• Türkistan bütün Türklüğün Anavatanıdır.
    Ahmet Caferoğlu
    Sayfa 35 - Altınordu Yayınevi
  • Siyasi tarih bakımından Doğu Türkistan, uzun hayatı müddetince, kanlı istiklal mücadelesi savaşlarına katılmış,milli kültür ve yaşama hakkı uğrunda ağır çileler çekmiştir.
    Ahmet Caferoğlu
    Sayfa 31 - Altınordu Yayınevi
  • Çin Moğolistan ve Rusya gibi üç devletin güç denemesi mahiyetindeki mücadelesine hedef olmak, doğrusu bir millet için kolay hazmedilecek olaylardan sayılamaz. Şöyle ki son iki yüzyıl içerisinde 400 defa isyan edilmiş, Türklük şahlanmış, fakat ne yazık ki bu haklı başkaldırmaların hepsi kanlı bastırmalarla neticelenmiştir.
    Ahmet Caferoğlu
    Sayfa 31 - Altınordu Yayınevi
  • - TÜRK OLMIYAN MÜSLÜMAN KAVİMLERİN
    AYRILMAGA BAŞLAMALARI
    a) Arabistan kavimleri: Vehhabi hareketi - Osmanlı memleketlerinde XIX. asır iptidalarında başlıyan milli hareketlerden bahsedilirken, garp müverrihlerine tebaan yal­nız hıristiyan kavimlerin milli hareketleri kale alınmak, muasır müverrihlerimizce bir adet olmuştur. Lakin XVIII. asır sonlarında ve XIX. asır başlarında, islam kavimleri ara­sında dahi, mahiyetleri tetkik edilirse milli sayılacak hareket­ler vardır. Mesela Vehhabi hareketi zannımızca milli bir Arap hareketidir; bugünkü neticeleri de, bu noktai nazarımızın haklı olduğunu ispat eder. Umumiyetle Vehhabi hareketi, o
    zaman hakim olan İslam telakkisini protesto ederek başlıyan sırf dini bir kıyam mahiyetinde telakki edilir. Zahiren bu doğrudur; fakat Sırp ve Yunan hareketleri de o hareketlere
    iştirak edenlerin azim ekseriyeti nazara alınırsa, islam haki­miyetine karşı kıyam eden ve hıristiyanlığı galip getirmek is­tiyen dini hareketler addedilmek Iazımgelir. Vehhabi hareketi, mezhebi ve dini esaslara istinaden, Türk hakimiyetini tanı­mamak ve Arabistanda bir Arap devleti tesis etmek gayesini istihdaf etmiş ve hareketin iptidalarında bile bir müddet için buna muvaffak olmuştur. Vakıa üzerlerine sevkolunan Os­manlı ve Mısır askerlerinin tazyikı ile Vehhabilerin hakimiyet havzaları tahdit edilebilmişti; bununlaberaber Arap memle­ketlerinin Osmanlı imparatorluğundan ayrıldığı XX. asra kadar, yani bir buçuk asırdan fazla bir zaman, Vehhabilik Necid sahrasında mevcudiyetini muhafaza etmiş ve nihayet XX. asrın ikinci rub'unda Mekke ve Medineye sahip olarak, "Hicaz Kırallığını ele geçirmiştir. Vehhabiliğin dini nazariyeleri ve siyasi faaliyetleri hakkın­da bazı membalar vardır. Biz bu mezhebin orijinal eserlerini bulup tetkik edemedik, ancak Hollandalı Müsteşrik Müverrih R. Dozy'nin "Essai sur l'histoire de lIslamisme,, adlı eserileri][ Macarlı Müsteşrik ]. Goldeziher'in "Die Religion des Islams namındaki eserinden, ve bu hareketi çok tafsil ile anlatan Cevdet Paşanın tarihinden istifade ettik. Avrupalı iki alim, Vehhabi mezhebini bitarafane