl Marşı" okundu, ortam gerilince de dava başka bir tarihe ertelendi. İlk duruşmadan sonra konservatuvarda İsmet İnönü ile görüşen yazar, İnönü'nün "Nasılsın?" sorusuna "Sağ olun, iyim paşam." şeklinde cevap verdi ve İsmet İnönü'den "Daha iyi olacaksın." cevabını aldı.İlerleyen dönemlerde Hamit Şevket İnce, Nihal Atsız'ın avukatlığından istifa etti. Yine bu dönemde Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesinde Sabahattin Ali lehinde seri yazılar yazdı. İkinci duruşmada savcı Nihal Atsız'ın Sabahattin Ali'ye vatan haini diyerek hakaret ettiğini söyledi ve cezalandırılmasını talep etti. Üçüncü duruşmada ise Nihal Atsız altı ay ceza aldı fakat "mazisinin temiz olması" ve "millî tahrik"gibi gerekçelerle bu ceza dört ay indirilerek tecil edildi. Dava sonrasında konservatuvardaki görevine bir süre devam etti,ardından da üçüncü kez askere çağrıldı. Çankırı'da bir buçuk ay görev yapan yazar, mesleğine geri döndü. Daha sonra ise bakanlık emrine alınarak konservatuvardan ayrıldı. 4 Aralık 1945 günü İstanbul'da çıkan komünizm karşıtı gösterilerde Sabahattin Ali'nin de faaliyet gösterdiği bazı kurumlara çeşitli saldırılar oldu. 1944 sonrasında Markopaşa, Malum Paşa veya Ali Baba gibi yerlerdeki yazılarında daha sert ve daha eleştirel bir dil kullandı. Zekeriya Sertel'e 1946 yılında söylediğine göre siyaset ve politikayla daha fazla ilgilenmek istiyordu.Yine aynı yıl ailesini Ankara'da bırakarak İstanbul'a geldi ve Aziz Nesin'le beraber Markopaşa dergisini çıkardı. Markopaşa ilk üç sayısında tırajını artırarak yayın hayatına devam etti. Daha sonra da mizahî yönünden çok siyasi yönüyle tartışmalara neden oldu. İlerleyen dönemlerde dergide çıkan ve çoğu imzasız olan yazılardan ötürü derginin sorumluluğunu üstlenen Sabahattin Ali'ye davalar açıldı. Davaya konu olan yazılardan biri dışındaki yazılar Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'a aitti; fakat derginin sorumlusu olduğu için Sabahattin Ali hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul ve Paşakapısı Cezaevi'nde bir süre yatan yazar, 10 Eylül 1947 tarihinde tahliye oldu.Yine bu dönemlerde Markopaşa kapatıldı, bunu takiben de Merhum Paşa ve Malum Paşa gazeteleri çıkartıldı. İlerleyen dönemlerde yazar hakkında tekrar tutuklama kararı çıkartıldı fakat tutuklama işlemi gerçekleşmedi. Bu dönemlerde Ali Baba dergisini çıkardı ve "Sırça Köşk" adlı öyküsünü yayınladı. Bu öykü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı, kendisi de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildi.31 Aralık 1947 tarihinde serbest kalan yazar, ekonomik sıkıntılar çekti ve Ali Baba dergisi kapatıldı. Daha sonra nakliyecilik yapmak istedi ve Adalet Cimcoz'un da yardımlarıyla bir kamyon aldı. Yazarın M. Ali Cimcoz'a anlattıklarına göre bu mesleğe başlamasında şehirlerin sıkıcı etkisinden kurtulmak, yeni insanlar tanımak ve edebi eserleri için malzeme toplamak gibi amaçlar gütmesi etkiliydi. Eşi Aliye Ali bu dönemler için "1947'de Markopaşa'nın çıkmasıyla hayatımız bozuldu. Yurt dışına gitmek istiyordu: İngiltere veya Fransa'ya falan" ifadelerini kullanmıştır. Niyazi Berkes'in aktardığı bilgiler Sabahattin Ali'nin Fransa'ya gitmek istediğini fakat kendisine pasaport verilmediği yönündedir. Nihayetinde Sabahattin Ali 1948 yılı Mart ayı sonlarında arabasının tamirini yaptırdı ve "Edirne'ye peynir götüreceğim" diyerek M. Ali Cimcoz'la sabah beş civarı vedalaşarak ayrıldı. Ölümü Sabahattin Ali'nin Edirne'ye gitmekteki amacı peynir taşımak değil, Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa'ya ulaşmaktı. Kendisine yasal yollardan pasaport verilmediği için kaçak yollarla bu amacına ulaşmaya çalıştı. Bulgaristan sınırını denemeden önce de Suriye sınırından kaçmak istedi fakat başarılı olamadı. Avrupa'ya kaçmak istediği dönemler ise hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği zamanlardı. Evinde kaldığı Mehmet Ali Cimcoz'la vedalaşırken asıl amacını söylemedi. Çünkü Cimzoz'un Millî Emniyet Hizmetleri (MAH) ajanı olduğundan şüphelenmekteydi.Avrupa'ya kaçış için kendisine yardım edecek kişi Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'nden Berber Hasan'dı. Berber Hasan, Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'le tanıştırdı. Sabahattin Ali'ye rehberlik edecek Ali Ertekin eski bir subaydı ve silah çalmak suçundan ordudan ihraç edilmişti. Sabahattin Ali ve Ali Ertekin tanıştıktan bir süre sonra Kırklareli'ne doğru kamyonla yol aldılar.Kamyonda ilk başta üç kişi olsalar da daha sonradan şoför Salim'i bırakıp beraber yola devam ettiler. Ali Ertekin'in Kırklareli Cumhuriyet Savcılığına verdiği ifadeye göre Sabahattin Ali'nin kendisine sınırı geçtikten sonra Bulgaristan ve Rusya'da çalışmalar yaparak Türkiye'de komünist bir ihtilal çıkaracağını söylediğini ve konuşmalarından onun kötü bir insan olduğunu düşündüğünü söyledi.Nokta dergisindeki bir röportajında ise yol boyunca Sabahattin Ali'yle tartıştıklarını ifade etti. İlerleyen vakitlerde Ertekin, Sabahattin Ali'yi kitap okuduğu sırada elindeki bir sopayla kafasına defalarca vurarak öldürdü.