• 122 syf.
    ·6/10
    Serazatın Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü’ne göre iki anlamı var. Biri serbest, diğeri ise tasasız demek. Safiye Gölbaşı’nın ilk kitabı olan Serazat’taki hikâyeler bu manalardan bir hayli uzak: Çoğu hikâye fazlasıyla melankolik. Ama kitap başlığının hikâyelere değil de yazara nispetle belirlendiğini söylersek isimlendirme anlamlanıyor. Yazmak, yaşanmışlıklardan ya da yaşanabileceklerden karakterler kurgulamak, onları konuşturmak; sıkışıp kaldığımız şu dünyada bize eşi benzeri görülemeyecek bir serbesti kazandırıyor. Yazarın bu serbesti kapsamında içine girip çıktığı hikâyeler de çoğunlukla iyi ki bu hayali yaşantı gezintisini yapmış dedirtiyor. Ama, keşke daha sıkı bir eleme yapılsaymış diyorum. Çünkü kötü hikâyeler arasında parlayan incilere haksızlık edilmiş.

    Yüz yirmi bir sayfalık kitaba on dokuz öykü sığdırılmış olmasının sebebi hikâyelerin -biri hariç- çoğunlukla birkaç sayfadan ibaret olması. Yazı boyunca göstereceğimiz üzere bu olumlu bir özellik olarak karşımıza çıkacak. Kitap “Nevski Bulvarı’ndan Notlar” isimli bir hikâyeyle açılıyor. Açıkçası o kadar şaşırtıcı ve beklentileri yükselten bir hikâye ki bu, kitabın gerisi için okuru fazlasıyla heyecanlandırıyor. Her ne kadar bu açıdan bu hikâyenin kitabın başına yerleştirilmesi mantıklı olsa da, sonra gelen hikâyelerle arada bir uyumsuzluk olduğunu söylemeliyim. Şöyle ki, diğer hikâyeler bu hikâyenin yanında fazlasıyla cılız kalıyor. İlla ki olumsuz bir mana kastetmiyorum cılız diyerek; ama kitabın ilk hikâyesinde okura sunulan izlenim tersine dönüyor. Bir anda kendinizi fazlasıyla sade ve bir ya da birkaç imgenin etrafında dönen hikâyeciklerin arasında buluyorsunuz.

    Ara ara bizi yoklayan hikâyecikleri de dahil ederek yazarın temelde dört çeşit hikâye kaleme aldığını görüyoruz. İlk çeşit hikâyeler sembolizme ağırlık veren ve ağırlıklı olarak melankolik hikâyeler. Hikâyecik derken çoğunlukla bu sınıftakileri kastediyorum. Bu hikâyeleri beğenip beğenmeme durumu biraz piyango gibi açıkçası. Eğer hikâyedeki semboller size dokunuyorsa çok güzel, yoksa biraz unutulabilir nitelikte. Bunda hikâyelerin pek uzun olmamasının ve karakterlerin birbirlerine benzerliğinin payı büyük. Ben Gökkuşağı İspinozu ve Serazat hikâyelerini beğenmedim; ama Susku ve Onun Varamadığım Yanı’nı beğendim. Belki siz tam tersini düşüneceksiniz. Galiba burada asıl mesele yazarın duru bir anlatıma çabalarken iz bırakmayan bir hikâye kurması. Bu noktada kitaba dahil edilecek hikâyelerin daha sıkı bir elemeden geçirilmesi faydalı olabilirdi. Buradaki sorun, Emin Gürdamur’un Atları Uçuruma Sürmek’teki karamsar ve sembolik hikâyelerinin birbirine benzemeleri sebebiyle birbirine karışmaları sorunuyla çok benzeşiyor.

    Kitaptaki ikinci çeşit hikâyeler ise günümüz toplumsal sorunlarıyla alakalı. Bu hikâyelerin kayda değer bulduğum kısmı anlatılan hikâyelerin hazinliğine rağmen yazarın bununla yetinmemesi ve karakterlerin iç dünyalarına dair güzel bakışlar sunması. Kimi zaman bu bakışları fazla buldum mu, yazar araya girmiş gibi mi olmuş, hikâyenin akışı bozulmuş mu? Biraz. Yine de bu çok büyük bir sorun değil. Bu hikâyeler arasında da Yalnız Bir Çocuk Yabancı ve Hicrî hikâyeleri gönlüme dokunanlardan.

    Kitaptaki üçüncü çeşit hikâyeleri ise evlilik ve aile kategorisi altında topluyorum. Kimi gelin-kaynana ilişkisine, kimi evde kalmışlığa, kimi karı-koca ilişkilerine, kimi boşanmaya eğilen hikâyeleri samimi buldum genel olarak. Samimiyeti destekleyen en büyük etken abartısız anlatımlar. Duygusallık açısından güzel bir denge tutturulduğu kanaatindeyim. Yine de karakterlerin biraz daha derinliği olsun istiyor insan. Genelde karakterlerin iç dünyalarına olay örgüsü üzerinden ulaşıyoruz; ama insan karakteri tahliller üzerinden de okumak istiyor. Tabii bu noktada kitabın en uzun hikâyesi olan ve kitapta kayda değer bir yer tutan Medcezir Günlüğü isimli hikâyeye ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Bu hikâyede yazar psikolojik terapi seansları eşliğinde ilmek ilmek bir karakter örmek istemiş. Terapi sürecindeki çatışmalarla karakterini okurunun önünde şekillendirmiş. Buraya kadar fena değil. Ancak hikâyenin uzunluğu beklentiyi yükseltmişken yazarın çok basit bir çözümle hikâyeyi noktalaması hikâyeyi adeta yerle bir ediyor. Bu noktaya kadar kitaptan çok memnun ilerlemişken, bu hikâye ile beraber kitaba bakışım olumsuz anlamda değişti. Bu noktada yazarın kitap boyunca kısa hikâyelere yer vermesinin isabetli bir karar olduğunu düşünür oldum.

    Son çeşit hikâyeleri ise “eğlenceli” adlı bir kategoride topladım. Bu kategoriye dahil ettiğim Boş Sandalye Egzersizi, Nev Bir Zat ve Gelinin Düğünü diğer hikâyelere kıyasla daha neşeli anlatıcılara sahipler. Özellikle de Nev Bir Zat’taki aksi anlatıcıyı sevdim. “… derler. Ben demem.” kalıbındaki cümleler hem karaktere hem de hikâyeye ayırıcı bir özellik katıyor. Aynı zamanda bu hikâyeler bir bakıma yazarın eserin geneline sinen melankoliden sıyrılmasının iyi bir fikir olabileceğine dair ipuçları da barındırıyor. Kitap bu açıdan Akif Hasan Kaya’nın Islak Kibritler’i ile paralellik gösteriyor. Orada da fazlasıyla melankolik hikâyelerin arasında parlayan eğlenceli hikâyeler vardı. Serazat’ın artısı ise, Islak Kibritler’dekinden daha fazla çeşitlilik sunabilmesi.

