• Apo Kimdir?
    Abdullah Öcalan 1949’da, Kuzey Kürdistan’ın Urfa iline bağlı Halfeti ilçesinin Ömerli köyünde dünyaya geldi. Babası Kürt, annesi Türk’tü. Ama büyük ihtimalle Ermeni asıllıydı. Ana Dili Kürtçe’ydi. Türk Dili ile ilk defa, 1956’da Ermeni köyü olan Cibin’de ilkokula yazıldığında karşılaşıyor. Hergün okula yürüyerek gidip geliyor. Başarılı bir öğrencidir. İlkoku­lu bitirdikten sonra, ortaokula Nusaybin’da (Asurluların eski Nisivi) devam ediyor. Ortaokulu bitirdikten sonra, askeri lise­ye girmek için yazılı imtihana katılıyor. Büyük ihtimalle Kürt olduğu için giremiyor. Bu, onun etnik kökenini anlamasını sağlayan ilk olaydı. 1966’da imtihanla Ankara Tapu Kadastro Lisesi’ne giriyor. Orada okuduğu dönem, politik düşünceleri gelişmeye başlıyor ve ilk mücadelenin çekirdekleri bu dönemde oluşuyor.1968 Mayıs Rüzgarları Türkiye'de de esmeye başlıyor. Öcalan Ankara’da lise ikinci sınıftadır. Bu eylemler Öcalan’ı da etkiliyor.

