• KÜL TİGİN
    Gök Türk istiklalinin kurtarıcısı İlteriş Kutluk Kağan öldüğü vakit biri sekiz, diğeri yedi yaşında iki çocuk
    bırakmıştı. Bunlardan birincisi sonradan Bilge adıyla Türk kağanı olan Mergen, öteki ırkımızın sayılı ve
    örnek kahramanlarından Kül Tigin'dir.
    Babalarının Tanrı'ya ve Türkistan topraklarına kavuştuğu sıralarda bu iki çocuk pek küçük
    olduklarından tahta, amcaları Kapağan Kağan geçmişti. Kapağan çağı, Gök Türklerin en parlak
    zamanlarından oldu. Kapağan birçok seferler yapmış, İlteriş'in gidemediği yerlerdeki Türkleri bile
    birliğe sokmuş ve Çin'i, Türk akınlarından baş kaldıramaz hale getirmişti. İlteriş'in yiğit oğulları bu
    seferlerin çoğunda bulunup milletlerine ve amcalarına büyük hizmetler yaptılar.
    Türklüğe şanlı zaferler kazandıran Kapağan, son zamanlarında bazı kararsız ve lüzumsuz hareketlere
    başlamış, milletine zulüm eder olmuştu. Bu yüzden bazı boylar gücenmişler, birliğin dağılma tehlikesi
    baş göstermişti. Kapağan, bu kötü hareketinin karşılığını pek acı ödedi, pusuya düşürülerek öldürüldü.
    Bu ölüm, millet işlerindeki haksızlığın haklı cezası idi. İşte bu karışık ve tehlikeli zamanda İlteriş
    oğullarının Türkistan tahtını elde etmeleri Türk milleti için büyük bir kazanç oldu. Fakat İlteriş'in
    çocuklarının tahtı elde etmeleri ortaya bir mesele koymuştu: Acaba bir yaş aralı iki kardeşten hangisi
    kağan olacaktı? Bu sorunun karşılığında bu iki Türk yiğitinin örnek meziyetlerinden birini buluyoruz.
    Çünkü Türk tahtı Mergen'e göre kahraman kardeşine layık, Kül Tigin içinse ağasına ait sayılıyordu.
    İlteriş çocuklarının kağanlıkta gözleri yoktu. Onların ülküleri ırklarına hizmet etmek, dağılmakta olan
    birliği yeniden kurmaktı. Bilhassa Kül Tigin bu ateşle yanıyordu. Kağan olmak değil, kağan
    buyruğundaki orduları yürütmek, düşmanları tepelemek, dağılmış boyları bir bayrak altında toplamak
    istiyordu.
    İki yiğit kağanlığı birbirlerine kabul ettirmek için çok uğraştılar. Sonunda Kül Tigin, kendinden bir yaş
    büyük olan ağasını razı etti. Mergen, Türklerin kağanı oldu. Kül Tigin de ağasının buyruğunda ordu
    kumandanı...
    Kül Tigin, Mergen'i kağan olmaya razı ettiği zaman millet hiç de iyi durumda değildi. İki kardeş,
    babalarının ve amcalarının kurtarıp yücelttiği milletin adı sanı yok olmasın diye gündüz oturmadan,
    gece uyumadan çalışmaya başladılar. Ölesiye, bitesiye çalıştılar. Son yıllar içinde bütünlüğünü
    kaybetmiş olan Türklüğü eski haline getirinceye kadar uğraştılar.
    Kül Tigin, daha amcası zamanında seferlerde bulunmaya başlamıştı. O vakit on altı yaşlarında idi.
    Yaşça küçük, fakat ruhça çok büyüktü. Bu yaştan sonra bir daha hemen hiç oturmadı. Otuz bir yıl
    durmadan çarpıştı. Kül Tigin'in düşmanlarla ve birliğe girmek istemeyen Türk boyları ile yaptığı
    savaşlar birer destandır. Daha yirmi yaşlarında bir gençken 50.000 kişilik bir kuvvetle ilerleyen bir Çin
    generaline karşı erlerinin başında ve yaya olarak saldırıp düşmanı darmadağın etmiştir.
    Kül Tigin, pek şanlı savaşlarından birini yirmi bir yaşında iken yaptı. Vuruşmada o kadar yiğitçe
    saldırışlar yaptı, o derece korkusuz çarpıştı ki, Türk beğleri bu savaştaki kahramanlığını hiç
    unutamadılar. Kül Tigin, bu çarpışmada üç defa at kaybetti. Vurulan her attan sonra bir yenisine
    biniyor, yine saldırıyordu. En son bindiği doru atın üzerinde çarpışırken yüzden çok ok, pusatlarını ve
    atının zırhlarına rastladı. Lakin Tanrı yiğidini koruduğu için hiç birisi yüzüne ve başına gelmedi.
    Sonunda o ordu savaş yerinde yok edildi.
