• "YANLIŞ YAPTINIZ
    FİLENİN SULTANLARI! 🏆🇹🇷

    Evet büyük hata!
    Güçlü kadınları sevmeyen erkeklerin ülkesinde; gülerek, koşarak, atlayarak, sıçrayarak, parmaklarınızın ucuyla sarstınız o küçük dünyalarını birilerinin!
    Türk bayrağından hoşlanmayan, milli olan her şeye düşman bir kesimin canını sıktınız her yanda Türk bayrağını dalgalandırarak!
    Giydiğiniz şort ve atletten rahatsız olmayan milyonlarca erkek ve kadın, bacaklarınızı değil yüreklerinizi seyretti .
    Ve gurur duydu.
    Meşhur Uygur atasözünde olduğu gibi “bir elinizle beşiği, diğer elinizle dünyayı salladınız”
  • - "... Müslümanlar, hem Avrupalılar tarafından Avrupa topluluğunun dışında tutuluyor hem de Avrupalı olmayan öteki büyük medeniyetler gibi, kendilerini Avrupa topluluğunun dışında görüyorlardı.
    Avrupa’yı derinden sarsan ve onu kendisine yabancılaştıran iki devrim Türklerin gözünden tamamen kaçmıştır;
    1- Büyük deniz keşifleri,
    2- Modern bilimsel düşüncenin oluşması.
    Türkler yalnızca uzaktan seyretmekle yetindiler..."
  • "YANLIŞ YAPTINIZ
    FİLENİN SULTANLARI

    Evet büyük hata!
    Güçlü kadınları sevmeyen erkeklerin ülkesinde; gülerek, koşarak, atlayarak, sıçrayarak, parmaklarınızın ucuyla sarstınız o küçük dünyalarını birilerinin!

    Türk bayrağından hoşlanmayan, milli olan her şeye düşman bir kesimin canını sıktınız her yanda Türk bayrağını dalgalandırarak!

    Çocuk doğurma eylemine “soğuk” tavır alan feministleri de, çocuk doğurtup kadınları eve tıkmayı hedefleyen bağnazları da huzursuz ettiniz yeni doğmuş bebeklerinizle sahaya çıkarak!

    Çocuklarıyla işlerini ayrı tutmayı öğütleyen, çocukları fanusta büyütme taraftarı pedagogları, çocuğu olduğu için kendini her şeyden soyutlayan, hayatını çocuğuna göre şekillendiren anneleri de kızdırdınız bence biraz!
    Sporun futbolla, onun da erkeklerle sınırlı olduğunu düşünenleri tedirgin ettiniz!

    Her maçtan sonra olduğu gibi dünya basınına en rahat haliyle İngilizce röportaj veren Eda Kaptan, tercümansız sokağa çıkamayan devlet büyüklerini ve pek çok erkek sporcuyu da rahatsız etti sanki!
    Ama onlara bakmayın biz sizi çok sevdik, çok da onurlandık.

    Giydiğiniz şort ve atletten rahatsız olmayan milyonlarca erkek ve kadın, bacaklarınızı değil yüreklerinizi seyretti dün akşam.

    Ve gurur duydu.

    Gözlerinizdeki ışığı, yüzünüzdeki gülümsemeyi, kollarınızdaki gücü iliklerimize kadar hissettik, eşlik ettik sevincinize.

    Sporda dünya çapında bir başarı kazanıyoruz ve bunu kadınlarımızla yapıyoruz. Pek de sevinilesi değil kimileri için. Yok saymaya çalışmaları normal. Kadın dövülendir, öldürülendir en iyi ihtimalle görmezden gelinen, “sınırları aşmadığı sürece” sevilen ve beğenilendir.

    Ama siz sınırı da aştınız be kızlar!

    Sıradan ailelerin sıradan çocukları olarak, arkasında nüfuzlu birilerinin varlığı ile değil bilek gücüyle yükselen kadınlar olarak sınırı aştınız!