    1968 Ekim’inde Hulusi Turgut’un Molla Mustafa Barzani ile yaptığı söyleşiden de etkileniyor. Söylediğine gö­re, bu söyleşiden Kürt sorununun siyasi boyutunu kavrıyor. O dönem Huberman’ın “Sosyalizm in Alfabesi” kitabını da oku­yarak, sosyalist ideoloji ile birleştiriyor. 1969’lara geldiğinde, o da sol gençlik hareketi içinde politik olarak kendini ifade et­mek için Kürt yoldaşlar aramaya koyuluyor.Döneme ilişkin şu bilgileri de eklemek gerekiyor. Kürt gençliği de 1968 yılı Üniversitelerde en önde vuruşuyordu. Bu eylemler içinde "Türk Sol”u ile ayrışma da başlamıştı. Daha sonra Doğu Kültür Dernekleri Federasyonu örgütlenme­si çalışmaları ile ayrı örgütlenme gündeme gelmişti. Sol, sos­yalist, sosyal-demokrat, liberal, milliyetçi vb. çizgilerin he­men tümünde yer alan militan Kürt gençlerinin biraraya gel­meleri süreci hızla sürüyordu. 1968 rüzgarları, tabiri caizse somut programlara, eylemliliklere dönüşmüştü. Türkiye’nin sorunları, hak talepleri gibi Kürtlerin de talepleri gündeme oturmuştu. Kamuoyu da bütün bu gelişmelerden haberdardı. Bu çalışmaların ardından çok önemli kitlesel bir hareket orta­ya çıkıyor, hem Batı’daki Kürt gençlerini, hem de Kürdis- tan’daki kitleyi kucaklıyabiliyor. Bu, DDKO hareketidir. 1969 ortalarında kuruluşu tamamlanıyor ve faaliyetleri başlı­yor. Bundan önce de TKDP’nin illegal çalışmaları var. Yani, sözü edilen süreçte, 1968 rüzgarları dışında, Kürtlerle ilgili bu gelişmelerin etkileyici olduğunu belirtmek gerekiyor. Tarihsel süreç bakımından son derece önemlidir.DDKO’lar ve yöneticileri ile ilgili 1970 Operasyonu son­rası dava açılmıştı. Yöneticilerinin büyük bölümü cezaevine konulmuş ve yargılamaları başlamıştı. 12 Mart 1971 Askeri Darbesi sırasında DDKO sanıklarının bir bölümü, Türk “So­lu” ndan tutuklu olanlarla Ankara Merkez Cezaevi’ndeydiler. Ankara’da yargılanmaları devam ediyordu. Daha sonra, Dos­ya Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkeme­si’ne görevsizlikle gönderildi ve orada daha kapsamlı DDKO Davaları başladı. Türk “Solu”ndan tutuklu olanların tümü 12 Mart 1971 itibariyle tahliye oldular. İçlerinde daha sonraki dönem birçok örgütlenmede adı geçen unsurlar da vardı. DDKO’lar daha sonra, duruşmalar sırasında mahkeme kararı ile kapatıldılar. Kapatılmaları herhangi bir faaliyetle ilgili de­ğil, genel olarak sıkıyönetimin bölücülük faaliyetleri nedeniy­le toplu bir kapatma kararıydı ve Askeri Darbe’nin uygulama­sıydı. Kürt sorunu ile ilgili devlet politikası gereğiydi ve tu­tuklu sanıkların direnişi, savunmaları vb. ile de ilgiliydi. Ka­patılma olayı ayrıca büyük provokasyonlarla yapılmıştı.1969’ların sonunda Ankara’daki Kadastro Lisesi’nden me­zun olan Öcalan, Diyarbakır’a gidiyor ve orada Tapu Müdürlü­ğü’nde çalışmaya başlıyor. Bu çalışmaları sırasında orada, bir yandan devletle Kürtlerin ilişkilerini, öte yandan zengin toprak sahipleriyle topraksız yoksul Kürtlerin sınıfsal çelişkileri ve ilişkilerini inceleme fırsatı buluyor. Edindiği tecrübeler, onun ideali olan Bağımsız ve Demokratik Kürdistan için düşüncele­rinin ve entellektüel mayanın değerli araçlarını oluşturuyorlar.Öcalan, 1971 yılında İstanbul’a giderek Hukuk Fakülte­si’ne kaydını yaptırıyor ve bir öğrenci yurduna yerleşiyor. Burada, Lenin’in “Ulusların Kendi Kaderlerin Tayin Hakkı’ kitabını okuyor. Ve bu kitaptaki teorik önermeleri Kürt Ulu­su’na uygulamayı kararlaştırıyor. Bu düşünceler temelinde, Kürtlerin Kendi Kaderlerini Tayini Hakkı’nda bir araştırma- inceleme de yapıyor. İstanbul’daki çevrede henüz Kürtlerin pek fazla olmadıkları (!) Öcalan’ı tatmin etmiyor ve oradan ayrılıp Ankara’ya yerleşiyor. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fa­kültesi’ni terketmeden, 1971 sonlarında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavlarına giriyor ve kazanıyor. Bursla öğrenimine Ankara’da devam etmeye başlıyor. Bu ara­da, felsefe, politik tarih ve bölge halklarının tarihini araştırı­yor. Marksist-Leninist çerçevede hareket eden ve önemli bir bölümü Kürt halkının Kaderini Tayini çıkışını kucaklayan, kendi ideolojisini oluşturmaya başlıyor. Bu temelde öğrenci hareketi içinde enerjik bir çalışmaya girişiyor.Öğrenci olduğu bu dönemde, Marksist-Leninist bir örgüt olduğunu söyleyen THKP-C ile ilgileniyor. 1972 Nisan’ında “Şafak Grubu”nun bildirisini dağıtırken yakalanıp, tutuklanı­yor. Ankara Mamak Askeri Cezaevi’ne konuluyor, 7 ay tutuk­lu kaldıktan sonra tahliye oluyor. Cezaevi’nden çıktıktan son­ra, kaygılı bir ruh hali içindedir. Teorik eğitimle, özgürlüğü seven ve inançlı gençler aramaya başlıyor. Görüşlerini yay­maya, Diyarbakır ve Kuzey Kürdistan’ın diğer şehirlerinde yol arkadaşları ediniyor.1973’ün 1 Mayıs’ında altı arkadaşıyla ilk toplantısını yapı­yor. Bu toplantıda, bağımsız Kürdistan görüşü ortaya atılıyor. Toplantıya katılanlar, Abdullah Öcalan’ı doğal liderleri kabul ediyorlar ve şu noktalarda anlaşıyorlar;“Doğu ve Güneydoğu daki Türkiye’nin şehirleri Kür­distan’ ın bir parçası ve işgal altındadır. Bu nedenle illegal bir örgütün kurulup, bu bölgelerin işgalden kurtarılıp ve bağımsız bir Kürdistan’ ın kurulması zorunludur”.Bu dönemde aynı zamanda, Türk Devleti tarafından eko­nomik olarak desteklenen aşırı sağ-faşist öğrenci örgütleri de üniversitelerde ortaya çıkmaya başlıyorlar. Devrimci, sol ke­simin örgütü olan ADYÖD de bu dönem kuruluyor.Apo’nun çalışmaları devam ediyor. 1975’de yoldaşı Meh­met Hayri Durmuş ile birlikte, “Kürdistan Devriminin Yolu” adlı 68 sayfadan oluşan ve gruplarının mücadele ön program taslağını kaleme alıyorlar. Ayrıca, örgütün çekirdeği 1975 sonlarında oluşuyordu. 1976 başlarında ise, örgütün çalışma­larının Kuzey Kürdistan’a yayılması kararı alınıyor. Bu karar çerçevesinde, örgüt, kadrolarını Antep, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Elazığ, Bingöl, Dersim, Kars ve Ağrı'ya gönderiyor. Bu kadrolar, özellikle kendi akraba çevreleri de dahil olmak üzere, gençleri örgütleyip, Kürdistan’da örgütün ilk alt yapısını da oluşturuyorlar.Apo, örgütün üst kadrolarını, 1977 yılında Ankara MMO. ’nın binasındaki salonda topluyor ve bu toplantıda eylemlilikle­rinin genel ideolojik çerçevesi belirleniyor ve değerlendirilmesi yapılıyor. Aynı toplantıda, Kürdistan’daki koşulların uygun ol­duğu düşünülerek, Apo’nun lider olarak örgütün bazı bölge gu­ruplarını ziyaret etmesi, toplantılar yapması ve diğer bölgeler­deki kadrolarla da tanışması kararı almıyor. Bu karar sonucu Apo, Ağrı, Kars, Dersim, Karakoçan, Diyarbakır ve Antep’e gidip 30-40 kişilik toplantılarda konuşmalar yapıyor. Devrimci hareketin oluşturulması için varolan şartların açıkça olgunlaş­maya başladığı ortada. Böylece, 1977 yılında Apo ve arkadaş­ları bir program ve 1978’de de PKK’nin tüzüğünü hazırlıyorlar.
  • Başka birkaç kaynakta daha anılan ve bilgilerinden yararlanılan Divanü Lugati’t-Türk’ün varlığı bilinmekte ancak 1914 yılına gelinceye kadar tek bir nüshasına bile ulaşılamamaktaydı. Oysa Divanü Lugati’t-Türk’ün bir nüshası eski Maliye Bakanlarından Nazif Bey’in kitaplığında bulunmaktadır. Türk dili ve kültürü bakımından önemini bilemeyen ancak değerli bir kitap olduğunu tahmin eden Nazif Bey, yakınlarından bir kadına kitabı verir ve:

    -Bak sana bir kitap veriyorum. İyi sakla… Sıkıştığın zaman sahaflara götür. Altın para ile otuz lira eder, aşağıya verme! der.

