• 784 syf.
    Kitap aslında 6 bölüm. Sonrasında “ Belgeler, Notlar, Kronoloji, Bibliyografya, Şecereler, Enver Paşa’nın Karakalem çizimleri, Paşaya ait fotoğraf albümü, İndeks ve yazarın Teşekkür bölümlerinden oluşuyor.
    Enver Paşa hakkında çeşitli okumalar yapmıştım bugüne kadar fakat Paşa ile ilgili en kapsamlı, geniş bir arşiv taraması yapıldığına Murat Bardakçı’nın kitabında rastladım.
    Enver Bey’in çocukluk yıllarından, harp okulu yıllarından, Makedonya dağlarında çete takiplerine, Hürriyet ve meşrutiyet için asi olmayı göze aldığı dağdaki günlerine değinmiş yazar. Saraya damat olması, İttihat ve terakki Dönemleri, yıldızının parladığı Bab-ı Ali baskını sonrasında harbiye nazırlığına kadar yükseliş dönemleri anlatılıyor. Birinci cihan harbine nasıl girdik, mağlubiyet sonrası İttihat ve Terakki’nin üç önemli paşasının bir gece yarısı sessizce İstanbul’u terk edişi daha sonrası bu zoraki ilticanın izlerini okudum.

    Enver Paşayı alman hayranlığı ile yargılıyorlar oysa paşa Alman, askeri tekniğine hayrandı. Ordu revize edilirse belki imparatorluğun dağılması engellene bilirdi. Ki ordu da revize çalışmaları yaptı harbiye nazırlığı döneminde yararı da görüldü. Sadece ikinci Balkan savaşında değil, milli mücadele dönemini veren subay kadroları da, Enver Paşanın ordudaki gençleştirme politikaları neticesinde ortaya çıktı. Bazı tarihçiler Milli mücadelenin kazanılmasındaki başarıyı Enver Beye atfetse de bu tam olarak doğru değildir. Belki gençleştirme hamlesi sebebi ile bir katkısı olmuş olabilir ama hepsi bu kadar. Enver Paşa; Almanya’ya gittikten sonra da Anadolu mücadelesine nasıl destek verilebilir düşüncesinde idi. Belirli cemiyet çalışmalarına da girişti bu konuyla ilgili. Almanya’dan Rusya’ya geçti. Belki oradan Türkistan topraklarından derleyeceği kuvvetlerle Anadolu direnişine katkı sağlayabilirdi. Fakat Sakarya Muharebesinden sonra, bu kapı kapanmıştı. Rusların verdiği sözü tutmaması, günü geldiğinde gözden çıkaracakları ve Türkiye’ye karşı kullanacaklarını görmüştü Enver Paşa. Zira Paşa, eşi Naciye sultana, yazdığı mektupla Rusların elinde koz olarak tutulduğunu bildiriyor. Bu nedenle; bulunduğu bölgede Türkistan coğrafyası için mücadele etmeyi seçti Enver. Bizim Türkçü, Turancı cenah tarafından yolbaşçı olarak görülmesi de Türkistan mücadelesi sebebiyledir..Turan, bulunduğu coğrafyanın ismi idi. Bölgede oluşturduğu kuvvetlere komutanlık ederken Turan Orduları başkomutanı sıfatını kullanmış. Fakat bugün bizim düşündüğümüz gibi Turanî bir yaklaşımda değil.

    Yeri gelmişken Enver Paşa Turancı mıydı değil miydi buna da değinelim. Paşanın düşüncesi, ülküsü; Türkçü bir devlet teşkil etmekten ziyade, daha çok İslam kuralları çerçevesinde bir Türk İslam devleti kurmaktı. Çünkü ancak İslam ile kurtulabilirdi bu coğrafyalar. Paşanın İslâmcılığı yönündeki en önemli kaynak “ Livâyü'l İslâm”daki yazmış olduğu makaleleridir. Enver Bey'in ne kadar iyi bir komutan yahut ne kadar sağlam bir Türkçü olduğunu tartışabiliriz. Kişilere göre göreceli bir durumdur. Fakat bu kitapla, öğrendiğim şudur ki, bu da onun; su götürmez bir âşık, romantik olduğudur. Eşine duyduğu sevgi o kadar büyüktü ki; Naciye’sinin karşısına mahcup çıkmak istemiyor. Biraz da bu nedenle, Türkistan da çabalara girişmiş. Söz kurşundan ağırdı,
    Paşa; söz vermişti Naciye’sinin karşısına mahcup çıkmak olmazdı. İşte bu gerekçe ile 4 ağustos 1922’de elinde yalın kılıç tüfeklerin üzerine yürüdü. Enver Bey 4 Ağustos 1922’de Abıderya köyü yakınlarındaki Çegen Tepesinde şehit düştü. Kendisi gibi şehit düşen Mücahit lider Devletmend Beyle birlikte de aynı yere defnedildi. Yıllar sonra Tacikistan’a ziyarete giden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in girişimleri sonucunda Enver Paşa’nın kemikleri Türkiye ye getirilip askeri törenle Şişli Abide-i Hürriyet Tepesine defnedildi. Paşanın anıtı Tacikistan’da, kabri ise Şişli’de Abide-i Hürriyet tepesinde yatmaktadır.