    Beşik çağındaki bebeğiyle Gözde'yi de alıp geldiğiniz için sınırı aştınız!

    Meşhur Uygur atasözünde olduğu gibi “bir elinizle beşiği, diğer elinizle dünyayı salladınız.
    Gurur duyduk....

    Serap Yeşiltuna
  • Ankara Sineması İzmir'in İki Çeşmelik yokuşu başında idi.
    Atatürk sinemaya geldiğinde, yokuş hınca hınç doluydu.
    Gazi, locaya oturduğunda eğilerek alt salondaki seyircilere
    baktı. Hepsi erkekti.. Döndü ve:
    - Niçin aralannda kadın yok?, dedi.
    -Paşam, sadece salı günleri yalnız kadınlara bir matine
    yapıyoruz, Başka gün yasak ... "cevabını alınca yaverine
    Bunu duyunca yaverine: "Muzaffer in aşağıya dışardaki kadınları içeri al" dedi. Türkiye'de kadınlarla erkekler ilk kez bir arada "Şarlo idam mahkumu" adlı komediyi seyretti.
  • Şu dağlar var ya, dağlar; Sarıkamış Dağları: 
    O dağlarda örüldü nice ecel ağları.

    Soğanlı'dan cennete kalkıyor diye tren, 
    Doksan bin yiğit gelmiş Sivas'tan, Kayseri'den...

    Daha çocuk yaşında körpe körpe kuzular, 
    Düşmüş gelmiş yollara, yetim kalmış arzular

    'Allahü ekber' derken gür sesiyle bir ordu: 
    Allahüekber Dağı soğuktan yanan kordu.

    Çekilmeden kılıçlar, atılmadan kurşunlar, 
    Var mı böyle bir kader hepsi şehit olsunlar?

    Doksan bin yıldız söndü, dünya tersine döndü 
    Sarıkamış Dağları ak bir yasa büründü.

    O erleri ne savaş, ne ölüm korkuturdu 
    Buz gibi kurşunlarla onları kader vurdu.

    Bu yiğitler yaşarken zamansız bir mahşeri 
    Sarıçamlar seyretti bembeyaz ölümleri...

    Kefenleri ak kardan, tabutları saf buzdan, 
    İçtikleri Kevser'in doldurduğu havuzdan.

    Yas tuttu bu kadere dağlar, taşlar, ovalar, 
    Ayrılık acısıyla mahzun kaldı yuvalar

    Milyonla öksüz, yetim, dul bırakıp ardında 
    Hakk'a yürüdü erler, kılıçları kınında.

    Milletimin her ferdi bu hicranla ağladı, 
    Ölen her bir can için, nice canla ağladı.

    Şehide ağlamaya yeter mi gözyaşları? 
    Bunca yıl kıyamdadır buzdan mezar taşları

    Ben 'öldüler' desem de, Yaradan 'ölmez' diyor 
    'Onlar yaşamaktalar, insanlar bilmez' diyor.

    Affet bizi Allah'ım, 'şehitler ölmez' elbet 
    Ebedi mutluluktur, diriliktir sehadet.

    Mukaddestir şüphesiz vatan, bayrak, din, namus... 
    Bu yolda ölüm bile değil mi 'şeb-i arus'?

    Hangi ırk, hangi boydan burada yatanımız? 
    Korunacak mutlaka, namustur vatanımız.

    Dillere destan olan ne tarihler yazmışız, 
    Kefensiz gidenlere buzdan mezar kazmışız.

    O savaşta ölenler bugün cennet yurdunda, 
    Hala dimdik duruyor vatanın da ordun da.

    Ey şehitler ordusu, ey yiğitler, ey canlar! 
    İncitmesin sizleri duyduğunuz figanlar.

    Hala ruhunuz gezer göklerinde bu yerin 
    Hatırlatır bizlere cilvesini kaderin.

    Sizi selamlar her gün tül tül, al mor bulutlar 
    Ve Allah'ın elçisi şefaatiyle kutlar

    Cennette köşkler sizin, mezarlar bizim için 
    Yavuklunuz kaldıysa, cennetten huri seçin.