Öldürmesine gerekçe olarak da millî hislerini tahrik ettiğini öne sürdü.Ayrıca Ali Ertekin'in Millî İstihbarat Teşkilatı mensubu olduğu da iddia edilegeldi. Ali'nin bedenini bir çoban buldu ve 16 Haziran 1948 günü jandarmaya giderek durumu bildirdi. Yapılan incelemeler sonucunda ölünün kimliği teşhis edilemedi. Bu dönemlerde İstanbul polisi Bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekeyi yakaladı. Sabahattin Ali'yi öldüren Ali Ertekin de bu şebekenin mensubuydu ve yakalanınca Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf etti.Ali Ertekin idam cezasıyla yargılanmasına rağmen dört yılla hüküm giydi, kısa bir süre sonra da serbest kaldı. Sabahattin Ali'nin cesedi üzerinden çıkan giysilerle Ali Ertekin'in verdiği bilgiler doğrultusunda ele geçirilen eşyaları yakın çevresi tarafından teşhis ettirildi.Bu dönemlerde ölümü üzerine farklı spekülasyonlar yapıldı ve yazılı medyada yaşayıp yaşamadığına dair farklı iddialar yer aldı. Ayrıca ölüm şekli ve ölüm yerine yönelik olarak da farklı iddialar mevcuttur.Rasuh Nuri İleri, Sabahattin Ali'nin sınırı geçtiğini sandığını bir yerde yakalanıp ardından da Kırklareli'nde yargılandığı sırada işkenceden öldüğünü öne sürdü.Yalçın Küçük ise Rasuh Nuri İleri ve Kemal Bayram Çukurkavaklı'nın "işkencede öldü" iddiasını "kahrolası bir köylü ideolojisi" ile öne sürüldüğünü belirterek Sabahattin Ali'nin kaçakçı şebekesine karşı emniyetle işbirliği yaptığını ve sınırda çıkan bir çatışmada öldüğünü iddia etti. Yalçın Küçük'ün diğer bir iddiası ise Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'in öldürmediği ve suçun onun üzerine kaldığı yönündeydi.Sabahattin Ali'nin ölümünün siyasi nedenlerden olduğunu savunanlar da vardır. Arkadaşı Aziz Nesin ise Sabahattin Ali'yi MİT'in öldürmediğini iddia ederek Ali'nin "kişisel kusurları yüzünden" ölüme gittiğini söyledi. Siyasi görüşleri Sabahattin Ali fikir hayatına Türkçülük düşüncesiyle başladı ve Ziya Gökalp'i "Milliyet aşkını gönüllere serpen nebi" diye niteledi. Nihal Atsız, Sabahattin Ali'nin Türk Ocakları'na gittiğini ve oradaki ortama uygun şiirler yazdığını söyledi.Kendisinin komünizmle tanışmasının Almanya'da olduğunu ve propaganda yaptığı iddiasıyla Türkiye'ye geri gönderildiğini iddia edenler vardır.Fakat kendisinin Nihal Atsız'a anlattığına göre Türklüğe hakaret eden bir Alman'ı dövdüğü için Almanya'dan geri gönderilmişti.Sabahattin Ali, Almanya dönüşünde hem Resimli Ay dergisinde hem de Atsız Mecmua'da şiir ve yazılar yazdı. Ayrıca romantik karakterli hikâyeler yerine toplumsal içerikli hikâyelere yöneldi. Kendisinin toplumcu gerçekçi yönüyle yazdığı hikâyeler Resimli Ay'da takdir ve kabul gördü. Bu durum Nâzım Hikmet'in "Türk edebiyatında hikayeci olarak yalnız sen varsın!" tepkisiyle karşılık buldu. Türk devlet büyüklerine hakaret ettiği iddiasıyla tutuklanmasının ardından tek parti yönetimine karşı daha sert ve eleştirel bir üslup kullandı. Hasan İzzettin Dinamo, Sabahattin Ali'nin tutukluluğu hakkında "Konya'daki bu şiir ihbarı olmasaydı onun solculuğu tatlı bir gevezelik olarak kalacaktı." ifadelerini kullandı.Nâzım Hikmet ise 1952 yılında Novoye Vremya gazetesinde yayınlanan bir yazısında, Sabahattin Ali'nin Sovyetler Birliği'ne derin bir sevgi beslediğini iddia etti. Sabahattin Ali, Markopaşa gibi yerlerde yazdığı yazılarında yabancı sermayelerin Türkiye'de ikinci kapitülasyonlar dönemini başlatacağını ve ülke bağımsızlığını etkileyeceğini; niteliksiz yöneticiler ve yarı aydınların kendi çıkarları için ülkeyi Amerikan ve İngiliz emperyalizmine peşkeş çekeceğini ve bunun tehlikeli sonuçlar doğuracağını söyleyerek millet idaresine dayalı nitelikli politikalar üretilmesi gerektiğinden bahsetti.Bu konudaki bir görüşü şu şekildedir: « Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. (...) Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. (...) Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.» Genel olarak tek parti yönetimine karşı sert ve eleştirel bir tutum sergileyen Sabahattin Ali, partinin çalışmalarını da "baskıcı" şeklinde nitelendirdi. Ayrıca Bakanlar Kurulu tarafından toplatılan Sırça Köşk adlı eseri bu tutumundan izler taşımaktaydı. Kendisinin ırkçılık ve Turancılık gibi fikirler ile yozlaşmış dini kalıplara yönelik yazıları da vardır. Sabahattin Ali'nin Marksist yönü de edebi eserlerine yansıdı fakat bu fikirleri bir yaşam tarzı olarak görmemekteydi. Kendisi bu yönü hakkında çeşitli eleştirilere de maruz kaldı. Girmek istediği bir işçi partisi ise kendisini güvenilir kabul etmeyerek onu parti üyeliğine almadı. Arkadaşı Emir Türker de Sabahattin Ali'yi öyküleri dışında Marksist bir yönünün olmamasını gerekçe göstererek eleştirdi. Ayrıca Samet Ağaoğlu ve M. Ali Cimcoz da kendisini bu yönde eleştiren diğer isimlerdir. Sanatı ve edebi görüşleri Sabahattin Ali ilk yıllarında sanatı "İçinde yaşanan cemiyet şartlarının şuurlu veya şuursuz bir ifadesi" olarak yorumlamaktaydı.Daha sonra da sanatın yalın bir yansıtma işi olmasına karşı çıkarak "sanatın bir maksadı olmalı" değerlendirmesinde bulundu. Bir mülakatında ise sanatın insanı yükseltmek ve daha iyiye götürmek dışında bir maksadının olmadığını vurguladı.Dönemin sanatkârlarını "eski gazelhanlar" ve "sahib-i mezak" olarak değerlendirdi,halktan yana olmayan eserler verdiklerini, yüksek zümreye hitap ettiklerini ve zamanla unutulup gideceklerinden bahsetti. Yeni edebiyatçıların da kalıcı olabilmeleri için realist olmaları gerektiğini söyledi.1938 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide ise şiir hakkında "Bence şiirin eskisi yenisi yoktur. İyi şiir, muhakkak ki insana bir şey ilave eder, bu şey bazen tez olur, bazen bizim manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur." ifadelerini kullandı. Sabahattin Ali, öykü ve roman gibi türlerde kalıcı olabilmek için seçilen karakterlerin canlı olmasını ve konuların güncelliğini yitirmeyecek türden olması gerektiğini savundu.Edebi eserler üzerine yapılan eski-yeni tartışmasını ise lüzumsuz olarak değerlendirdi, eserlerin iyi-kötü ölçeğinde değerlendirilmesi önerisinde bulundu. Bu önerisine örnek olarak da yeni ve kalitesiz yazarlar yerine eski ve kaliteli yazarların okunacağını, hatta kendisinin Fuzûlî ve Şeyh Galip gibi isimleri okuduğunu belirtti.Yaşar Nabi Nayır'a gönderdiği bir mektubunda ise Orhan Veli Kanık'ın öncülüğünü yaptığı Garip hareketini halktan uzak, lüzumsuz ve anlaşılmaz olarak değerlendirdi.Dilde sadeliğe de büyük önem veren Sabahattin Ali, bu düşüncesini eserlerine de yansıttı. Dergide yazdığı bazı öykülerinin kitap olarak toplatılmasından sonraki hali daha sade bir görünüme sahiptir. Bir mektubunda da bazı hikâyelerini sadeleştirme gereği duyduğunu yazdı. Dilde sadeleşmeyi desteklemekle beraber Öz Türkçede aşırıya gidilmesine de karşı çıktı, dile yerleşen ve kalıplaşan kelimelerin kullanılmasının gerektiğini düşündü. Romanları Sabahattin Ali'nin üç romanı önce tefrika edildi, ardından da kitap olarak yayımlandı. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'un gazetelerdeki tefrikası zaman zaman kesintiye uğradı. Roman, Tan gazetesinde tamamı tefrika edildikten sonra kitap olarak ilk kez 1937 yılında basıldı. İçimizdeki Şeytan adlı romanı Ulus gazetesinde seksen yedi bölüm şeklinde tefrika edildi, 1940 yılında ise kitap olarak basıldı. Hakikat gazetesinde tefrika edilen Kürk Mantolu Madonna romanı ise Büyük Hikâye başlığı altında toplamda elli gün olmak üzere kırk sekiz sayı şeklinde yayımlandı. Sabahattin Ali bu romanına, İstanbul'da bulunan Büyükdere asker çadırında başladı ve romanını günü gününe yazıp gazeteye gönderdi. Yedi Meşaleci Cevdet Kudret Solok, Sabahattin Ali'nin bu romanı için Lüzumsuz Adam başlığını düşünüp sonra da vazgeçtiğini dile getirdi. Pertev Naili Boratav ise Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'yı ilk önce bir öykü olarak yazdığını dile getirip başlığını da Yirmi Sekiz şeklinde koyduğunu ve öykünün ilk sayfasını da kendisine gösterdiğini dile getirdi. Sabahattin Ali'ye ait romanlarda ilk olarak bireysel temalar ön plana çıkar. İşlediği bireysel konular sevgi ve aşk kavramlarıdır. Bu kavramlardan sonra ikinci olarak evlilik teması üzerinde yoğunlaşır. Eserlerinde diğer öne çıkan konular ise sosyal sorunlar, iletişimsizlik ve yalnızlıktır. Sosyal ve toplumsal konuları işlerken köylü, işçi, mesai arkadaşı, esnaf ve memur gibi sıfatlara sahip olan karakterler yer alır. Aydın kesim insanlarına değindiği romanlarında ise eleştirel ve realist bir tavır sergiler. İçimizdeki Şeytan aydın kesime yönelik eleştirel ifadelerinden izler taşımaktadır. Kuyucaklı Yusuf romanında aşk teması ön plana çıkar. Evlilik ile Anadolu'nun sosyal ve ekonomik yapısı diğer ana temalardır. İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında da öne çıkan tema aşk ve evliliktir. Bu evlilikler genelde sağlıklı bir şeklide yürümedikleri görünümünü verir. Yazara ait üç romanın sonu birbirlerine benzemektedir: Kürk Mantolu Madonna'da Maria Puder ve Kuyucaklı Yusuf'da Muazzez karakteri romanın sonunda ölen kişiler olurken, İçimizdeki Şeytan''da ise Macide son olarak Bedri'ye yönelir. Romanlarındaki yozlaşma konusu ise daha çok kırsal kesimde ele alınır. Kuyucaklı Yusuf'taki Şahinde, Hacı Etem, Şakir ve Hilmi Bey; bir tür toplumsal yozlaşmanın örneğidir. Aydın kesimdeki yozlaşmalara ise İçimizdeki Şeytan romanında değinir. Romanda Ömer'in yakın çevresi belirli bir eğitim görmüş ve çeşitli sıfatlara sahip kişilerdir; fakat davranışları sahip oldukları eğitim ve sıfatları gölgelemektedir. Sabahattin Ali, romanlarındaki kişileri konunun geçtiği mekanlara göre seçer. Kuyucaklı Yusuf'ta köylüler, kasabalılar, memurlar; İçimizdeki Şeytan'da yazar, öğretmen ve profesör gibi sıfatlara sahip kişiler; Kürk Mantolu Madonna'da ise Raif Bey'in çalıştığı yerdeki arkadaşları, Almanya'da tanıştığı kişiler ve âşık olduğu Maria Puder roman kadrosunu oluşturur. Kuyucaklı Yusuf romanı en geniş karakter kadrosuna sahip romanıdır. Üç romanında, Yusuf, Ömer ve Raif Efendi ana erkek kahramanlardır. Sabahattin Ali romanlarında erkek karakterler daha ön plandadırlar; fakat bu kişiler güçlü ve etkin bir görünüme sahip değillerdir. Ana erkek kahramanların ortak özellikleri bulundukları çevreye uyum sağlayamamış kişiler olmalarıdır. Kısa sürede ciddi değişimler yaşayan bu karakterler olayları yönlendirmede güçlük çekmektedirler. Buna örnek olarak Yusuf karakterinin çözümü yakın çevresindekileri öldürmekte bulması veya Raif Bey karakterinin soğuk havalarda saatlerce sokaklarda gezmesi verilebilir. Romanların kapsadığı zaman dilimi farklılıklar göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında on iki ila on beş yıllık bir zaman diliminde yaşanan olaylar anlatılmaktadır. Kuyucaklı Yusuf'ta olaylar ileriye doğru anlatılır ve özet yöntemiyle de zamanlar arasında geçiş yapılır, Kürk Mantolu Madonna ise ileriye doğru yazılmamış olup, geriye doğru giden bir anlatıma sahiptir. İçimizdeki Şeytan romanındaki gelişmeler ise yaklaşık üç ile beş ay arasında gerçekleşir. Romanlarındaki olayların geçtiği mekânlar birbirlerine göre farklılık göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf romanındaki mekan bir kasabayken, İçimizdeki Şeytan romanında ise İstanbul'dur. Bu romanda deniz kenarı ve cadde kaldırımları da seçilen mekanlardandır. Roman karakterlerinden Macide'nin Balıkesirli olmasından dolayı bu şehirden de kısaca söz edilmektedir. Kürk Mantolu Madonna romanında ise mekan olarak Berlin seçilmiştir. Romanın sonlarına doğru ise olaylar Ankara'da geçmektedir. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'ta ise olaylar Kuyucak köyünde başlayıp Edremit'te devam eder. Bu romanındaki diğer mekanlar ise Burhaniye ilçesi ve Yusuf'un tahsildarlık yaptığı köylerdir. Kuyucaklı Yusuf romanı kırsal kesimde geçtiği için doğa da mekan olarak kullanılmıştır; romanda bağ ve bahçeler karakterlerin toplu olarak bulunduğu yerlerdir. Öyküleri Sabahattin Ali'nin 1935'te çıkardığı ilk öykü kitabı Değirmen'de on altı, 1936'daki Kağnı'da on üç, 1937'deki Ses'de beş, 1943'teki Yeni Dünya'da on üç ve 1947'deki Sırça Köşk'te on üç öykü olmak üzere toplamda altmış öyküye sahiptir. Ardından da son kitaplarında dört öykü daha yayınlayarak bu sayıyı altmış dörde çıkardı. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de dönemin siyasi ve sosyal özelliklerini görmek mümkündür. Öykülerindeki temel kavramlar sevgi, aşk ve kırsal kesim sorunlarıdır. Kırsal kesimi işlediği öykülerinde çeşitli toprak ve miras kavgaları gibi nedenlerden dolayı işlenen cinayetlere de yer verir. Sabahattin Ali öykülerinde öne çıkan konulardan birisi de hapishanelerdir. Çeşitli dönemlerde, farklı sebeplerden dolayı hapse atılan Sabahattin Ali; bu yaşantısını öykülerine de yansıtır. "Bir Şaka", "Candarma Bekir", "Duvar", "Kazlar" ve "Katil Osman" adlı öykülerinde hapishane yaşamı ve mahkûmlar konusu üzerine durur. Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi kişilerin başında gelen Sabahattin Ali, öykülerindeki karakterleri tasvir yoluyla anlatarak iyi veya kötü yanlarını ortaya koyar. Öykülerindeki tasvirler romanlarında olduğu gibi uzun ve ayrıntılı değildir. Öykülerindeki karakterler ilk zamanlar hayvanlar olurken daha sonra çeşitli insan tiplerini karakter olarak seçer. "Kırlangıçlar" ve "Bahtiyar Köpek" adlı öykülerinde karakter olarak hayvanlar daha ağır basmaktadır. "Kırlangıçlar" adlı öyküsünde hiçbir insan karakteri bulunmaz, Sabahattin Ali bu eserinde birbirine âşık olan iki kırlangıcın hikâyesini anlatır. "Bahtiyar Köpek" adlı eserinde insanlar bulunsa bile asıl önemli rolü köpek karakterine verir. İnsanları ve insan ilişkilerini ön plana çıkardığı öykülerinde ağırlıklı olan karakterler erkektir. Eserlerindeki erkek karakterleri daha hırslı ve daha yoğun düşünen tipler olup genellikle işsiz durumdadırlar. Öykü karakterlerde en fazla ortaya çıkan meslek grubu memurlardır. Köyde geçen öykülerinde daha çok ağa, imam, muhtar ve köylü insanı gibi karakterler öne çıkar. Kırsal kesimi anlattığı öykülerinde, halkın tarlasını ve mahsullerini yöneten köyün ağaları bulunur. Ağalar gerekirse cinayet işletir ve suçu başka birisinin üzerine yıkar. Hapishane öykülerinde ise: cezaevi müdürü, jandarma ve gardiyan gibi karakterler ön plandadır. Öykülerinde kadın karakter sayısı azdır ve genellikle kadınlar ikinci plandadır. Öykülerindeki kadınlar, tarlada ve bahçede çalışan; çamaşırla ve ev hizmetiyle uğraşan tiplerdir. Köy öykülerindeki kadınlar evlerine ve eşlerine bağlıdır. Sabahattin Ali "Kazlar" öyküsünde hapiste olan eşini rahat ettirebilmek için komşusunun kazını çalan kadının hapse düşmesi olayını anlatır. Öykülerinde güçlü ve çekici görünen kadın sayısı az da olsa vardır. Bu kadınlar genellikle toplumca yadırganan yönleriyle ele alınır. İstanbul'da geçen öykülerinde ise güzel ve varlıklı kadınlara rastlanır. Öykülerindeki çocuklar ise genellikle bir fon değerindedir. Öykülerindeki memur karakterleri genellikle yoksul, geçim sıkıntısı yaşayan, silik ve etrafınca fazla önemsenmeyen insanlardır. Memurlar genel olarak dürüst ve adil olmayan bir şekilde davranır. Bir dönem Almanca öğretmenliği de yapan Sabahattin Ali, öykülerinde öğretmenlere de yer verir. Öğretmenlerin iyi yanlarını daha çok göstermekle beraber olumsuz yanlarına da değinir. Doktor karakterleri ise genellikle çıkarcı ve duyarsız bir görünüm verir. Öykülerindeki mekanlar ağırlıklı olarak Anadolu ve İstanbul'dur. Yurt dışında geçen öykülerine örnek olarak "Köstence Güzellik Kraliçesi" adlı yapıtı verilebilir. Bu yapıt Romanya'da başlar ve Berlin'de devam eder. "Bir Gemici Hikayesi" adlı yapıtında ise mekan olarak Kızıldeniz (Şap Denizi) ve Akdeniz kıyısında bulunan Port Said kentinin adı geçmektedir. "Viyolonsel" adlı öyküsü, bir gemi kazası sonucunda gelişir ve Afrika'nın sığ bir ormanında geçer. Sabahattin Ali'nin Anadolu anlayışı genellikle Orta Anadolu ve Ege Bölgesi ile sınırlıdır. Bu sınırlamayı Kuyucaklı Yusuf romanında da görmek mümkündür. Bazı öykülerinde mekan olarak doğa öne çıkar. Kapalı mekanlara ise hastane, otel, han ve cezaevleri örnek gösterilebilir. Öykülerinde yalın bir dili tercih eder. Romanlarında sık rastlanan ve günümüzde çok kullanılmayan ifadelere öykülerinde daha az rastlanır. Karakterleri konuştururken yerel ifadeler ve şive özelliklerini vermek zaman zaman tercih edilir. Karakterlerin yerel ağızlarını yansıtırken ölçülü bir üslubu tercih eder. Öykülerinde yerel olarak ifade edilebilecek argo sözcükler de bulunur. Sabahattin Ali'nin yazınsal olarak etkin olduğu döneminde Türkiye'de harf inkılabı gerçekleşmiştir. Türk dilindeki değişimler onun eserlerine de zamanla yansır.[114] Sabahattin Ali kendi şiir ve öykücülüğü hakkında şu ifadeleri kullanmıştır: « Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san'at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz. (...) Bir kere okuyucuyu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim: ama böylece belki de eski bir hatayı devem ettirmekten başka bir şey yapmıyorum. İyiden kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.» Şiir ve oyunları Sabahattin Ali'nin toplamda yetmişten fazla şiiri bulunur. Bu şiirlerinden 28 tanesini Dağlar ve Rüzgâr adlı kitabında yayımladı. Bu kitap yazarın 1931-1934 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşmaktadır. Ayrıca kitabın ön sözü de ona aittir. Kitapta bulunan beş şiir daha önceden dergilerde yayımlanmış olan şiirleridir. Diğer şiirler ise ilk kez bu kitapta yayınlandı. 