    Özetleyecek olursak, Serazat’ın iyi hikâyeler barındıran ama iyi bir editoryal süreçten geçmemiş bir ilk kitap olduğunu düşünüyorum. Yazarın gözlem yeteneği hikâyeleri hem gerçekçilik hem de etkileyicilik açısından çok iyi beslemiş. Sembolik anlatılarda da ümit vaat eden hikâyelere yer verilmiş; ama belirttiğimiz gibi bu hikâyeler kimi zaman fazlasıyla cılız kalıyor. Ayrıca olaylar üzerinden işaret edilerek derinleştirilen karakterlerden ziyade tahlillerle derinleştirilen karakterlere ihtiyaç var. Bu sayede hikâyeler bizi daha da çevreleyecek ve içine çekecek. Yazarın hâlâ yeni hikâyeler yayımladığını gördüm. Her ne kadar bunları okumamış olsam da, yazarın muhtemel yeni kitap dosyasında çok daha seçici davranması gerektiğini belirtmem gerek. Derli toplu bir seçki ile yazarın çok daha iyi bir eser ortaya koyma potansiyeli hayli yüksek.
  • 226 syf.
    ·4 günde
    1 Ekim 2019 Salı
    19:28

    Sadece 17 kez okunmuş Mahmut Makal'ın bu eseri. Evet sadece 17 onunda deyimi ile:

    "Şöyle inceden inceye bir düşünmeye başlasak utançtan yerin dibine geçmek işten bile değil"

    Ne kadar da haklı değil mi, utançtan yerin dibine girmemiz gerekiyor lakin biz kafamızı kuma gömmüş vaziyette hayata devam ediyoruz. Mahmut Makal bu eserini İsmail Hakkı TONGUÇ'un anısına yazdı. Tonguç Baba'ya olan sevgisinin büyüklüğünü her daim anlatır Makal çünkü onu kaderi olan köy işçiliğinden kurtaran ve en büyük köy edebiyatı temsilcisi yapan Tonguç Babadır.

    Ben Enstitüler konusu geçince duygulanıyorum, onlar hakkında yazılan bir kitabı okurken, çekilen bir belgeseli, filmi izlerken gözlerim dolu dolu takip ediyorum. Bazen dayanamıyor okumalarımı erteliyorum. Bu zayıflıktan kaynaklanmıyor yaptıkları eğitim devriminin büyüklüğüne olan saygıdan ve onlara karşı yürütülen ahlaksız, seviyesiz saldırı ve insanlık dışı iftiraları hatırlamaktan kaynaklanıyor.

    Okumuyoruz, okusak felsefelerinin çağdaşlık seviyesini anlayacağız ben bir eğitim fakültesi mezunu olarak eğitim konusunda ülkemin haline çok üzülüyorum geri kalan şeylerin hepsinin bozulma kaynağı eğitim sistemi olduğu için buna üzülsek yeterlidir.
    Mahmut Makal kitabında şahlanan köy çocuklarının nasıl saf dışı bırakıldığını satırlarında ifade ediyor. İlk önce uyanışın başladığı köyler Enstitüler kapatılarak sistemin dışına itiliyor, öğretmen okullarına şehirli burjuvalar dolduruluyor ve bu burjuva öğretmenler köylere mutsuz gidiyor, ya da gittikten sonra araya adam koyarak, rapor alarak yeniden şehirlere kaçıyor. Bu tanım size yabancı geliyor mu sevgili öğretmenler ağlayarak göreve giden arkadaşları tanıyorum çünkü hepsi köyün ne olduğunu bile bilmiyor AVM koselerinde Starbucks kahveleri ile büyüyen bir nesilden köy kalkınmalarına destek mi bekliyorsanız hayal gücünüzü zorlamış olursunuz.

    Mahmut Makal ikinci olarak laik eğitim sisteminin yok edilmesi ve sistematik olarak imam hatip okullarının artışı ile ilerlemekten aciz hale gelen eğitim sisteminin çürüyen kısımlarının başlangıcına değiniyor, ondan sonra üç beş hükümet yanlısı eğitimcinin hazırlandığı kitapların kalitesizliği ve dini programlara göre yetiştirilen öğrencilerin ilköğretim öğretmenliğine atanmalarına olanak sağlayan hükümetleri anlatıyor size. Yani kısaca devlet eliyle çürüyen eğitim sistemini çok iyi anlıyoruz devlet köylüye prangalarını takan en büyük aktör olarak gözüküyor çünkü devleti yönetenler bir avuç aristokrasisi mensubu ve bu insanlar çıkarları için milyonlarca öğrenciyi bile feda edebilecek çılgınlığı göze alabilir.

    Konuşacak daha çok şey var lakin bu konuda yazarken manevi olarak çok yorulduğumu hissediyorum o yüzden okumaktan başka çaremiz yok kendine laik ve aydın bir eğitim sistemi savunucusu diyen her öğretmen köy enstitüleri hakkında yazılan her şeyi bilmeli köy insanının kalkınması ile çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılacağını bilmeli ve dünyaya örnek olan bu girişimi çok adi ve çok ahlâksız nedenlerle yok edenleri bilmeli...

    Mahmut Makal'ın özet bir şekilde hayatı ondan sonra bana göre izlemenmesi gereken belgesel ve filmler ile sonlandırıyorum.

    MAHMUT MAKAL KİM?

    Köy edebiyatı hareketinin ilk temsilcilerinden, yazar, düşün insanı, ama onlardan önce Cumhuriyet aydınlanmasının en önemli kurumu, İvriz Köy Enstitüsü ve Gazi Eğitim Enstitüsünde özgürleşme eylemini üreten öğretmen, yurtsever aydın. ‘İvriz Tonguç Işığının’ en önemli temsilcisi bir halk çocuğu…
    Mahmut Makal, Aksaray iline bağlı Demirci köyünde 1930 yılında doğdu. İlkokulu köylülerin imecesi ile yapılan kendi köyünün ilkokulunda tamamladı. 1943 yılında İvriz Köy Enstitüsü öğrencisi oldu. Edebiyata şiirle başladı. İlk olarak 1945’te “Türk’e Doğru” ve 1946’da “Köy Enstitüsü” dergilerinde şiirler yazdı. Varlık dergisindeki “Köy Notları” ile dikkat çekti. 1947′de İvriz Köy Enstitüsünü bitirdikten sonra altı yıl köy öğretmenliği yaptı. Ocak 1950’de öğretmenlik yıllarındaki gözlemlerini “Bizim Köy” adlı bir kitapta yayımlayarak büyük yankı uyandırdı. 1950 yılında kitap dört basım yaptı. Ülkeyi yönetenlerin görmek istemediği köy gerçeğini topluma sunmuştu… Makal ile başlayan bu köy gerçekliğini topluma sunma çabası 1950 sonrası Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam ve diğer enstitülü yazarlarca sürdürüldü. Köy Edebiyatı akımının başlangıcı olarak anılan bu kitap nedeni ile tutuklanıp bir süre cezaevinde kaldı. Öğretmenlikten sonra 1953 yılında Fakir Baykurt’un “Halk Üniversitesi” adını verdiği Gazi Enstitüsüne girdi ve o yıllarda Fransa’da Avrupa Sosyoloji Merkezine araştırma yapmaya gitti. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul milletvekili adayı oldu. Sırasıyla Antalya, Ankara ve Adana bölgesinde ilköğretim müfettişliğinde bulundu. 1971’de İstanbul Sağır ve Dilsizler Okulunda Türkçe öğretmeniyken görevi bıraktı. 1971-1972 yılları arasında Bizim Köy Yayınları’nı yönetti. 1972 yılında Venedik Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. 1979 başında Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı’nın danışmanı oldu ve Kültür Yüksek Kurulu üyeliği ve sekreterliği yaptı. Daha sonraki yıllarda da yazmaya, düşüncelerini paylaşmaya, Köy Enstitülerini anlatmaya hep devam etti. Makal’ın 88 yıllık onurlu kısa özgeçmişi böyle.


    https://www.gazeteduvar.com.tr/...k-koyden-bizim-koye/

    Lütfen ama lütfen bunları izleyin üşenmeden, sıkılmadan...