    Sarıkamış bizimdir ve bizim kalacaktır, 
    Dünya durdukça Türk'e anayurt olacaktır.

    Şu dağlar var ya, dağlar; Sarıkamış Dağları! 
    Bu dağın şehitleri kıskandırır sağları.
  • SEKİZİNCİ BAP

    26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR

    İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR

    ve İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E

    BAKAN NEFER

    Saat 2.30.

    Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,

    ne ağaç, ne kuş sesi,

    ne toprak kokusu vardır.

    Gündüz güneşin,

    gece yıldızların altında kayalardır.

    Ve şimdi gece olduğu için

    ve dünya karanlıkta daha bizim,

    daha yakın,

    daha küçük kaldığı için

    ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten

    evimize, aşkımıza ve kendimize dair

    sesler geldiği için

    kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi

    okşayarak gülümseyen bıyığını

    seyrediyordu Kocatepe'den

    dünyanın en yıldızlı karanlığını.

    Düşman üç saatlik yerdedir

    ve Hıdırlık-tepesi olmasa

    Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.

    Küzeydoğuda Güzelim-dağları

    ve dağlarda tek

    tek

    ateşler yanıyor.

    Ovada Akarçay bir pırıltı halinde

    ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde

    şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :

    Akarçay belki bir akar su,

    belki bir ırmak,

    belki küçücük bir nehirdir.

    Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip

    ve kılçıksız yılan balıklarıyla

    Yedişehitler kayasının gölgesine girip

    çıkar.

    Ve kocaman çiçekleri eflâtun

    kırmızı

    beyaz

    ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki

    haşhaşların arasından akar.

    Ve Afyon önünde

    Altıgözler Köprüsü'nün altından

    gündoğuya dönerek

    ve Konya tren hattına rastlayıp yolda

    Büyükçobanlar Köyü'nü solda

    ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp

    gider.

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam

    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

    Kim bilir onlar ne kadar büyük,

    ne kadar uzundular?

    Birçoğunun adını bilmiyordu,

    yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel

    Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da

    geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

    Dağlarda tek

    tek

    ateşler yanıyordu.

    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

    şayak kalpaklı adam

    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

    güzel, rahat günlere inanıyordu

    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

    birdenbire beş adım sağında onu gördü.

    Paşalar onun arkasındaydılar.

    O, saatı sordu.

    Paşalar : «Üç,» dediler.

    Sarışın bir kurda benziyordu.

    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

    Yürüdü uçurumun başına kadar,

    eğildi, durdu.

    bıraksalar

    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

    Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.



    Saat 3.30.

    Halimur - Ayvalı hattı üzerinde

    manga mevziindedir

    İzmirli Ali Onbaşı

    (kendisi tornacıdır)

    karanlıkta göz yordamıyla

    sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi

    baktı manga efradına birer birer :

    Sağda birinci nefer

    sarışındı.

    İkinci esmer.

    Üçüncü kekemeydi

    fakat bölükte

    yoktu onun üstüne şarkı söyleyen.

    Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.

    Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı

    tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.

    Altıncı,

    inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,

    memlekette toprağını ve tek öküzünü

    ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için

    kardeşleri onu mahkemeye verdiler

    ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için

    ona «Deli Erzurumlu» derdiler.

    Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.

    Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı

    ve gözünü kırpmadan

    daha bir hayli yara alabilir,

    yine de dimdik ayakta kalabilir.

    Sekizinci,

    İbrahim,

    korkmayacaktı bu kadar

    bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp

    birbirine böyle vurmasalar.

    Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :

    tavşan korktuğu için kaçmaz

    kaçtığı için korkar.

    Saat 4.

    ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.

    On ikinci Piyade Fırkası.

    Gözler karanlıkta, uzakta.

    Eller yakında, mekanizmalar üzerinde.

    Herkes yerli yerinde.