    Bir süre sonra paraya ihtiyacı olan kadın, kitabı Sahaflar Çarşısı’ndaki kitapçı Burhan Bey’e götürür ve otuz liraya satmak istediğini söyler. Divanü Lugati’t-Türk gibi bir eser için otuz lira hiç de yüksek bir miktar değildir ama bu kitabın önemini ve değerini bilmeyenler için yüksek bir bedeldir. Burhan Bey, yüksek bir fiyatla alır diye kitabı Maarif Nazırı Emrullah Efendi’ye götürür. Nazır da kitabı İlmiye Encümenine havale eder. Kitabı incelemek için bir hafta süre isteyen Encümen, bir hafta sonra kitaba on lira değer biçer. Kitabın kendisinin olmadığını, sahibinin otuz liradan bir para bile aşağıya inmediğini söyleyince Encümendekiler,

    -Biz otuz liraya bir kütüphane satın alırız. Al kitabını, istemiyoruz, diyerek kitabı Burhan Bey’e geri verirler.

    İşte tam da o günlerde, ömrünü ve servetini kitaplara adayan, haftada birkaç kez Sahaflar Çarşısı’na uğrayıp, kitapçıları tek tek dolaşarak yeni bir şey olup olmadığını sormayı alışkanlık edinen Ali Emiri Efendi, kitapçı Burhan Bey’in dükkânına uğrar. Ali Emiri Efendi yeni bir şey olup olmadığını sorunca, Burhan Bey,

    -Bir kitap var ama sahibi otuz lira istiyor, diyerek olanı biteni anlatır ve sürenin ertesi gün dolacağını, yaşlı kadının kitabı almaya geleceğini söyler.Eline aldığı kitabın adını okuduğu anda Ali Emiri Efendi, bayılacak gibi olur… Dünyada eşi benzeri olmayan, Türk dilinin en değerli eseri Divanü Lugati’t-Türk’tür elindeki kitap… Otuz değil, otuz bin liraya bile değerdir bu kitaba. Kendisini hemen toparlayan Ali Emiri Efendi, kesin alıcı görünmemek, kitapçıyı şımartmamak amacıyla:

    -Dağınık bir eser… Acaba tamam mı değil mi? Yazarı da Kâşgarlı adlı bir adammış… Kimdir, necidir, belli değil… Sarı çizmeli Mehmet Ağa… Ama ne de olsa bir eserdir… Encümen on lira teklif etmiş, ben de on beş lira veririm… der. Burhan Bey:

    -Kitap benim olsaydı verirdim. Sahibi mutlaka otuz lira istiyor Alacaksanız bir kadına iyilik etmiş olursunuz, almayacaksanız sahibine geri vereceğim, diye söyleyince Ali Emiri Bey:

    -İşte şimdi işin şekli değişti… Bir kadına yardımcı olmak gerekir. Peki, kabul ettim, diyerek kitabı satın aldığını söyler ama yanında yalnızca on beş lira vardır. Eve gidip gelecek olsa kitabın bir başkasına satılması ihtimali bulunmaktadır. Paranın üstünü daha sonra vermek üzere kitabı almak istese kitapçı bunu kabul etmeyecektir. Kitabı bırakıp gitmek de istememektedir. Böyle karmaşık düşünceler içerisindeyken kitabı Burhan Bey’le birlikte bırakır, bir rivayete göre dükkânın kapısını kilitleyip anahtarı cebine koyar ve bir tanıdığa rastlamak umuduyla çarşıya çıkar. Birkaç dakika sonra eski Darülfünun edebiyat hocası Faik Reşat Bey ile karşılaşır. Hemen yanına koşar:

    -Varsa, aman bana yirmi lira ver! der. Faik Reşat Bey’de on lira vardır, hemen onu verir. Geri kalanını getirmek üzere aceleyle evine gider. Ali Emiri Efendi de Burhan Bey’in dükkânına döner ve gönül rahatlığıyla Faik Reşat Bey’i beklemeye koyulur. Burhan Bey şaşkın vaziyettedir. Kitabın önemli bir eser olduğunu o da anlamıştır artık…

    Birkaç dakika sonra Faik Reşat Bey elinde on lira ile gelir. Ali Emiri, otuz lirayı hemen verir ama Burhan Bey bir de bahşiş istemektedir. Üç lira da Burhan Bey’e verir ve Faik Reşat Bey ile birlikte dükkândan ayrılırlar, konuşa konuşa çarşıdan çıkarlar. Fakat Ali Emiri’nin gözü arkadadır, Burhan Bey’in satıştan vazgeçip arkasından gelip kitabı istemesinden korkmaktadır. Kimsenin gelmediğinden emin olunca:

    -Oh… Elhamdülillah! diyerek evine gelir. Ne kadar değerli bir esere sahip olduğunu, kitabı incelemeye başladığında anlar. Dostlarına, arkadaşlarına kitabın değerini şöyle anlatır Ali Emiri Efendi:

    Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir… Türkistan değil bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Seyyibuyihin kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez… Bu kitapla Hz. Yusuf arasında bir benzerlik vardır. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz üç liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem…
    Dursun Gürlek
    Sayfa 96 - Timaş Yayınları
  • Barış Manço, Fransa’da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur.
    Karşısında küstah bir spiker vardır ve Barış Manço’yla dalga geçmektedir.
    Sürekli “İşte Türk, yani barbar, vahşi” vs. demektedir. Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere “Yanınızda kâğıt para var mı?” diye sorar.
    Bu soru spikeri şaşırtır ve “Evet var ama ne olacak?” der. Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkarır.
    Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında “Anahtar” adlı şarkısını söylemiştir. Bu şarkının bir bölümü şöyledir: “Beş Akif-bir saat kulesi, iki kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, iki Mevlana-bir Sinan”...
    Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemde Türk paralarının arkasında fotoğrafı olan kişilerdir...
    Barış Manço spikere sorar: “Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kimdir?” Spiker, “General” der. Barış Manço diğer paralardaki kişileri de sorar. Spikerin verdiği cevaplar hep, “Falanca general, falanca amiral, falanca komutan” şeklindedir...
    Bu sefer Barış Manço cebinden Türk paraları çıkarır. Spikere şöyle der:
    “Bakın bu parada fotoğrafı görülen kişi Mehmet Akif Ersoy’dur, kendisi büyük bir şairdir. Bu fotoğraftaki kişi de Mevlana’dır, bir düşünürdür. Bu paradaki kişi Fatih Sultan Mehmet’tir, adaletin sembolüdür. Bu paradaki kişi ise Atatürk’tür, ‘Yurtta barış, dünyada barış’ diyen ulu önderimizdir.
    Bizim paralarımız işte bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamlarımızın fotoğraflarını bastık.
    Siz Fransızlar asıl kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş yapan adamlarınızın fotoğraflarını basmışınız!”
    Barış Manço’nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri canlı yayını keserler ve spikeri programdan alırlar. Başka bir spiker gelir ve canlı yayın yeniden başlar. Yeni spiker Barış Manço’dan ve Türkler’den özür diler, programa böylece devam edilir...
  • Şevket Süreyya Aydemir harbe katılmadan önce büyük Turan umutlarıyla dolu bir Türk genci ve bu umutlarla gidiyor cepheye. Fakat anadolu diye gördüğü topraklar, kurak ve bozkır, akarsuları ise onun geldiği yerdeki gibi gür akmıyor. Şaşkına dönüyor Aydemir, şiirlerle cennet diye anlatılan anadolu bu olamaz, diyor. Fakat harbe katıldığında, bölüğündeki askerlerin, anadolu askerlerinin cehalet ortamında büyüdüklerine de tanık oluyor ve bu tanıklığını otobiyografik romanı olan Suyu Arayan Adam’ın 86-91 sayfa aralığında şu şekilde aktarıyor:

    “...Fakat o vakit, örneğin bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen kimse de yoktu.
    Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual cevaplars katılmamasını söyledim. Sonra askerlere sordum:

    -Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?

    Hep birden:

    - Elhamdü-l-illah Müslümanız,
    diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi “İmamı azam dinindeniz” dedi. Kimisi “Hazreti Ali dinindeniz” dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada:

    -İslamız,
    diyenler de çıktı ama;

    -Peygamberiniz kimdir?
    deyince, onlar da puslayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi;

    -Peygamberimiz Enver Paşadır!
    ...
    “...Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

    -Bi hangi milletteniz,
    deyince her kafadan bir ses çıktı.:

    -Biz Türk değil miyiz?
    deyince de hemen

    -Estağfurullah!
    diye karşılık verdiler.

    ...”Estağfurullah” diye cevap verenlerin görüşüne göre, Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama, onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı.

    Anadolu‘da vaktiyle binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Gerçi bu öldürülenler hakiki saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleriy’diler. Demek ki korku hala yaşıyordu...

    Bu durumun Aydemir’i umutsuzluğa sürüklediği de oluyordu. Ve şöyle yazıyordu kitabında:

    -“Bu insanlar neye yarar, derdim, bu adamlarla, bu birbirini tutmayan, birbirine yapışmayan insan malzemesiyle hangi toplum yapısı düzenlenebilir? Ancak disiplinin kıskacı içinde savaşıyorlar ve ölüyorlar demektir. Bu şehit künyesi diye askerlik şubesine gönderdiğimiz isim, belki de hakikatte yakalanmış bir asker kaçağının uydurma adıdır. Galiba biz kendi kendimizi aldatıyor. Galiba ilerimizde Turan’ı kurmak isterken gerçekte, arkamızdaki Türkiye bile bizim değil... Hatta ilk iş, belki de Turan’dan önce Türkiye’yi kurmak ve kazanmak?...”

    Fakat sonra bu düşüncesini tam tersi yönde şekillendirdiğini de şu şekilde aktarıyor:

    “ peki ama, diyordum, bu insanlar kendi sefaletlerinden niçin kendileri sorumlu olsunlar? Evet, kendi maddi ve manevi sefaletlerinden?Yüzyıllar boyunca bu insanlara ne verdik? Köylerine yol mu yaptık? Yol başına mektep mi kurduk? Camisi, muallimi, imamı var mı? Hastalıklarıyle mi savaştık? Eşkiyaya, toprak ağasıba, şeyhe, mütegallibeye karşı onu koruduk mu? Dinin hükümlerini, milletin adını, vatanın sınırlarını öğrettik de öğrenmediler mi? Verdiği vergileri, aldığımız askerleri ne yaptığınızı söyledik mi? Padişahın adını nereden bilsin? Başkentin adını neden bilsin? Hatta bütün bunlara rağmen onun bugün gene burada olmasına şükretmeli. Yoksa bu at bir gün başını kaldırır ve bizi üstünden atabilir!...”
  • Amerikan halkının en çok izlediği haber kanallarından NBC’deki öğlen haberlerinde, kanalın meşhur anchorlarından Ali Welshi, stüdyodaki ekranın başına geçti ve tane tane seyircilere anlatmaya başladı: “Şimdi size kim olduklarını anlatmak istiyorum.”