tahlil ediyorlarsa da, an'anevi Sünniliğe çok merbut görünmek istemiyen Cevdet Paşa Sün­nilik taassubu ile Vehhabiliği tenkide ve iptale uğraştığından yazıları bitaraf sayılamaz. Bu membaların verdiği malllmata göre Necid'in garbında vaki El-Huta da Temim kabilesinden dünyaya gelen Abdül­vehhab, bir müddet Medinede tahsili ilmettikten sonra islam aleminin başka medreselerini de dolaşarak malumatını arttırmış ve nihayet mütalea ve müşahedelerine istinaden, İslamın temelinden bozulmuş olduğuna hükmetmiştir. Bu­nun üzerine Abdülvehhab, islamı evveldeki saflığına irca etmek için çalışmağa karar verdi; ve dersler ile, vaızlar ile fi­kirlerini neşre koyuldu. Abdülvehhabın tetkik ve tetebbüler ile vasıl olduğu netice, tamamen orijinal değildir: Daha XIV. asrın başlarında Suriye ulemasından ibni Teymiye, islamın bozulduğuna dair müşahedelerine müstenit eserler yazmıştı fakat davaları, islam uleması arasında mevcut fikri vahdete mugayir olan bu zat, hapsedilmiş ve 1327 senesi hapisa­nede ölmüştü. Bununla beraber, ibni Teymiye'nin tabilerin­den olan İbni Kayyım adlı diğer bir alim de, ayni vadide bazı eserler neşretmişti. Abdülvehhab, bu aIimlere istinaden siste­mini kurmuş ve fikirlerini neşr ve tamime başlamıştır. İşte bu sistem Vehhabi mezhebi diye maruf olmuştur. Vehhabi mezhebinin en esaslı akidesi şu idi : İnsanların kabirlerine ibadet edilemez; velev peygamber bile olsa. Bu esasa binaen, Vehhabiler nazarında paygamber Hazreti Mu­hammedin kabrine gösterilen hürmet adeta perestistir, şirktir. Peygamberin kabrine hürmet şirk olunca, başka embiya, es­hap ve evliya sayılanların kabirlerine türbeler inşa etmek,
    bunları süslemek ve ziyaret etmek te evleviyetle şirk olur. Veh­habller, evvela kendi memleketlerinde bulunan eshabı resulün kabirlerini yıkarak işe giriştiler. Vehhabilik bu "Ziyareti Ku­bur,, müşrikliğinden başka, süsü, tekellüfü, tütün ve kahve gibi mükeyyefatı da şiddetle menediyordu. En sade elbiseler
    giyip, en iptidai çadırlarda oturmağı, yemek yerken çatal şöyle dursun, kaşık bile kullanmamağı emrediyordu. Müver­
    rih Dozy, Vehhablieri protestanlığın put kırıcılarına benzetir. Vehhabi mezhebinin çıktığı sıralarda, müslüman devletle­
    rinin en kuvvetli, en zengin ve en muhteşemi Osmanlı salta­natı idi. Vehhabllerin oturdukları memleket, Necid de resmen Osmanlı imparatorluğu aksamından sayılıyordu. Osmanlı sultanları, Mekke ve Medineyi çok süslemişler, Peygamberin kabrine birtakım kıymetli elmas vesair taşlar takmışlar, her iki mubarek beldenin mukaddes makamlarına altından,
    gümüşten tezyinat yaptırmışlardı. Vehhabiler, sultanların din­darlık diye yaptıkları bu işleri, müşriklik sayıyorlar, Osman­lılara husumet hissi besliyorlar ve Osmanlıların hakimiyetini Arap yarımadasından kaldırmak gayesini güdüyorlardı.
  • EY TÜRK MiLLETi!..