    Tabur imamı

    mevzideki biricik silâhsız adam :

    ölülerin adamı,

    kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,

    durdu boyun büküp

    el kavuşturup

    sabah namazına.

    İçi rahattır.

    Cennet, ebedî bir istirahattır.

    Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,

    meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir

    Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.



    Saat 4.45.

    Sandıklı civarı.

    Köyler.

    Sarkık, siyah bıyıklı süvari,

    pınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

    Çukurova beygiri

    kuyruğunu karanlığa vuruyordu :

    dizkapaklarında kan,

    kantarmasında köpük...

    İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,

    atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.

    Geride, köylerde bir horoz öttü.

    Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari

    ellerinin tersiyle yüzünü örttü.

    Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan

    bir başka horoz vardır :

    baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.

    Düşmanlar herhal onu çoktan kesip

    çorbasını yapmışlardır...

    Saat beşe on var.

    kırk dakka sonra şafak

    sökecek.

    «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».

    Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,

    On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti

    ve onların genci, uzunu,

    Darülmuallimin mezunu

    Nurettin Eşfak,

    mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak

    konuşuyor :

    -Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,

    bilmem ki, nasıl anlatsam,

    Âkif, inanmış adam,

    fakat onun, ben,

    inandıklarının hepsine inanmıyorum.

    Meselâ, bakın :

    «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»

    Hayır,

    gelecek günler için

    gökten âyet inmedi bize.

    Onu biz, kendimiz

    vaadettik kendimize.

    Bir şarkı istiyorum

    zaferden sonrasına dair.

    «Kim bilir belki yarın...»

    Saat beşe beş var.

    Dağlar aydınlanıyor.

    Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.

    Gün ağardı ağaracak.

    Kokusu tütmeğe başladı :

    Anadolu toprağı uyanıyor.

    Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp

    ve pırıltılar görüp

    ve çok uzak

    çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak

    bir müthiş ve mukaddes mâcereda,

    ön safta, en ön sırada,

    şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

    Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın

    yaşı yirmi birdi.

    Kumral başını gökyüzüne çevirdi,

    kalktı ayağa.

    Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.

    Şimdi bir hamlede o kadar büyük,

    öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki

    bütün ömrünü ve hâtırasını

    ve yedi buçukluk bataryasını

    ağlanacak kadar küçük buluyordu.

    Yüzbaşı sordu :

    - Saat kaç?

    - Beş.

    - Yarım saat sonra demek...

    98956 tüfek

    ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden

    yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,

    bütün âletleriyle

    ve vatan uğrunda,

    yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle

    Birinci ve İkinci ordular

    baskına hazırdılar.

    Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,

    beygirinin yanında duran

    sarkık, siyah bıyıklı süvari

    kısa çizmeleriyle atladı atına.

    Nurettin Eşfak

    baktı saatına :

    - Beş otuz...

    Ve başladı topçu ateşiyle

    ve fecirle birlikte büyük taarruz...

    Sonra.

    Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.

    Bunlar :

    Karahisar güneyinde 50

    ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

    Sonra.

    Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik

    Aslıhanlar civarında

    30 Ağustosa kadar.

    Sonra.

    Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.

    Esirler arasında General Trikopis :

    Alaturka sopa yemiş bir temiz

    ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

    Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.

    Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»

    Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,

    buraya gönderenler öldürdü seni...»

    Sonra.

    Sonra, 31 Ağustos günü

    ordularımız İzmir'e doğru yürürken

    serseri bir kurşunla vurulan

    Deli Erzurumluydu.

    Devrildi.

    Kürek kemikleri altında toprağı duydu.

    Baktı yukarı,

    baktı karşıya.

    Gözler hayretle yandılar :

    önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları

    her seferkinden kocamandılar.

    Ve bu postallar daha bir hayli zaman

    üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından

    seyredip güneşli gökyüzünü

    ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

    Sonra...

    Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden

    ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden

    yüzlerini toprağa döndüler...

    Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.

    Kan içindeydi yüzü gözü.

    Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.