    Kül Tigin yirmi altı yaşında iken kahraman Kırgızlarla çarpıştı. Onları basmak için ordusuyla karları
    sökerek Kögmen dağını aştı. Ser ırkdaşları ile bir yaman vuruştu. Bir ak aygır üzerinde olarak saldıran
    Kül Tigin, Kırgız erlerinden birini okla vurdu, ikisini arka arkaya mızrakladı. Yiğit Kırgızlar, kahraman Kül
    Tigin önünde boyun eğdiler.
    Aynı yıl güçlü Türgişler'le vuruştu. Bu savaş için ordusunun başında Altay dağını aşarak, İrtiş ırmağını
    geçerek yürüdü. Bora gibi saldıran ırkdaşı Türgişler'e karşı, kasırga gibi karşılık verdi. Ercesine
    vuruştular. Türgişler yiğit kişilerdi. Fakat Kül Tigin'e karşı durmak mümkün mü? Onlar da boyun
    eğdiler.
    Otuz bir yaşında Karluklarla karşılaştı. Alp Salçı adlı ak atının üzerinde savaşan Gök Türk çocuğu onlara
    da diz çöktürdü.
    Hep savaşan ve hep yenen Gök Türk kahramanının savaşları birbirine benzer: Hepsinde büyük
    kahramanlıklar ve hepsinde zafer... Kül Tigin, bunlar arasında en büyük savaşını Dokuz Oğuz boyu ile
    yapmıştır. O yıllarda Dokuz Oğuzlar çok güçlenmişlerdi. Bilge Kağan'ın eşsiz kardeşi onları da alt
    etmek için bir yılda beş vuruşma yapmak zorunda kaldı. İlk karşılaşmada Kül Tigin, Azman adlı ak
    atıyla vuruştu. Erlerinin yanında, önünde vuruştu. Arka arkaya altı tane Dokuz Oğuz erini kargıdan
    geçirdi. Ordular göğüs göğüse geldiği zaman yedincisini kılıçladı. Dokuz Oğuzlar usta askerlerdi. Ama
    Gök Türk yiğitlerinin önünde onlar da diz çöktüler.
    Beş savaşın en kanlısı sonuncusu oldu. Dokuz Oğuzlar bu vuruşmada çok korkunç saldırılarla Gök Türk
    karargâhını ele geçirmek istediler. Eğer karşılarında Kül Tigin olmasaydı geçirebilirlerdi de... Fakat Kül
    Tigin'in elinden karargâhı zapt etmek kolay mı idi? Gök Türk prensi bu savaşta görülmemiş şekilde
    çarpıştı. Ögsüz adlı atının üstünde olan Kül Tigin, Dokuz Oğuzların bütün akınlarını önledi, dağıttı.
    Karargâha saldıranlar Türk yiğitleri idi. Fakat Kül Tigin yiğitler yiğidi idi. Bu vuruşmada yalnız o dokuz
    er sançtı. Ve karargâh Gök Türklerde kaldı.
    Bu çarpışma Kül Tigin'in son savaşı oldu. Onun bütün hayatınca Türk birliği için çarpan ve çırpınan
    kalbi bu savaşta durdu.
    Gök Türklerin yiğit çocuğu Türk birliği uğrunda şehit düştüğü zaman kırk yedi yaşında idi. Otuz yıldan
    beri çok savaş alanlarında bir kahramanlık abidesi gibi dolaşan gövdesini Türkistan toprakları bu yaşta
    aldılar.
    Beş yiğidini kaybeden Türkeli yaslara büründü. Bilge Kağan büyük yuğ töreni yaptırdı. Başta Çin olmak
    üzere her yerden heyetler geldi. Fakat bütün bunlardan ne çıkardı?
    Toprak ana milyonlarca oğlunun yanına bu oğlunu da almıştı. Kağanın yası sonsuzdu. Böyle bir kardeş
    için sonsuz yas denizlerine dalınmaz mı idi?
    Kül Tigin, millet yolunda toprağa düşeli bugün bin iki yüz yıldan çok oluyor. Acaba Doğu Türkeli yeni
    bir Kül Tigin'i veya Kül Tigin'leri ne zaman yetiştirecek?
  • Bugün okuduğum bölüm beni çok etkiledi. Waterloo’da İngiliz-Fransız çarpışmasından sonra diyerek şöyle bir cümleye yer verilmiş kitapta “Savaşı izleyen günün güneşi her zaman için çıplak cesetlerin üzerine doğar.”
    Bu cümlenin dayandığı konu ise savaştan sonra oranın halkı ve sağ kalan askerler tarafından yapılan hırsızlık. Doğruluğu yada abartma sanatına maruz kalıp kalmadığı tartışılır elbette. Ancak kitabın savaşı anlatan bölümleri doğru olayların diyaloglaştırılması gibi geldi bana. Şaşırdım, üzüldüm, garipsedim. Sonra aklıma Ordumuz geldi. Pınar barışı harekatı ile ilgili paylaşımlar yapıyoruz. Evet gerçekten de Türk Milleti Ordusunun yanında ve bunu sonuna kadar hakettiklerini düşünüyorum.


