• Ey Müslüman gençliği
    Varoluş amacın ve birinci vazifen; İslam’ın istiklalini, İslam ümmetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli Allah ve Resulünün hükümlerine teslim olmak ve düzen tamamen İslam oluncaya kadar uğruna CİHAD etmektir. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir.

    İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, İslam’ı müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak üzere içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyecek; ister zengin ister fakir; ister güçlü ister zayıf; ister âlim ister ümmî ol, ebedi yaşayacağın cenneti kazanabilmek için malını ve canını feda edeceksin.

    Bu imkân ve şerait çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

    Yüce dinine kasteden, hükümlerini bozmaya uğraşan ve sinsice aleyhine çalışan düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz Yaratıcın, Resulün ve dininin bütün değerleri zapt edilmiş, namus ve vicdanına girilmiş, hürriyetine musallat olunmuş, kardeşlerin zulme uğramış, memleketin ve arzın her köşesi İslam düşmanlarınca işgal edilmiş olup tek başına kalsan dahi; asla mücadeleden vazgeçmeyecek, kâinata hükmeden Allah’ının yardım ve desteğinin üzerinde olduğu inancını kaybetmeyeceksin. Zerre bir tereddüdün imanını yitirmene neden olabileceğini zihninden ve kalbinden çıkarmayacaksın! Çünkü Allah’tan daha güçlü ve dilediğini zelil edebilecek başka bir irade yoktur.

    İslamsız yaşamanın komadaki bir hastadan farksız olduğunu düşünerek, imansızca hayatta kalmaktan ise, imanla şahadete koşacaksın. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar ve ulema kesilenler; gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Senden olduklarına dair imajlarına yanılmamalı, dinin adına en sert bir müdahalede bulunmalısın.

    Ey Müslüman Türk İstikbalinin evlatları! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; İslam Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, vekilin Allah’ta ve kalbindeki imanda mevcuttur!

    Gerek yanı başındaki gerekse dünyanın başka bir yerindeki kardeşinin taşıdığı ırk, seni üstün kılacak farklı duygulara sürüklememeli, seni yücelten ve şereflendiren imanını mundarlaştırmamalıdır. Irk, bir marka; millet de ürünleridir. Irk ve milletin Allah nezdinde asli bir değeri olmayıp, insaniyetle de ilişiği bulunmamaktadır. Müslüman Kürt kardeşlerimizin üzerinde oynanan haçlı tuzağına karşı İslam’ı kalkan yapmalı; Kürt kardeşini, düşman bir Türk kâfir veya münafığa peşkeş çekmemelisin. Irki sevdanın bir şeytan hevası olduğunu idrak ederek, dostluk ve düşmanlığa dininin hükümlerine göre karar vermelisin.

    Allah dostunu dost, düşmanını düşman bellemelisin. Velev ki baban ve biyolojik kardeşin dahi olmuş olsa!

    Maddi ve manevi hiçbir değerinizi; Allah, Resulü ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili tutmayınız.

    İslamsız bir vatan, ruhsuz bir beden gibi ölüdür. O vatan, ancak İslam’la bütünleştiğinde uğruna her türlü fedakârlığın yapılabileceği uhrevi bir kutsallığa dönüşür. Bayrağın yüceliği de, hakkı ve adaleti temsil eden imanı bir ışıkla kıymet kazanır.

    Beşeri güçlerden korkup ya da bir yarar temin edebileceğiniz maksadıyla yanlışı meşrulaştırarak doğru yoldan sapmanızı saklı tutsanız da açığa vursanız da Allah bilmektedir. Allah’ın indirdiğini inkâr eden yahut alaya alan asilere hiçbir gerekçeyle sevgide bulunamaz, gizli bir muhabbet besleyemez ve boyun eğemezsiniz. Münafıkların siyasetleri ve ilimleriyle amel etmeyiniz…

    Allah ve Resulüne iman ettikten sonra şüpheye düşerek hissedeceğiniz bir evham ve kaygı, imandan sonra inkârcı olmanıza yol açar.

    Sizlerle din uğrunda savaşmayan, baskı uygulamayan ve haklarınızı ellerlinizden almayanlara karşı iyilik yapmanız ve adil davranmanız; Allah’ın vahyettiği bir adalettir.

    Bilmelisiniz ki, Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.

    “Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa 84

    “Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” Enfal 65
  • Atatürk’ün öleceği anlaşılınca yerine kimin geçeceğini, herkes gibi, ben de düşündüm. Devlet başkanlarına çok önem veririm. Türk ırkı, 3000 yıllık millî şeciyesi icabı, başkanlarına göre şekil almağa alışmıştı. Başta iyi bir adam varsa Türk milleti kuvvetli, yoksa zayıf oluyordu. Kuvvetli bir başkanın, Türklüğü bazan büyük tehlikelerden kurtardığı görülegelen şeylerdendi.
  • Bu kadar kıt’ada bu kadar uzun yıllar faaliyette bulunmuş bir milletin başka ırklarla karışmaması mümkün değildir. Hattâ karışmazsa ayıptır. Türk olmak, soyu, sopu, ırkı, kam, biyolojik olarak Türk olmak demek değildir. Dünyada saf ırk diye bir şey yoktur. Amerika’daki zencilerin genlerine bakarsan yarısı beyaz ırka ait çıkar. Türk veya Alman dediğin zaman biyolojik genlerden bahsetmek çok büyük bir yanlıştır. Meselâ, Almanya’nın Güneyinde, Alplere yakın yerlerde bir çok Alman tam Asya tipidir. Çünkü Almanların tarihini biraz araştırsan altından Hun çıkar. Hunlar da Türktür. Dolayısıyla “saf ırk” dâvası bir hikâyedir. Aklı başında herkes bunu biliyor. Biyolojik genler o kadar önemli değildir.
  • Genetik alanında bilimkurguya kayan bazı iddialar var. Mesela ırkların genleri çözülürse, sırf bir ırkı yokedecek bombalar
    yapılabileceği söyleniyor. Ne dersiniz?