1926-1928 yılları arasında yazdığı şiirlerden 21 tanesini ise Kurbağanın Serenadı adlı defterde topladı. Almanya'da eski harflerle yazılan bu defter, zamanla el değiştirmiş olup son olarak da Asım Bezirci tarafından muhafaza edildi. Bu defterdeki sekiz şiir daha önceden yayınlanmamış olan şiirleridir. Şiirlerindeki temalar ise tıpkı romanlarında olduğu gibi sevgi ve aşk kavramlarıdır. Hapishaneleri konu edinen şiirlerinde, hapishane yaşamının zorluğu üzerinde dururken aşk temasına ise tekrar değinir. Karamsarlık, bireysel yalnızlık, bunalma ve kaçış gibi konular da şiirlerinin diğer temalarıdır. Kişileri konu edinen şiirlere de sahiptir, bu kişiler babası Selahattin Bey, Mustafa Kemal Atatürk, Abdülkâdir Geylânî ve Ziya Gökalp'tir. Sinop Hapishanesi'ndeyken Hapishane Şarkısı adıyla oluşturduğu beş parçalık bir şiir bütünü bulunur. Bu şiirler birden beşe kadar numaralandırılmış şekildedir ve ilerleyen yıllarda ise Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve Edip Akbayram gibi isimler tarafından bestelenmiştir. Sabahattin Ali şiirleri üçlük, dörtlük ve daha değişik sayıda dizeden oluşan bentlerden oluşur. Bazı şiirleri düz uyak biçiminde yazılmıştır; "Gazel Naziresi", "Terkib-i Bend Risalesi", "Mesnevi" başlıklı şiirlerindeyse Divan şiiri gelenekleri görülür. Üçlüklerle kurulan şiir sayısı dokuz, dörtlüklerle kurulan şiir sayısı elli, serbest ölçüdeki şiirlerinin sayısı dokuzdur; fakat bu dokuz şiirden sadece "Sokakta Kalan Adam" adlı şiir ölçüsüz ve uyaksız olarak yazılmıştır. "Gazel Naziresi", "Terkib-i Benci Risalesi" ve "Mesnevi" adlı şiirlerinde aruz ölçüsü kullanırken diğer yetmiş iki şiirinde ise hece ölçüsünü tercih etmiştir. Genellikle hecenin sekizli kalıbıyla şiirler yazmıştır. Dağlar ve Rüzgâr adlı kitapta bulunan şiirlerden biri hariç geriye kalan şiirlerin çoğu hecenin sekizli kalıbıyla yazılmıştır. Sabahattin Ali'nin tercih ettiği şiir kalıplarından bir diğeri ise on dörtlü kalıptır, bu tarzda ise yirmi şiir yazmıştır. Bu kalıpların dışında bazı şiirlerinde yedili, on birli, on üçlü kalıpları kullanmıştır. "Kurbağa" adlı iki dizeden oluşan şiirde ise on yedili kalıbı tercih etmiştir. Sabahattin Ali'ye ait Esirler adında yayımlanmış tek bir oyun mevcuttur. Bu oyun bir tablo ve üç perdeden oluşmaktadır ve Türk tarihindeki Kürşad İhtilali'nden[not 4] esinlenilerek yazılmıştır. Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı İhlal'e yazdığı mektuplarında bu oyundan sıkça söz eder. Mektuplarında oyunu bitirdiğini ve Ayşe Sıtkı İhlal'e okuması için göndereceğini belirtir. Bir başka mektubunda Esirler oyununu, Pertev Naili Boratav aracılığı ile Muhsin Ertuğrul'a verilmesini ister. 15 Ocak 1934 tarihli bir mektubunda ise oyunun Ulvi Cemal Erkin tarafından bestelendiğini ve müzik öğretmenliği öğrencileri ile oynanmasının kararlaştırıldığı yazar. Etkisi Sabahattin Ali Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. Sait Faik Abasıyanık ile beraber kendisinden sonraki Türk öykücülüğüne yön vermiştir, bu iki yazarın doğrultusunda iki öykücülük geleneği gelişmiştir. Sabahattin Ali çizgisinde yazan yazarlar arasında Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz, İlhan Tarus gösterilir.Genel olarak "toplumcu gerçekçi yazarlar" kategorisine dahil edilmektedir.Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf romanları Türk edebiyatının önemli yapı taşlarındandır. Özellikle Kürk Mantolu Madonna Türkiye'de en çok okunan kitapların başında gelmektedir. Türk Kütüphaneciler Derneği'nin yayımladığı istatistiklere göre 2015 yılında Türkiye'de en çok okunan kitaptır. Romanın bu denli popüler olmasının altında okullarda öğrencilere önerilmesi ve sosyal medyada çok fazla paylaşım alması gibi nedenler vardır.Almanca, Arapça, Rusça, İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca gibi çeşitli dillere çevirilen Kürk Mantolu Madonna İran gibi İslamist ülkelerde bazı kısımlarında sansüre uğramıştır.Kuyucaklı Yusuf romanıysa aralarında Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt'un da bulunduğu köy çevresini konu edinen roman yazarları üzerinde etki sahibi olmuştur. Samim Kocagöz'ün Onbinlerin Dönüşü romanı da İçimizdeki Şeytanlar etkisinde yazılmış.Kocagöz, lisedeyken Sabahattin Ali'nin eserlerini okumuş, yazarın "bambaşka bir açıdan" baktığını ve eserlerinin "edebiyatımızın geçmişi içinde gelip durulan büyük bir aşama" teşkil ettiğini düşünmüş ve etkisi altında kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen ve MEB 100 temel eserden biri olan Kuyucaklı Yusuf[128] ile yazarın "Hanende Melek", "Hasanboğuldu", "Komik-i Şehir", "Kağnı", "Ses", "Gramofon Avrat" ve "Ayran" gibi hikâyeleri Metin Erksan, Yılmaz Duru ve Feyzi Tuna gibi yönetmenlerce sinema ve televizyona uyarlandı.Aldırma Gönül, Leylim Ley, Çocuklar Gibi, Kız Kaçıran ve Göklerde Kartal Gibiyim adlı şiirleri ise Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Nükhet Duru, Volkan Konak, Edip Akbayram ve Zülfü Livaneli sanatçılarca bestelendi. Süreç içerisinde popüler kültürün bir ögesi olan yazarın hayatı ve eserleri akademik olarak birçok kez incelendi.Ramazan Korkmaz 1991 tarihli Sabahattin Ali İnsan ve Eser adındaki doktora tezini daha sonra kitaplaştırdı.Sevengül Sönmez A' dan Z' ye Sabahattin Ali kitabı ile geniş çaplı bir çalışma yayımladı.Hıfzı Topuz ise yazar hakkındaki Başın Öne Eğilmesin adlı eseriyle Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazandı.Ayrıca yazarın yakın çevresinden Kemal Bayram