• 413 syf.
    ·Puan vermedi
    Dikkat spoiler içerir.

    Cengiz Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kırgızistan’ın Talas şehrine bağlı Şeker köyünde dünyaya geldi. Babası devlet adamı olan Torekul Aytmatov, annesi tiyatro sanatçısı Nahima Aytmatov’dur. Babası 1937 yılında burjuva milliyetçisi olma suçundan Moskova’da içeriye alındı ve 1 yıl sonra da kurşuna dizilerek idam edildi. Babasının idamı üzerine ailesinin geçim sıkıntısından dolayı erken yaşta iş hayatına atılmak zorunda kaldı. Veterinerlik okumaya başlayan Aytmatov daha sonra bu bölümü bırakarak yazarlığa ve siyasete yöneldi. Çeşitli görevlerde yer aldıktan sonra 10 Haziran 2008’de böbrek yetmezliği sebebiyle Almanya’da vefat etti.
    Romanın ana kahramanı olan Yedigey Cangeldin II. Dünya Savaşı’nda asker olarak savaştıktan sonra Kazak bozkırlarının birinde demiryolu işçisi olarak çalışmaya başlar. Burada uzun bir süre çalıştıktan sonra bir gün yakın dostu Kazangap ölür ve onun vasiyeti üzerine ata mezarlığı olan Ana Beyit mezarlığına gömmeye götürürler. Bu yolculuk sırasında Yedigey kendisinin ve milletinin geçmişini acısıyla, tatlısıyla hatırlar. Daha sonra mezarlığa vardıklarında orada bir uzay üssü kurulduğunu görürler ve mezarlığa girmelerine izin verilmez. Öte yandan Rus-Amerikan ortak araştırmaları sonucunda uygarlık düzeyi dünyanın çok üstünde olan bir gezegen keşfederler. Bu gezegendekiler dünyadakiler ile iletişim kurmak isterler fakat daha yüksek bir uygarlığı, daha iyi bir yönetimi kendilerine zarar olarak gören yöneticilerin bu isteği reddedilir.
    Romanda tekli bakış açısı kullanılmıştır. Biz olayları Yedigey’in gözünden görüyoruz ve değerlendiriyoruz. Olay örgüsü ise iki paralel çizgi halinde verilmiştir. Biz romanda paralel halde iki tane olay görüyoruz. Bunlar; birincisi Yedigey’in yaşamından kesitler, diğeri ise Rus-Amerikan ortak çalışma yeri olan uzay üssünde meydana gelen olaylar.
    Yedigey II. Dünya Savaşı’nda askerlik yapmış biridir.
    1929 yılı sonbaharında komünistler kırsal alana yayılıp 2-3 hafta içinde toplantılar yapıp köylüleri kolhoz kurmaları ve kolhozlara katılma konusunda ikna etmeye çalıştılar. Bundan sonra yapılan ilk iş ise varlıklı Rus köylülerinin yani Kulakların ve orta halli Rus köylülerinin yerlerinden ve mallarından edilme işine girişildi. Birçok Kulak göç etmeye zorlandı. Evlerinden ve yurtlarından ayrılmaya zorlanan insanlar açlık ve susuzlukla mücadele ettiler. Çoğu can verdi ve salgın hastalıklara yakalandı. Erkeklerin çoğu kurşuna dizildi. Romanda Kazangap’ın babası da Kulak sanılıp sürülen insanlar arasındadır. Yedigey yanlışlıkla bununla alakalı Kazangap’a şaka yapmış ve çok sert bir şekilde tepki almıştır. Kazangap, milletimizin çektiği acıları, sıkıntıları unutmamış ve unutanlara da kızmaktadır. Cengiz Aytmatov burada Kulak sürgünü eleştirmiştir. Ve aynı zamanda Türk milletinin çektiği sıkıntılarla ilgili alaylı söylemi de eleştirmiştir Kazangap yoluyla. Kazangap üzerinden bunun ne kadar acı bir şey olduğunu vermeye çalışmıştır. Türkler tarihte bunun gibi birçok acıyla yüz yüze kalmışlardır. Yerlerinden yurtlarından edilmişlerdir. Birçok insan suçsuz yere kurşuna dizilmiş veyahut çok kötü bir şekilde katledilmiştir. Aynı zamanda Yedigey’in sürekli geçmişe ve kendi yurduna özlem duyması, bununla alakalı anılarını hatırlayıp anlatması kendi yurdundan ayrılıp ona hasret kalan insanın çektiği acıları açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.
    Kazangap öldüğünde Yedigey onu kendi mezarlıkları olan Ana Beyit’e gömmek istemiştir. Kendi geleneklerine göre düzenlemiştir cenaze törenini. Fakat içinden de kendisi öldüğünde bunu ona kimin yapacağını düşünmektedir. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: O zamanın gençleri yavaş yavaş kendi gelenek, görenek, kültür ve dinin gerekliliklerini unutmaya başlamışlardır bu çok acı bir durumdur. İnsanın kendi milli kimliğini unutması kadar kötü bir şey daha var mıdır?
    Romanda diğer önemli olaylardan birisi de mankurtlaşma olayıdır. Efsane şöyledir; tarihte Nayman ana adında bir kadın varmış. Bu kadın kocasını kaybetmiş bir oğluyla yaşamaktayken bir gün oğlunun Juan-Juanlarla yaptığı bir savaşta öldüğü söylenmiş. Ama bir türlü cesedi bulunamamıştır. Bir gün bir kervana çay verirken kendi aralarında bir mankurttan söz ettiklerini işitmiş. Juan-Juanlar savaş sırasında esir düşen insanların yaptıkları bir işkence yöntemiyle hafızalarını yitirmelerine sebep olurlar mankurtlaştırırlarmış. Mankurt, geçmişini bilmeyen köle demektir. Nayman ana bu anlatılanları dinledikten sonra bahsedilen kişinin kendi oğlu olabileceğini düşünmüş ve düşmüştür yollara. Az gitmiş uz gitmiş derken bahsedilen çocuğu bulmuş. Çocuğa adını kimlerden olduğunu sormuş fakat çocuk cevap vermemiş. Nayman ana kendini tutamamış ve ağlamaya başlamış senin adın Coloman’dır babanın adı Dönenbay’dır demiş. Fakat çocuk hiçbir şey anlamadan kadının yüzüne bakıyormuş. Efsane mankurtun annesini öldürmesi ile son bulur. Bu efsaneden sonra Dönenbay diye bir kuş olduğu söylenmektedir. Bu hikaye ile Sovyet dönemi insanları arasında bağlantı kurabiliriz. Sovyet dönemi insanlarını da ideolojiye bağlı, söylenen her şeyi yapan, geçmişini unutmaya başlamış insanlardır. Romandan buna birkaç örnek verebiliriz.
    Romanda bunun en tipik ve açık örneği olarak Kazangap’ın oğlu Sabitcan’ı gösterebiliriz. Sabitcan Rus yatılı okullarında okumuş ideolojiye bağlı bir kişidir. Yavaş yavaş benliğini unutmaya başlamıştır. Babası öldüğünde gram üzülmemiş, bir an önce toprağa gömelim gidelim düşüncesinde olan bir insandır. Burada Rus yatılı okullarına da bir eleştiri vardır. Sabitcan yatılı okula gittikten sonra bütün milli değerlerini kaybetmeye başlamış bir nevi mankurtlaştırılmıştır. Aynı şekilde yukarıda da söylediğimiz gibi Yedigey öldüğünde adetlere uygun gömülmek istemektedir fakat o neslin gençleri adetlerden bihaberdirler. Bu yüzden Yedigey endişe etmektedir. Kısaca dönem olarak bir mankurtlaşma söz konusudur. Aynı şekilde diğer bir örnek Ana Beyit mezarlığına gittiklerinde oradaki subayın ana dilinde konuşmak istememesi ve Yedigey’e “ görev başında benimle Rusça konuşun lütfen” demesinden anlıyoruz ki ana dile gereken önem verilmemektedir. Dil, bizim milli değerlerimizin en yücesidir. Dil olmazsa her şey biter o millet için.
    Sovyet döneminde yürütülen Ruslaştırma faaliyetlerinin buna sebep olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Kazan’ın işgaliyle başlayan işgal faaliyetleri birçok yerin işgaliyle devam etmiştir ve Ruslar işgal ettikleri yerlerde alfabe değişikliği, insanları yurtlarından sürme gibi değişik Ruslaştırma faaliyetleri sürdürmüşlerdir.