    İyiki Türk doğdum ve iyiki bütün hücrelerimle
    Türk hissediyorum!
  • Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
    Gölgende bana da, bana da yer ver.
    Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
    Yurda ay yıldızının ışığı yeter...
  • Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.
    Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.
    Tâki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,
    Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın.
    "La Galibe İllallah"
    Yahya Kemal Beyatlı
  • 256 syf.
    Hıfzı Topuz: Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal’in Romanı

    “Özgürlük bir kimsenin başkasına zararlı olmamak şartı ile dilediğini yapmasına denir. Hükümet bazı aşırı görüşlü kimselerin sandığı gibi halktan üstün bir varlık olarak kabul edilse bile onun millet üzerinde vasilik yapması kabul edilemez.” NK

    Öncelikle itiraf etmeliyim ki bu benim ilk Hıfzı Topuz kitabımdı. TÜYAP’ ta bu yıl düzenlenen kitap fuarında, Ekin Yazın Dostları Kurucu Üyesi olan Sayın Aydın Ergil’e bir Hıfzı Topuz kitabı okumak istiyorum, hangisiyle başlayayım dediğimde bana bu kitabı önermişti. Kesinlikle doğru seçimmiş.

    Hıfzı Topuz, Allah uzun ömür versin, son derece orijinal bir kişilik. Çok iyi eğitim almış bir Frankofon. Yetenekli bir araştırmacı, akademisyen, hem akademik hem de alaylı çok iyi bir gazeteci. Cumhuriyetimizle aynı yaşta, 1923 doğumlu. 75 yaşına dek hemen tüm eserleri araştırmacı-gazetecilik üzerine. 1998 yılında, ilk romanı Meyyale’yi yayınlar. Son romanı da, şu an incelemesini okuduğunuz, 2013 Ekiminde Remzi Kitabevi’nden çıkan “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal’in Romanı”.

    Topuz’un üslubuna gelince: Yılların okuyucusuyum ama bu kadar narin, sıkmadan, su gibi bir anlatıcı sadece Yaşar Kemal’i bilirdim. Bu bir belgesel roman ama Topuz, iyi bir hikâye anlatıcısı olma sıfatıyla, son derece nesnel, üzerine ekleyip yorum katarak tarihi bozma gibi bir niyeti olmadan, başarılı bir kurguyla Namık Kemal’in (NK) hayatını ete kemiğe büründürmüş. Üşenmeden saydım, romanda tam 102 adet Osmanlıca sözcük var. Hepsine parantez içinde güncel karşılıklarını yazmış. Ayrıca NK’in Osmanlıca şiirlerini anlayalım diye günümüz Türkçesine çevirip hemen altına parantez içine yerleştirmiş, büyük bir kibarlık. 247 sayfalık romanı neredeyse tek oturumda okudum. Topuz, romanın hemen sonuna, eserin hayat bulmasında katkılarından dolayı yardımcıları ve dostlarına bir teşekkür yazısı ile bir de meraklıları için dizin eklemiş…