    Mahmut Makal Köy Enstitülerini Anlatıyor:
    https://youtu.be/Ua5NYWY9Yv8

    Köy Enstitüleri Belgeseli
    https://youtu.be/xaFpyN8UrYw

    Toprağın Çocukları
    https://youtu.be/OjlqlgUwCiE

    Yücel'in Çiçekleri
    https://youtu.be/ENHfGoaPzV0

    "Yarım Kalan Mucize
    https://www.youtube.com/watch?v=VTxmrcIFJH0
  • Pygmalion Kıbrıslı bir heykeltıraştır. Tüm mitler gibi bu mitin de birden fazla versiyonu var elbet. Bu versiyonların bazılarında Pygmalion’ın aynı zamanda bir kral olduğundan bahsedilir. Öyküye göre, Kıbrıslı Amathonte’in kızları Propoetidler, Afrodit’in (Roma Mitolojisindeki adıyla Venüs) kudretini ve tanrıçalığını reddettikleri için, Afrodit tarafından fahişelere dönüştürülürler ve iddia edilir ki bu kızlar dünya üzerindeki ilk fahişelerdir. Propoetidleri bu halde gören Pygmalion artık kadınlarla ilgilenmediğine kanaat getirir ve asla evlenmemeye karar verir. Bu durum da onu kendi istediği gibi bir kadının heykelini yapmaya iter.

    Pygmalion’ın fildişinden yaptığı bu kadın heykeli o kadar güzel olmuştur ki, yaşayan hiçbir kadın onun güzelliğine yanaşamaz. Pygmalion ona âşık olmuş halde bulur kendini… Aşk, bereket ve güzellik tanrıçası olan Afrodit onuruna verilen festivalde ona bir adak adar Pygmalion: Afrodit’ten fildişinden oyduğu kadınına benzeyen bir gelin istemiştir arzularını kabul etmekten korka korka. Evine dönüp de heykelini öptüğünde kadının dudaklarının sıcak olduğunu hisseder. Bir de bakar ki emek emek oyduğu heykelden kadını kanlı canlı karşısında duruyor. Anlar ki Afrodit ona dileğini bağışlamıştır. Hemen evlenirler. Ozanlar bu kadına daha sonradan deniz perisinin de ismi olan Galatea adını vereceklerdir. Goethe ise ona mitolojik Kartaca şehrinin kraliçesi Dido’nun diğer ismi olan Elise’i vermiştir.

    Bu mitolojik öyküden esinlenerek yazılmış birçok eser var haliyle. Bunlardan en bilineni İrlandalı yazar George Bernard Shaw’un kaleme aldığı ilk kez 1913’te sahnelenen Pygmalion isimli tiyatro oyunu. Oyunda bir fonetik (Ses bilimi) profesörü olan Henry Higgins ile alt sınıfa mensup fakir çiçekçi kız Eliza Doolittle’ın macerası sahneye taşınır. Shaw’un oyunun baş kahramanlarından birini bir fonetik profesörü olarak sunmasının sebebi İngilizler’in kendi dillerini saygı duymadıkları ve onu hiç de düzgün konuşamadıkları inancında olması. Oyunun önsözünde “İhtiyacımız olan reformcu ve enerjik bir fonetik meraklısıydı; bu yüzden popüler bir oyunun kahramanı yaptım onu” diye açıklar bu durumu. Oyunun ana konusu da bu sayılabilir aslında. Kendisi gibi fonetik tutkunu olan Albay Pickering ile girdiği iddiada Higgins, işçi sınıfının konuştuğu Cockney aksanıyla konuşan, sosyetenin adaplarından bihaber çiçekçi kız Eliza Doolittle’ı altı ay sonra bir büyükelçinin verdiği partide düşes olarak tanıtacağını ve insanların buna inanacağını temin eder. Aynı Pygmalion’ın bir heykelden gerçek bir kadın yaratması gibi, Higgins de bir çiçekçi kızdan bir hanımefendi yaratmaya niyetlenir. Eliza bozuk konuşmasıyla Higgins’in her sinirini bozuşunda Higgins ona “Bir ruh ve düzgün konuşma yeteneğiyle ödüllendirilmiş bir insan olduğunu unutma; anadilinin Shakespeare ve Milton’ınkiyle aynı olduğunu da!” diye çıkışır. Dediğim gibi İngiliz dilinin düzgün konuşulması gerekliliği oyunun yapıtaşlarından biri. Bir diğeriyse Victoria Dönemi İngilteresi’nin sınıfsal ayrımları. Higgins, Eliza’nın konuştuğu bu “kaldırım taşı İngilizce’siyle ölene kadar çukurda kalacağını” belirtirken her ne kadar acımasız görünse de oldukça haklıdır. Çünkü yaşadıkları o dönemde, mensubu oldukları sınıflar çok önemli ve nasıl bir hayat yaşayacaklarını da belirleyen en büyük etmendir. Eliza da önüne çıkan bu fırsatı değerlendirmediği takdirde ömrü boyunca sokaklarda çiçek satması gerektiğinin farkındadır.

    Oyunun beli başlı temalarından bir diğeri de kadın-erkek ilişkileri. Higgins’in Pickering ile olan diyalogları üzerinden bir kadın ve erkeğin anlaşmasının zorluğu ve Higgins’in ilişkilere ve kadınlara olan inançsızlığının altı çizilir: “Bir kadın ve bir erkek kendi hayatlarını yaşamak ister, ikisi de birbirlerini yanlış yöne çeker. Biri kuzeye diğeri güneye gitmek ister; bunun sonucundan ikisi de doğuya giderler, hem de doğu rüzgârından nefret etmelerine rağmen”. Oyundaki diğer bir mühim nokta da kadın bağımsızlığının önemi. Eliza her ne kadar kendisine eğitim veren Higgins’in isteklerine itaat etmek zorunda gibi görünse de bu durumu hiçbir zaman kabullenmez. Her zaman dik başlı ve kendi kişiliğine sadıktır. Kendi koşullarını daha iyi hale getirmek amacıyla çalışır ve sonunda başarılı da olur. Eliza’nın kazandığı bu zafer oldukça anlamlı dönemin bastırılmış kadınları için. En nihayetinde Shaw tam bir ters köşe yapar. Beraber çalıştıkları altı ay içinde birbirlerine çok alışan ve aralarında “aşka benzer” bir şeyler doğan Higgins ve Eliza en sonunda evlenmez, çünkü Eliza kendisini ve geleceğini düşünerek akıllıca bir seçim yapar. Kendi yarattığı kadına âşık olan Higgins ona sahip olamaz, çünkü bu defa kadın kahraman kendisi için karar verir. Kanaatimce oyunun en farklı ve taze bir bakış açısı getiren kısmı da bu. Zaten en sonunda Shaw da “Galatea Pygmalion’ı aslında o kadar da sevmemişti; onların ilişkileri mantıklı olamayacak kadar kutsal bir şeydi” diye ekler.