    Eşi Naciye sultan Enver Paşanın vefatını ancak 3 ay sonra kabul edebildi. Çocukları küçüktü. Yeniden evlendi. İkinci eşi; kocası Enver Paşanın kardeşi Kamil bey idi. 1920’lerde Türkiye’yi terk eden Naciye Sultan, ancak 1957 de ülkeye döndü. Fakat Enver Paşanın 3 çocuğu özel izinle Türkiye de eğitim gördüler annelerinden erken geldiler Türkiye’ye.

    Enver Paşa’nın Türkistan bozkırlarında doğumunun haberini aldığı, ismini bile aylar sonra öğrenebildiği oğlu Ali Enver Babasının izinden giderek, Harp okuluna girdi. Binbaşılığa kadar yükseldi fakat sonrasında yükselişi engellere takıldı o da bu yüzden istifa edip çeşitli işlerde çalıştı. Bir kızı kimya mühendisi diğer kızı ise büyük elçi eşi oldu. Aile çok büyük dramlar yaşadı her sürgün aile gibi. Enver Paşanın küçük kardeşi Nuri Paşa; Türkiye’ye döndükten sonra Sütlüce de silah fabrikası kurdu ve bu işle bazı Ortadoğu ülkelerine silah ihracatı yapmaya başladı. Ancak o dönemlerde yeni kurulan İsrail ile Mısır ve Suriye savaş halindeydi. Ve Birleşmiş milletler bu 2 ülkeye silah satışını yasaklamıştı. Nuri Paşa da fabrikada bulunduğu sırada 2 Mart 1949 da bilinmeyen nedenle patlamalar oldu Paşa ve çalışanlar öldü fakat Nuri Paşa’nın cesedinin parçalarına ulaşılamadı. Velhasıl kelam Enver Paşa; kimine göre kahraman, kimine göre hayalperest Turancı fakat tarihin satır aralarında yazdığı gibi; mağlup, hırslı ve oldukça karısına âşık bir paşa.
  • 176 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kitap adından da anlaşılacağı gibi Türkçülüğün gelişimini anlatıyor. 4 bölümden oluşmakta ve bölümler şu şekilde adlandırılmıştır:
    1. bölüm: "Kinimiz Dinimizdir":Nihal Atsız ve Türkçü Faşist İdeoloji
    2. bölüm: Türkiye'de Muhafazakar Antikapitalizm: Nurettin Topçu
    3. bölüm: Kominizme Karşı İslami Bir Biyo-Politik Ütopya: Necip Fazıl ve Büyük Doğu
    4. bölüm: 1980 Öncesi Ülkücü Hareketin İslamileşmesi:Seyyid Ahmet Arvasi ve Türk-İslam Ülküsü

    Türkçülüğün gelişmesi elbette sadece bu 4 isimle olmamıştır. Ancak yazar daha çok bu isimlerin katkıda bulunduğunu söyleyerek konuyu sınırlandırmış.

    Tam 7 sayfa not aldığım, bana katkısı olan, makale tarzında yazılması da güzel olmuş. Ancak bazı alıntıların internet sitesinden alınması doğru olmamış.

    Türkçülük ve milliyetçilikle ilgilenenlere keyifli okumalar dilerim :)
  • Oğuz Kağan atını sürmüş Tanrı dağına
    Kutluğ dağa varınca sarılmış Gök Tuğuna
    Yüce Gök Tengri demiş hoş geldin Oğuz beyim
    Şimdi beni bir dinle sana bir öğüt deyim
    Oğuz dinlemek için kurulmuş otağına
    Beyler toya gelince seslenmiş sol, sağına
    Beyler demiş! Ben sizin ulu bir atanızım
    Davama feda olsun milletim oğlum kızım
    Beyler Kağan Oğuz’a sırayla biat etmiş
    Oğuz kalkmış ayağa muhakemeler bitmiş
    Göklerde dalgalanan kızıl Tuğun Atası
    Kağan Oğuz otağdan çıkmış bir mutakası
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    Sonra Oğuz orduyu çine doğru çevirmiş
    Çinlilerin seddini bir hamlede devirmiş
    Alplar çıkmış meydana savaşa girmek için
    Yüce Turan uğrunda canını vermek için
    Atam Oğuz seslenmiş yok edin düşmanları
    Sakın ha öldürmeyin olmuş-u pişmanları
    Çıkmış Tanrı dağına Tanrıya dua etmiş
    Sonra koyulup yola kutluğ otağa gitmiş
    Emrini tekrarlamaz bir kez verir emiri
    Oğuz yüce Kağan’dır, sözü keser demiri
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    Gök Türklerin Kağan’ı ey şanlı yüce Atam
    Zaferler için senin şanlı yolunu tutam
    Benim şanlı ecdadım senin şanlı soyundur
    Kızıl Elma davamız davandır ve toyundur
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    MUHTEREM TAŞ

    Oğuzlar için, hangi yöne giderlerse gitsinler ulaşacakları zafer, ulaşılmadan önce Kızılelma'dır!"