    Kaçanı kovalamıyordu yalnız

    ulaşmak da istiyordu bir yerlere

    ve sadece kahretmiyor

    yaratıyordu da.

    Ve kılıçların,

    nalların,

    ellerin

    ve gözlerin pırıltısı

    ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

    Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü

    ve şu türküyü duydu :

    «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

    bu memleket bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

    ve ipek bir halıya benziyen toprak,

    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

    yok edin insanın insana kulluğunu,

    bu dâvet bizim...

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

    ve bir orman gibi kardeşçesine,

    bu hasret bizim...»>

    Sonra.

    Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik

    ve Kayserili bir nefer

    yanan şehrin kızıltısı içinden gelip

    öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,

    Güneyden Kuzeye,

    Doğudan Batıya,

    Türk halkıyla beraber

    seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

    Ve biz de burda bitirdik destanımızı.

    Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,

    Türk halkı bağışlasın bizi,

    onlar ki toprakta karınca,

    suda balık,

    havada kuş kadar

    çokturlar;

    korkak,

    cesur,

    câhil,

    hakîm

    ve çocukturlar

    ve kahreden

    yaratan ki onlardır,

    kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...
  • ŞAİR HASAN HÜSEYİN İLE ÖĞRETMEN AZİME’NİN BİTMEMİŞ AŞK HİKAYESİ...

    Büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in ölümüyle yolları kesişen iki insanın aşk hikayesini... O yıllarda bir edebiyat öğretmeninin solcu bir şaire aşık olması, öyle sıradan bir şey değildi. İnsanın aşkının arkasında dimdik durması ise, pek çok kişiyi öfkeye boğmaya yetiyordu. Mücadelelerle geçen bir hayatın ortasında Hasan Hüseyin’in şiiri gibi tertemiz bir aşk...

    TARİH 3 Haziran 1963.Yer Uşak. Akşam saatleri... 30 yaşındaki Azime Karabulut, Uşak Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Evliydi. Eşi Hulusi, ilköğretim müfettişiydi; bir aydır evinden uzaktı; Eşme’deki okulları denetliyordu.

    İki çocukları vardı; oğulları dört yaşındaki Ufuk ve kızları iki yaşındaki Barış.

    Çocukların karnını doyurup uyuttuktan sonra bahçeye çıktı Azime.

    Türlü türlü kuşlarla bezeli yörük kilimine bağdaş kurup oturdu. İçi sıkkındı. Neden olduğunu bilmiyordu. Kalktı, kuyudan su çekip çiçeklerini suladı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Hala uykusu yoktu. Evin salonundaki radyoyu açtı, sürekli kanalları değiştirdi.

    Birden...

    Kanallardan birinde bir haber:

    Büyük Türk şairi Nazım Hikmet öldü.

    Donup kaldı. Kendine gelince bahçeye zor attı kendini. Çocukluğundan beri şiirlerini her yerde arayıp okuduğu büyük şair ölmüştü işte.

    Sessizce ağlamaya başladı. Öksüz kaldığını hissetti. O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Nazım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi: Hasan Hüseyin.

    ’BU ŞAİRİ TANIMALIYIM’

    Hasan Hüseyin adını ilk, 1959 yılında Dost Dergisi’nin şubat sayısında yer alan "Ağustos Şiiri"nde görmüştü.

    Azime o gece, ayın ve yıldızların altında Hasan Hüseyin ve Nazım’ın şiirlerini okudu.

    Şafak sökmeye başlayınca korktu; ya Nazım Hikmet gibi Hasan Hüseyin’i de yok ederlerse, ya sustururlarsa?

    Kızı Barış’ın sesiyle kendine geldi. Sabah olmuştu. Çocuklarıyla kahvaltı yaptı.

    O gün okulda ders yılı sonu sınavları vardı.

    Okula gitti. Acısını konuşacak kimsesi yoktu.

    Eve dönerken kararını verdi; Ankara’ya gidecekti, Hasan Hüseyin’i görecekti. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, kim olduğunu bilmediği bir şairin elini tutacak, ona yalnız olmadığını söyleyecekti.