    Ekranın tepesinde “Kürtler” yazıyordu. Altında ise “Kürtler kimdir?”

    Britannica Ansiklopedisi ve New York Times’a dayandırılan müthiş bilgiler şöyle sıralanmıştı:

    “Etnik ve linguistik bir grup. 25-30 milyon nüfusları var. 74 bin millik bir alana yayılmış durumdalar.”

    On binlerce kilometre öteden manzara işte böyle görünüyor. BBC’de, CNN’de de günlerdir benzer “Kürtler kimdir” haberleri yapılıyor.

    O yüzden Batılı gazetecilerin, siyasetçilerin hatta uzmanların “Türkiye’nin Suriyeli Kürtler’e saldırdığı, operasyon düzenlediği” haberlerinin yorumlarının altına, üstüne “Kürtler değil, PKK” diye düzeltmeye çalışmanın, İngilizce hazırlanmış YPG’nin aslında PKK ile aynı şey olduğunu anlatan dokümanları paylaşmanın pratikte pek bir karşılığı yok.

    Günlerdir Amerikan televizyonlarında, gazetelerinde “Kürtlere ihanet etti” diye yerden yere vurulan Trump’ın tepkileri bastırmak için “Kürtler bize Normandiya Çıkarması’nda yardım etmedi” demesi de hayatında ilk kez duyduğu Kürtlere Amerika’nın neden ihanet ettiğini anlamaya çalışan sıradan Amerikalılar için bu o kadar aptalca bir bilgi olmayabilir.

    Karşımızda sadece kasti çarpıtmalar, düzeltilince değişecek bilgi eksikleri yok. Hepsini algı operasyonları, Türkiye düşmanlığıyla da açıklayamayız. Mesele Türkiye’nin kamu diplomasisini iyi yapamaması, İngilizce olarak her yerde derdimizi anlatamamak de değil.

    Çünkü esas sorun algılarda değil, gerçeklerde.

    Özellikle de son beş yılda bölgemizde olan bitenlerin dünyada algılanışıyla bizim tarafımızdan algılanışı arasında açılan makasta.

    Bir Amerikalı, bir İngiliz, bir Fransız, bir Belçikalı, bir Kanadalı, bir Avusturalyalı için resim çok net.

    Son beş yılda bütün bu ülkelerin metrolarında, havaalanlarında, marketlerinde, mizah dergilerinde, cafelerinde, maraton koşularında, konser salonlarında barlarında, maç çıkışlarında, kiliselerinde, sinagoglarında katliamlar yapmış, haritada Suriye’nin yerini dahi göstermeyecek yüzlerce kişiyi öldürmüş, Hristiyanları ve Yahudileri açık hedef olarak gören radikal bir terör örgütü var ortada; IŞİD.

    Bu örgüt neredeyse Hollywood yapımı prodüksiyonlarla yıllardır Batılı gazetecilerin, askerlerin kafalarını kesmiş, onları yakmış, bunların görüntülerini frapan prodüksiyonlarla internette yayınlamış, bazı cinayetleri çocuklara işletmiş acımasız bir terör örgütü. Bu örgüte Batılı ülkelerden yüzlerce genç erkek ve kız da gidip katılmış. Bütün bu katılımlar yıllarca gazetelerde, televizyonlarda sosyal bir sorun olarak tartışılmış.

    Musul’dan Halep’e kadar bir hilafet devleti kurmuş, uzun sakalları, yüzlerini kapatan kapkara kıyafetleriyle korku salan, çocukları bile canlı bomba olarak kullanabilen bu örgütün karşısında Suriye’de ve Irak’ta varlık gösterebilecek bir güç kalmamış. Hiçbir ülke de askerlerini Suriye’ye indirip, IŞİD’le göğüs göğüse savaştırmak istememiş.

    İşte bu noktada Suriye’de bu zor görevi ideolojik olarak da IŞİD’e ters olan, Suriye iç savaşında kendi topraklarını savunmak için silahlanmış Suriyeli Kürtler üstlenmiş.

    Radikal bağnaz İslamcı militanlara karşı, başı açık kadın militanları olan Suriyeli Kürtler, ABD ve Avrupa tarafından IŞİD’le savaşması için eğitilmiş, donatılmış, havadan destek verilmiş, onlar da binlerce kayıp vererek, gerçekten de IŞİD’i sahada yenmişler, Rakka’yı ele geçirmişler.

    Amerikalı, Avrupalı askerler yerine ölerek, ABD’de ve Avrupa ülkelerinde katliamlar yapmış bir örgütü yok etmişler.

    Uzaklardan bakan bir Amerikalı ve Avrupalı için hikaye bu kadar.

    O yüzden bu hikayede kendileri yerine, düşmanlarını yenmiş bu silahlı gücün adının ne olduğuyla, hangi terör örgütünün uzantısı olduğuyla ilgilenmiyor, onlara Suriyeli Kürtler diyorlar. O yüzden Türkiye’nin onlara karşı bir askeri operasyon yapmasına da tepki gösteriyorlar, Trump’ı da bu yüzden ihanet etmekle suçluyorlar.

    Ama onların bencilce ilgilenmediği, görmediği kısım Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü Suriye iç savaşında Suriyeli Kürtleri örgütleyen, silahlandıran, onlardan bir ordu oluşturan ve yöneten esas örgüt PKK.