Çukurkavaklı, Asım Bezirci ve kızı Filiz Ali'nin de benzer çalışmaları mevcuttur. Türk Kütüphaneciler Derneği'nin 2017 yılında üniversite kütüphanelerinden en çok ödünç alınan kitaplar listesinde yazarın Kürk Mantolu Madonna'sı ikinci sırada yer aldı.Eser, 2018 yılında da hem üniversite kütüphanelerinden hem de bin 146 halk kütüphanesinden Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı ile beraber en çok ödünç alınan kitap oldu.Hece dergisi 2018 Ocak sayısında ‘Susturulamayan Ses Sabahattin Ali’ başlıklı bir özel sayı çıkardı. Özel sayının editörlüğünü Ramazan Korkmaz ve İbrahim Tüzer yaptı.Yapı Kredi Yayınları 14 Şubat 2018 - 27 Nisan 2018 tarihleri arasında İstanbul'da "Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” adlı sergiyi organize etti. Küratörlüğünü Sevengül Sönmez'in yaptığı sergide Ali'nin hayatından kesitler, yaşadığı şehirler, bu şehirlere dair görüşleri ve çeşitli fotoğraflar gösterildi. Sergi'de Sabahattin Ali Arşivi’nden çıkan yeni belgeler, Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç Koleksiyonu’ndaki belgeler kullanıldı. Yayın hakları tartışması Ali'nin eserleri ölümünü takiben geçen 70 yılın ardından Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’da ilgili madde gereğince kamu malı oldu. Ölüm tarihinin kesin olarak bilinmemesi, kayıtlara daha ileri bir tarihte girilen ölüm tarihi ve eserlerinin bir dönem yasaklı olması nedeniyle yazarın ailesi ilgili yasanın değişmesi ve bu özel duruma bir istisna uygulanması talebinde bulundular.Onk Ajans aracılığıyla Yapı Kredi Yayınları'nda bulunan yayın haklarının kamu malı olmasının ardından 26 yayınevi Sabahattin Ali kitaplarını basmaya başladı. Bu basımlarda yazarın ailesinden izin alınmadan kullanılan fotoğraflar, kapak tasarımları, biyografi sunumu, yayın kalitesi gibi konular tartışma konusu oldu. Eserleri Roman Kuyucaklı Yusuf (1937) İçimizdeki Şeytan (1940) Kürk Mantolu Madonna (1943) Öykü Değirmen (1935) Kağnı (1936) Ses (1937) Yeni Dünya (1943) Sırça Köşk (1947) Şiir Dağlar ve Rüzgâr (1934) Kurbağanın Serenadı (1937) Öteki Şiirler (1937) Oyun Esirler (1936) Derleyen: Bünyamin Demirel
5
Türk Edebiyatında Kadın Yazarlar | Kitap Önerileri
Türk edebiyatında Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde başlayarak pek çok büyük kadın yazar ve şair gelip geçti. Günümüzdeyse kadın yazar ve şairlerin sayısı sevindirici bir şekilde artmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında Fatma Aliye Hanım (Topuz) ilk romancımız olarak tarihe geçerken Cumhuriyet dönemiyle birlikte yazarımız Halide Edip Adıvar, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye ve Sinekli Bakkal gibi eserleriyle ön planda yer almıştır. Videoda pek çok kadın yazar ve şairle eserlerinden bahsedilmiştir. Safiye Erol'un Ülker Fırtınası ve Ciğerdelen, Suat Derviş'in Fosforlu Cevriye, Sevim Burak'ın Yanık Saraylar ve Afrika Dansı, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesi ve Fikrimin İncele Gülü, Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğle Vakti ve Şafak, Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm, Pınar Kür'ün Asılacak Kadın, Akışı Olmayan Sular ve Bir Cinayet Romanı, Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk, Leyla Erbil'in Bir Tuhaf Kadın, Hallaç ve Cüce, Tomris Uyar'ın Yürekte Bukağı, Erendiz Atasü'nün Kızıl Kale, Füruzan'ın Kırk Yedi'liler ve Parasız Yatılı, Mine Söğüt'ün Gergedan, Gamze Arslan'ın Kanayak, Mevsim Yenice'nin Bilinmeyen Sular, Zeynep Kaçar'ın Kabuk, Deniz Gezgin'in Ahraz, Seray Şahiner'in Hepyek, Melisa Kesmez'in Nohut Oda, Yıldız Ecevit'in Kurmaca Bir Dünyadan, Jale Parla'nın Orhan Pamuk'ta Yazıyla Kefaret ve Necmiye Alpay'ın Dilimiz, Dillerimiz ile Dil Meseleleri kitaplarından bahsettim. Ayrıca değerli şairlerimiz Nilgün Marmara, Didem Madak, Lale Müldür, Gülten Akın ve Birhan Keskin ile yazarlarımız Nazlı Eray, Nezihe Meriç, Selçuk Baran, Nursel Duruel, Feyza Hepçilingirler, Gaye Boralıoğlu, Irmak Zileli, Müge İplikçi, Nurdan Gürbilek ve Peride Celal'den de bahsettim. Türk edebiyatında kadın yazarları detaylıca anlattığım videoyu izlemek için: youtu.be/CCMyF7Ns0qs
5
25
Gönül.
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3'ı inceledi.
138 syf.
·
3 günde
·
Puan vermedi
Berna Moran'ın Türk romanı eleştirilerinde üçüncü ve son durağı da tamamladım. Böylece 1990'lara kadar geldim. Bu kitap ilk ikisine göre daha kısaydı. Eleştirmenin daha geniş tutma, daha fazla eser inceleme planı varmış ama kendisinin de ön sözde belirttiği gibi sağlığı izin vermemiş. Bu cildi yazarken oldukça hastaymış, yayımlandığını bile göremeden 1994 yılında ne yazık ki aramızdan ayrılmış. Kitabı Sevgili Berna Moran'ın tamamlamadığı belli oluyordu. Diğer iki ciltte gördüğüm o muhteşem sonuç kısmı yoktu ve bitişte bir eksiklik hissi vardı. Bunlara rağmen güzel bir tecrübe yaşadım yine. İlk ciltte Batılılaşma teması, ikinci ciltte sınıflaşma ve başkaldırı temasıyla ele alınmıştı romanlar. Bu son ciltte ise 12 Mart ve 12 Eylül dönemleriyle şekillenen edebiyatımızda "gerçeklik" ve "gerçeklikten kaçış" temalarıyla ele alınmış romanları gördüm. Ayrıntı olarak eleştirilen romanlar şunlar: Şafak-Sevgi Soysal Bir Düğün Gecesi-Adalet Ağaoğlu Arzu Sapağında İnecek Var- Nazlı Eray Sevgili Arsız Ölüm- Latife Tekin Kara Kitap- Orhan Pamuk Bir Cinayetin Romanı- Pınar Kür Kılavuz- Bilge Karasu Ayrıca ayrıntılı olmasa da incelemeler bağlamında bu romanlarla ilintili olarak Kırk Yedililer(Füruzan), Yaralısın(Erdal Öz), Bir Avuç Gökyüzü (Çetin Altan), Çengi (Ahmet Mithat Efendi) Gulyabani (Hüseyin Rahmi Gürpınar) ,Matmazel Noralya'nın Koltuğu(Peyami