    Bir de merakı vardı; kanını tutuşturan sıcaklığı yaratan bu şiirlerin arkasındaki adam kimdi? Hemen o akşam gidecekti, gitmeliydi, yarın geç olabilirdi.

    Barış’ı omzuna aldı, Ufuk’un elinden tutup tren istasyonunun yolunu tuttu. Kanatlanmış gibiydi. 5 Haziran sabahı Ankara’daydı.

    Ankara kocaman bir kent. Hasan Hüseyin’i nasıl bulacak? Solcu şairi kim bilir; olsa olsa Türkiye İşçi Partililer.

    Polise sordu: "TİP Genel Merkezi neredeydi?" Polis tarif etti.

    Parti binasından içeri girerken heyecanlıydı, saçlarının dibi, burnunu ucu terliyordu.

    Barış kucağında, Ufuk yanındaydı. Partililer bu manzara karşısında şaşırdı. Şairin nerede olduğunu bilemediklerini söylediler.

    Tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaşması hayatının yönünü değiştirecekti.

    Hasan Hüseyin iki hafta önce Ankara’dan gitmişti. Ne zaman geleceği belli değildi. Azime, tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.

    MEKTUPLAR... MEKTUPLAR

    Temmuz ayının sonu; 27 Temmuz.

    Hasan Hüseyin’den mektup vardı.

    "Azime Karabulut merhaba!"

    Mektup beş sayfaydı.

    "Sana ve senin gibi duyup düşünenlere binlerce selam. Sizlere layık olamamak korkusuyla titrediğimi duyuyorum. Ah, ne iyisiniz, ne yiğitsiniz sizler..."

    Azime şaşkındı. Hem mektuba hem de coşkun bir sel gibi akan mektuptaki dizelere. Heyecandan ağladı. Hemen oturup yanıt yazdı. Bir de oğlu ve kızıyla çekilmiş fotoğrafı koydu zarfa. Yanıtı gecikmedi.

    Üstelik o da bir fotoğraf göndermişti.

    Azime, Hasan Hüseyin’i o fotoğrafta gördü ilk; gür beyaz saçları, basık izlenimi veren burnu...

    Heyecandan titriyordu. Yanıtını beklemeden ardı ardına mektuplar yazdı. Hasan Hüseyin de ilgisiz değildi.

    Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu.

    Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı.

    Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.

    "Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...

    Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azimem diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...

    Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."

    ’SESİNİ DUYMALIYIM’

    Şairin son mektubundan sonra Azime bir yol ayrımına geldi. Kaçışı yoktu, koşa koşa polis karakoluna gitti. Telefon sadece karakolda vardı.

    Sesini duymak istiyordu sevdiği adamın.

    Akis Dergisi’ni aradı; Hasan Hüseyin dergide redaktör olarak çalışıyordu.

    20 dakika bekledi telefonun bağlanmasını. Sonunda bağlandı. Kendini su içinde hissetti. Korkuyordu: "Ya sesim çıkmazsa?"

    Toparlandı hemen:

    Sonunda konuşuyor muyuz, senin sesin mi bu? Evet, benim, ben Hasan Hüseyin Korkmazgil.

    Bu kadar sıcak mıydı sesin?

    Ufak bir kahkaha sesi. O sıcak gülüş aklını başından aldı Azime’nin.

    Ama yine de kontrolü kaybetmek istemiyordu; şiirini, yazdıklarını yıllarca izlemek başka, giderek sevmek de başkaydı, ama...

    Evliydi, iki küçük çocuğu vardı ve 30 yaşındaydı.

    Şair, "Atla gel, çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" diye ısrar ediyordu.

    Fısıltıyla "Düşüneceğim" diye telefonu kapattı Azime. Ter içindeydi. Bitkindi. Eve dönerken, gömlek cebindeki şairin fotoğrafını çıkarıp baktı. Ağladı.