    Pygmalion mitinden, aslında George Bernard Shaw’un Pygmalion’ından uyarlanmış başka bir eser de başrollerinde Audrey Hepburn ve Rex Harrison’ın yer aldığı ’64 yapımı klasik film My Fair Lady’dir (Filmin adı Türkçe’ye Benim Güzel Meleğim şeklinde çevrilmiştir). Film, Shaw’un oyununa oldukça sadık kalmıştır ve hatta karakterler yer yer oyundan satırları aynen tekrar ederler. Fakat tabi ki ton olarak oyundan ayrıldığı birçok nokta da olduğunu söylemem gerek. En büyük (Ve belki de en güzel) farklılıklardan biri, filmin bestelerine çok emek verildiği belli olan bir müzikal olması. İzleyenlerin muhtemelen hala kulaklarından çınlayan “Wouldn’t It Be Loverly?”, “I Could Have Danced All Night” ve “On the Street Where You Live” gibi romantik parçaların yanında birçok neşeli şarkıyla film tam bir modern masal havasını yakalar. Oyun ile ayrılan kısımlarınsa filmin belki biraz daha romantik olması ve oyuna nazaran kadın-erkek ilişkilerinde açmazlar üzerinde daha çok durulması olduğunu söyleyebilirim. Londra’daki işçi sınıfının yaşamı ve sınıf ayrılıklarına da dokundurmalar içerir. Rex Harrison’ın ukala ve çokbilmiş Henry Higgins yorumu oldukça eğlenceli ve merak uyandırıcıdır. Ancak tabi ki filmin en büyük artısı, zarafeti ve muhteşem oyunculuğuyla Eliza Doolittle’ı canlandıran Audrey Hepburn… Hepburn’ün Eliza Doolittle’ı bu denli “gerçek” bir kadın olarak ortaya koyması ve bazen ağzı bozuk bazen neşeli bazen kavgacı haliyle Eliza’nın gerçekten de Londra sokaklarında rastlayabileceğiniz bir çiçekçi kız olduğunu size hissettirmesi, yapımın en büyük başarılarından. En başlarda Eliza’yı bırakabileceği bir alışkanlık olarak gören Higgins’in karakter değişimini gözlemlemek de farklı bir nokta. Ayrıca oyunun aksine filmin sonunda, Higgins ile Eliza’nın kavuşuyor olmasını Hollywood’un “mutlu son” merakına bağlamadan değerlendirmek gerekir, çünkü hiç de eğreti durmaz bu durum. Bu defa heykeltıraş Pygmalion gibi Higgins de yarattığı kadına ve yarattığı kadın da ona âşık olur.

    Bu arada Türk izleyicisinin Pygmalion/My Fair Lady hikâyesine öyle pek de yabancı olmadığını hatırlatalım. Başrollerinde Tuba Büyüküstün ve Cansel Elçin’in yer aldığı 2010-2011 tarihlerinde yayınlanan Gönülçelen dizisi aslında yerli bir My Fair Lady uyarlamasıydı. Her ne kadar Cansel Elçin’in canlandırdığı Murat karakteri, Higgins gibi bir Fonetik profesörü değil de ünlü bir müzisyen olarak tasarlandıysa da, Tuba Büyüküstün’ün Eliza’dan esinlenerek oynadığı Hasret karakterinin Roman vatandaşı fakir bir çiçekçi kız olması gerçekten iyi bir “yerelleştirme” örneğiydi denebilir.

    Günümüzde artık yaptığımız heykellerin canlanamayacağını bilecek kadar “gerçekçi”yiz. Fakat Eliza’nın da söylediği gibi “Bir hanımefendi ve çiçekçi kız arasındaki fark onun nasıl davrandığı değil ona nasıl davranıldığıdır”.

    Kaynak: http://www.artfulliving.com.tr/...a-aska-dusmek-i-6059
  • Dolar kuru artıyor, Türk Lirası değer kaybediyor. Peki çok sevdiğimiz kitaplar bu durumdan nasıl etkileniyor, bu dengesiz durum kitap fiyatlarına nasıl yansıyor? Yayınevleri bu duruma ne cevap veriyor? KayıpRıhtım'ın yaptığı bu çalışma bize en net ve gerçekçi cevapları veriyor.

    Kahvenizi hazırlayınız ve kesinlikle okuyunuz. Bu hassas durum hakkında ki görüşlerinizi lütfen yoruma bırakınız.

    ***
    Türk lirasının dolar ve avro karşısındaki değer kaybıyla kitap fiyatları can yakan seviyelere ulaşmaya başladı. Biz de yayınevlerine, bu tatsız gidişin nerelere varabileceğini sorduk. Ortaya bu yürek daraltan tablo çıktı.

    Gün geçtikçe kitap fiyatlarındaki artış, okurun yüreğini sızlatmaya, cebini biraz daha seri bir şekilde boşaltmaya devam ediyor. Özellikle son günlerde Türk lirasının dolar ve avro karşısında değerini yitirmesiyle, üretiminde dışarıya bağlı kaldığımız diğer pek çok ürünle birlikte, kitap fiyatları da iyice el yakmaya başladı.

    Bizler de bu durumun yayıncılık dünyasındaki etkilerini, kısa ve uzun vadede çözüm olanaklarını ve işlerin nerelere varabileceğini birbirinden değerli yayınevlerine sorduk. Onlar da bizleri kırmayıp cevapladı!

    Gerekli Şeyler Genel Yayın Yönetmeni Alişan Cengiz, İthaki Yayınları Satış ve Pazarlama Müdürü Coşkun Ören, JBC Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Ertan Ergil, Maya Kitap Yayın Yönetmeni Tahir Malkoç, Palto Yayınevi Editörü Özge Uysal ve Pegasus Yayınevi Editörü Kemal Küçükgedik‘e, sorularımıza içtenlikle yanıt verdikleri için bir kez daha huzurlarınızda teşekkür ediyoruz.

    Türk lirasının değer kaybı yayın dünyasını ve bu sektörün çalışanlarını nasıl etkiliyor?

    **Gerekli Şeyler: En çok kağıt fiyatları üzerinden yayın sektörünü etkiledi dövizdeki artışlar. Örneğin bu ay içerisinde kağıda zam gelmemesine rağmen kitap kağıdı genelde avro üzerinden alındığı için yüzde otuz bir fiyat artışı gösterdi. Ayrıca telif hakları yüzünden yurt dışına ödemesi olan firmalar kur farkı kadar parayı sokağa attı gibi bir durum oldu. Bu durum daha çalışanları etkilemedi ama eğer böyle giderse yakın zamanda etkileyeceğine emin olabilirsiniz.