Safa) gibi kimi romanlara da değilmişti. Roman incelemelerinden önce önce 12 Mart Dönemi'ni hazırlayan etmenler, oluşumlar, 1980 Darbesi ve sonrası konuyu dağıtmadan edebiyat ile iliskili olarak çok güzel açıklanmıştı. Eleştirmene göre 12 Mart Dönemi yapıtları temelde aynı sorunları paylaştığı için Anadolu romanları çizgisindedir. Köylünün sorunları kente taşmıştır artık. Yalnız Anadolu romanlarındaki kurgusal ve ideal ortam, mücadele yoktur. Çünkü 12 Mart romanları "yenilgiden" sonrasıdır. Amaç artık salt gerçeği anlatmaktır. Hapishaneleriyle, işkenceleriyle, zorbalıklarıyla sarsıcı olan, halkın tanımadığı ya da tanımak istemediği çıplak gerçekleri... Roman kisileri de genellikle edilgen, zoru tanımış, çaresiz bırakılmış kişilerdir. Olaylara yön veren karşı güçtür. Moran'a göre estetik ikinci plandadır bu dönemde ve halk bu romanları daha çok tarihi ve sosyolojik değerleri için okur. 12 Eylülden sonra toplumsal hayatta sarsıntılar olur. Aydınlar susturulur, toplum depolitize edilir. Devletin yaşamdan beklentileri çok farklı olan yeni bir tip insan yetiştirmeye çalıştığı görülür. Moran, bu kısımda "erdem" kavramının değiştiğine de parmak basar. Bireyin çıkarını savunan faydacı bir yaşam felsefesi ortaya çıkar. Bu sarsıntılardan sonra Türk romanında da radikal değişmeler görülür. Yazarlar toplumsal sorunlardan ve gerçeklerden uzaklaşırlar. Moran'a göre bu durum yazarların apolitik oluşundan değil toplumsal konularda yazmanın yersiz olduğuna inanmalarından. Böylece 80'li yıllarda yenilikçi bir arayış görülür. Yazarların içine düştüğü bu boşlukta "postmodernizm" bir çıkış yolu gibidir. Fakat elestirmene göre postmodernizm kaypak ve tartışmalı bir tabirdir. Ona göre bu çıkış yolu "gerçeklerden kaçış" tır. BENDE KALANLAR: Roman etkilerine geçmeden önce yazarın konu bağlamlarında değindiği Yapısalcı Dil Kuramı'ndan ve Todorov'un fantastik tanımından çok etkilendiğimi belirtmeliyim. Ayrıca eleştirmenin Hans-Robert Jaussun'un kitabından hareketle romanları; yazıldığı dönemden önceki zamanın ihtiyaçlarını karşılayan romanlar, yazıldığı dönemin ihtiyaçlarını karşılayan romanlar, yazıldığı dönemden ilerisinin ihtiyaçlarını karşılayan romanlar diye sınıflandırdığı kısım epey ufuk açıcıydı. Örneğin: Moran'a göre Reşat Nuri, çağının ihtiyaçlarını karşıladığı için Oğuz Atay çağından ilerisinin ihtiyaçlarını karşıladığı için çok okunan yazarlar. ŞAFAK: Hem devrimcilerle egemen güçlerin çatıştığı hem Oya ile Mustafa'nın kendi devrimci kimlikleri ve küçük burjuva kimlikleriyle çatıştığı "bir gece" nin romanı. Bir açılıp bir kapanan "kapı" motifine hiç mi hiç dikkat etmemişim. Hem devrimci hem kadın olmanın iki kat suç olduğunu hatırlıyordum da Polis Zekai'nin Oya'ya ilk sorusunun "evli ve çocuklu bir kadın olarak alemin herifleriyle içmesini" nasıl açıklayacağını sorduğu yerde Oya'nın " Bana yöneltilen suç orospuluk mu?" diye soruşunu unutmuşum. BİR DÜĞÜN GECESİ: Halide Edip'in Sinekli Bakkal'da Rabia'yı konak konak gezdirerek bir İstanbul panaroması çıkarmaya çalışması gibi Adalet Ağaoğlu'nun da bir düğüne çeşitli insanları toplayarak bir Türkiye panaroması çıkarmaya çalıştığını, başarılı da olduğunu belirtiyor eleştirmen. Meğer o unutulmaz anlatımın adı da "bağımsız iç konuşma tekniği" imiş. Bir de "İntihar etmeyeceksek içelim bari" diyen Tezel'i hatırlamak vardı. ARZU SAPAĞINDA İNECEK VAR'ı okumadım ama Nazlı Eray'ın Türkiye'de fantastik romanı nasıl sırtladığını biliyordum. Bu romanda Nazlı Eray, Semra Özal ve Kraliçe Antoinetti bir barda Fransız Devrimi'nin gerçekleştiren adamlardan birkaçı ile buluşuyormuş. Merak etmek için yeterli bir sebep değil mi? Ayrıca bu kısımda dünya ve Türk edebiyatında fantastiğin serüvenini anlatan nefis bir bölüm vardı. Bir sürü yeni eser kazandım. Gulyabani ve Matmazel Noralya'nın Koltuğu'na hiç fantastik bir roman gözüyle bakmış mıydınız? KARA KİTAP'ı okuyalı yıllar oldu. Eleştirmenin Hüsn-ü Aşk, Mevlânâ, Mantıku't Tayr, Binbir Gece Masalları, Ulyesess ve ve daha nice eser için kurduğu bağ ile yeniden okumalı diye düşündüm. KILAVUZ, gotik bir fantastik roman olarak geçiyor. Bilge Karasu'nun Gece'sini terleye terleye bitirdiğim için bir "ittirilme" bekliyordum. Bu harika ön okuma ile geldi işte. Ve... SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM, bu kitaptaki yıldız incelemem. Seni de Dirmit ve ailesinin öyküsü olarak değil Dirmit'in aydınlanma öyküsü olarak yeniden okumak şart oldu ( Zaten bahane aramaktaydım). Bu inceleme muhteşem, eseri sevenler mutlaka bu deneyimi yaşayın, iddia ediyorum eserin kendisini okumak kadar zevkli. Yine bir kitabı bağrıma basasım geldi. Biz bu esere "Yüzyıllık Yalnızlık"tan etkilenmiş diye geçiştirip etiket vurarak çok haksızlık ediyoruz. Oysa en büyük kaynağı geleneksel anlatılarımız olan halk hikayeleri. Anlatımının lezzeti de buradan geliyor. Sonuç olarak ben, üç ciltlik bu yolculuk ile 90'lara kadar olan roman çizgimizin hangi yolda ilerlediğini deneyimledim. Keşke Sevgili Moran'ın ömrü yetseydi de biraz daha uzasaydı. Son otuz yılı da bu gözlerle görmek isterdim. Ben zaten içine doğduğum bu yılların eserlerini eskiler kadar sevemiyorum bir türlü. Okumaya da elim zor gidiyor. Bu konuda kendimi tutucu buluyorum. Belki böyle bir deneyim beni daha motive ederdi. Roman okumayı seven her okura bu elestirileri romanın keyfini çoğaltmak için gönül rahatlığı ile tavsiye ederim. Diğer iki cilt için fikir sahibi olmak isterseniz: #102192114 , #105263613
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3
OKUYACAKLARIMA EKLE
15
80
Seçil Örengül
Taaşşuk-u Tal’at ve Fitnat'ı inceledi.
220 syf.