    Hasan Hüseyin’i sevmekle, şimdiye dek sahip olduğu sevgileri yitirecek miydi? Birkaç gün Azime ne mektup yazdı ne telefon etti.

    Şair Hasan Hüseyin ise mektup yazmayı sürdürdü. "Gel “diyordu hep. "Gel birlikte düşünelim."

    Azime çocuklarını düşünüyordu. Kocasını düşünüyordu. Anlayabilecek miydiler bu aşkı. Kocası, onuruna yedirip de "Haydi git" diyebilecek miydi? Ya babalar, anneler, akrabalar... Göze almak kolay mıydı, çekip gitmeyi?

    Günler boyu kendini kırlara attı. Deliler gibi dolaştı akarsu kıyılarında, pınar başlarında. Ürpererek uyandığı rüyalar gördü. Artık dayanamıyordu. Kararını önce ailesine açmaya karar verdi.

    Kardeşleri ilkokul öğretmenleri Necati, Ömer, Mustafa ne olursa olsun yanında olduklarını söylediler. Babası pek sesini çıkarmadı. Annesi, "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur" dedi. Yüreklendi.

    Hemen koşup telgraf çekti sevdiğine: "Geliyoruz!"

    İLK KARŞILAŞMA

    17 Ağustos 1963.

    Ankara Tren İstasyonu.

    Azime’nin kalbi duracak gibi. Annelerinin içindeki yangından habersiz çocuklar sevinçliydi, yine Ankara’ya geldikleri için.

    Tren istasyona girdi.

    Azime’nin yüreği kıpır kıpır; şiir ile başlayıp mektupla devam eden bir sevdanın peşinden koşup Ankara’ya geldiğine inanamıyordu. Üstelik daha yüzünü bile görmemişti sevdiceğinin...

    İşte gördü onu Azime; gri kabarık saçları, genç enerjik yüzlü, ince bedenli bir adam telaşla tren vagonlarına bakıyor.

    Emindi, "Kesin bu o" dedi içinden.

    El sallarken, utanarak seyretti aşkını; ince dal gibi boylu boslu bir adamdı şair.

    Azime telaşlıydı, bu kez iki elini de sallamaya başladı. Hah o da gördü işte. Göz göze geldiler.

    Tren istasyonunun lokantasına oturdular.

    Çocuklar kendi aralarında oynuyordu.

    Sessizliği Azime bozdu:

    "Yalnız mısın?"

    Hasan Hüseyin güldü: "Ara sıra Hollandalı bir kızla..."

    Azime’nin yüzü duştu. Şair ekledi: "Hiç canım... Çilli bir kız işte!"

    Gün boyu Ankara’yı gezerek sohbet ettiler.

    Azime çocuklarla Ulus’taki Buhara Otel’e yerleşti. Sohbetleri sabaha kadar otel lobisinde de sürdü. Ertesi gün yine buluştular. Birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.

    Azime henüz eşinden ayrılmadığı için, o ilk ziyarette Hasan Hüseyin’in elini bile tutmadı.

    EVLENİYORLAR

    Birkaç gün sonra Uşak’a döndü. Okuldaki görevini sürdürdü. Bu arada zor bir süreç sonunda eşinden boşandı.

    Sadece evinde değil, Uşak’ta da sorunlar çıktı. Edebiyat öğretmeninin bir solcu şaire aşık olması, halk arasında yer yer öfkeli çıkışlara neden oldu. O, aşkının arkasında dimdik durdu.

    Uşak’ta sorunlarla boğuşurken, 10 Haziran 1964 günü hayatını değiştirecek teklifi aldı. Hasan Hüseyin evlilik teklif etti. Aynı gece çocuklarla yine Ankara’nın yolunu tuttu.

    11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğu’nda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu.

    Ve Azime, eşi Hasan Hüseyin ve çocukları Ufuk, Barış ve Temmuz ile kirletilmemiş mutlu bir hayat yaşadı.

    Azime Korkmazgil’in aşkı bugün hala ilk günkü heyecanla sürüyor.