    Romandaki diğer dikkat çekici konulardan biri de Abutalip Kuttubayev ailesinin başına gelenlerdir. 1951 yılının sonunda Boranlı’ya yeni bir aile gelmişti, bu aile Kuttubayev ailesiydi.. 1941 yılında yani savaşın ilk yıllarında coğrafya öğretmeni olan Abutalip’i cepheye çağırdılar ve daha sonra yaralanarak Almanların eline esir düştü. Almanların esir kampından bir grup arkadaşıyla kaçmayı başardılar ve Yugoslav partizanlarının arasında buldular kendilerini. Daha sonra burada bir süre Yugoslav saflarında savaştılar ve burada Yugoslav savaş madalyasıyla onurlandırıldı. Savaş bittikten sonra yurduna geri dönmek istediğinde şansı yaver gitmiş ve dönmesine izin verilmiş. Diğer cepheden dönen insanlarla aynı haklara sahip olmasa da aynı okulunda öğretmenlik yapmasına izin verilmiş. Bir gün sınıfta ders anlatırken savaş yıllarında yaşadıklarından ve gördüğü coğrafyalardan bahsetti. Çocuğun biri Almanların eline esir düştüğünü ve bunu suç olduğunu kendisini öldürmesi gerektiğini söylüyor Abutalip’e. Bu olaydan sonra da bir daha işi rast gitmemiştir. Birkaç gün sonra işine son verildi ve küçük bir köy okuluna tayin edildiler. Daha sonra 1948 yılında Yugoslavya olayları patlak verdi. Abutalip şimdi yalnızca düşman elinde esir kalmış biri değil, aynı zamanda düşman saflarında çarpışmış biriydi. Bazıları onu anlıyor durumuna üzülüyor ama kimse onu savunmuyordu. Onun buradan da işine son verildi. Boranlı’da bir süre böylece yaşayıp gittiler. Abutalip çocuklarına bir şeyler bırakabilmek için savaş anılarını, milli halk hikayelerini, Boranlı’da geçirdikleri günleri tek tek yazıyordu. Bir gün bir istasyon şefi bunu fark edip onu şikayet ediyor ve tutuklattırıyor. Yazdıklarında hiçbir kötü şey olmamasına rağmen onun yazdıklarını çok farklı şeylere yoruyor. Buradan anlayabiliyoruz ki o dönem yazarları yazmak istedikleri eserler konusunda özgür değildiler. Rejimin istediği tarzda ve konularda yazmak zorundaydılar aksi taktirde vatan haini ilan edilip ya sürülüyor ya da kurşuna diziliyorlardı. Abutalip’i götürdükten sonra bir gün öldüğü haberi geliyor. Buradan birçok sonuç çıkarabiliriz. Yazar burada sistemin başındaki yöneticileri eleştirmektedir. İnsanlar o dönemde suçsuz yere tutuklanıp, ailesinden ayrı bırakılıp daha sonra da öldürülüyordu. Savaşta düşmana esir düşen kişiyi vatan haini görmek ise akıl karı değil, hatta ve hatta saçmalıktan başka bir şey değil. Esir düşen insanlar zaten bin bir türlü acıyla savaşıyorken üstüne üstlük bir de vatan haini ilan ediliyor. Birçok insan suçsuz sebepten suçlandı ve itibarlarını kaybetti. Daha sonra geride kalan çocukları da bundan etkilendi. Stalin’in ölümünden sonra yumuşayan Sovyet döneminde birçok insanın suçsuzluğu ispatlanıp itibarı geri verildi, fakat insanlar canlarını, mallarını, yurtlarını yani her şeyini kaybettikten sonra verilen itibar neye yarar.
    Savaş başlı başına insanlık dışı bir şey değil mi zaten. İnsanlar barış, huzur, mutluluk içinde yaşamak varken neden kan dökmeye bu kadar meyillidir? Belki de William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı romanında belirtmek istediği gibi kan dökme, savaş, liderlik uğruna insanlık duygularını yitirme gibi duygular çocukluktan hatta doğuştan insanın içinde var olan şeylerdir. Sadece bunların açığa çıkması için bu duyguların bazı olaylar tarafından tetiklenmesi gerekmektedir.
    Romanda milli halk hikayelerimiz ve tabiri caizse efsanelerimiz de çokça yer tutmaktadır. Romanda Raymalı Aga, Nayman Ana gibi hikayelerin anlatıldığını görüyoruz. Yazarın bunlara yer vermesinin sebebi bence milli değerlerimizi vurgulamak. Çünkü folklor bizim en büyük milli değerlerimizi içinde barındırır. O dönemde insanlara milli kimliklerini unutturmaya çalışıldığını göz önünde tutarsak bu fikir çok da aykırı değil bence.
    Romanın iki farklı olay örgüsü etrafında döndüğünü söylemiştik. Diğer olay örgüsü ise Sarı Özek’te yer alan uzay üssüyle alakalıdır. Rusya ve Amerika ortak çalışma alanı olan bu uzay üssünde bir gün aniden beklenmedik bir olay gerçekleşir. Aniden ortadan kaybolan iki kozmonottan bir türlü haber alınamaz. Daha sonra bıraktıkları bir mektup yoluyla yeni bir gezegen keşfettikleri anlaşılır. Bu gezegen, Orman-Göğsü olarak bilinen, uygarlık seviyesinin en üst düzeyde olduğu, bilimin geliştiği, insanların barış içinde yaşadığı bir gezegendir. Kozmonotlar bu gezegenin dünyalılarla tanışmak istediklerini bildirdiklerinde ortalık karışır. Bir konsey toplanır Amerika ve Rusya ortak bir karara varırlar. Bu karara göre bu iki kozmonotun dünyaya gelmesi yasaklanmış ve keşfedilen gezegenle hiçbir şekilde bağlantı kurulmayacağı kararına varmıştır. Çünkü dünya henüz uygarlık üstü bir gezegenle tanışmaya hazır değildir. Savaşların olduğu, insanların katledildiği, cehaletin en üst düzeyde olduğu bu dünya baştaki yöneticilerin işine gelmektedir. Eğer insanlar bu gezegenin varlığından haberdar olursa ve dünyadaki cehalet son bulursa yöneticiler istedikleri gibi insanları yönetemezler, onları kandıramazlar. Aytmatov daha önce de belirttiğimiz gibi burada da sistemin başındaki yöneticileri eleştirmektedir. Belki de varlığıyla dünyayı çok farklı boyutlara taşıyacak olan bir haberi ya da bilgiyi sırf kendi çıkarları uğruna reddetmektedirler.
    Buraya kadar bahsettiğimiz konuları özetleyecek olursak; Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında sistemin başındaki yöneticileri, bunlara sorgulamadan inanan insanları, cehaleti, insan yaşamın değersiz bir şey gibi görülmesini, milli kimliğimizi ve benliğimizi unutmamızı çok güzel bir şekilde eleştirmektedir.
  • 631 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba dostlar. Geldik son kitaba. Öncelikle kısa konulardan başlayalım. İlk olarak muayenesi ve içki sorunu ele alınıyor. İleride Siroz teşhisi konulacak durumu az çok duymuşsunuzdur. Bunun evvelinde bir doktor muayenesi ile başlıyoruz kitabımıza. Ardından kısa kısa hikayelerle devam ediyoruz ilk başlarda. Bazen kendisi bir bölüme 150n sayfa ayırdığı için böyle 1-2 sayfalık kısa anılardan oluşan hikayeler görünce beni çok şaşırttığı için bu şaşkınlığım ilk paragraf önceliğim oldu resmen.
    Takvimler 1927 olduğunda Paşa bir gün şarkı dinlemeye gider. Bakar ki hep Arap şarkıları söyleniyor, ülke de bir Türk kültürü yerine Arap kültürü egemenliği var. Bakınca devlet dairesine kadar girmiş, devletin resmi dili olmuş artık. Dünyada ise çok kolay kullanılan bir dil var, Türkçe Ö,P,Ç gibi harfleri de kullanabilme imkanı sağlıyor. Şimdi bile bazı klavyelerin Türkçe karakterinin olmaması nedeniyle SIKILDIĞIMIZI bile belirtemediğimizi göz önüne almamızı istiyorum hep beraber. Paşa da o zaman ben bir harf devrimi yapabilir miyim düşüncesinde. O kafasına koyduysa yapar tabii ki. Ayrıca şu da bilinen bir gerçek ki ulusun %90’ı okuma-yazma bilmiyordur. Bu bilinen bir gerçektir çünkü 20. yüzyıl başı itibariyle yaşanılan savaşlar ve neredeyse sürekli savaşla geçen 30 yıl gibi bir zamandan sonra birçok erkek şehit olunca ve kadınların da o dönem şartlarında eğitimine fazla önem verilmediğinden bu oran düşüktür. Bunda kesinlikle bir kötüleme yapmıyorum, benim yaş grubum mutlaka hatırlayacaktır ki 2000’li yıllarda ilkokula giderken okul poşetlerimizde şöyle bir yazı vardı: HAYDİ KIZLAR OKULA. Söyleyeceklerim bu kadar.
    => 1 Kasım 1928 – Latin Harflerinin Kabulü