    KIZIL ELMA VE KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ

    Kızılelma Türkler tarafından değişik şekillerde tasvir edilmiş olup bazen bir belde bazen bir taht ya da parıldayan ve dünya hakimiyetini temsil eden som altından yapılma kızıl renkli bir küre olmuştur Bu altın top bazen zaferin işareti bazen hâkimiyetin sembolü bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade edilmiştir. Çok eski bir Türk inanç ve töresi olan Kızılelma Türkistan'dan Hazar Denizi'nin doğusundan gelen Oğuzların Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetinin ifadesi olarak bulunan altın topu (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler. Türkler inandıkları Gök Tanrı'nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi.

    Kızıl Elma Doktrini

    Kızıl Elma Doktrini'nin temel ideolojileri hedef stratejisi bakımından üç ana başlık altında incelenmektedir.

    1-Türkiye'deki Türk Varlığı
    2-Dünya'daki Türk Varlığı
    3-Kızıl Elma.

    Kızıl Elma Ülküsü'nün birinci aşamasını teşkil eden Türkçü İdeoloji ilk olarak Atatürk tarafından hayata geçirilmiştir. Bu yüzden Türkçüler Atatürk'e "Başbuğ" demektedir.

    1-Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmuş Türklerin yönettiği güçlü kuvvetli bir Türk Devleti ister.

    2-Bu güçlü devlet önce Anadolu'daki Türk varlığınainsanca yaşayacakları bir Ülke yaratır. Eşsiz coğrafyasının verdiği avantajlarla cennet vatanın bütün olanaklarını Ulusun gönençini erkinliğini egemenliğini sağlamak üzere "seferber" eder.

    3-Atatürk bu hedefe varılması için gereken tüm politikaları üretmiştir.

    4-Türkçü Devletdiğer Türk devletleri ile kültürelekonomiksiyasi ilişkilerini ana hedefe yönlenecek şekilde planlar.Genç Türk Devletlerinin kalkınmasıgüçlü birer devlet olarak Dünya Devletleri arasına katılması için %100 Türk sermayesi%100 Türk teknolojisi ilkesi ile hareket eder.

    5-Yaşadıkları coğrafyalarda söz sahibitutarlıher yönden çağdaş medeniyeti yakalamış Türk Devletleri Kızıl Elma'nın ikinci safhasına hazır duruma gelmişlerdir.

    Coğrafya bütünlüğü sağlandığında Turan ilan edilecektir 350 milyon Türk'ün ve bir o kadar da başka uluslardan insanların yaşadığı üzerinde güneşin batmadığı bir ülke Turan Ülkesi yaratılmış olacaktır.

    Kızıl Elma Ülküsü'nün ereceği son amaç ise;
    Türkler tarafından bütün halkların adilce ve kardeşçe yönetildiği bir dünya düzeni yaratmak ve yönetmektir!

    Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu'ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans'ın Asya ve Avrupa'daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta 'dördüncüsü Okyanusya'dır' üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı. Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter...

    1946'da Birleşmiş Milletlerde geçici üyelik için yapılan seçimde, Türkiye'ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye'nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi bir arap ülkesi olmasıydı. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştı. Fakat günümüzde Türkiye, Ortadoğuda büyük bir aktör haline gelmiştir ve Ortadığuda meydana gelen her gelişme Türkiye'nin de gündemine girmiştir. Bu tarihsel mirasın Osmanlıdan günümüze taşıdığı bir siyasi roldür. Her ne kadar 1900lü yılların ortalarında yeni arap devletlerinin kurulmuş ve bir Arap Birliği meydana gelmişse de bu gelişmeler Arap veya Müslüman dünyasının sorunlarına ve çilelerine çözüm sunamamıştır. Filistin örneğinde olduğu gibi yahudiler kolaylıkla filistin topraklarını işgal ederken araplar ve arap birliği İsraile karşı bir güç kullanamamış ve bu gelişmelerin sonucunda Filistin bugünkü halini almasına neden olmuştur. Bu gerçeği gören arap dünyası artık Türklere bir düşman gibi değil, mecburen bir kurtarıcı gözüyle bakmaktadır ve bu durumda Türkiye, Osmanlıdan gelen bir Ağabeylik statüsüne ulaşmıştır.