    Böyle birtakım haberler çıktı. Ancak “dünyada birbirinden çok farklı genlere sahip ırklar vardır” varsayımından hareket ederek bunu söylüyorlar. Tabii bunun temelinde ırkçılık var. Ben buna pek inanmıyorum. Çünkü dünya üzerinde saf ırk diye birşey yok. Tabii ondan daha önemli birşey var bence. Adını bizim koyduğumuz “Kültür Genleri” ^var. Aslında kültürel ve toplumsal olaylar biyolojideki hücre, virüs, kanser… gibi olaylara çok benzer. Çok yakın bir benzerlik vardır aralarında. Türkler en az 10 bin sene üç dört kıtada çeşitli zamanlarda faaliyetlerde bulunmuş. Türkler belki de dünyadaki en eski kavim ve dili de en eski dil. Şimdi bu kadar kıtada, bu kadar faaliyette bulunan insanların biyolojik olarak başkaları ile karışmaması mümkün değildir. Ve biyolojik açıdan bu iyi birşeydir. Biliyorsunuz, akraba evliliğinde genler gittikçe kötüleşiyor ve hastalıklar çıkıyor. Onun için genlerin karışması türün zenginleştirilmesi için doğal bir yöntemdir. Yani daha iyi nesiller çıkıyor ortaya. Mesela ben hem Asyalıyım, hem Avrupalı. Bu yüzden her gittiğim ülkede kültürleri iyi tanıyabiliyorum. Ama bütün bu karışmalarla kültür genleri yani dili, töreleri, halısı, kilimi, motifleri binlerce yıl devam ediyor. Bunlar biyolojik genlerden daha kalıcıdır, daha önemlidir. Onun için kimse “Türkler Avrupa’yla karışmış bilmem ne olmuş…” demesin. Bunlar kasıtlı çıkarılan, özellikle çağdaş solcu takılan ve Türk düşmanlığı yapmak için dışarda üretilen bu lafların papağanlığını yapanların ürettiği sözler. Kültür genlerine baktığımız zaman hepimiz Türküz. Mesela Türkistan’da görünüşü Türk biri, hem de ata biniyor fakat Türkçe bilmiyor. Ruslaşmış, mankurtlaşmış. Buna “Türk” denebilir mi?, ama öbür tarafta Asyalı tipi kalmamış, ama Türk milletine canla başla hizmet etmiş biri bence Türktür.
  • Madem ki eski osmanlı kalabalığını teşkil eden milletlerden her biri kendi benliğine dönüyordu. O halde bu milletler arasında türk olan kütle içinde bir milli ruh, bir milli duygu lazımdı. Bu, bir kendine dönüş ve kendini buluş demekti.

    Bunun üzerine bazı kültür hareketleri başladı. Bir şeyler arayan ve bir şeylere muhtaç olan genç ruhlar için bu hareketler büyük değer taşıyordu.
    Gerçi biz evvelce de Türk'tük. Fakat kendimize Türk diyemezdik. Türk sözü, birçok ırkı, kavmi birleştiren bir imparatorlukta, bir kavmin diğerleri üstünde tahakkümünü hatırlatır ve onları gücendirir diye düşünülüyordu.

    Halbuki bu imparatorlukta yaşayan diğer ırkların, diğer milletlerin hepsi kendilerini, kendi milletlerinin adıyla tanır ve anarlardı. Benim okuduğum asker mektebine Yemen'den Kürdistan’dan veya saraya hısım akraba olan Çerkes köylerinden getirilen imtiyazlı çocuklar, hep milliyetleriyle övünürlerdi. Bize yukarıdan bakarlardı.

    Fakat biz türkler, kendimizi anlatmak için ırk hüviyetimizi hiçbir zaman dile getirmezdik. ırkımızı da bilmez, ya inkar ederdik. millet adı geçmek lazım geldiği zaman kendimize sadece: --Osmanlı!
    der, geçerdik. Hatta dilimizin adı bile Türkçe değil, Osmanlıca'ydı. Tarihimizin de osmanlı tarihi olduğu gibi. Reddedilen, inkar edilen türk adına kimsenin sahip çıkmaması için tadbir alınmıştı.
    umumi kanaate göre türk kaba, görgüsüz ve kabiliyetsiz bir varlıktı."
  • 1897 yılında bir İngiliz seyyah şöyle yazıyordu:
    «Günümüzde Türk ismi çok nadir olarak kullanılmaktadır. Bu ismi yalnız iki şekilde kullanılırken duydum: Ya bir ırkı ayırdedebilmek için (Meselâ bir köyün Türk köyü olup olmadığını soruyorsunuz) ya da hor görme için (Meselâ İngilizcede birisine nasıl blockhead «beyinsiz» diye bağırılırsa Türkler de «Türkkafalı» tabirini kullanıyorlar).»
  • Türkler hiç şüphesiz İslâm tarihindeki rollerini bilen ve bununla gurur duyan insanlardı. Yalnız bu gurur, Türk kavmi yahut ırkı olarak değil Osmanlı olarak hissedilmişti.