    Biz Türklerin en büyük yaşadığı tartışmalardan birini bilirsiniz. Nereden Geldik? Evet, bu bizim yaşantımızın büyük bir sorunu aslında. Bir boy olarak mı vardık, devletimiz hep var mıydı derken işin aslı ilk olarak nerede nasıl bir araya gelip bir topluluk kurduk, araştırdık? Ne eserler verdik, neler yazdık? Bulunan yazıtlarımızı, anıtlarımızı neden bizler değil de daha birkaç sene önce savaştığımız insanlar bunları araştırmaya kendilerini adamışken, bizler neden kendi öz tarihimizi araştırmıyor, neler olduğunu bilmiyorduk. İşte bu düşünceler ile birlikte bir şey yapılmaya karar verildi. Bununla beraber ileride iki kurum kurulacaktı.
    => 15 Nisan 1931 – Türk Tarih Kurumu Kuruldu
    => 12 Temmuz 1932 – Türk Dil Kurumu Kuruldu

    Bunların akabinden bir Sığırtmaç Mustafa meselemiz var. Diğerlerinin arasında bunu ayırma gereği gördüm. Fikriye Hanım’a yaptıkları yüzünden bir türlü kanımın ısınmadığı isimler arasında kız kardeşi Makbule Hanım, Makbule Atadan da bulunmaktadır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal’e bugün nasıl aşkla bakıyor, nasıl özlem duyuyorsak ben aynı şekilde Fikriye aşkına tutuldum. Kendisi telefonumun ekran resmidir. Söylemekten onur duyarım. Neyse, bu Sığırtmaç Mustafa, Mustafa Demir işte bu Makbule Atadan’ın daha sonradan manevi oğlu olacak, askeriyeye girecek, subay olarak çıkacaktır. Mustafa Kemal ile 11 yaşında karşılaştığı söylense de Paşa ile 8 yaşında karşılaştığı bilinmektedir. Özel ilgi görmüş ve bu ilginin karşılığını hem okuması ile hem asker kişiliği ile ödemeye çalışmıştır.
    => 16 Eylül 1929 – Sığırtmaç Mustafa ve Mustafa Kemal Karşılaşması

    Geleceğiz en can alıcı noktalardan birisine. İsmet İnönü diktatörlüğü ülkeyi kavurmaktadır. Köylü perişandır. Milletin efendisi sözü laftadır. Koskoca Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de hapis hayatı yaşarken İsmet Bey rahatça takılmakta ve neyi nasıl istiyorsa öyle yaptırmaktadır. Paşa bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bir ara konuştukları mecliste bir yoklama yapar, acaba Paris’ten Ali Fethi Bey’i geri mi getirsek de İsmet’e rakip yapsak diye. Aslında kimse net cevap veremez ama İsmet Bey’e karşı da öyle bir dolmuşlardır ki bunu hepsi benimser. Ali Fethi Bey de gelerek partiyi kurar aslında. Parti ikinci birçok parti denemesidir aslında. Başlıca ilkeler Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik olup yabancı sermayenin ülkeye girişini savunmak isteyen Sağ Merkezli bir partidir. Bu partiye küfür edenler dahi var ve bunu belirteyim Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları ve güven duyduğu insanları bizzat teşvik ederek bu partiye soktuğu kayıtlarıyla beraber mevcuttur. Zaten CHP’li olup İsmet Paşa’ya karşı olan kim varsa partiye katılmış, katılmayanların beyanatlarında da tekrar bir İstiklal Mahkemesi kurulur da asılırız korkusu fark edilmiştir. Yani sözün özü bu parti eğer sonradan içine girenleri yönetebilseydi harika bir siyasi ortam oluşabilecekti ama nasip değilmiş ki gene olmadı.
    => 12 Ağustos 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kuruluş
    => 17 Kasım 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kapanış

    Mustafa Fehmi denildiğinde aklınıza ne geliyor? Eğer çıkaramadıysanız hemen şöyle belirteyim. Kubilay. Asteğmen olarak gösterilse de bir öğretmen ve bir yedek subay olduğunu özellikle belirterek başlayacağım. Bu yüce şehidimiz bizlere hakkını helal eder inşallah. Kendisine Mehdi diyen Derviş (!) Mehmet tarafından şehit edildiğinde Menemen’de olaylar büyümüştü. Ben Mehdiyim diyerek ortalığı bulandıran bir insan Şeyh Sait isyanı sonrası en büyük Cumhuriyet dönemi isyanını gerçekleştirmişti. 23 Aralık yani 2 gün öncesi de onun şehadet dönemidir. İsyanda bu Mehdi öldürülmüş, geri kalanlar ise idam ve yaşı küçük olanlar da çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır.
    => 23 Aralık 1930 – Öğretmen Kubilay Şehit Edildi
    => 3 Şubat 1931 – Kubilay’ın Katilleri Asıldı

    Bu kitabı son kitap olmasından mı yoksa içeriğinin zenginliğinden mi daha bir benimsedim bilmiyorum. Şimdi sizi bir yolculuğa daha çıkarayım. Atatürk’ün manevi kızı Ülkü. Mutlaka Ata’yı araştıranlar bir yerlerde onu da görmüşlerdir. Hiç hikayesini merak ettiniz mi? Ben de burada okurken öğrendim ve çok da mutlu oldum. Valide Zübeyde Hanım, ahretliğim (evlat, evlatlık) diyerek Vasfiye adında bir kadını hiç yanından ayırmaz. Bu kız olgunluğa eriştiğinde biriyle evlenir. Evlendiği adam hem çalışmadığı gibi (karakterini s….m böylelerinin) hem de kadının ev işlerine giderek kazandığı parayı zorla elinden alıp harcamakta ve kadına işkence etmektedir. Bu kadın bir gün daha fazla dayanamaz ve Gazi Paşa’nın yanına gider. Önce yaver Cevat Abbas ile görüşür sonra Paşa da onun derdini öğrenir ve bu duruma çok üzülür. Vefat eden annemizi hatırlamıştır. Onu helal süt emmiş biriyle evlendirip rahat ettirmek ister ve bunu bulur. Çukluoğlu adındaki bir trenci. Bu iki güzel insanın bir sonraki yıl evlatları olacaktır. İşte bu güzel kız çocuğu, bizim ablamız Ülkü’dür. Hadi devam edelim, bunun gerisi yalanlayacak babayiğit varsa başım gözüm üstüne. Bu kızcağız sonradan elim bir trafik kazasında (!) hayatını kaybeden Ülkü Adatepe’den başkası değildir. 6 yaşına kadar Atatürk’ün yanında yaşadıktan sonra onun vefatıyla beraber ülkenin kendisine kaldığını sananların hegemonyasında 16 yaşında evlendirilmiş, Atatürk’ten kalan miras payı kendisinden Atatürk sonsuzluğa gittiğinde alınmış ve maddi imkansızlıklarla boğuşturulmuş bir insandı o. Yıllar geçse de ona yapılan düşmanlık, ona yapılan haset bitmeyecek, 2012 tarihinde saatlerce trafik kanununu hiçe sayan, ömründe özel şoförlük yapmamış bir kamyon şoförünün kullandığı 15 senelik bir hurda yığınının içinde elim bir kaza (!) sonucu vefat etmiştir. Ben yemedim, siz yer misiniz bilemem orasını artık. Hepinizin vicdanına kalmış.

    Geleceğiz Nakiye Hanım diye bilinen Nakiye Elgün’e. Nakiye Hanım’ın bir özelliği var dostlar. Ülkemizde Feminizmin ilk temsilcisi olarak bilinir. Özellikle kadınlara verilen seçim hakkı ve sonrasındaki vekilliğiyle tanınır. Tabi şimdi ki Feminist geçinenlerin bunu bir saygısızlık ve kendi yaptıkları saçmalıklara aracı kullanmalarını düşündüğümden her işin gerçeğini yapanları saygıyla anarım. Eğer birlik olacaksanız çocuk ölümlerinde, kadın ölümlerinde daha sert tedbirler alınmasını (idam, elektrik) örgütlemelerini isterim. Neyse.
    => 23 Mart 1954 – Nakiye Elgün Vefatı

    Geliyoruz en sevdiğim konuya. Cumhuriyet kurulmuş, yıl 1933 olmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın son zamanları gelmiş, ağrıları artmış ve bu 10 yılı kutlamak için güzel bir iş yapmak istemektedir. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal tarafından yazılmış Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir marş gelir önüne. İki farklı beste vardır ve onların ki biraz daha kötü gibi durmaktadır aslında. Bir oyun yaparlar ve kendilerininkini en son balkonda dinletmek ve herkesi etkilemek istemişlerdir. Başarılı da olurlar, herkes etkilenir. O güzel marş böylelikle yazılmış olur ve kabul edilir. Bununla da yetmez, bir de nutuk verecektir Paşam. Verir de. Ankara Hipodromunda verilen bu nutuktan da etkilenmemek mümkün müdür ki? Bir alıntı ve paylaşımın altında bir yorumla da bunu paylaştım zaten. Türk Milleti! Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını kutladığı en büyük bayramdır, kutlu olsun! Bu dizeleri duyduktan sonra etkilenmemek mümkün mü? İmkanı yok. Türk yurdunda nefes alasın da beğenmeyip, İSTEMEZÜK diyesin, mümkün değil.
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Nutku
    => Ağustos 1933 – Onuncu Yıl Marşı Bestelenir
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Marşı Okunur

    Gelelim çok tartışılan Sabahattin Ali mevzusuna. Kendisini sevmem, eserlerine saygı duyarım. Tüm tarihçiler de onun ne olduğunu bilirler. Bazıları ise onu sevimli göstermek adına kendilerini parçalar adeta. Bu adam zamanında Gazi’ye ağır hakaret etmiş, yetmemiş kötü laflar söylemeyi her yerde adet edinmiş en son da sürülmüştür. Ekmeksiz kaldığında geri dönmüş, Paşa için bir şiir yazarak öğretmenlik kazanmış ancak çok fazla tutulmamıştır. Şimdi dahi eserleri sadece Kapitalizm adına pazarlanarak satılmaya çalışılan, sevimli gösterilen birisidir. Zamanında birkaç eserini okumuş bulundum, beğendiklerim de oldu yalan konuşmayacağım ama bunu öğrendiğim günden sonra kitaplarına bakmadım bile. Benim kutsalıma hakaret eden insanın hiçbir sevimli yanı olamaz, şirin göstermeye çalışanın da ondan farkı yoktur. Bir diğer kişi de bu şekilde Nazım Hikmet’tir. Onunla alakalı Paşa’nın kendi ağzından cümlesini kurup geçeceğim, yorum sizlerin olsun.
    => Bu adam, yeni Türk Dili’nin en büyük muştucusu olabilirdi. Ne yazık ki bir militan olmayı yeğ tuttu. Artık, ondan hayır yoktur! Bu sözlerini söylediği yer de plağının dinlendiği bir ortamdır ve Paşa onun plağını alıp kırdıktan sonra bu sözleri söylemiştir.