    Romanın Hikâyesi

    NK, 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğar. Annesini çok erken yaşta kaybeder. Çocukluğu, önceleri Tekirdağ Vali Yardımcısı ve daha sonra da 1853’te Kars Mutasarrıfı olan dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında geçer. 48 yıllık ömrünün 18 yılını sürgünlerde, son 9 yılını da Devlet Memurluğunda geçiren NK, Türkiye topraklarında sadece 1,5 yıllık mektep eğitimi alır. Osmanlı hükümetiyle arasındaki sorunlar nedeniyle 3,5 yıl kaçak olarak yaşadığı Londra’da, İngiliz hocalardan gazetecilik ve hukuk dallarında dersler alır ve İngilizcesini epey ilerletir. Çocukluk yıllarında şiir niyetine yazdığı ilk iki dize: “Dinine yandığımın kaldırımı, Acıttı baldırımı” dır. Tekirdağ ve Kars’ta geçirdiği ergenlik döneminde avcılık ve ata binmekten gayrı yaptığı pek bir şey yoktur. 15 yaşında ve dedesi de Sofya Kaymakamıyken, 12 yaşındaki Nesime Hanım ile evlendirilir. İleride NK’in oğlu Ali Ekrem şöyle diyecektir: “Babam ateş gibi bir zekâ parçasıydı, annem ise bir alıklık sembolü.”

    Yeni Osmanlılar Cemiyeti

    NK, 1861’de Tercüme Odasında memurken, 1865’de yöneticiliğini de üstleneceği, Tasvir-i Efkâr gazetesinin sahibi, Osmanlı aydını Şinasi ile tanışır. Tercüme Odasındaki işiyle paralel olarak tüm dikkatini gazeteciliğe verir. Odadaki arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalar, akşamları ev sohbetlerine de sirayet eder. Bir Tanzimat Dönemi aydını olan NK ile dostları; Mutlakıyet Rejiminin kaldırılarak Meşrutiyet’e geçilmesini ilk kez Belgrad Ormanlarında yaptıkları bir piknikte, 1865 yılının Haziran ayında, ulu ağaçların gölgesinde görüşürler.

    Devletin borcunu iki milyondan yüz milyona çıkaran hesap bilmez Padişah Abdülaziz, Kavalalı Mehmet Ali Paşanın torunu olan Mısır Hıdivinin kardeşi Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’yı Paris’e sürgüne gönderir. Paşa NK’e Tasvir-i Efkâr’ da yayınlanması için şu minvalde mektuplar gönderir: “Osmanlı milleti içinde ilerici düşüncelere bağlanmış kimseler devlet işlerinin kişisel çıkarlarından önce geldiğine inanırlar. Gençlik de bu inançtadır.” Beyoğlu’nda Courrier d’Orrient matbaasının sahibi Jean Pietri, Mustafa Fazıl Paşa’nın NK tarafından Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş önemli bir mektubunu el ilanı şeklinde 50 bin adet bastırır ve tüm İstanbul’a dağıttırır. Bu olaydan hemen sonra, matbaanın ofisinde, NK ve o dönemin ünlü şair, yazar ve devlet adamı Ziya Bey ilk defa bir araya gelirler. NK, Ziya Bey, Ali Suavi (sonradan fundamentalist görüşleri ve yazılarıyla Osmanlı Cemiyetinden dışlanacak ve Çırağan sarayına yaptığı başarısız bir darbe girişimi sonucu askerlerce öldürülecektir), Agâh Efendi, Sağırzade Mehmet Bey, Kayazade Reşat Bey, Menapirzade Nuri Bey ve gruba Paris’te katılacak olan Kani Paşazade Rıfat Bey, işte Osmanlı Cemiyetinin kemik kadrosu (Reşat, Nuri ve Mehmet; Mayıs 1871 Paris Komününde çatışmalarda bilfiil savaşan tarihimizdeki tek Türklerdir). Tüm bu kadro, İstanbul’da kendi hayatları ve özgürlükleri tehlikeye girdiği vakit, Fazıl Paşanın ve İstanbul Fransız Konsolosunun gayretleriyle, Mayıs 1867’de İstanbul’u terk edip Paris’e Paşanın yanına kaçarlar. Kaçaklar Marsilya limanına ulaştıktan sonra, Genç Osmanlıların önünde yeni bir ufuk açılır. Fazıl Paşa, Cemiyeti uzun bir süre, 4 yıla yakın finanse eder. NK ve arkadaşları kendi sorunlarına o kadar gömülmüşlerdi ki, burunlarının ucunda, Avrupa’da Karl Marx önderliğinde, Uluslararası İşçi Derneğinin kurulup Enternasyonalin toplantıları yapılırken bu gelişmelerden bihaberdiler. Lakin Cemiyet, iki Firavun kardeş arasında yoyo olmaya başlayınca dağılmaya yüz tutar.