    Bu açıdan günümüzde Kızıl Elma Ülküsü olarak bilinen düşünce muhafazakar eğilimlerin artması ve özelikle son 10 yılda OrtaDoğu'da Türkiye'ye biçilen rolün de etkisiyle gelişime uğramıştır. Davos Miladı denen toplantı da dahil olmak üzere, İKÖ'ya dahil bütün devletlerce Türkiye büyük ve saygın bir devlet haline gelmiş ve dünya politikasını yönlendiren bir güç haline gelmiştir. Eskiden sadece Türk devletlerinden oluşabilecek bir birlik düşüncesi bugün yerini daha büyük ve daha global bir etkiye sahip olan ve kökü Osmanlı Toprakları'na dayanan bir birliğe yani TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ'ne dönüşmüştür.
  • 254 syf.
    ·4/10
    “Osmanlı daima Türk’e “eşek Türk” derdi. Türk köylerine resmi bir kişi geldiği zaman “Osmanlı geliyor” diye herkes kaçardı.” (Sayfa 32)

    Yukarıdaki cümle, yazarın, çalışmada, Osmanlıdan bahsederken kurduğu cümlelerden bir örnektir. Hatta, günümüz Türkçesi çevirisinde hata yoksa, Osmanlı – Türk ikilemi veya Osmanlı iç siyaseti bahsinde şu alıntı da önemli görülebilir: “Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu iken bu topluluğun oluşturduğu feodalizm içinde Hristiyan uyruk durumuna düştüler. Aynı zamanda yaşamlarını topluluk için asker ve jandarma görevlerini yapmakla geçirdiklerinden, kültür ve ekonomi bakımından yükselmek olanağını bulamadılar, öbür budunlar Osmanlı topluluğundan kültürlü, uygar ve varlıklı olarak ayrılırken, zavallı Türklerin ellerinde kırık bir kılıçla eski bir sabandan başka bir miras kalmadı.” (Sayfa 72). Ziya Gökalp, Türk ile Osmanlının özellikle İmparatorluğun son dönemlerinde bir arada yaşamasının olanaklı olmadığını veya en azından ikisinin aynı anda var olamayacağının anlaşıldığı durumda Türk olgusunun ayakta tutulması gerektiğini vurgulamıştır.

    Yazar, çalışmada, “Tanzimat Dönemi” ismiyle tabir edilen dönemde vücut bulmuş fikir akımlarından “Osmanlıcık” ve “İslam Birliği” anlayışını özellikle reddederken, Abdülhamit yönetimince düşman ilan edildiğini belirttiği “Türkçülük” düşüncesini önermektedir. Özellikle bunu siyasi ortamı betimlediği şu ifadelerinden anlıyoruz: “31 Marttan sonra Osmanlıcılık düşüncesi eski etkinliğini yitirmeye başladı. Bir zamanlar Abdülhamit’e İslam Birliği düşüncesini veren Alman kayzeri bu durumdan yararlanarak Sultanahmet alanında İslam Birliği adına bir gösteri yaptırdı. O günden bu yana ülkemizde gizli İslam Birliği örgütü yayılmaya başladı. Genç Türkler, Osmanlıcı ve İslam Birlikçisi olmak üzere iki karşıt bölüme ayrılmaya başladılar. …Her iki akım da ülke için zararlıydı. Ben 1910 kurultayında Selanik’te genel merkez üyeliğine seçildiğim sırada siyasal durum böyleydi.” (Sayfa 10). 

    Yazarın, Osmanlıcılık ve İslam Birliği fikirlerinin neden zararlı olduğunu ve buna karşılık Türkçülük düşüncesinin gerekçelerini çalışmasında vermeye çalıştığını görüyoruz. Bunu yaparken yöntem olarak Marksizm veya “Tarihsel Materyalizmi” reddederek, Emile Durkheim yöntemi etkisi altında “Toplumsal Ülkücülüğü” benimsediğini belirtiyor. Bu bağlamda, önerdiği düşünceyi gerekçelendirirken: kültür ve uygarlığı keskin biçimde birbirinden ayırıyor, ulus, Türk ulusu, ulusçuluk, Türk kültürü, Avrupa uygarlığı ve hepsinden önemlisi “ulusal bilinç” kavramlarına başvuruyor. Çalışmanın ikinci bölümünde ise; tabiri caizse Avrupa uygarlığının Türk kültürüne monte edildiği, bazı uygulama esaslarından bahsediyor. Ancak çalışmada genellikle ulusal bilinç kavramı etrafında şekillenen Türk kültürü anlatımının aynı zamanda uygulama programı kısmında çok atıf yapılan “Eski Türkler” kavramının bilimsellikten uzak ve oldukça belirlenimci göründüğü; aynı zamanda sözde esaslar ve neden bu akımın benimsenmesi gerektiği noktasında belirtilen gerekçelerin oldukça yetersiz ve kapsayıcı olmadığı ortaya çıkıyor. Son olarak kültür ve uygarlık ayrımı noktasında Batılılaşma anlayışının kendi içerisine bir çelişki barındırabileceği gözden kaçırılmış gözüküyor.    