    Geçen gün yazımı paylaşmadan önce birkaç arkadaşıma okuttum. İsmet Paşa hakkında söylediğim kelimeler salt eleştiri olsa da hakaret olmasa dahi saygısızlık gibi duruyormuş. Bu vesileyle kendisinden özür diliyorum. Saygısızlık, benim kişiliğime yakışmaz. Ancak onun yaptıkları hakkında Paşa’nın yine bir mecliste yanında Recep Peker varken söylediği ve oradaki herkesin korkudan üstüne alındığı bir sözü de paylaşmak isterim, buyurun;
    => Recep, ben bir adamı yükseltirim! Ancak o sindiremez, durumu değerlendiremezse ve özellikle kerameti de kendinden bilirse, bir gün kaldırır atarım! Benim attığım da, paçavra olur! Zaten bundan kısa bir süre sonra yine tartışacaklar ve bir antlaşmaya bakmadan imza atan İsmet Paşa’nın kendini çok üstün gördüğünü anlayacak onu Başbakanlıktan çekerek yerine Celal Bayar’ı getirecekti. Bunlar tarihin bilinen gerçekleri arkadaşlar.

    Gelelim en tartışmalı konulara. İnsanların resmen ikiye ayrıldığı bir konuya hem de. Eğer bir insan baştaki hükumete isyan ederse ve o hükumetin başındaki daha sevmese, kanlı bile olsa bu nefretini silaha döker; askerin, polisin, sivilin, çoluk çocuğun canına kıyarsa bu isyandır. Bu isyanı bastırmak için yapılan ise katliam değildir. Amaç düzeni bozanlara karşı çıkmaktır. Üstelik bu isyan üzerinde yaşadığın devlete, o devletle sınır komşusu dahi olmayan Avrupa Kıtasının esaslı devletlerinden aldığın destekle yaptığın bir olaysa üzerinde yaşadığın hükumet buna sessiz kalamaz. Üstelik size son ana kadar teslim olun diyen subayları da kurşuna dizerek inada binerseniz ve buna hala bize Katliam yapıyorlar diyorsanız sizin damarınızda akan kanda sıkıntı var demektir. Yeterli açıklama olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu duruma halen katliam diyenlere de bir çift lafım var. Eğer -Türk düşmanı olduğunuz belli- kendi ülkenizde, kendi elini öptüğünüz ajanların yanında size bir saldırı olur, salt siz değil de suçsuz günahsız masum insanlar da sizden ayırt edilmeden kurşuna dizilir ve o bölge temizlenirse bunun adı katliamdır. Türk Askeri kendi tarihi boyunca böyle bir şeye asla bulaşmamıştır, bulaşan ufak tefek insanlarda bunun karşılığında güzel bir İP ödülü kazanmış ve bu durum tarihte hep kalmıştır.

    Son olarak ise Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son zamanlarından biraz bahsedelim istiyorum. Birçok kitapta ya da yazıda hep son gün olan 10 Kasım anlatılır. Biraz daha gerileri gitmeyi bir borç bilirim. 1938 Şubat’ında Yalova’ya gidiyorlar. Paşa’nın burada karaciğerinin büyümüş olduğunu bildirdi. Daha sonradan sürekli tekrarlanan burun kanamaları, karın ve bacak kaşıntılarının sürekli tekrar etmesi ve bunun karınca öyküleriyle geçiştirilmesi ile sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik havası derken doktorlar da durumu anlamıştı. Halbuki onlardan çok önce Paşa durumunu sözlüklerden araştırmış ve Siroz hastalığına yakalandığını anlamıştı. Yerli yabancı birçok doktor seferber edilmiş özellikle 24 saatinin 23’ünü yatakta geçirmesi salıklanmıştı. Hele tedavinin sıklaştığı, hastalığın iyice ağırlaştığı dönemde ilk etapta 10.5 litre gibi bir su Paşa’dan alınıyor, bir sonraki gün yine vücudu su topluyordu ki ben okurken çok kötü canım acıdı. Bazı utanmaz arlanmaz insanların bunu bile kullanarak sen misin dinimizi elimizden alan laflarıyla aslında içindeki öfke, hıyanet, kin ve çekememezliklerini görünce nasıl olur da bir insanın acısından kendilerine böyle rahatlatıcı paylar çıkarmaya çalışırlar diye düşünmeden de edemedim yahu. Bu kadar kolay mı bir insanı karalamak? Neyse bir şeref abidesini anlatırken şerefsizlere yer vermemek gerek.
    Son günler çok çetin geçiyordu. Mustafa Kemal Paşa yanındakileri tanıyamıyor, onları anlamıyor sürekli acayip sorular soruyordu. 9 Kasım gecesi çok büyük bir komaya daha girmişti. 10 Kasım sabahı artık herkes kendini tutamıyor, doktorlar bir yandan koşturuyor, bir yandan yanındaki yaveri, yardımcısı herkes hıçkırıyordu. 10 Kasım 1938 Perşembe, çok acı bir gündü. Paşa arkadaşlarının son kez gözlerinin içine bakmış ve sonsuzluklar ülkesine doğru aramızdan ayrılmıştı. İlk olarak Hasan Rıza sonra herkes bu kutsal ölünün arkasından sırayla onun ellerini öptüler, ona son saygılarını sundular. Saat ise 09:05 olarak yazılmıştı. Paşa, son kez gözlerinin içine baktığı arkadaşlarından ayrılmış, büyük yurdu sonsuza kadar öksüz bırakmıştı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Odada çıt çıkmıyor, kimse göz yaşlarını saklamanın kutsal denilen erdemini göstermiyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyük Baba evlatlarını bırakmış ve gitmişti..
  • Nicephorus Chalouphes (Halife) önce Korinth valisi olmuşken, daha sonra bir dönem Venedik -Bizans ilişkileri çerçevesinde Venedik'e, Bizans elçisi olarak gitmiştir. Prosouch, yine bir Selçuklu komutanı olup özellikle imparator Manuel döneminde Antakya hükümdarı Raymond'a karşı girişilen seferde görev almış bir kişidir. Prosouch'un oğlu veya torunu olan
    Nicephorus Prosouchos askeri bir görev dışında hizmette bulunan Türkler arasındadır ve bir dönem Yunanistan'ın valiliğini yapmıştır. Tziknoglos retorik eğitimi almış olan ve Aya Sofya idaresinde görevli bir Selçuklu Türk'üdür. Yine İshak, Manuel döneminde (1154-5) hizmet eden Türklerden birisidir. 1 156 yılında Normanlar'a karşı verilen bir mücadelede Bizans ordusu bünyesinde görev yapan küçük bir birliğin başındaki komutanın adı Pairames (Bayram)'dır. Yine Türk olduğu açıkça belirtilen İsa (John İses), Bizans eğitimi almış bir Selçukludur. 1146 yılında Konya'ya düzenlenen bir saldırıda imparator Manuel'in yanında
    yaverlik yapan Poupakcs de daha sonra Grand Domestikos Aksukhos'un koruması olmuştur. 1092-93 yılları arasında Bizans hizmetine giren bir başka Türk de İlhan' dır. Bursa'nın batısında Kyzikos ve Apollonia adı verilen yerlerin savunmasını üstlenmiş olan İlhan, Bizans baskısına dayanamayarak bu yerleri Bizans' a teslim etmiş ve Bizans hizmetine girmiştir. Aldığı birçok hediye yanında Hıristiyanlığı da kabul eden İlhan'ı bazı aile mensupları da takip etmiştir. Akrabaları ile Bizans ordusunda savaşan İlhan, 1094-5 yılları arasında Tatikios'un kumandasında Kumanlara karşı savaşan Türk birliği içinde görev almıştır. Yukarıda bahsedilen Türklerden askeri alanda olduğu kadar diplomasi ve idari alanda hizmet vermiş olanların da bulunduğu görülmektedir. Yine askeri alan dışında bir kategori olan din hizmetinde bulunmuş ve Türk tarihinde adından bahsedilmeyen ancak Bizans tarihinde manastır kuran bir Türk olarak adı geçen bir kişi daha bulunmaktadır. Bugün bile hala Yunanistan'ın Athos dağı (Aynaroz) manastırları arasında ayakta duran ve Kutlumuş Manastırı olarak bilinen manastırın kurucusu Kutlumuş, adından da anlaşılacağı gibi bir Selçuklu Türk'üdür. 11.yy'ın sonuna doğru Bizans'a 'iltica ettiği anlaşılan ve Bizanslılar tarafından Koutloumousios olarak isimlendirilen Kutlumuş/Kutalmış'ın Selçuklu sülalesi
    mensubu olup Kutalmış'ın soyundan geldiği iddia edilmektedir. Yukarıda belirtilen ve Bizans tarihi kaynaklarında açıkça isimleri ve kökenleri belirtilen bu Selçuklu Türkleri haricinde
    daha öncede belirtildiği gibi sayısız miktarda Türk askerinin Bizans'a hizmet karşılığı toprak ve para aldığı bilinmektedir. Bu konuda verilen birçok örnek bunu ispatlamaktadır. Ancak, aşağıda verilmekte olan yeni bir bilgi 12.yy.'a gelindiğinde Bizans topraklarına yerleşen Türk nüfusunun durumunu göstermesi açısından oldukça ilgi çekicidir. İmparator Manuel döneminde (1143-1180) 1178 yılı içerisinde birçok Türk kadın ve çocuğun esir olarak ele geçirilmesi Türk erkeklerinin Bizans'a yönelmelerine sebep olmuştur. Önemli tarihi bilgiler içeren edebi çalışmalar, risaleler, nutuklar ve mektuplar bırakan Selanikli Eustathius'a dayanarak anlatan Brand, Selanik çevresindeki Türk nüfusunun o zamanki durumunu
    da yine Eustathius'un sözlerine yer vererek tanımlamaktadır. Eustathius, Selanik için: "Yeni Türkiye veya Türklerin Avrupa'daki toprağı " olarak anılabileceğini belirtmektedir.
  • 176 syf.
    1884 yılında Üsküp’te doğan Yahya Kemal Beyatlı, bu dönemde Üsküp Belediye Başkanlığı görevinde bulunana İbrahim Naci Bey’in oğludur. Gerçek isminin Ahmed Agah olduğu bilinmekte olduğu gibi, öğrenim hayatına Üsküp’te başlamış ve daha sonra 1897 yılında Selanik’e göç etmişlerdir. Annesini küçük yaşlardayken verem hastalığından dolayı kaybetmiştir.