    **İthaki Yayınları: Kitabın fiziki üretiminde kullanılan kâğıt, tutkal vs. malzemelerin neredeyse tamamı döviz ile ithal ediliyor. Bununla birlikte çeviri kitapların avans veya satış ödemeleri de döviz üzerinden belirlenmekte. Bu şartlar altında biz de kitap üretimi konusunda hafif bir frene bastık. Yeni kitap üretimini durdurmuyoruz fakat tekrar baskı konusunda da aceleci davranmıyoruz. Kurun bu düzeyde devam etmesi bizi yeni tasarruf noktalarına itebilir, ana çabamız mevcut çalışan kadromuza zarar vermeden bu süreci atlatmak olacak.

    **JBC Yayıncılık: İnanılmaz kötü bir şekilde etkilediğini söyleyebiliriz. Öncelikle bu düşüş bizleri en çok tahsilat yaparken etkiliyor. Piyasada dönen vadeler çok uzun, bir eserin fiyatını belirlerken o günkü maliyetlere göre hesaplamalar yapılıyor ve satışı ona göre yapıyorsunuz. Fakat tahsilat günü geldiğinde paranız %15-20 değer kaybetmiş olabiliyor. Bu tüm hesaplarınızı alt üst olmasına, yayınladığınız kitabın baskısı tükense bile zarar etmenize yol açabiliyor. Çünkü fazlasıyla dışarı bağlı bir sektörüz, harcadığınızı bile yerine koyamıyorsunuz.

    Hani sosyal medyada sıkça paylaşılan ‘Biz ekmeği dolarla mı alıyoruz? ‘veya ‘Ben kiramı Türk lirası ödüyorum, bana ne dolardan?’ gibi söylemlerde bulunanlar kadar şanslı değiliz. Kağıt, boya, telif, tutkal vs. bunların hepsi dövizle ödeniyor. Döviz arttıkça bunların da fiyatı artıyor. Yayıncılık piyasası imalat aşamasında neredeyse %95 dışarıya bağlı bir sektör. Eğer zaten yabancı eserler basan bir yayıneviyseniz geçmiş olsun.

    Daha detaylı bir örnek vereyim, diyelim ki yeni bir anlaşma yapıyorsunuz. Bu yapılan anlaşma o günün dolar kuru olan 3.85 den yapıldı. Anlaşma bedelleri şu şekilde hesaplanır. Öncelikle yayının dijital dosya bedelleri hesaplanır. Bu rakamlar bellidir. 1,000 – 2,000 veya 3,000 dolar olarak sabitlenir her eser başına. Telif ücreti de eserlerin etiket fiyatı üzerinden belli bir yüzde belirlenerek yapılır. Yani siz ben bu yayını 38.5 TL’ye satacağım dersiniz, bu rakamın dolar karşılığı 10 dolar olarak esas alınıp baskı sayısı ile çarpılıp çıkan sonuçtan belli bir yüzde ile hesaplanır. Şimdi diyelim ki yayınevi olarak 100,000 dolarlık bir anlaşma imzaladınız. Daha anlaşmaların imzalı kopyaları bile elinize gelmeden dolar oldu 4.6. Bu ne demek? 75,000 TL zarardasınız demek. Genelde bu şekilde büyük anlaşmalar taksitler halinde ödenir, 2. taksitiniz geldiğinde dolar 6 liraysa zararınız katlanarak artar.

    Kur artışı hem geçmiş 6-7 aylık gelirinize hem de önünüzdeki 1-2 yılınıza çok ciddi zararlar verebilir.

    Kısacası döviz artıkça zarar edersiniz, zarar ettikçe lanet edersiniz, sizi böyle gören sektör çalışanlarınız da çok üzülür.

    **Maya Kitap: Kitabın ana maddesinin kâğıt olması, kağıdın da tamamen yurt dışından gelmesi, üstelik dövizdeki yükselişe bir de kağıda zam yapılması elbette kâğıt maliyetini neredeyse %60 oranında artmasına neden oldu. Bir de çeviri kitaplarda telif ücretini katarsanız, kitabın 6 ay öncesine göre baskı maliyetinin %50 artığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki bu artışın tamamını fiyatlara yansıtamadığımız için üzerimizdeki mali baskıyı hesaplamak çok zor olmasa gerek.

    Bunun yanında Türkiye’de 10+10 yayınevi dışındaki yayıncılar hep sıkıntılı olduğu için, sanırım bağışıklık kazanmışlar. Kitabevinden çok yayınevinin olduğu bir ülkede hâlâ birçok yayınevinin ayakta kalması gerçek bir muamma. Kimsenin çözemediği bir denge var. Bakalım süreç ne gösterecek.

    Mali tablodaki bu olumsuzlukların henüz direkt bir etkisini görmesek de, elbette çalışanlara da yansıyacaktır. Çalışan açısından da çok dar olan yayıncılık dünyası daha da küçülebilir.

    **Palto Yayınevi: Türk lirasının değer kaybı yayınevlerinin yaşamasının temeli olan okurun kesesini doğrudan etkilediği için tasarruf edilen ilk yer de kültür harcamaları olacak maalesef.

    Yayınevinde tam zamanlı çalışanların da serbest zamanlı çalışanların da çalışma tempoları oldukça yüksek ancak çalışmaları karşılığında aldıkları ücretler hayli düşük. Büyük yayınevlerinin daha iyi şartlar sunmasını bekliyorsunuz ancak herkesin dilinde bir ‘Böyle gelmiş, böyle gider; bu sektör böyle, n’apalım’ türküsü var. Kimse koşulları iyileştirmek için sorumluluk da almadığına göre öngörüm şu: Yayınevi çalışanlarının ücretleri ‘döviz yükselmesi’yle bağlantılı olarak daha da düşürülecek ve yayıma hazırlanma sürecinde niteliğinden çok şey kaybeden kitaplar okuma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız.

    **Pegasus Yayınları: Türk lirasının değer kaybı, ihracat hariç tüm sektörleri olumsuz etkiledi. Ülkemizdeki yayın sektörü de çoğunlukla dışa bağımlı olduğu ve çok nadiren ihracat yaptığı için kaçınılmaz olarak olumsuz etkilendi.



    Son dönemdeki krizle birlikte okurları gelecekte neler bekliyor?

    **Gerekli Şeyler: Çok güzel fiyat artışları geliyor. Çoğu yayınevi geriye dönük fiyat artışı da yapabilir. Ayrıca kaliteden ödün verildiğini de görebiliriz. Gerekli Şeyler olarak şimdilik böyle bir şey düşünmüyoruz ama.

    **İthaki Yayınları: Kişisel fikrim krizin henüz başında olduğumuz. Aslında kitap piyasası (özellikle de edebiyat yayıncıları) için seçim dönemleri ve yaz ayları pek verimli geçmez. Bu dönemin yaklaştığını görmüştük ve gerekli önlemleri aldık. Fakat kurun bu kadar yükselmesi kaçınılmaz olarak okurlarımızı biraz daha pahalı kitaplarla karşılaştıracak. Yine de elimizden geldiği kadar fiyatlandırmada okur odaklı davranmaya çalışıyoruz.

    **JBC Yayıncılık: Fiyat artışı. Ama merak etmesinler Türkiye’de hiçbir yayıncı ettikleri zararın yüzdesi kadar fiyatlara zam yapmaz. Yayıncılar kâr yüzdelerine dibe vurdurur ama yine de okuru mağdur durumda bırakmaz. Baskı kalitesi düşürürler, sabit giderleri düşürürler, bir şekilde yolunu bulurlar. Okur kaybetmek kötüdür. Okur kaybedeceğimize para kaybetmeyi yeğleriz.