    376 gün yoğun bakımda kaldı

    4 Mart 1927 tarihinde Sivas-Gürün’de doğdu.

    Annesi Gülşan.

    Babası, 1898 doğumlu Nalbantoğlu Şükrü, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’ndeydi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katıldı. İstiklal madalyası vardı. Kurultay İlkokulu’nda hademelik yapıyordu.

    Şairin yedi kardeşi vardı.

    Tek okuyan sadece o oldu. İlkokulu babasının hademelik yaptığı okulda okudu. Ortaokula gidemedi; Ziraat Bankası şubesinde getir götür işlerinde çalışmaya başladı. 20 Kasım 1979’da öldürülen Dr. Necdet Bulut’un babası bankanın müdürüydü. Hasan Hüseyin’le yakından ilgilendi. Parasız yatılı okul sınavlarına girmesine sebep oldu.

    Sınavın yapıldığı Sivas’a gitmek için, komşularından ödünç alınan ayakkabıyla 60 km yolu yürüyerek gitti.

    Kazandı, Niğde Ortaokulu ve sonra Adana Erkek Lisesi’nde okudu.

    Okulda dünya edebiyat klasikleriyle tanıştı. Şiir yazmaya başladı.

    Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Türkçe öğretmeni oldu.

    K.Maraş-Gökşin’e öğretmen olarak atandı.

    Nazım Hikmet şiirlerini okuduğu için ihbar edildi; 1951’deki TKP davasına dahil edildi. Üç yıla mahkûm oldu. Bütün kamu hakları elinden alındı. Elbistan ve Nevşehir cezaevlerinde yattı.

    Cezaevinden çıktıktan sonra ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitti. Bu kez askere alındı; üniversite mezunu olmasına rağmen er olarak 27 ay askerlik yaptı.

    Askerlik dönüşü baba ocağına döndü. Kahvelerde karakalem portre ressamlığı yaparak, tabela boyayarak ve okuryazar olmayan ailelerin askerlik mektuplarını yazarak geçimini sağladı.

    Şiirden hiç kopmadı. İlk şiiri 1959’da Dost Dergisi’nde çıktı. Ayrıca yazdığı iki oyun radyoda piyes oldu.

    27 Mayıs 1960 askeri hareketinden sonra, "Türkiye artık değişti" diyerek Ankara’ya yerleşti. Akis Dergisi’nde düzeltmen/redaktör olarak çalıştı. Basın-İş Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı.

    Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN ve TİP’in yayın organı Sosyal Adalet Dergisi’nde makaleler yazdı.

    İlk kitabı "Kavel" 1963 yılında çıktı. Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı.

    Sadece şiir değil, mizah öyküleri de yazıyordu.

    1966 yılında "Kızılırmak" kitabından dolayı yargılandı. Beraat etti.

    1968’de Forum Dergisi’ni satın aldı. Ancak dergi uzun ömürlü olamadı.

    1969 seçimlerinde Çorum’dan TİP milletvekili adayı oldu. Kazanamadı. Partide "güler yüzlü sosyalizmin “öncüsü Mehmet Ali Aybar’a yakındı.

    1973 yılında çıkardığı "Acıyı Bal Eyledik" şiir kitabıyla daha da ünlendi.

    Şiirleri Nazım Hikmet’in yazdıklarıyla karşılaştırıldı. Nazım’a hiç söz söylemedi ama Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sevmediğini açıkça söylüyordu. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirlerini beğeniyordu.

    1983 yılında evinde çalışırken beyin kanaması geçirdi. 6 ay hastanede, 6 ay evde yoğun bakımda kaldı.

    Yakın arkadaşı beyin cerrahı Dr. Yahya Kanpolat, ilgisini arkadaşından hiç eksik etmedi.

    Azime Korkmazgil bir gün bile kocasının başından ayrılmadı.

    Ancak kurtarılamadı.

    26 Şubat 1984’te hayata gözlerini yumdu.

    Mezarı, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır.

    Soner Yalçın