    Yazarın, özellikle Türk ulusunu tarif ederken, bu denli belirlenimci davranmasını, ulusu bir organizma olarak ortaya atıp hiçbir gerekçe olmadan bireylerini nerdeyse yok saymasını anlamak mümkün değildir. Mesela şu cümleler bir ulus bünyesinde yaşayan tüm duyguların neredeyse önceden belirliymiş gibi kesin olması gerektiği izlenimini uyandırmaktadır: “Sıradan bir kişi hangi ulusun eğitimini almışsa, ancak onun ülküsüne çalışabilir. …Oysa eğitimiyle büyümüş bulunduğumuz bir toplumunun ülküsü ruhumuza kesinlikle coşu veremez.” (Sayfa 19). “Serveti Fünun topluluğu, Osmanlı edebiyatının en parlak bir dönemidir. Bu topluluğa bağlı yazarlarla şairler çoğunlukla kuşkucu, karamsar, umutsuz, sağlıksız ruhlar biçiminde görünmüşlerdir. Gerçek Türk ise, inançlı, iyimser, umutlu ve sağlamdır.” (Sayfa 30).  “…Türklerde Tanrı sevgisinin üstün olması bu eski geleneğin sürdürülmesindendir. Türklerde tanrı korkusu pek seyrektir.” (Sayfa 34). “…örneğin Fransızların Aleksandrin dedikleri 6 + 6 ölçüsüyle şiirler yazdılar. Bu şiirler, halkın hoşuna gitmedi. Çünkü halkımız hece ölçüsünün ancak kimi biçimlerini seviyordu. Ulusal ölçülerimiz, halkın kullandığı bu sınırlı ve belirli ölçülerdir. Halk ölçüleri arasında 6 + 6 biçimi yoktur. Bunun yerine 6 + 5 ölçüsü vardır. Denemeyle anlaşıldı ki Türk halkı bu son ölçüden çok hoşlanıyor.” (Sayfa 124). Buna benzer ifadeleri çalışma içerisinde görmek mümkündür. Yazarın, bu yönüyle adeta, 20. Yüzyılın ve hatta günümüz dünyasının baş belası “kafatasçılığın” neredeyse ülkemizdeki temellerini attığı aşikardır.

    Yazar, Türkçülüğün görevi üzerine: “…bir yandan yalnız halk arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulmak; öbür yandan Batı uygarlığını tam ve canlı biçimde alarak ulusal kültüre aşılamaktır.” (Sayfa 38) sözlerini sarf etmiştir. Ayrıca konunun analizi üzerine de: “Öyleyse Türkçülüğü ülküsünün büyüklüğü bakımından üç aşamaya ayırabiliriz: 1) Türkiyecilik, 2) Oğuzculuk ya da Türkmencilik, 3) Turancılık.” (Sayfa 23) açıklamasını yapmıştır. Ancak Türkçülük ülküsünün gerekçesini belirtirken, coşu (vecd), mutluluk gibi kavramlardan bahsetmiştir. “…Çünkü ülkü bir coşu (vecd) kaynağı olduğu için aranır. … Özetle kişioğlu, eğitimce ortak olmadığı bir toplum içinde yaşarsa, mutsuz olur.” (Sayfa 19) alıntıları bunu göstermektedir. Yani çalışma, neden Türkçülük sorusuna: haz veya mutluluk üzerinden cevaplar vermeyi tercih etmektedir. Ulusal bilinç konusunda açıkça yadsınmış olan kişisel düşüncelerin sebep gösterilirken kişioğlu mutluluğu olarak ortaya atılmasının anlaşılır bir tarafı bulunmamakla beraber diğerlerine alternatif öne sürülen fikri temelsiz kılmaktadır.  

    Ziya Gökalp’in genel olarak kültür ve uygarlık ayrımı yaptığı bilinmektedir. Bu çalışmada da kültür ve uygarlığın ayrı ayrı tarifleri isabetli görünmektedir. Ancak bu tariflerden anlaşılıyor ki kültür ve uygarlık birbirlerine sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bağlı olabilecek kavramlardır. Uygarlıkların içinde yaşadıkları kültürlerden etkilenmeden yaşayamayacakları veya en azından birbirlerini muhakkak etkileyecekleri çalışma içerisindeki anlatımdan anlaşılıyor. Buradan yola çıkarak, yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Batı kültür ve uygarlığının birbirinden ayrılması Batı kültürünün bir tarafa ayrılarak Batı uygarlığının edinilmeye çalışılması önerisi o denli isabetsiz görünmektedir. Yazar, Batı uygarlığının Batı kültürü içerisinde vücuda geldiğini, aynı zamanda Batı kültürü zemininde gelişebileceği gerçeğini yadsımıştır. Bu denli gerekçesiz yüceltilmiş Türk kültürü üzerine Batı uygarlığının oturtulmaya çalışılmasının isabetli olamayacağı aynı zamanda, çalışmanın, fayda ahlakı üzerinden yaptığı önerilerle de uyumlu olmadığı açıktır.