    **Maya Kitap: Türkiye’de okuma oranın kişi başına yılda bir kitap olduğu söylense de, ben bunun hâlâ çok altında olduğunu düşünüyorum (yılda birkaç sayfa). Ayrıca, düzenli kitap okuyan insanların, genelde orta ve üst gelir seviyesinde olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla kitap kişisel bütçelerde ciddi bir yer tutmadığından, dövizdeki artışa bağlı olarak kitap fiyatlarının artmasının direk bir etkisi olacağını sanmıyorum. Olsa olsa psikolojik etkisi olur. Yani genel gidişatın kötü olacağını düşünüp, başta kitap olmak üzere bazı şeylere zaman ve para harcamak istemeyebilirler.

    **Palto Yayınevi: Bu konuda çok da umutlu şeyler söyleyemeyeceğim maalesef. Umarım bir çözüm bulabiliriz ancak görünen o ki bağımsız yayınevlerinin birçoğu aramızdan ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Palto Yayınevi yaz tatilini erken başlattı ve sonbahara kadar kitap basımını durdurduk mesela. Diğer yayıncı arkadaşlardan duyduğum kadarıyla bazı matbaalar ellerinde kâğıt stoku olmasına rağmen yine de fiyatlara hızlıca zam yapmışlar; bir kısmı da döviz daha da artar diye kitap basmayı durdurmuş.

    Dolayısıyla kitap satış fiyatları da artacak, yoksa yayınevlerinin bu işi sürdürmeleri mümkün değil. Büyük ihtimalle yayınevleri ellerinden geldiğince kendi web sitelerinde kitap satışına başlayacak. Burada okura önemli bir sorumluluk da düşüyor; eğer yayın dünyasındaki bu çeşitliliğin devam etmesini istiyorsak özellikle bağımsız yayınevlerine destek olmaları gerekiyor.

    **Pegasus Yayınevi: Döviz kurunun artmasının ve ekonominin yalpalamasının yabancı eserlerin basımını nasıl etkileyeceğini tahmin etmek çok güç. Öncelikle yerinde birkaç müdahaleyle ekonomideki dalgalanma sakinleşebilir. Ancak bu şekilde devam ederse piyasanın daralması (basılan kitap çeşidinin azalması) kaçınılmaz olur. Bu durumda da yüksek telifli ancak satış potansiyeli yüksek kitaplara yönelim artabileceği gibi düşük telifli (hatta telifsiz) kitaplara da rağbet olabilir. Her halükârda yayınevleri riski mümkün olduğunca azaltmaya çalışacaklardır. Bu durumda da olan “potansiyeli olan” yazarlara ve kitaplara olur. Ekonomik sıkıntıların daima orta sınıfı vurması gibi yayıncılık sektöründeki bir daralma da maliyet/getiri açısından görece ortada duran veya riskli görülen kitapları etkileyecektir.

    Döviz kurunun artması yabancı eserlerin dilimize kazandırılmasını nasıl etkiler? Eskiye göre nasıl değişiklikler göreceğiz?

    **Gerekli Şeyler: Sonuç olarak yayıncılık bir ticaret ve dövizdeki dalgalanmalar riski daha da arttırıyor. Bu durumda yayınevleri risk oranını minimuma indirecektir. Bu da çeşitliliği düşürecektir.

    **İthaki Yayınları: Çeşitli etmenlerle ülkemizde çeviri kitapların telif bedelleri realitenin zaten üzerinde bir süredir. Bu nedenle zaten telif bedelleri konusunda dikkatli davranan yayınevleri bu süreçte bir miktar daha dikkatli davranacaktır. Piyasanın hayrına oluşabilecek yeni bir denge noktası bile sağlanabilir. Bununla birlikte tabii ki telif süresi dolmuş çeviri kitaplarına rağbet artabilir.

    **JBC Yayıncılık: Biliyorsunuz, 2014 yılında Türk çizgi roman piyasası Batman, Deadpool, Flash ve İç Savaş gibi eserlerinin basılması ile birlikte korkunç bir büyüme yaşadı. Eskiden, senede en iddialı yayın 600-700 zor satarken bazı popüler yayınlar senelik 10,000 – 15,000 gibi satış rakamlarına ulaştı. Tabii bu çizgi roman yayınlayan bazı yayınevlerinin iştahını kabarttı ve bu da beraberinde yayın çeşitliliğine neden oldu. Çeşitlilik satışa yansımadı. Bence çoğu seri yarım kalacak, yeni yayın alınırken (hem yayıncı hem de okur) çok daha dikkat edilecek, bu da seçeneğin sınırlanmasına neden olacak.

    **Maya Kitap: Tabii telif ücretlerinin yükselmesi çeviri kitapların sayısını azaltabilir. Yayıncılar çok daha fazla seçici davranıp, kendilerince en uygun kitabı seçmeye çalışabilirler. Örneğin biz geçmişte zarar edeceğimizi bile bile, sırf Türkçeye kazındırmak için birçok kitabı yayınladık. Belki artık bu kadar rahat hareket edemeyebiliriz. Burada iş biraz da telif ajanslarına düşüyor. Haklarını temsil ettikleri yurt dışındaki yayıncılara ve yazarlara bu durumu çok iyi anlatıp, fiyat dengesi kurmaya çalışabilirler.

    **Palto Yayınevi: Özellikle son dönemde bağımsız yayıncılar çok iyi kitaplar yayımlamaya başladılar, Türkçede daha önce okuma fırsatı bulamadığımız birçok yazarla tanışıyoruz. Sanırım bu süreç sekteye uğrayacak çünkü yayıncılıkta sektörel açıdan çok ciddi sorunlar var. Bu sorunların aşılmasının önündeki engellerden biri, birçok okurun, yayınevlerinin sorunları hakkında pek bir fikre sahip olmayışı. Yayıncıların tek sorunu dövizin yükselmesi sebebiyle kâğıt ve matbaa masraflarının artması değil ki… Bizim gibi dünya edebiyatından kitaplar yayımlayan yayınevlerinin bir diğer sorunu telif ödemeleri; bugün bir kitap için en az 700 EURO/USD teklif verebiliyorsunuz. 1,000 EURO/USD’den aşağısı genellikle kabul görmüyor. Telifi ödediniz, kâğıt-matbaa işini de borç harç bir şekilde hallettiniz; dağıtımcı tekeli karşımıza çıkıyor. Bazı dağıtımcılar, yayınevlerinden %40-50 indirim ile kitap satın alıyor. Yani yayınevi kitap satış fiyatını 20 TL olarak belirlediyse, dağıtımcıya bunu 10-12 TL’ye satabiliyor. Yayınevi kendi cebine kalan %50-60 ile kitap haklarını satın alıyor, çevirmen telifi ödüyor, serbest zamanlı ya da tam zamanlı çalıştığı editör-düzeltmen-grafiker ücretlerini ödüyor; üstüne bir de kâğıt ve matbaa masraflarını ödüyor. Tüm bu sürece rağmen bu dağıtımcıların bir kısmı yarı fiyatına aldığı kitapları tüm kitapçılara dağıtmıyor. Bu sefer okur hoop dönüyor, yayınevine ‘Kitaplarınızı bulamıyoruz’ diye sitem etmeye başlıyor. Halbuki çözüm, yayınevine sitemde değil, kitapçıdan ısrarla o kitapları istemeleri lazım.