    Babası yeni bir kadınla evlenmesi üzerine Yahya Kemal Beyatlı Selanik’ten ayrılarak Üsküp’e gitmiştir fakat kısa bir süre sonra tekrar Selanik’e gitmiştir. Selanik’te bir süre yaşadıktan sonra eğitimini tamamlamak üzere İstanbul’a gelen Yahya Kemal Beyatlı, Vefa Lisesi’ne kayıt yaptırdı. Lise okuduğu sıralarda edebiyata duyduğu ilgiyle birlikte çeşitli dergilerde yazarlık yapmaya başladı. Fransız edebiyatına duyduğu etki ve İstanbul’daki düşünce engelleri sebebiyle Paris’e gitmiştir ve kısa bir süre sonra 1912 yılında tekrar İstanbul’a gelmiştir.

    İstanbul’a dönüşünün ardından birçok ünlü kişiyle birleşerek Dergah adındaki dergiyi kurmuştur. Bu dergi üzerinde yazdığı yazılarda sürmekte olan Milli mücadeleye destek vermiştir. Politikayla da ilgilenen Yahya Kemal Beyatlı, elçilik ve 4 dönem süren milletvekilliği görevlerini de yerine getirmiştir. Yahya Kemal Beyatlı, 1 Kasım 1958 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. "İstanbul Şairi" olarak bilinmektedir.

    Sağlığında hiçbir kitabı yayınlanmayan Yahya Kemal Beyatlı'nın vefatından sonra Nihad Sami Banarlı, şairin sağlığındaki düşüncelerinin ışığında eserlerini okuyuculara kazandırmıştır. Bununla birlikte Kazım Yetiş 81 şiiri Kendi Gök Kubbemiz, Yol Düşüncesi, Vuslat olmak üzere üç ana grup altında sunmuştur. Yani kitap üç bölümden oluşmaktadır.

    Birinci Bölüm:
    Kendi Gök Kubbemiz;
    Genel anlamda Türk halkının mücadelesinden, Türk halkının tarihteki yerinden söz ediliyor.

    Kitap "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiiriyle başlıyor.
    Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede,
    Bir mehâbetli sabah oldu Süleymaniye’de.
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı...

    Bu şiirde;
    Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı...
    Diyerek askerin zaferin kurucusu olduğunu belirtiyor.

    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
    Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
    Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu...

    Bu satırlarda da şair neferin halktan biri olduğuna, ta Malazgirtten gelen Anadolunun kapılarını Türk halkına açan asker olduğunun altını çiziyor.

    Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde...

    Bu dizelerde de şair bu toprakların ve kaybedilen toprakların gerçek yaşayan sahibinin ve varisinin bu saf simalı ve gözü yaşlı nefer olduğunu belirterek "nefere" farklı anlamlar yüklemektedir.

    Şair "Bir Tepeden" adlı şiirde İstanbul’u fethetme girişimlerine ve şehrin fethine bununla beraber İstanbul Türk-İslam gelenek ve mimarisiyle değişimine değinmiştir.



    Şair "Bir Başka Tepeden" adlı şiirinde şu dörtlükte;

    Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
    Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
    Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

    Diyerek İstanbul'a olan hayranlığını dile getirmiştir.

    "İstanbul Fethini Gören Üsküdar" adlı şiirdeki şu dizelerde;

    Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
    Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü

    Son günün cengi olurken, ne şafakmış o şafak.
    Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,

    Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu,
    Saklamış durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.

    İstanbul'ın fethinin son gününü gözleri dolarak izleyen semtin Üsküdar olduğunu, her şeye şahit olduğunu Türk halkının o mutlu gününe tanık olduğunu dile getirmiştir.

    Şair "Koca Mustafapaşa" şiirindeki şu son dizelerle;

    "Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
    Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
    Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
    Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
    Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,
    Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
    Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.
    Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!"

    Yahya Kemal, Türk-İslam hayat tarzlarını, gelenek, görenek ve ibadet şekillerini tam olarak yaşamayan, hatta hiç yaşamayan bir Türk şairidir. Bu yönüyle O, Tanzimat sonrasında inançlarından, milli değerlerinden, kültüründen, geleneklerinden kopmuş bazı aydınların temsilcisi gibidir. Fakat onlardan bir farkı vardır. Yahya Kemal, hiç olmazsa duygu bakımından, ruh bakımından milletiyle birlikte olmaktan mutluluk duyar.
    O öz varlık olan manzara, Müslüman Türk’ün ortaya koyduğu İslami ve milli yaşama biçimidir. Fakat batılılaşmış bazı Türk aydınları, Müslüman Türk yaşama biçiminden kopmuştur. Köksüzlük yani, kendi milletinin değerlerinden kopmuş olmak, kendi köklerine bağlı kalmamak, atalarının inançlarına ve yaşama biçimine uzak durmak, insanda derin iç yaralar açar, huzursuzluk doğurur, bunalımlara, neden olur. Bu durum, dünyada insanın başına gelebilecek hüzünlü bir öksüzlük halidir. Şair, bu tür insanları, "kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağaca" benzetiyor. Böyle insanlar, teselliyi kendi milli değerlerinde değil de yabancı inanç, yaşama biçimi ve kültürlerde arar.
    "Ne yazık! doğmuyoruz şimdi o topraklarda" diyerek kaybedilen topraklarımız için derin üzüntüsünü dile getirmiştir.

    "Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene." diyerek Yıldırım Beyazıd Han'ın diyarı, aynı zamanda kendi doğduğu şehri Üsküp'ü "Kaybolan Şehir" adlı şiirinin son dizesiyle bize unutturmuyor.

    Şair "1918" adlı şiirindeki şu dizelerle;

    "Vatanda korkulu rü’yâ içindeyiz, gerçek.
    Fakat bu çok süremez, mutlaka şafak sökecek.
    Ateş ve kanla siler, bir gün, ordumuz lekeyi,
    Bu, insan oğluna bir şeyn olan Mütâreke’yi."

    Vatan toprağının düşman tarafından işgaline yani Birinci Dünya Savaşına ama aynı zamanda, kurtuluşun yakın olduğuna Birinci Dünya Savaşını, Osmanlı Devleti için, sona erdiren Mondros Mütarekesi' ne dikkat çekmiştir.

    İkinci Bölüm:
    Yol Düşüncesi ;
    Şair kitabın ikinci bölümünde ise daha çok Cahit Sıtkı Tarancı tarzıyla karşımıza çıkıyor. Ümitsizlik, ölüm sıkça işlenmiş.