    Çalışmanın özgün denemelerden oluşan bir yapıt olduğu belirtilmiştir. Özellikle uygulama kısmında yer yer dipnotlarla belirtilmiş olan düzeltmelerden anlaşıldığı üzere yapıt, daha çok çalışma notlarının derlenip kitap haline getirmesi izlenimini uyandırmaktadır. Bu yönüyle çalışma, toplum-bilimsel olma iddiasından çok politik ve kültürel veya ideolojik bir çerçeve sunmaktadır. Yeni bir tartışmayı başlatmış olmak açısından, yazarın, Osmanlı uluslar topluluğu yakıştırması üzerine sarf ettiği şu ifadelerinden: “…Egemenlik altındaki uluslar, ulusal benliklerini, imparatorlukların kozmopolit yönetimi altında, ancak geçici olarak unutabilirlerdi. Bir gün, ne olursa olsun uyrukluk uykusundan uyanacaklar, kültürel bağımsızlıklarını ve siyasal egemenliklerini isteyeceklerdi.” (Sayfa 38) yola çıkarak şu soruyu sormamız gerekir: O dönemden, kültürel bağımsızlık ve siyasal egemenlik elde etmeyi başaramamış, ancak ulusal benliğini hatırlayarak bir ulus devlet içerisinde yaşayan çağdaş Türkiye’ye miras kalmış başka uluslar da var mıdır? Yoksa yok mudur?
  • Oğuz Kağan atını sürmüş Tanrı dağına
    Kutluğ dağa varınca sarılmış Gök Tuğuna
    Yüce Gök Tengri demiş hoş geldin Oğuz beyim
    Şimdi beni bir dinle sana bir öğüt deyim
    Oğuz dinlemek için kurulmuş otağına
    Beyler toya gelince seslenmiş sol, sağına
    Beyler demiş! Ben sizin ulu bir atanızım
    Davama feda olsun milletim oğlum kızım
    Beyler Kağan Oğuz’a sırayla biat etmiş
    Oğuz kalkmış ayağa muhakemeler bitmiş
    Göklerde dalgalanan kızıl Tuğun Atası
    Kağan Oğuz otağdan çıkmış bir mutakası
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    Sonra Oğuz orduyu çine doğru çevirmiş
    Çinlilerin seddini bir hamlede devirmiş
    Alplar çıkmış meydana savaşa girmek için
    Yüce Turan uğrunda canını vermek için
    Atam Oğuz seslenmiş yok edin düşmanları
    Sakın ha öldürmeyin olmuş-u pişmanları
    Çıkmış Tanrı dağına Tanrıya dua etmiş
    Sonra koyulup yola kutluğ otağa gitmiş
    Emrini tekrarlamaz bir kez verir emiri
    Oğuz yüce Kağan’dır, sözü keser demiri
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    Gök Türklerin Kağan’ı ey şanlı yüce Atam
    Zaferler için senin şanlı yolunu tutam
    Benim şanlı ecdadım senin şanlı soyundur
    Kızıl Elma davamız davandır ve toyundur
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    MUHTEREM TAŞ

    Oğuzlar için, hangi yöne giderlerse gitsinler ulaşacakları zafer, ulaşılmadan önce Kızılelma'dır!"

    KIZIL ELMA VE KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ

    Kızılelma Türkler tarafından değişik şekillerde tasvir edilmiş olup bazen bir belde bazen bir taht ya da parıldayan ve dünya hakimiyetini temsil eden som altından yapılma kızıl renkli bir küre olmuştur Bu altın top bazen zaferin işareti bazen hâkimiyetin sembolü bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade edilmiştir. Çok eski bir Türk inanç ve töresi olan Kızılelma Türkistan'dan Hazar Denizi'nin doğusundan gelen Oğuzların Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetinin ifadesi olarak bulunan altın topu (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler. Türkler inandıkları Gök Tanrı'nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi.

    Kızıl Elma Doktrini

    Kızıl Elma Doktrini'nin temel ideolojileri hedef stratejisi bakımından üç ana başlık altında incelenmektedir.

    1-Türkiye'deki Türk Varlığı
    2-Dünya'daki Türk Varlığı
    3-Kızıl Elma.

    Kızıl Elma Ülküsü'nün birinci aşamasını teşkil eden Türkçü İdeoloji ilk olarak Atatürk tarafından hayata geçirilmiştir. Bu yüzden Türkçüler Atatürk'e "Başbuğ" demektedir.

    1-Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmuş Türklerin yönettiği güçlü kuvvetli bir Türk Devleti ister.

    2-Bu güçlü devlet önce Anadolu'daki Türk varlığınainsanca yaşayacakları bir Ülke yaratır. Eşsiz coğrafyasının verdiği avantajlarla cennet vatanın bütün olanaklarını Ulusun gönençini erkinliğini egemenliğini sağlamak üzere "seferber" eder.

    3-Atatürk bu hedefe varılması için gereken tüm politikaları üretmiştir.

    4-Türkçü Devletdiğer Türk devletleri ile kültürelekonomiksiyasi ilişkilerini ana hedefe yönlenecek şekilde planlar.Genç Türk Devletlerinin kalkınmasıgüçlü birer devlet olarak Dünya Devletleri arasına katılması için %100 Türk sermayesi%100 Türk teknolojisi ilkesi ile hareket eder.

    5-Yaşadıkları coğrafyalarda söz sahibitutarlıher yönden çağdaş medeniyeti yakalamış Türk Devletleri Kızıl Elma'nın ikinci safhasına hazır duruma gelmişlerdir.

    Coğrafya bütünlüğü sağlandığında Turan ilan edilecektir 350 milyon Türk'ün ve bir o kadar da başka uluslardan insanların yaşadığı üzerinde güneşin batmadığı bir ülke Turan Ülkesi yaratılmış olacaktır.