    100 yıllık Kürt meselesinin sonuçlarından biri olan, 40 yıldır Türkiye’nin savaştığı, binlerce insanın ölümüne neden olmuş bir terör örgütü. YPG’nin kadın militanları Batılı moda dergilerinin kapaklarını süslerken, PKK’lı kadın canlı bombalar Kızılay’da otobüs duraklarında katliam yapıyordu.

    60 yıllık NATO üyesi Türkiye, müttefiklerinin kendisinin düşman olarak kabul ettiği bir örgütle Suriye’de IŞİD’e karşı ittifak yapmasını, bu terör örgütünün yönettiği sınır boyunda kurulan özerk bir yönetimi istemiyor.

    Ama üç yıl boyunca Asya’dan Amerika’ya, Afrika’ya 20 ülkede 70 kanlı terör saldırısı yapmış bir örgütü yenmiş YPG’yi de Türkiye dışında hiç bir ülke terörist olarak görmüyor, böyle adlandırmak istemiyor.

    Birbiriyle bir araya getirilmesi çok zor iki farklı algıdan bahsediyoruz.

    Ama Türkiye bu pozisyonda yalnız, o yüzden ortam buna çok müsait olmasa da, hamaset dışında söz söylemek riskli olsa da oturup neden yalnız kaldığını konuşmak gerekiyor.

    Birincisi evet PYD ve YPG’yi, PKK kurdu ve yönetiyor. Biraz tarihi ve sahayı bilen, gerçekleri eğip bükmek istemeyen herkes bunun farkında.

    PKK, 1979’dan beri Suriye’de var. Öcalan 19 yıl Şam’da yaşadı, örgütünü buradan yönetti, PKK Kandil’den önce Beka Vadisi’ndeydi. Suriyeli Kürtler arasında PKK hep popüler bir örgüt oldu. Ama tek örgüt değildi. Barzani’nin KDP’si 50’lerden beri Suriye’de örgütlü. Barzani ayaklanmalarında Suriye’nin Kürt bölgesi de kullanılmıştı. Ama Suriye iç savaşında, savaş konusunda daha tecrübeli olan PKK, Şam rejimiyle de işbirliği kurarak diğer grupları zamanla tasfiye etti, Suriyeli Kürtleri silahlandırarak YPG’yi kurdu.

    Bir kısmı çocuk yaşlarında olan on binlerce Suriyeli Kürt, YPG ile 2011’den bu yana Suriye iç savaşında kendi yaşadıkları yerleri diğer silahlı gruplara karşı koruyor.

    YPG’nin Kandil’den yönetildiğine kuşku yok. Zaten başında da Öcalan’ın Şam’dayken yanında kalan, evlatlığı, eski PKK Avrupa Sorumlusu Şahin Cilo var. Rojava’da kurulan devletin resmi ideolojisi Apoculuk.

    Ama YPG, aynı zamanda Suriye iç savaşında silahlanmış diğer Suriyeli Arapların örgütleri gibi artık Suriyeli Kürtlerin yerel ordusu. On binlerce silahlandırılmış erkek, kadın, gençten bahsediyoruz. O yüzden YPG ile savaşmakla Suriyeli Kürtlerle savaşmak arasında sınırlar belirsizleşiyor. Bir de dağ, tepe olmayan, dümdüz bir araziden bahsediyoruz. O yüzden çatışmalar yerleşim yerlerinde oluyor. Bu da operasyonu siviller açısından riskli hale getiriyor.

    Algılar arasında makası açan bir diğer etken Türkiye’nin IŞİD meselesine olan mesafesi. Türkiye, Suriye meselesinde önce Esad’a karşı bir tutum aldı. Açık kapı politikasıyla Türkiye Suriye’ye geçip Esad’a karşı savaşmak isteyenlere bir yol oldu. IŞİD de bu yolu kullandı. IŞİD, Türkiye için en başta bir tehdit oluşturmadı.

    Ama sonra Türkiye, IŞİD’in en kanlı katliamlarına sahne oldu. Ankara’da, Diyarbakır’da mitinglerde, Suruç’ta kültür merkezinde, Antep’te düğünde, Sultanahmet’te, Beyoğlu’nda, yılbaşı gecesi Reina’da IŞİD büyük katliamlar yaptı.

    Ama bu katliamlar Türkiye’nin, Batılı ülkeler gibi Suriye’de kendisine esas birinci tehdit olarak IŞİD’i görmesine yetmedi. Türkiye için Esad ve PKK uzun süre daha öncelikli tehdit olarak kaldı. Bu yüzden Ankara, IŞİD’e karşı kurulan koalisyona girmekte direndi, Obama’nın kimyasal saldırıya rağmen Suriye’ye askeri müdahalede bulunmayacağını deklere etmesinden sonra, IŞİD’e karşı Türk ordusunu sahaya sürme tekliflerine de haklı olarak karşı çıktı. Bu da Türkiye’nin IŞİD’e karşı pozisyonunu flulaştırdı, Batılı ülkeler içinse Suriye’de esas mesela IŞİD haline geldi.

    Türkiye’nin Kürtlerle olan ilişkilerinde yaşanan kırılmalar Türkiye’ye karşı algıları değiştiren bir diğer etken.

    En büyüm kırılma 2014’de IŞİD Kobani’ye saldırdığında yaşanmıştı. Türkiye, sınıra doğru kaçan Kürtlere kapıları bir kaç saat açmadı bu saldırıya karşı herhangi bir adım da atmadı ama ABD, uçak ve füzelerle gelip IŞİD mevzilerini vurdu. Bu Kürtler ile Türkiye arasında bir kırılma yarattı. Sadece dışarıdaki değil, Türkiye cumhuriyeti vatandaşı Kürtler de, komşu Kürtlere yardımda geciken kendi devletlerini sorguladı, bu Kürt milliyetçiliğini yükseltti 6-8 Ekim’de kanlı sokak olayları oldu.