    Şair "Yol Düşüncesi" adlı şiirindeki şu dizelerle;

    Bu defa farkına vardım ki ihtiyarlamışım.
    Hayatı bir camın ardında gösteren tılsım
    Bozulmuş, anlıyorum, çıktığım seyahatte.
    Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.
    Mısır ve Suriye, pek genç iken, hayâlimdi;
    O ülkelerde gezerken kayıdsızım şimdi.
    Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını,
    Beş on yıl önce, görür müydü, böyle taş yığını?
    Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.
    Demek ki alemin artık göründü serhaddi.

    .....

    Diyordu: "İnsana çarmıhta haz verir iman!"
    Dedim ki: "Hazreti İsâ da genç imiş o zaman"...

    Eğer mezarda, şafak sökmiyen o zindanda,
    Cesed çürür ve tahayyül kalırsa insanda,
    - Cihan vatandan ibarettir, itikadımca -
    Budur ölümde benim çerçevem, murâdımca;
    Vatan şehirleri karşımda, her saat, bir bir;
    Fetihler ufku Tekirdağ ve sevdiğim İzmir;
    Şerefli kubbeler iklimi, Marmara'yla Boğaz;
    Üzerlerinde bulutsuz ve bitmiyen bir yaz;
    Bütün eserlerimiz, halkımız ve askerimiz;
    Birer birer görünen anlı şanlı cedlerimiz;
    İçimde dalgalı Tekbir'i en güzel dinin;
    Zaman zaman da "Neva-Kar'ı" doğsun, Itrî'nin.
    Ölüm yabancı bir alemde bir geceyse bile,
    Tahayyülümde vatan kalsın eski haliyle.

    Şair bu dizelerle ihtiyarlıkta ve ölüme yaklaştıkça artık hayattan alınacak zevklerin çekiciliğinin kalmadığını. insanın gözünde bütün dünyanın manasızlaştığını, tadılacak bütün zevklerin hatta ölümün bile gençlikte bir anlama sahip olduğunu ifade etmiştir. Şiirin son bölümünde anlattığı gibi Yahya Kemal ölümde bir teselli arıyor ve bu teselliyi vatan sevgisinde buluyor.

    Şair "Geçiş" adlı şiirinin son dizelerinde;

    "Artık güneş görünmez olur, gök bulutludur,
    Rahatça dal, ölüm sonu gelmez bir uykudur."

    Ölümün bir sonsuzluk belirtisi olduğunu dile getirmiştir.Ölümü sonu olmayan bir uykuya benzetmiştir. Aynı zamanda bu dizelerde doğa öğeleriyle ölüm iç içedir.

    Şair "Duyuş Ve Düşünüş" adlı şiirindeki şu dizelerle;

    .....
    Çok şey bilen diyor:`"Gidecek her gelen nesil
    Ey sade-dil bu bahsi hayatinda böyle bil!

    Hiç durmadan, hayat öğütür devreden bu çark,
    Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!"

    İlmin derin görüşleri, aklın hükümleri
    Doldurmuyor boşalmış olan hisli bir yeri.

    Herkesin ölümden nasibini alacağını, bunun sırayla olduğunu ve bu sırada hiçbir farkın gözetilmediğine hiçbir bilimsel düşüncenin bu gerçeği değiştirmediğine dikkat çekiyor.

    Şair "O Taraf" adlı şiirinin son dizesiyle;
    ....
    Naklettiğim gibiydi bu rü’yâda gördüğüm.
    Rü’yâ bu. Yoksa başka bir âlem midir ölüm?

    Ölümden sonrasında başka bir hayat olduğuna, insanın sonsuzlukta kaybolmadığına dikkat çekiyor.

    Üçüncü Bölüm:
    Vuslat;
    Bu bölümde sevdaya yönelik duygulu dizeler yer alıyor. Bu bölümde bitmek bilmeyen bir canan özlemi hakim.

    ERENKÖYÜ'NDE BAHAR

    Cânan aramızda bir adındı,
    Şîrin gibi hüsn ü âna unvan,
    Bir sahile hem şerefti hem şan,
    Çok kerre hayâlimizde cânan
    Bir şi'ri hatırlatan kadındı.

    Doğmuştu içimde tâ derinden
    Yıldızları mâvi bir semânın;
    Hazzıyla harâb idim edânın,
    Hâlâ mütehayyilim sadânın
    Gönlümde kalan akislerinden.

    Mevsim iyi, kâinât iyiydi;
    Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,
    Hulyâ gibi hoş geçen zamanda
    Sandım ki güzelliğin cihanda
    Bir saltanatın güzelliğiydi.

    İstanbul'un öyledir bahârı;
    Bir aşk oluverdi âşinâlık...
    Aylarca hayâl içinde kaldık;
    Zannımca Erenköyü'nde artık
    Görmez felek öyle bir bahâr.

    Bu şiirinde;
    Şiir; mekanı, mevsimi ve sevgiliyi aynı çatı altında buluşturuyor. Şiirde, canan; hayalde olan, "bir şiiri hatırlatan kadın" olarak diğerlerinden öne çıkıyordu. Canan, şiirde her ne kadar çokça zikredilen bir kadın olsa da Ferhat'ın Şirin'i gibiydi: Hayalde yaşayan, ulaşılması zor olan. Canan, şairin birçok şiirinde varlığından, yaşamışlığından emin olunmayan bir sevgili ancak şair, cananı "Bir sahile hem şerefti hem şan" ifadeleriyle ete kemiğe büründürüyor, onun gerçekte varolduğunu ve yaşadığı yerle ilgili ipuçları veriyordu. Şiirin ikinci beşliğinde geçen sevgilinin tavırlarının hazzı ve sesinin gönülde bıraktığı akisler; cananı canlı kılıyor, cananın yaşamışlığı ile ilgili varsayımları güçlendiriyordu. Şair, şiirinin ikinci beşliğinde cananla ilgili sevgisine devam ediyor; "Doğmuştu içimde ta derinden / Yıldızları mavi bir semanın / Hazzıyla harap idim edanın, / Hala mütehayyilim sadanın / Gönlümde kalan akislerinden." Sema olarak tarif ettiği, sevgilinin bakışlarından başka bir şey değildi. Bu semanın altındaki yıldızlar ise onun, içine çok derin bir yerlerden doğan, cananın mavi gözleriydi. O, bu mavi gözlerin sarhoşluğu ve cananın tavırlarının verdiği hazla darmadağın, sesinin gönlünde bıraktığı akislerle de hayal dünyasında yapayalnızdı.

    Şaire göre sevmek, sevgilinin güzelliğiyle kendinden geçmek için Erenköy'ün o büyülü ortamı gayet uygundu. Bahar yaşanmakta, yıldızların varlığı ortama ayrı bir güzellik katmaktaydı. Böyle bir ortamda zaman hülya gibi geçmekte, sevgilinin güzelliği, dünyadaki saltanatın ta kendisi gibiydi: "Mevsim iyi, kainat iyiydi / Yıldızlar o yanda, biz bu yanda / Hulya gibi hoş geçen zamanda / Sandım ki güzelliğin cihanda / Bir saltanatın güzelliğiydi." Ancak hülya ve saltanat kelimeleri ne yazık ki gelip geçiciliği, sandım ki ifadesi de aslında olmamışlığı, yaşanmamışlığı ifade etmekteydi.

    "İstanbul'un öyledir baharı / Aylarca hayal içinde kaldık." Ve "Zannımca Erenköyü'nde artık / Görmez felek öyle bir baharı" ifadeleriyle de kayboluşu, yok oluşu anlatmakta; aşk dolu günler için bir daha geriye dönüşün söz konusu olmayacağının altını çizmektedir.

    Genel Değerlendirme:

    Türk dilini bir musiki olarak benimsemiş, dizelerini okudukça kulağa hoş gelen bir beste duyar gibi oluyor insan. Bu özelliği ona kazandıran da şüphesiz aruz ölçüsüdür. Aruz ölçüsüyle yazmış şiirlerini ama "Başlarken aldığım gazâ yarası / İçinden çektiğim bu altın oktu!" diyerek "Ok" şiiriyle sanatında heceye de yer vermiştir.

    Türkçeye yapmış olduğu katkı zamanının çok ötesinde bir öneme sahiptir Yahya Kemal'in.


    Şiirlerinde farklı temaları işlemiş olup, birçok insanın ilgi alanına girmeyi başarabilmiş nadir şairlerdendir. Biz onu her ne kadar "İstanbul Şairi" olarak bilsek de o aynı zamanda bir "Sevda Şairi" ve Cahit Sıtkı Tarancı gibi ölüm, ümitsizlik kendine has rindlik temalarını işlemesiyle İstanbul Şairi olmanın da ötesinde bir şairdir. Ayrıca çoğu şiirinde "İstanbul Şairi" olmanın hissini okuyucuya aktarabilmiştir.

    Şiirleri hayattan kopuk değil aksine hayatın taa içinden gelmiştir. Tarihten, iki kişinin birbirine duyduğu sevgiden, insanın yaşama sevincini ama aynı zamanda ölümün bir son olmadığına ve buna baş eğmeyi ele almıştır. Çoğu şiirini ayrılma vakti gelmiş bir misafirin hüzünlü kabullenişiyle yazmıştır.