    Kızıl Elma Ülküsü'nün ereceği son amaç ise;
    Türkler tarafından bütün halkların adilce ve kardeşçe yönetildiği bir dünya düzeni yaratmak ve yönetmektir!

    Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu'ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans'ın Asya ve Avrupa'daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta 'dördüncüsü Okyanusya'dır' üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı. Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter...

    1946'da Birleşmiş Milletlerde geçici üyelik için yapılan seçimde, Türkiye'ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye'nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi bir arap ülkesi olmasıydı. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştı. Fakat günümüzde Türkiye, Ortadoğuda büyük bir aktör haline gelmiştir ve Ortadığuda meydana gelen her gelişme Türkiye'nin de gündemine girmiştir. Bu tarihsel mirasın Osmanlıdan günümüze taşıdığı bir siyasi roldür. Her ne kadar 1900lü yılların ortalarında yeni arap devletlerinin kurulmuş ve bir Arap Birliği meydana gelmişse de bu gelişmeler Arap veya Müslüman dünyasının sorunlarına ve çilelerine çözüm sunamamıştır. Filistin örneğinde olduğu gibi yahudiler kolaylıkla filistin topraklarını işgal ederken araplar ve arap birliği İsraile karşı bir güç kullanamamış ve bu gelişmelerin sonucunda Filistin bugünkü halini almasına neden olmuştur. Bu gerçeği gören arap dünyası artık Türklere bir düşman gibi değil, mecburen bir kurtarıcı gözüyle bakmaktadır ve bu durumda Türkiye, Osmanlıdan gelen bir Ağabeylik statüsüne ulaşmıştır.

    Bu açıdan günümüzde Kızıl Elma Ülküsü olarak bilinen düşünce muhafazakar eğilimlerin artması ve özelikle son 10 yılda OrtaDoğu'da Türkiye'ye biçilen rolün de etkisiyle gelişime uğramıştır. Davos Miladı denen toplantı da dahil olmak üzere, İKÖ'ya dahil bütün devletlerce Türkiye büyük ve saygın bir devlet haline gelmiş ve dünya politikasını yönlendiren bir güç haline gelmiştir. Eskiden sadece Türk devletlerinden oluşabilecek bir birlik düşüncesi bugün yerini daha büyük ve daha global bir etkiye sahip olan ve kökü Osmanlı Toprakları'na dayanan bir birliğe yani TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ'ne dönüşmüştür.

    Muhterem Taş 2
  • Oğuz Kağan atını sürmüş Tanrı dağına
    Kutluğ dağa varınca sarılmış Gök Tuğuna
    Yüce Gök Tengri demiş hoş geldin Oğuz beyim
    Şimdi beni bir dinle sana bir öğüt deyim
    Oğuz dinlemek için kurulmuş otağına
    Beyler toya gelince seslenmiş sol, sağına
    Beyler demiş! Ben sizin ulu bir atanızım
    Davama feda olsun milletim oğlum kızım
    Beyler Kağan Oğuz’a sırayla biat etmiş
    Oğuz kalkmış ayağa muhakemeler bitmiş
    Göklerde dalgalanan kızıl Tuğun Atası
    Kağan Oğuz otağdan çıkmış bir mutakası
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    Sonra Oğuz orduyu çine doğru çevirmiş
    Çinlilerin seddini bir hamlede devirmiş
    Alplar çıkmış meydana savaşa girmek için
    Yüce Turan uğrunda canını vermek için
    Atam Oğuz seslenmiş yok edin düşmanları
    Sakın ha öldürmeyin olmuş-u pişmanları
    Çıkmış Tanrı dağına Tanrıya dua etmiş
    Sonra koyulup yola kutluğ otağa gitmiş
    Emrini tekrarlamaz bir kez verir emiri
    Oğuz yüce Kağan’dır, sözü keser demiri
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    Gök Türklerin Kağan’ı ey şanlı yüce Atam
    Zaferler için senin şanlı yolunu tutam
    Benim şanlı ecdadım senin şanlı soyundur
    Kızıl Elma davamız davandır ve toyundur
    Oğuz’dur Atam benim, Turan ve Vatan benim
    Asya, Ötüken, Alaş benimdir, kıtam benim

    MUHTEREM TAŞ

    Oğuzlar için, hangi yöne giderlerse gitsinler ulaşacakları zafer, ulaşılmadan önce Kızılelma'dır!"

    KIZIL ELMA VE KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ

    Kızılelma Türkler tarafından değişik şekillerde tasvir edilmiş olup bazen bir belde bazen bir taht ya da parıldayan ve dünya hakimiyetini temsil eden som altından yapılma kızıl renkli bir küre olmuştur Bu altın top bazen zaferin işareti bazen hâkimiyetin sembolü bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade edilmiştir. Çok eski bir Türk inanç ve töresi olan Kızılelma Türkistan'dan Hazar Denizi'nin doğusundan gelen Oğuzların Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetinin ifadesi olarak bulunan altın topu (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler. Türkler inandıkları Gök Tanrı'nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi.