    Ben ki Tanrı’nın izniyle tahta oturmuş
    Türk Bilge Kağan.

    Sözümü sonuna kadar dinle…

    Önce kardeşlerim, çocuklarım! Sonra bütün soyum. Güneydeki Şatlar, Apalar kuzeydeki Tarkanlar buyruk beyleri Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri…

    Milletim: Bu sözümü iyice işit, iyice dinle…

    Üstte mavi gök, allta kara yer yaratıldığında ikisi arasına insanoğlu yaratılmış.
    insanoğlu üstünde atalarım Bumin Kağan, istemi Kağan Hükümdar olmuş. Türk milletinin ilini tutmuş töresini düzenlemişler…

    Ordu yürütüp dört bir yandaki başlıya baş eğdirmiş dizliye diz çöktürmüş…
    Çin milleti ile komşu olmuşlar. Altını, gümüşü, ipekliyi sıkıntısızca veren Çinlinin sözü tatlı ipeklisi yumuşak imiş…Bunlarla uzak kavimleri kendisine yaklaştırır, sonra kötülük edermiş…
    Bilge kişiyi, yiğit kişiyi sevmez, yürütmezmiş…Türk milleti varlığa, tokluğa ve rahata alışıksın. Böyle olduğu için boş tatlı sözlere kanıp Kağanının, Beyinin sözünü beklemeden her yere gittin, aldandın, aldatıldın, böyle olunca oralarda hep mahvoldun…
    itaatsizliğin yüzünden seni kalkındırmış Kağanına ve eline kendin kötülük getirdin, kendin yanıldın…
    iyice düşün:

    Silahlılar gelip seni nasıl dağıttılar mızraklılar gelip seni nasıl sürdüler?
    Mukaddes Ötüken ormanının milleti dağıldın…
    Doğuya giden gitti, batıya giden gitti. Gittiğin yerde kanın su gibi aktı, kemiğin dağ gibi yattı.

    Bey olacak erkek evladın köle, hanım olacak kız evladın cariye oldu.
    Kocamışlara , bilgelere itaatsizligin yüzünden…Tahta oturduğumda; şuraya buraya dağılmış olan milletim ölüp biterek yaya ve çıplak olarak geri geldi. Milletimin adı yok olmasın; Töre yok olmasın diye, gündüz oturmadım gece uyumadım.Gözden yaş gelse önleyerek, gönülden çığlık gelse geri çevirerek düşündüm.
    iyice düşündüm.

    Milletimi kalkındırayım, besleyeyim diye kuzeye, güneye ve doğuya on iki büyük sefer yaptım, savaştım.
    Ondan sonra Tanrı bağışlasın; talihim ve kısmetim varolduğu için Ötüken‘i il tuttum. Açları doyurdum, çıplakları giydirdim. Yoksul milleti zengin kıldım. Az milleti çoğalttım. Artık kötülük yok.
    Ve Türk Kağanı Mukaddes Ötüken Ormanında oturdukça ülkede sıkıntı olmayacak, töre yaşayacak..

    Üstte Gök Basmasa Allta Yer Delinmese Senin ilini ve Töreni Kim Bozabilir?
    EY TÜRK TiTRE ve KENDiNE DÖN!…
  • “Yabancı kavimlere iç işlerinde tam bir bağımsızlık tanırlar, vergilerini verdikleri, düzeni bozmadıkları müddetçe yüzyıllardan beri devam edegelen yaşayış ve âdetlerine karışmazlardı. Herhangi bir ayaklanma olursa, şiddetle bastırırlardı. Yabancı kavimleri askere almazlar ve o çağda bütün dünyada olduğunun aksine ücretli asker kullanmazlardı. Türk ordusu, tam mânâsıyla bir millî ordu hüviyetlerindeydi. Büyük Türk Hakanlığı’nın güç kaynaklarından birini de şüphesiz bu özellik teşkil ederdi.
  • “Tükler coğrafya mesafelerinden asla ürkmeyen bir kavim olarak İlk ve Orta Çağ tarihine geçmişlerdir. En uzak ülkeye ayak basar basmaz, sanki yüzyıllarca bu ülkelerdeymiş gibi tam bir devlet teşkilâtı kurarlardı. Türk kavimleri ve komşuları birleşti, Büyük Türk Hakanlığı büyüdü mü, daha uzak ülkelerin fethi başlardı.”