    Avrupa’da Jön Türkler

    Paris’teki Liberté gazetesi, Genç Osmanlılar için: “Türkiye’nin kurtarıcıları ve ilerleme ordusunun öncüleri. Fransız ulusu, ilerleme düşüncesinin bayraktarlığını yapmakta olan bu genç yurtseverlere sevgi ve saygı duyguları ile kucağını açarken özgürlük yolunda onlara yardım etmeyi onurlu bir görev sayar” diye yazar. Genç Osmanlılar, Paris-Londra-Cenevre-Belçika gibi Avrupa’nın merkezi bölgelerini davaları uğruna arşınlarlar. NK, uzun hazırlıklar sonunda Hürriyet’i 29 Haziran 1868’de Londra’da yayınlar. Agâh Efendi gazetenin yöneticisidir. Tüm yazılar NK ve Ziya Bey’in kalemlerinden çıkar. NK’in son Hürriyet yazısı 6 Eylül 1869’da yayınlanır. Bu arada ekseni kayan Ali Suavi, Hürriyet yayınlandığı esnada, kendi Muhbir gazetesinde “Büyük İslam Birliği”nden dem vurmaktadır…

    “Çapulcu” Söylemi

    Romandaki şu noktaya dikkat etmenizi isterim: Hürriyet gazetesi İstanbul Beyoğlu’nda Mösyö Coq’un Kitapçı dükkânın camında herkesçe okunabiliyordu. Zaptiye Nazırı Hüsnü Paşa, zaptiyelerine emir vererek: ‘Takip edin şu çapulcuları! Nasıl okurlarmış bu gazeteyi’ dediği aktarılıyor. Hıfzı Topuz Bey “Çapulcu” sözcüğünü kullanmış. TDK Web’ de bu kelime için şu yazıyor: “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı: ‘Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem’ –N. F. Kısakürek. NFK bu sözcüğü, Abdülhamit Hanın kışkırttığı 31 Mart Vakasında, İslamcı ayaklanmayı kontrol altına alan Harekât Ordusu Komutanı ile harekâtın kâğıt üstündeki planlayıcısı Mustafa Kemal için söylemişti. Sanırım Topuz, “Gezi Olayları” na ve günümüz gençliğinin uyanışına bir gönderme yapmaktadır romanın bu kısmında.

    Nükteli Bir Adam NK

    NK, Magosa sürgününe giderken, arkadaşı Nuri Beye şunu yazar: “Birader iş fena. Ben Magosa’ya gidiyorum. Siz de Akka’da Fizanî boylarsınız. Telaş etmeyin Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum. Magosa’da iyi nar olurmuş. Akka’da yoksa bana yaz, gönderirim.” NK bir fıkra fabrikasıdır. Arkadaşlarına yazdığı mektuplar espri ve küfürlerle doludur.