    Kızıl Elma Doktrini

    Kızıl Elma Doktrini'nin temel ideolojileri hedef stratejisi bakımından üç ana başlık altında incelenmektedir.

    1-Türkiye'deki Türk Varlığı
    2-Dünya'daki Türk Varlığı
    3-Kızıl Elma.

    Kızıl Elma Ülküsü'nün birinci aşamasını teşkil eden Türkçü İdeoloji ilk olarak Atatürk tarafından hayata geçirilmiştir. Bu yüzden Türkçüler Atatürk'e "Başbuğ" demektedir.

    1-Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmuş Türklerin yönettiği güçlü kuvvetli bir Türk Devleti ister.

    2-Bu güçlü devlet önce Anadolu'daki Türk varlığınainsanca yaşayacakları bir Ülke yaratır. Eşsiz coğrafyasının verdiği avantajlarla cennet vatanın bütün olanaklarını Ulusun gönençini erkinliğini egemenliğini sağlamak üzere "seferber" eder.

    3-Atatürk bu hedefe varılması için gereken tüm politikaları üretmiştir.

    4-Türkçü Devletdiğer Türk devletleri ile kültürelekonomiksiyasi ilişkilerini ana hedefe yönlenecek şekilde planlar.Genç Türk Devletlerinin kalkınmasıgüçlü birer devlet olarak Dünya Devletleri arasına katılması için %100 Türk sermayesi%100 Türk teknolojisi ilkesi ile hareket eder.

    5-Yaşadıkları coğrafyalarda söz sahibitutarlıher yönden çağdaş medeniyeti yakalamış Türk Devletleri Kızıl Elma'nın ikinci safhasına hazır duruma gelmişlerdir.

    Coğrafya bütünlüğü sağlandığında Turan ilan edilecektir 350 milyon Türk'ün ve bir o kadar da başka uluslardan insanların yaşadığı üzerinde güneşin batmadığı bir ülke Turan Ülkesi yaratılmış olacaktır.

    Kızıl Elma Ülküsü'nün ereceği son amaç ise;
    Türkler tarafından bütün halkların adilce ve kardeşçe yönetildiği bir dünya düzeni yaratmak ve yönetmektir!

    Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu'ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans'ın Asya ve Avrupa'daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta 'dördüncüsü Okyanusya'dır' üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı. Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter...

    1946'da Birleşmiş Milletlerde geçici üyelik için yapılan seçimde, Türkiye'ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye'nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi bir arap ülkesi olmasıydı. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştı. Fakat günümüzde Türkiye, Ortadoğuda büyük bir aktör haline gelmiştir ve Ortadığuda meydana gelen her gelişme Türkiye'nin de gündemine girmiştir. Bu tarihsel mirasın Osmanlıdan günümüze taşıdığı bir siyasi roldür. Her ne kadar 1900lü yılların ortalarında yeni arap devletlerinin kurulmuş ve bir Arap Birliği meydana gelmişse de bu gelişmeler Arap veya Müslüman dünyasının sorunlarına ve çilelerine çözüm sunamamıştır. Filistin örneğinde olduğu gibi yahudiler kolaylıkla filistin topraklarını işgal ederken araplar ve arap birliği İsraile karşı bir güç kullanamamış ve bu gelişmelerin sonucunda Filistin bugünkü halini almasına neden olmuştur. Bu gerçeği gören arap dünyası artık Türklere bir düşman gibi değil, mecburen bir kurtarıcı gözüyle bakmaktadır ve bu durumda Türkiye, Osmanlıdan gelen bir Ağabeylik statüsüne ulaşmıştır.

    Bu açıdan günümüzde Kızıl Elma Ülküsü olarak bilinen düşünce muhafazakar eğilimlerin artması ve özelikle son 10 yılda OrtaDoğu'da Türkiye'ye biçilen rolün de etkisiyle gelişime uğramıştır. Davos Miladı denen toplantı da dahil olmak üzere, İKÖ'ya dahil bütün devletlerce Türkiye büyük ve saygın bir devlet haline gelmiş ve dünya politikasını yönlendiren bir güç haline gelmiştir. Eskiden sadece Türk devletlerinden oluşabilecek bir birlik düşüncesi bugün yerini daha büyük ve daha global bir etkiye sahip olan ve kökü Osmanlı Toprakları'na dayanan bir birliğe yani TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ'ne dönüşmüştür.

    Muhterem Taş 2
  • Unutmamak gerekir ki, deha üstün zekadan çok, büyük bir ülküye, sarsılmaz bir imana, tükenmez bir sabra, yılmaz bir iradeye, devamlı bir dikkate ve disiplinli bir çalışmaya dayanır. Bazılarının sandığı gibi, insan anasından dahi olarak doğmaz. Dahilerin hayatını inceleyiniz, istisnasız hepsinde çalışma temposu delicedir ve iş başarma ve eser verme arzusu ihtiras derecesindedir. Yoksa nice üstün zekalı e kabiliyetli insan gördük ki, sırf bu vasıflara sahip olma iradesini gösteremedikleri için bir iz bırakmadan kaybolup gittiler.