    Kürtlerle ilişkiler bağlamında bugün operasyonun yapıldığı konjonktür de Türkiye’ye yönelik bakışı doğrudan etkiliyor. İçeride çözüm süreci yok artık, HDP’nin genel başkanı ve milletvekilleri hapiste, daha bir kaç ay önce seçilmiş belediye başkanlarına yönelik kayyımlar atandı. 2017’de referanduma karşı Ankara’nın aldığı sert tavır yüzünden Irak Kürdistan yönetimiyle de Türkiye’nin ilişkileri bozuk. Türkiye’de terör olaylarında bir azalma var, 2015’deki gibi hendek terörü, sivil katliamları yaşanmıyor, Suriye’den kaynaklı somut bir terör tehdidi de bulunmuyordu. Bütün bunlar üst üste gelince Suriye’ye müdahalenin sadece PKK’ya YPG’ye karşı olduğunu Türkiye’de ve Türkiye dışında yaşayan Kürtlere anlatmak kolay değil. Bu operasyonun 2014’deki gibi bir kırılmaya neden olması, Kürt milliyetçiliğini yükseltecek bir etki yapması mümkün.

    Üstelik Türkiye, 90’lardan bu yana Irak’a ve son yıllarda Suriye’ye yönelik, teröre karşı onlarca kez sınır ötesi operasyonlar düzenlemiş bir ülke. Ama bu operasyon neredeyse ordumuz Misak-i Milli topraklarına dönüyor havasında, mehter marşları, camilerden okunan selalar eşliğinde yapıldı. Dışişleri Bakanı bile üniformalı poz verip, üst düzey siyasetçiler olan bitene savaş dedi, operasyonu eleştirilenler, muhalif haberler yapanlar hemen gözaltına alındı.

    Zaten Türkiye’de demokraside, medya özgürlüğünde, hukuk alanında yaşanan gerilemeler Türkiye’nin sözünün değerini ve inandırıcılığın azaltmış durumda. Bir de buna hem ABD’de hem de Batılı ülkelerde bir nefret objesine haline gelen Trump’ın desteği de eklenince, ona karşı olan çevrelerin de okları Türkiye’ye dönmüş oldu.

    Ve ortaya bu manzara çıktı. Türkiye haklı bir mücadelede, yalnız kaldı.

    Ama bu haksız algıyı değiştirmenin tek bir yolu var, algıyı yaratan resmin gerçeğini değiştirmeye çalışmak...

    Belki işe “Türkler ve Kürtler doğal düşman, 200 yıldır savaşıyor” diyen cahil Trump’a kızdığımız kadar, bu sözleri onun ağzına verdiğimiz için kendimize de kızarak başlayabiliriz.

    Neden bu coğrafyada sorunlarımızı çözmeyi başaramadık da binlerce kilometre ötedeki bir ülke aramıza böyle girebildi, bugün neden sınırın iki tarafında birbiriyle akraba olan ailelerin yaşandığı komşu Nusaybin ve Kamışlı’da insanlar ölüyor.

    Belki bu heyheyli günlerde değil, ama daha serinkanlı bir zamanda bu sorular üzerine düşünmeye başlamak, algılara karşı Don Kişot gibi mücadele etmekten daha fazla işe yarayacaktır.

    Yıldıray Oğur
    https://www.karar.com/...orun-algida-mi-11593
  • Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleserek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değismeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık. Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy suuruna karsı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türklesmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü sekillerde ispat ederken, Türkler de hiç süphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar. Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karısmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karısmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz. Türkçülere soyculuğu değismez bir prensip olarak kabul ettiren iste budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, baska soylarla karısmıstır. Bundan bir sey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan baska soylarla karısmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur. Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düsmanlığını bizdeki gafillere asılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düsmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savası’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karısması yüzünden düstükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düsman kesilmişlerdir. Fakat, onların düsman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği

    bilgiler haline gelmistir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padisahı küçük düsüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Soyculuk aleyhinde bulunanlara sunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karsı

    yaptığı ayrımı, Türkçüler, baskalarına karsı da yapmaktadırlar. Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yasamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmis olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türklesen, Türkçeden baska dil bilmeyen ve kendisini baska bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy suurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçeklestirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birlesmesi düsüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Genis bir vatana yayılmıs olan bu Türkler, geçmiste muhtesem rol oynamıs, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, baska milletlerin hakimiyeti altına düsmüs olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düsüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan milletdaslarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından kosmasın? Yaratılıstan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yasatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yasatmıslardır. Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yasıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yasayan Türkler değil, medeni ülkelerde yasayan Türkler de buraya hasret çekiyor. Bir süre önce Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanısmıstım. Gümrükte ve baska yetlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmisti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yasadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen, Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savasında sehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemisti. Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karsı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmistir. Millerleri büyüten seyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtisam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düsünmek ve yalnız bugün için yasamak insanlara hiçbir seref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yasamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, seref için ve muhtesem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır. Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birlestirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavusturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birlesmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını

    istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karsılasıyoruz. Baska bir

    deyisle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir? Türk her seyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konusması ve Türk kültürünü tasıması gerektir. Türk oldukları halde anadillerini kaybetmis olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye

    Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için,

    günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak baska bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla esittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Türkleri, bir millet olmaları için, geçmiste mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yasamıslardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan siddetle çarpısmıslardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vurusmaları tek acıklı olmustur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin süphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca

    boğusmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birlesmelerine engel olamamıssa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birlesmesi ve kaynasması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin basına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılısı Türkistan’ın yıkılısına yol açmıs, Kırım’ın çöküsü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmustur. Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin suurlu bir sekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savasını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıstır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıstı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir

    ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan baska, bizim de imza

    koyduğumuz Birlesmis Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yasama

    hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, baska milletlerden

    daha çok layıktırlar. Baska milletler, koydukları imzanın serefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç

    süphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan samanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk

    müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmustur. Bununla beraber Türk

    olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin

    saman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden

    bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de

    yerlesenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir sartı saydıkları için

    yapmışlardır. Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçeklestiği takdirde bütün bu saman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları simdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünilik-siilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıstaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz. Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı seyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türklestirmek zorundayız. Türkçülüğün değismeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düsünceleri. Bu iki temel de bütün Türkçüler birlesmistir. Bunun dısında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüsler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düsünceler değisebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düsünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değismeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli sartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kısa, geceye, gündüze göre değisebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek seklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değismez. Soyculuk ve

    Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır. Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüsü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yasamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karsı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini gelistirme amacını gütmektedir. “Artık savas olmayacak” gibi uyusturucu telkinleri, milli savunmamızı gevsetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savası kaldırmak düsüncesi, yüzyıllardan beri denenmis, fakat tutmamıstır. “Roma Barısı” denen sözde barıs sisteminin büyük

    kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmıs, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamıs bir sistem olduğu

    unutulmamalıdır. Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda köklesmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp isi değil, ruh isidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması sarttır. Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her sey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düsmanlığı düsmanlığı”dır. Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, serefimize fenalık etmis olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kisiye düsmanız. “Kinimiz dinimizdir!” Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpısmaya mecburuz. Çarpısmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpısma bilimidir. Yasamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Baska her bilim ve fen onun yardımcısıdır. Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karsılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmis millet demektir. Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhosluğu da yoktur. Disiplinli millette,

    milletin ahlak, gelenek, seref ve isteklerine aykırı hiçbir sey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi,

    mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türklesmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir sey kalmayacaktır. Kayıtsız sartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmıs ve gelistirilmis bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dısı yadigarlar temizlenecek, fakat bu

    arada elde edilmis olumlu sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve gelistirmeye elverisli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört bes harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düsmek talihsizliğinden kurtulacaktır. Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yasayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüstür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Su” veya “Çu”larla baslayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüs, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana

    gelmis ikinci bir anavatan kurulmustur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir

    kardes kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, simdi

    de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dıs gelismelerle birlikte Türk

    soyunun devsirmelerle iç savası seklinde mütalaa olunacaktır. Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet

    aleyhinde olduğuna inanmıstır. Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düsüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düsmesine de siddetle karsıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız sartsız esit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıstır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dısında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her seyden önce analık ve evdeslik görevini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik sartlarından olduğu meydandadır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barısmaz düsmanımızdır. Bu düsmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıstır. Siyasetle ve yalanla bu düsmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yasayan Moskof düsmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düsmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dısişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir sey düsünmek milli menfaatler aleyhinde düsünmektir. Moskof, bizim soy düsmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düsmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmus bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir.

    Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi sarttır. Masonluğa da düsman sayarız. Masonluk, kökü dısarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdasmayanların basvurduğu Türkçülük düsmanı bir tesekküldür. Baslangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmus, zamanla milletler arası bir hale gelmistir. Savas halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düsman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalısmakta ve bunu basarmaktadır. Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teskilatlı ile insanlık düsmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savası’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düsmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karsı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıstır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düsmanlığı yapmaktadır. Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü sartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin basında, hepsinin, kendi meslek alanında

    çalısarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erisebilmek

    için ciddi ve sistemli sekilde çalısmalıdır. Basarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek

    değistirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaslarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye

    çalısmakta tutunacak yol, masonların basvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı

    yere yükselmek gibi serefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin serefli yoludur. Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan baska bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin basına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır. Türkçülerin düsüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetistirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yasında evlenen ve çok çocuk yetistiren Türkçülerin epey fazla olusu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetistirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konusmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aska tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir. Türkçüler teskilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi tesekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teskilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalısmalıdır. Bulunduğu sartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıstır. Lüzum görürse milliyetçi tesekküllere ve kisilere sormalı, sormazsa vicdanına danısarak hareket etmelidir. Yanlıslar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalısılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlısları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğrasmak lazımdır. Milli kültürü zenginlestirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmıs eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle baslayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz seylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir sekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir

    zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz

    olacağının teminatıdır. Uğrunda çalısanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erisecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydasımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve serefini hatırlatsın. Zevk ve safa içinde yasamak, içkiyle dünyayı hos görerek zevk kadınları ile mest olmak, sehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savasta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer. Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak... İste bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan serefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavusturacak sanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve sehvet içindeki hayatın çirkinliğini düsünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir. Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi bir karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ısık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir. Yasamak, sadece kısa bir yasamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yasamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yasamakta devam etmektir. Yasamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yasamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herseyden daha muhtesemdir. Birlesmis Milletler ülküsü uğrunda Kore’de sehitler vermek güzel sey, fakat Türkleri birlesmis görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak saheser bir seydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtisamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleserek ve baska her düsünceyi geride bırakarak, ates yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karsı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düsenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin seref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karsılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk’ü Korusun!

    ( Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952 )