·
3 günde
1800’lü yılların ilk yarısına kadar Osmanlı Devleti’nde büyük ölçüde Divan Edebiyatı hakimdi. Divan Edebiyatı’nın alt türleri İslam kültürüne aittir. Divan edebiyatında üretilen eserler, gazel, kaside, mesnevi gibi türlerdir. Roman ise Batı Edebiyatı’na ait bir türdür. Yazılmış ilk roman olarak bilinen Don Kişot; 16. yy.’da yayınlandıktan sonra batılı yazarlara ilham olmuştu. Batılı yazarlar, bundan sonra bir çok roman yazmış, denemeler yapmış ve bu durum sonraki yüzyıllarda (17. ve 18. yy) tür bakımından da hayli çeşitlilik kazanmasına vesile olmuştur. Osmanlı Devleti 1839 yılında Tanzimat Fermanı ile birlikte yüzünü batıya döndü. Bu batıya dönüş hareketi, her şeyde olduğu gibi Osmanlı Edebiyatı’na da yansımaya başladı. Kısa süre sonra, Batı edebiyatından pek çok roman Türkçeye çevrilmeye başlandı. Romanla yeni tanışan ülkenin uzun yıllar kendisine ait bir romanı olmadı. Ta ki 1851 yılına kadar. O yıl Osmanlı Ermenisi Vartan Paşa, “Akabi Hikayesi” adında ilk batı edebiyatı tarzında hikayesini yazdı. Ancak Osmanlı tebaasından biri tarafından yazılmış olsa da, Ermeni harfleriyle basıldığı için, “İlk Türkçe Roman” kategorisine girme hususunda hayli karmaşa yarattı ve bu ünvanı kaptırdı. Akabi Hikayesi’nden sonra ki deneme Şemseddin Sami tarafından 1872 yılında Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat adıyla tefrika halinde yazılmaya başlandı. Osmanlı halklı Batı Edebiyatı türünde yazılmış ilk hikayesi ile böyle tanıştı. Eser Osmanlı Harfleriyle basıldığından, “İlk Türkçe Roman” olarak anılmaya hak kazandı. Tanzimat’ın ilanından sonra geçen otuz üç yıllık süre içerisinde sadece iki adet eser verilmesi çok ilginç değil mi? Şemseddin Sami’nin tek romanı olan kitap, bu tarihten sonra 19.yy yazarlarına ilham oldu. Türkiye’de batı edebiyatı denen “roman”ların sayısı artmaya başladı. Taaşuk-ı Tal’at ve Fitnat, batı edebiyatının Türkiye serüveninin öncüsü ve cesaretlendiricisidir. Onu bu denli önemli kılan, bu durumdur. Başlı başına bir ağırlığı ve saygınlığı vardır. Birinciliğe, bir çok açıdan yerleşmiştir. Tanzimat Dönemi Edebiyatı bundan sonra bir birinci daha çıkarır. O da, 1900 yılında yayınlanan Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanıdır. Ona birinciliği getiren husus ise şudur: Tanzimat Edebiyatı diye adlandırılan bahsettiğim dönemde gerek Şemsettin Sami’nin, gerek Varta Paşa’nın gerekse Aşk-ı Memnu’dan önce yazılan eserlerin tümünde, roman teknik açıdan “Avrupalı” örneklerden hayli ayrılıyordu. Çok eksikleri vardı. Bu nedenle gerçek anlamda “roman” sayılmıyorlardı. Aslında hepsi “roman denemeleriydi”. Halit Ziya’nın 1900 yılında yazdığı Aşk-ı Memnu, tüm açılardan incelendiğinde, Avrupa tekniğinin birebir örneği olduğundan “ilk gerçek roman olma” özelliğini taşır. Yani Tanzimat Edebiyatı’nın batılı tarzda yazılan ilk romanı Taaşuk-ı Tal’at ve Fitnat, teknik açıdan tam puan alan ilk romanı ise Aşk-ı Memnu’dur. Kitabın konusu yazıldığı döneme bakılırsa çok bilindik ve sıradan olmakla beraber, kurgu açısından ilginç tesadüfler, imkansızlıklar ve romantizm barındırır. Günümüz koşullarında değerlendirecek olursak; genellikle eski Yeşilçam filmlerinde görmeye alışık olduğumuz, şimdiler de şükür ki son bulan toplumsal bir soruna değinir. Yazıldığı tarihin koşulları göz önüne getirildiğinde döneme ışık tutar ve toplumu düşündürmeye çabalar. Dönemin kadın-erkek ilişkilerine, her iki cinsin toplumdaki yerine değinir. Talat Bey yirmili yaşlarında, babasını küçük yaşta kaybetmiş, annesi ve dadısıyla yaşayan memur bir gençtir. Bir gün bir tesadüf eseri Fitnat Hanım’ı görür ve ona aşık olur. Fitnat Hanım’da annesini küçük yaşta kaybetmiştir ve üvey babası ile yaşamaktadır. O da Tal’at Bey’e ilk gördüğü anda aşık olmuştur. 1872 yılından bahsediyoruz tabi, bu iki aşık şimdiki gibi canları istediği gibi görüşemez Hatta öyle ki Fitnat’ın üvey babası, kızı küçük yaşından beri sokağa çıkarmamıştır. Bu iki aşık birbirlerini, Tal’at işe gidip gelirken, sokaktan geçmekte olduğu süre zarfında görebilmektedir. Tek iletişimleri ise birbirlerine göz süzmektir. Aşkından deli divane olan Tal’at Bey ne yapıp edip, Fitnat’ı evden çıkarmanın ve onunla görüşüp konuşabilmenin yolunu aramaya başlar. Sonunda aklına dahiyane bir fikir gelir ve artık Fitnat ile her gün görüşebilme şansını elde eder. Ancak bir sıkıntı vardır, Fitnat’a kimliğini açıklayamaz. Karşısındaki kişinin aşık olduğu genç olduğunu bilmeyen Fitnat Hanım, günden güne Tal’at Bey’i kendisine daha da aşık eder. Bu sırada kader ağlarını örer ve üvey babası Fitnat Hanım’a bir talip bulur. Fitnat Hanım’a onu evlendirmek istediğini söylediğinde, genç kız buna şiddetle karşı çıkar. Ancak başkasını sevdiğini de babasına söyleyemez. Öte taraftan bu haberi alan Tal’at Bey’de deliye döner. Tal’at Bey bu evliliği önleyebilecek midir? Gerçek kişiliğini Fitnat’a söyleyebilecek midir? Fitnat bu evllikten kurtulabilecek midir? Sevdiği adama kavuşabilecek midir? Yüz elli yıl önce yazılmış olmasına rağmen, kurgusal anlamda çokça doyduğumuz bir hikayeye sahip olmasına karşın, merakla ve ilgiyle kendisini okutabilen bir kitap. Sürpriz sonu ile şaşırtan, bütün Yeşilçam filmlerinin atası, esin kaynağı, edebi eserler okumayı seven okurların okuması gereken ve sevileceğini düşündüğüm bir eser. Bir günde okunabilir kısalıkta ve kolaylıkta. Eserde eksik kalan, birbiri ile bağlanamamış birkaç olay var. Verilmek istenen bazı mesajlara tam olarak değinemeden askıda kalan bazı yerler var. Ancak bu detaylara çok da takılmamak gerekiyor. Bunun haklı bulduğum nedenlerini de yukarıda yazmıştım. Şemseddin Sami, ilk roman deneyimini bambaşka konular üzerinden yapabilecekken, toplumun o dönem halkın sorun olarak bile görmediği ki ( özellikle de erkeklerin yok saydığı) konu üzerinden seçmiştir. Kendisi Arnavut’tur ama Türk toplumunun modernleşmesini istemiştir. Yazarın ayrıca Türkçe ile ilgili de bir takım çabaları ve eserleri olmuştur. Türkçeyi incelemek, modernize etmek, geliştirmek ve öğretmek alanlarında, yalnız kendi çağında değil, tüm dönemlerde, Şemseddin Sami kadar emek vermiş kişi sayısı azdır. Keyifli okumalar dilerim
Taaşşuk-u Tal’at ve Fitnat
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
11