    Kitap Kimlere Tavsiye Edilebilir:
    Şiirde hayattan bir şeyler arayanlar için başucunda olabilecek bir başyapıt...
  • Bir yazımda demiştim ki, “bazılarına göre kadın dekoltesi ölçüsünde “cesur”, modaya uyumu ölçüsünde “güzel”, erkeklerle yarıştığı ölçüde “modern”, kariyeri ölçüsünde “başarılı”dır!”

    Kriterler Batı’dan alınmıştır ve tümü maddidir. Bu bakış açısı “kadın-erkek rekabeti”ne yol açar! “Kadın-erkek rekabeti önce tartışmaya, sonra çatışmaya, nihayet kadın mağduriyetine yol açar”.

    Olan budur! “Kadına şiddet”in arkasında yatan gerçek de budur! Çünkü erkek fiziken kadından daha güçlüdür ve bunu kullanmaktan çekinmemektedir.

    Nitekim son yılların çok konuşulan konularından biri, “kadına şiddet”tir! Bu olgu, kadını yanlış tanımlamayla ve aile yapımıza uygun düşmeyen misyonlar yüklemeyle ilgili olabilir.

    Bizim geleneksel yapımızda kadının “cesaret”i tesettüründe, güzelliği sadakatinde, başarısı “yuvayı dişi kuş yapar” kuralınca, aileye kol-kanat germesinde ve bir arada tutmasındadır.

    Bizde “erkeksileşmiş kadın” değil, “kadın” erkekten saygı görür! Ona “ana”, “bacı”, “hemşire” gözüyle bakar. Biz, Batılılaşma sürecinde işte bu hürmeti kırdık.

    Geleneksel toplum yapımız, kadını, “çocuk yetiştirmek” misyonuyla mükellef kılmıştı. Bu o kadar önemli bir “görev”di ki, toplumun sağlam temeller üzerine inşasını sağlıyor, bir bakıma memleketin geleceğini belirliyordu.

    Nitekimeski Türk aile hayatımızı inceleyen İsveçli Prof. Gaston Jezz: “Dünyanın en sağlam aile ocağı Osmanlı’da doğdu ve bu ocak, hiçbir milletin tarihinde görülmemiş şekilde umumi hayatı inşa etti” diyordu.

    Bu nizamın mimari kadındı ve bunun için de baş tacı edilmişti. Biz bunu yıktık, enkaz altında kaldık!

    Prof. Jezz’in hüküm cümlesini de verelim ki, eksik kalmasın: “Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye çok bir şey kalmaz!”

    Aile nizamımız elimizden alınınca, geriye kala kala “kadına şiddet”, “çocuğa istismar” kaldı! Yani diğer bazı ârızalar gibi “kadına şiddet” ve “çocuk istismarı” da bize “Batılılaşma”nın yadigârıdır!

    Ârızalar “dış kaynaklı” olduğu için nasıl üstesinden geleceğimizi dahi bilmiyoruz: Her kafadan bir ses çıkıyor. “İdam”dan “hadım”a kadar envaı çeşit tavsiye dolaşıyor. “Kadının beyanı esas” türünden yeni “ârıza”lar çıkarılıyor. “Yapmayın, etmeyin” dedikçe de damgayı basıyorlar: “Gerici-mürteci”!

    Aile hayatımızı inceleyen La Baronne Durand de Fontmange, bakın ne diyor:

    “Ülkenin asırlık âdet ve an’âneleri ile dînî hükümleri her seviyedeki kadını koruduğu için, Osmanlı’da ne iğfâl edilmiş kız hikâyeleri, ne sokakta bulunmuş çocuk, ne düello, ne de intihar var…” (Kırım Savaşı Sonrasında İstanbul Günleri, İstiklâl Kitabevi Yayınları).

    Ve Alman Mareşal Helmuth Von Moltke: “Türklerde evin tek hâkimi kadındır!”

    Çare, kadını dış dünyaya iteklemek değil, yeniden “evin hâkimi” yapmaktır!

    Sözün özü şu ki, biz işte bu yapı ile oynadık. Diğer temel değerlerimizle birlikte bunu da Batı’ya uydurduk. Ailenin içinden öncelikle yaşlıları çekip aldık. Onları yalnızlığa mahkûm ettik! Ardından “anne”yi sokağa saldık: Çocukları bakıcı” denen yabancıların terbiyesine terk ettik!

    Bunların “kadın”a faturası, “taciz” ve “şiddet”, çocuğa faturası ise “istismar” oldu!

    Yani, “anne”yi çocuklarından koparmanın bedelini ödüyoruz.
  • Herkesin eli kanlı... Fail-i meşhur bir aydın; Necip Hablemitoğlu'nu saygıyla anıyoruz... (1954-18 Aralık 2002)

    "Yeni binyılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve de meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şeriat; iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı."

    "Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak 'evet, değer' diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!"

    KİMDİR:

    Evinin önünde uğradığı suikast sonucu 18 Aralık 2002 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Bu suikastın failleri halen bulunamamıştır. Ancak Ergenekon Davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım ifadesinde Hablemitoğlu'nu Osman Gürbüz'ün öldürdüğünü ve Veli Küçük ile Muzaffer Tekin'in azmettirdiğini iddia etmiştir. Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür "Hablemitoğlu, askeri ihalelerle ilgili (yolsuzluk.com'a) bilgi sızdıranca Ergenekon'un hedefi haline gelmiş olabilir..." demiştir.

    Evli ve iki kız çocuğu babası olan Necip Hablemitoğlu Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapmıştır. Orta Avrupa ve Balkanlar'da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürütmüş, ve bu konularda çeşitli projelerde aktif rol almıştır. Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi'nde doktor öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.
    Kendisi gibi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu ile evli, Kanije (Kanije, Osmanlı devletinin en batıdaki kalesi) ve Uyvar (Uyvar, Osmanlı'nın en kuzeydeki kalesi) adında iki kız çocuk babası idi.

    Suikaste uğraması
    Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayata gözlerini kapadı. Köstebek isimli kitabı ölümünden sonra basılmıştır. Cinayet sonrasında Hablemitoğlu'nun elektronik postasına ve telefonuna gelen tehdit telefonları emniyet mensuplarınca incelenmek üzere alınmıştır. Ailesinin İçişleri Bakanlığı aleyhine Ankara 5'inci İdare Mahkemesi'nde açtığı dava neticesinde, İçişleri Bakanlığı 40 bin lira manevi tazminat ödemeye mahkûm edildi. İçişleri Bakanlığı, savunmasında Hablemitoğlu'nun cinayetini "adi bir cinayet vak'ası" olarak değerlendirdiğini bildirmişti. Ayrıca cinayetin üzerinden 7 sene geçmesine rağmen İçişleri Bakanlığı hâlâ "hazırlık soruşturmasının" sürmekte olduğunu bildirmektedir.
    Ölümü üzerine birçok iddia ortaya atılmıştır. Bir teoriye göre Bergama ve Alman Vakıfları üzerine araştırmaları nedeniyle, Alman GSG 9 timleri tarafından öldürülmüştür. Bir diğer teoriye göre ise Hablemitoğlu laiklik konusundaki hassasiyeti nedeniyle öldürülmüştür.

    Bir diğer görüşe göre ise Hablemitoğlu Ergenekon örgütü tarafından öldürülmüştür. Suç islami kesime yıkılarak hem kendilerini kamufle etmişler hem de laik kesimi kışkırtmışlardır. Ergenekon davasında tanıklar tarafından mahkemede verilen ifadelerde de dile getirilen bu görüşe göre; Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde öldürüldü. Ölmeden önceki son araştırması, Alman vakıflarının Türkiye'deki faaliyetleri üzerineydi. Hablemitoğlu, üzerinde çalıştığı Alman vakıfları dosyasında ulaştığı yeni ve çok önemli bilgileri 8 gün sonra, 26 Aralık 2002’de Ankara 1. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmeye başlanacak 15 sanıklı 'Alman Vakıfları' davasında açıklayacaktı. Araştırmalarıyla, Alman vakıflarının Türkiye’de yasal olmayan çalışmalar yaptığı, etnik ve mezhepsel ayrılıkları körüklediği ve altın madeni karşıtlarını örgütlediği yönünde çok önemli bilgilere ulaştığı ileri sürülen Ankara Üniversitesi öğretim görevlisi Doç.Dr.Necmi Hablemitoğlu, bu iddialarının ele alınacağı davaya bir hafta kala evinin önünde uğradığı silahlı saldırıyla öldürüldü. Hablemitoğlu'nun ölümünde Ergenekon örgütünün parmağı olduğunu iddia edenler, Ergenekon davası firari sanığı Bedrettin Dalan'a Alman devleti tarafından sahte pasaport verildiğinin ortaya çıkmasını ve Ergenekon sanıklarına Alman vakıflarından para yardımı yapıldığının belgelenmesi gibi ayrıntıları da hatırlatıyor ve örgütün Almanya bağlantılarının çok güçlü olduğunu savunuyorlar.