    Yabancı eserlerin telif ücretlerinin Türkiye için giderek artmasıyla birlikte yerli kitaplara yönelim artar mı?

    **Gerekli Şeyler: Birçok yayınevi özellikle çocuk kitaplarında yerli üretimi tercih etmeye başladı bile. Yerli kitaplara yönelim belli tarzlarda mutlaka artacaktır.

    **İthaki Yayınları: Türkçe edebiyat eserleri son birkaç yılda görülmediği kadar çok yayımlanıyor bu dönemde. Kur yükselişi öncesinde de böyleydi zaten. Ben şahsen büyük yayınevlerinin genel yayın programları dışına çıkıp sırf döviz kuru sebebiyle böyle bir yayıncılık türüne ağırlık vereceklerini düşünmüyorum.

    **JBC Yayıncılık: Sanmıyorum. Çoğu yayınevi yerli bir eseri, satış ihtimali daha yüksek olan yabancı bir eser yerine tercih etmez, edemez. Maalesef çok üzücü bir durum ama şu an için yapılacak bir şey gibi.

    **Maya Kitap: Muhtemelen artar ama ne yazık ki özellikle nitelikli kitap üretmekte çok ama çok zayıf olduğumuzu söylemek zorundayım. Kurulduğumuz günden bu yana, bize gönderilen her dosyayı incelememize rağmen, birkaç tane dışında yayınlamaya değer kitap bulamadık. Aslında yerli kitap ya da yazar oranı okuma ve okur oranıyla paralel diyebiliriz. Elimize geçen kitap dosyalardan, ben yazarım diyen birçok kişinin belki de hiç kitap okumadığı sonucunu çıkarabiliyoruz.

    **Palto Yayınevi: Aslında son birkaç yıldır Türkçe edebiyat alanında yayımlanan kitap sayısında önemli bir yükseliş var. Özellikle son 3 yıldır çok nitelikli ilk kitaplar okuyoruz; bu kitapları takip edebileceğimiz 5-6 yayınevi var; ilk kitapları ve Türkçe edebiyatı destekliyorlar. Hatta daha geçen hafta, genellikle kurgu dışı ve çeviri kitaplarıyla tanıdığımız bir yayınevi daha Türkçe edebiyat alanına adım attıklarını duyurdu. Türkçe edebiyattaki bu destek çok kıymetli ancak salt Türkçe edebiyata yönelmek yayınevlerini ve yayınevi çalışanlarını kurtaracak bir çözüm değil.

    **Pegasus Yayınevi: Yaklaşık bir beş-altı senedir yerli yazarların kitaplarına artan bir ilgi olduğunu düşünüyorum. Yani halihazırda yerli yazarlara yönelik, giderek artan güzel bir trend var bence. Bu trend devam edebilir ama bu hiçbir zaman yerli yazarların ilk kitaplarının eskiye nazaran daha kolay basılacağı anlamına gelmeyecek. Maliyetler arttığı için ilk kitabını çıkaracak bir yazarın işi daha da zorlaşacak. Şimdi olduğu gibi yerli yazarlardan kendi tanıtımlarını yapmaları istenecek ve reklam konusunda riskli görülen yazarların şansı daha da az olacak. Bu noktada sosyal medyanın gücü daha da ön plana çıkacak ve belirli bir kitlesi/takipçisi olan isimler daha fazla şans bulacak. Öykü ve şiir konusunda yeni ve esaslı bir ses çıkmadığı sürece geleceği durağan görüyorum.



    Ekonominin böyle devam etmesi durumunda edebiyat dünyası için ne gibi çözümler düşünülebilir?

    **Gerekli Şeyler: Ekonominin böyle gitmesi durumunda yayınevleri satışlarını artırmak ve olabildiğince vadeyi düşürmek yoluna gidebilir. Risksiz yatırımlar ile nakit akışının düzenli hale getirilmesi bu dönem için bir önlem olabilir. Ama uzun vadede okuyucunun alım gücündeki azalış zaten Türkiye için gözde bir sektör olmayan yayıncılığı mutlaka olumsuz etkileyecektir.

    **İthaki Yayınları: Ekonomi böyle devam ederse bir süre sonra yayıncılıktan söz edemeyebiliriz. Kriz durumunun devamlılığını aylar ile değil de yıllar ile düşünecek olursak, birçok küçük ve orta ölçekli firma bu süreci taşıyamayacaktır. Kapitalist argüman gereği birçoğu büyük yayınevleri tarafından yutulacaktır. Uzun vadede büyük bir işsiz kitle yaratabilir, satış beklentileri üzerinden birçok yayın yayımlanmayabilir. Bu istemeyeceğimiz bir durum. Biz yayıncılığın tüm renkleriyle var olmak istiyoruz. Çözüm önerimiz şu olabilir; okurlar sevdikleri, var olmalarından mutlu oldukları yayınevlerine sahip çıkmalılar.

    **JBC Yayıncılık: E-kitap, geçici de olsa bir çözüm gibi duruyor ama bence ekonomi böyle devam ederse edebiyat dünyasının kimsenin umurunda olacağını sanmıyorum.

    **Maya Kitap: Amaç yayıncılık dünyasını kurtarmaksa zaten yaşadığımız hızlı dönüşüm bu konuya da el atmış durumda. Eninde sonunda basılı kitap yerini tamamen e-kitaba bırakacak. Bu kaçınılmaz. Ayrıca şu an bile çok yaygın olan okur-yazar siteleri var. Birçok “yazar” kitaplarını oraya yüklüyor ve yine birçok “okur” istediği kitabı seçip yazarına hayran oluyor, kitabını da biraz okuyor, sanırım. Yani bu konuda endişelenecek bir şey yok. Edebiyata gelecek olursak, kendi küçük dünyasında yaşamaya devam eder. Ekonomideki kötü veya iyi gidişatın etkileyeceğini sanmıyorum.

    **Palto Yayınevi: İlk akla gelen e-kitap sayısının artırılması oluyor ancak bunun çözüm olarak konuşulması bile bana komik geliyor. Basılı kitabı terk etmeyi çözüm olarak görmüyorum. Burada çözümün ana oyuncusu tabii ki okurlar. Kendilerine sunulanı değil, kendi seçtiklerini okuyan okurların sayısı arttıkça çözüme yaklaştığımızı düşünebiliriz. Bu süreçte ikinci çözüm de yayınevlerinin kitaplarını yine indirimli olarak kendi web sitelerinde satması olabilir. Böylelikle dağıtımcının aldığı büyük pay da yayınevine kalacağı için yayınevi ticari olarak daha iyi bir duruma kavuşabilir (En azından borçlarını düzenli ödeyebilir). Ancak burada da okurun mevcut alışveriş alışkanlıklarını bırakması ve bu süreci desteklemesi gerekiyor.