    Son Dönemleri

    NK, 1870 Ekiminde Londra’daki kaçak hayatını bırakıp yurda döner Bir süre sonra Gelibolu mutasarrıflığına atanır. Sonra da 3 yıllık Magosa sürgünü. 31 Ağustos 1876’da Abdühamit Han başa geçer. 12 Şubat 1877’de NK tutuklanır. 19 Temmuz 1877’de Midilli adasına sürgüne gönderilmesine karar verilir. Midilli sürgünü öncesi ve sonrası arkadaşlık ettiği ve mektuplaştığı Mehmet Nazım Bey, 1902 yılında doğacak olan büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in büyükbabasıdır. Nazım, Kemal Tahir için bir ankete şu mülakatı verir: “Namık Kemal, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde kendine yol açmak isteyen burjuvazinin bayraktarıdır”. Yine Nazım, 1935’de Peyami Safa’ya şu şiiri gönderir:

    O takma aslan yeleli

    Namık Kemal üstadın senin

    Abanoz ellerinden

    Zenci kölelerin

    Som altın taslarla şarap içerek

    Ve ‘didarı hürriyet’ in dizinde

    Kendi kendinden geçerek

    Yüksel ki yerin bu yer değildir

    Dünyaya geliş

    Hüner değildir…

    Abdülhamit Han yumuşayıp lütuf göstererek, 21 Aralık 1879’da NK’i Midilli mutasarrıflığına atar. Ve böylece NK’in özgürlük dönemi biterek bağımlılık dönemi başlamış olur. 20 Ekim 1884’de Rodos’a atanır. Aralık 1887’de son durağı olan Sakız adasındaki mutasarrıflık görevine nail olur. Ziya Beyin ölümünden beridir hep hasta olan NK, görevi esnasında, 2 Aralık 1888’de zatürreden dolayı vefat eder. Mevtası, oğlu tarafından adadan alınıp, projesini Tevfik Fikret’in çizdiği, Gelibolu Bolayır’daki son istiratgâhına nakledilirken sanırız ki hep bir ağızdan (bu özdeyiş kendisine aittir), şu söylenir: “Hakk’a el bağlayalım er kişi niyetine”…

    NK, Abdülaziz ile hemen hiç anlaşamamasına rağmen Sultan Abdülhamit Han ile çok iyi ilişkiler içerisine girmişti. Abdülhamit onu ve ailesini ihya etmişti, sağlığında da öldükten sonra da. NK bir vatanperver, bir şair, bir gazeteci, bir özgürlük savaşçısı, bir oyun ve tarih yazarı, dürüst ve çok başarılı bir devlet adamı, halkçı ve devrimci, iyi bir baba, kötü bir koca, iyi bir evlat, iyi bir dost, Padişahının sevgili tebaası, bir şeriatçı, alfabe devrimine muhalif, anti sosyalist, saltanatçı, İslamiyet’e gönül veren bir mümin, boğma rakı ve su teresi dostu bir akşamcı olarak yaşadı ve öldü. Asla bir dönek değildi. Kalemini kimseye satmadı. Öldükten sonra arkasında: Vatan Mersiyesi, Osmanlı Tarihi ve Vatan Yahut Silistre (ilk defa 20 Mart 1873’de Gedik Paşa Tiyatrosunda oynanır) oyunu gibi şaheserler ile dilden dile dolaşan şiirler bıraktı. Memleketin istibdadı ve kaderi için, bireylerin özgürlüğü, hak edildikleri gibi yönetilmesi için yıllarca sürgünlerde –çok sıkıntılı olmayan- bir hayat yaşadıysa da son döneminde kraldan çok kralcıydı. Mesela NK’in şu uz görüşü yoktu: “Vatan, insanların ve atalarının doğup büyüdüğü yerdir. Aralarında ortak paydalar olan insanların yüzyıllardan beridir üzerlerinde yaşadığı topraklar onların vatanıdır”. Bu yüzden de Osmanlı’dan ayrılan ve bağımsızlığını ilan eden ülkeleri mantığı bir türlü almıyordu.

    Mustafa Kemal, NK’in Vatan Mersiyesi’ndeki iki mısraını, tek bir değişiklikle, Mart 1922’de TBMM’de şu şekilde okur:

    “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini

    Bulunur (yoğimiş) kurtaracak bahtı kara mâderini.”

    Süha DEMİREL, İstanbul, 22 Aralık 2013

    Not: Bu incelemem, 20 Aralık 2013 Cuma günü, Aydınlık Gazetesi Kitap Ekinde yayımlanmıştır.
    ***

    Romanın Künyesi:

    Hıfzı Topuz
    “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal‘in Romanı”
    Remzi Kitabevi
    1. Baskı Ekim 2013
    255 sf