    Ergenekon davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım; Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve Osman Gürbüz ile yaptıkları bir toplantıda kendisine 1 milyon dolar karşılığı Necip Hablemitoğlu’nu öldürmeyi teklif ettiklerini ve kendisi bunu kabul etmeyince Veli Küçük'ün Osman Gürbüz'e, 'Osman bu iş yine sana kaldı’ dediğini ve 6-7 ay sonra Osman Gürbüz’ü gördüğümde Hablemitoğlu’nun parasını kumar masalarında bitirdik dediğini Ergenekon davası iddianamesınde ıfade etmiştir.

    Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür'de, Necip Hablemitoğlu'nun askeri ihalelerdeki usulsüzlükleri yolsuzluk.com sitesine gönderdiği için suikaste uğramış olabileceğini iddia etmiştir.
    Benzer ifadeleri daha sonra Önder Aytaç da kullanmıştır). Ancak Necip Hablemitoğlu Köstebek isimli kitabının 162. sayfasında yolsuzluk.com sitesini olumsuzlamaktadır.
    Ankara Cumhuriyet Savcılığı, Hablemitoğlu'nun ölümünden 13 yıl sonra yeniden Necip Hablemitoğlu dosyasını açtı. Suikastla ilgili delillerden yola çıkarak yeniden inceleme yapılacağı açıklandı.

    Akademik geçmişi ve eserleri
    Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1977-1978 yıllarında "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" adlı aylık bir dergi yayımladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde yüksek lisans ve doktora yaptı.

    Türk azınlıkları
    Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar'da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürüttü. Bu çalışmalar çeşitli gazetelerde yazı dizisi olarak yayınlandı. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler'in UNDP projesinde görev alarak Moldova'da Gagauz Türkleri'nin Latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi. Buradaki görevi sırasında, Cumhuriyet döneminin başında bölgede Atatürk tarafından görevlendirilen öğretmenlerin bulunduğunu belirleyerek, bu öğretmenlerin bugün yaşayan öğrencilerinin anılarını derledi ve bir kısmını "Kemal'in Öğretmenleri" başlığı ile yayınladı.

    Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.

    Kırım Türkleri
    İlk kitabı, II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet Rusya tarafından Kırım Türkleri'nin kendi topraklarından zorunlu göç ettirilişini anlatan ve 1974 yılında yayımlanan "Yüzbinlerin Sürgünü"'dür.
    Hablemitoğlu'nun özellikle Türkiye dışında yaşayan Türk toplulukları ve Kırım Türkleri konusunda yayınlanmış tarihi belgelere dayalı çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Ailesi Bulgaristan Büyük Oranköy'den (Golyamo Vranovo) Türkiye'ye göç etmiş Kırım Türkleri'nden olan Dr. Necip Hablemitoğlu, Kırım Türkleri'nin Türkçü lideri İsmail Gaspıralı'ya ait tarihi belgelerden oluşan bir arşive de sahipti.

    Alman vakıfları ve Bergama dosyası[değiştir | kaynağı değiştir]
    Ayrıca, Türkiye'de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman vakıfları ile Avrupa Birliği uyum yasaları içinde yer alan vakıflar yasası konularında çeşitli araştırmaları bulunan Hablemitoğlu, çalışma alanına ilişkin Türkiye'de ve yabancı ülkelerde sempozyum, panel gibi toplantılarda sayısız konferanslar verdi, çeşitli televizyon ve radyo programlarına katıldı ve bu çalışmalarını Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası adlı kitabında topladı.

    Köstebek kitabı
    Öldürüldüğü için tamamlayamadığı Köstebek isimli araştırma kitabında Gülen hareketinin örgütlennmesini yazdı. Kitap, vefatından sonra bitirilememiş haliyle yayınlandı. Bu kitabında hareket mensuplarının yabancı devletler adına gönüllü casusluk yaptıklarını iddia etmiştir.

    Bibliyografya
    Gaspıralı İsmail, 2006, Birharf Yayınları, ISBN 975-9198-70-3
    Milli Mücadele'de Yesil Ordu Cemiyeti, 2006, Birharf Yayınları, ISBN 975-9198-24-X
    Çarlık Rusyası'nda Türk Kongreleri (1905-1917) 2005, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, ISBN 975-6448-83-0
    Sovyet Rusya'da Devlet Terörü, 2004, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, ISBN 975-6448-81-4
    Terör'ün ve Batının Kıskacındaki Ülke: Türkiye, 2003, ISBN 9756441245
    Köstebek, 2003, Birharf Yayınları, ISBN 975-6774-94-0
    Kırım'da Türk Soykırımı, 2002, Iq Kültür Sanat Yayıncılık, ISBN 975-6618-44-2
    Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası, 2001, Pozitif Yayıncılık, ISBN 975-9198-45-2
    Şefika Gaspıralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920), Toplumsal Dönüşüm Yayınları, ISBN 975-6448-80-6
    Yüzbinlerin Sürgünü, 1997, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, ISBN 975-6448-78-4

    Ödüller
    Ölümünden sonra 2002 Sertel Demokrasi Ödülü'ne layık görülmüştür fakat eşi ödülü almayı kabul etmemiştir. Necip Hablemitoğlu
  • Adile Naşit'i sevgi, saygı ve rahmetle anıyoruz...(1930 - 11 Aralık 1987)

    Tiyatrocu bir aileden gelen Adile Naşit'in babası komedyen Komik-i Şehir Naşit, annesi de Türkiye Ermenisi tiyatro oyuncusu Amelya Hanım'dır. Ağabeyi Selim Naşit ve 1950'de evlendiği eşi Ziya Keskiner de tiyatro sanatçısıdır. Adile Naşit eşi Ziya Keskiner'in Temmuz 1982'deki ölümünden sonra 16 Eylül 1983 tarihinde Cemal İnce ile gizlice evlendi. Sinema dünyasında, Rıfat Ilgaz'ın ünlü eseri Hababam Sınıfı'ndan uyarlanan filmlerdeki müstahdem Hafize Ana rolü ile olduğu kadar, Münir Özkul ile karşılıklı oynadığı filmlerdeki "Anne" rolleriyle de ünlenen Adile Naşit 11 Aralık 1987'de doğduğu şehir olan İstanbul'da 57 yaşındayken bağırsak kanseri sonucu yaşamını yitirmiştir. Cenaze töreni 13 Aralık 1987 tarihinde Şişli Camii'nde düzenlendi. Öğleyin kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığına defnedilmiştir. İstanbul Karacaahmet mezarlığında ilk eşi Ziya Keskiner ve oğlu Ahmet Keskiner (1951-1966) ile birlikte yatmaktadır.

    Oyunlarında ve sinema filmlerindeki anne tiplemesi, kendine has üslûbu ve kahkahası onu Türk Sinemasının unutulmaz isimleri arasına yerleştirmiştir. Adile Naşit canlandırdığı anne karakterleri nedeniyle 1985 yılında Yılın Annesi seçilmiştir.

    Tiyatroya başlayışı
    Babası öldükten sonra okulunu bırakan Adile Naşit 14 yaşında İstanbul Şehir Tiyatroları, Çocuk Tiyatrosu'na girdi. Halide Pişkin'in grubunda "Herşeyden Biraz" oyunu ile İstanbul turnesine çıkan Adile Naşit sonradan Muammer Karaca'nın tiyatrosuna girdi. 1948-1951 arasında komedyen Aziz Basmacı ve Vahi Öz ile birlikte kurdukları toplulukta çalıştı. Sonradan 1954'te döndüğü Muammer Karaca tiyatrosunda 1960'a kadar çalıştı. 1961'de eşi Ziya Keskiner ve ağabeyi Selim Naşit Özcan ile birlikte kurdukları Naşit Tiyatrosu dağıldıktan sonra, 1963'ten 1975'e kadar "Gazanfer Özcan - Gönül Ülkü" tiyatrosunda çalıştı. Tiyatro oyunlarının yanı sıra Hisseli Harikalar Kumpanyası, Neşe-i Muhabbet, Şen Sazın Bülbülleri gibi müzikallerde beğeni topladı.

    Sinema kariyeri
    Sinemaya girişi 1947 yılında Seyfi Havaeri'nin yönettiği Yara filmiyle olmuştur, ancak 1970'lerde filmlerde yoğun olarak rol almaya başlamıştır. 1976'da İşte Hayat adlı filmdeki rolüyle Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı. Hababam Sınıfı film serisindeki rolüyle büyük beğeni kazandı. 1978'de Uluslararası Sanat Gösterileri'nin tiyatro ve müzikallerinde rol almaya başladı. Daha çok Ertem Eğilmez ve Kartal Tibet'in çektiği güldürü filmlerinde oynamıştır.

    Masalcı Teyze
    Tek çocuğu Ahmet'i 16 yaşındayken kaybettikten sonra iyice çocuklara yöneldi. Masalcı Teyze;TRT'de 1980 yılında TRT Ankara Televizyonu prodüktörlerinden İlhan Şengün'ün (1946-2003) yapımcısı olduğu Uykudan Önce isimli çocuk programıyla birlikte masalcı teyze diye anılmaya başladı. Masal ve öykü anlattığı bu program tek kanallı televizyon döneminde çocuklar tarafından büyük ilgi görmüştür.