    **Pegasus Yayınevi: Yayın dünyasını ve okurları ekonominin durumu kadar, hatta belki de daha fazla, etkileyebilecek iki önemli gelişme var önümüzde: Birincisi Amazon’un Türkiye’ye gelmesi. İkincisi de Türkiye’nin en büyük kitap mağazaları zincirinin el değiştirmesi. Artan baskı maliyetleriyle birlikte daralmaya gidebilecek yayıncılık sektörü için Amazon’un internet satışları ve hatta e-kitap satışları bir cansuyu işlevi görebilir. Örneğin farazi ama mümkün bir senaryo olarak, Amazon Kindle satışlarını artırmak için bir çalışma yaparsa ve Türk yayıncılar bu trende ayak diremezlerse (akılcı fiyat politikaları ve satacak yazarların kitaplarını e-kitaplaştırarak) Türkiye de en sonunda e-kitaba geçebilir. Böylece baskı maliyetleri sıfırlanır, ulaşılabilirlik artar, daralan sektör tekrar genişleyebilir. Kitabın içeriğinden çok kokusuna vurgun olan arkadaşlar da dilerlerse aynı kitabı 4-5 katı fiyatına alıp koklayabilirler.

    Perakende kitap mağazalarının el değiştirmesi ise önümüzdeki bir belirsizlik. Bu mağazalar şu andaki politikalarla da devam edebilir, “serbest piyasa serttir” diyerek kültür kitaplarından ziyade ders/çocuk kitaplarına yönelebilir ve kırtasiye/oyuncak mağazalarına da dönüşebilir. Kültür kitaplarının giderek raflardan silinmesi durumunda da internet satışları ve e-kitap yine ön plana çıkacaktır. Elbette bu noktada yayınevleri kadar okurun da muhafazakâr davranmaması ve teknolojiye mesafeli durmaması gerekir.



    Yayınevleri, yerli yeni yazarların eserlerini yayımlama riskini göze alır mı? Öykü ve şiir gibi, romana göre rağbet görmeyen türler raflardaki yerini ne ölçüde kaybeder? Yayınevleri eskisine göre daha güvenli oynamak zorunda mı kalırlar?

    **Gerekli Şeyler: Kesinlikle daha güvenli oynamak zorunda kalacak yayınevleri. Farklı tarzlarda yeni yerli yazarlardaki artış farklı oranlarda ve farklı sürelerde artacaktır ama mutlaka bir artış öngörülebilir.

    **İthaki Yayınları: Türkçe edebiyat konusunda kıstasımız metnin içeriği. Editörlerimiz o kısımda bir sorun görmüyorlarsa zaten biz onu risk olarak algılamıyoruz. Öykü ve şiire yönelik ayrılan raf payı zaten çok fazla değil. Daha da düşeceğini düşünmüyorum. Son sorunuza da şöyle yanıt vermek istiyorum. İyi edebiyat, iyi kitap her zaman güvenlidir. Bir yayınevinin en çok güveneceği kıstas da bu nitelik olmalıdır.

    **JBC Yayıncılık: Hâlâ şiir kitabı yayınlayan kaldı mı? Biz zaten sanata ve edebiyata dair çoğu şeyi kaybettik, bence raflardaki yerlere yoğunlaşmak yerine üretime yoğunlaşmalıyız. Edebiyata olan ilgiyi arttırıp, insanların okumasını sağlamalıyız. Amatör de olsa yeni kütüphanelerin açılmasına destek vermeliyiz. İnsanlarımız okursa, okumaya ilgi duyarsa en azından bizden sonraki nesiller bizim uğraştıklarımız ile uğraşmaz.

    Güvenli oynamak bu sektör için fazlası ile iddialı bir terim. Parası çok olanlar piyasayı şekillendirecektir.

    **Maya Kitap: Roman üretme konusundan yaşadığımız kısırlığın çok daha fazlasını öykü ve şiir konusunda yaşıyoruz. Daha önce söylendiği gibi şiir okurundan çok şair var bu memlekette. Her gönül acısı çeken hemen kaleme sarılıyor, peş peşe sıralıyor manileri. Sonra da niye kimse yayınlamıyor veya okumuyor diye isyan ediyor. Eminim yazdıklarını yayıncılara göndermeden önce ne kendisi okuyor ne de yakınlarından birine okutuyor. Neyse ki buna da çözüm bulundu. Çok isteyen parasını verip kitabı bastırabiliyor. Bunun yanında iyi bir romanı, edebi eseri birçok yayıncı her türlü riski göze alarak hiç tereddüt etmeden yayınlar. En azından biz öyleyiz. Yeter ki şöyle keyifli, lezzetli bir şeyler yazılsın. Neden “Puslu Kıtalar Atlası” gibi bir kitap yazılamıyor. Bütün şartlarda elverişli aslında.

    **Palto Yayınevi: Yayınevleri bir süredir bu riski göze alıyor, almaya da devam edeceklerini düşünüyorum. Bana kalırsa son yıllarda öykü de okur tarafından ilgi görmeye başladı. Şiir ve deneme gibi okurun daha az ilgisini çeken alanlarda, ismini bildiğimiz kişiler dışında yeni yazarların kendine yer bulabileceğini sanmıyorum. Hatta bir çözüm bulamazsak birkaç yıl içerisinde raflarda sadece çok satan, büyük yayınevlerinin kitaplarını görebiliriz. Biraz karamsar senaryolarmış gibi görünebilir ancak umutlanacağımız bir gelişme olmadığı sürece, ne eksik ne fazla durumumuz tam olarak böyle.

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...-bu-ekonominin-hali/
  • 151 syf.
    ·3 günde
    Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Türk Edebiyatı Klasikleri (Serisi)
    Yazardan başlamak istiyorum. Hüseyin Rahmi edebiyatımızın ilk romancılarından, ki bu romanı mesela 1910 senesinde yazmış, 108 yıl önce, Osmanlı Devleti zamanında, yani şu anki devletimizden daha eski bir kitap. Dönem olarak Tanzimattan hemen sonrasına denk geliyor. Fakat çok itibar görmeyen, unutulmuş bir yazar(idi), ta ki 2014 senesinde ölümünün üzerinden 70 yıl geçtiği için eserlerindeki telif kalkana kadar. Telif olmadığı için son yıllarda bir çok yayınevi kitaplarını basmaya başladı buda çok rastlanması ve rekabetten dolayı kitaplarının fiyatının düşmesine neden oldu. Bununla birlikte popülerlik, satış artışı nihayetinde okuyucuyla buluşma geliyor. Bu yayınevlerinde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları önemli ona yeni bir paragraf açmak gerek.
    Malum İş Bankası Yayınları Türkiye'nin en fazla satan, bilinen yayınevi, Hasan Ali Dünya Klasiklerinin ardından çıkardığı Modern Klasikler serisi (ki şuan 130 kitaba ulaştı) çok ilgi gördü, özellikle Zweig ismini parlatan, şuan Türkiye'de en fazla satan ve okunan yazar konumuna getiren bu seridir. Malum bankamız şimdide Türk Edebiyatı Klasikleri serisi çıkarmaya başladı. Şimdiden 6 kitaba ulaşan serinin ilk 3 kitabı Hüseyin Rahmi Gürpınar'a ait. Serinin önemi günümüz Türkçesine çevirip yayınlaması. Aslında daha önce de Türk Klasiklerini günümüz Türkçesiyle yayınlayan yayınevleri vardı ama ekseriyeti orjinal haliyle yayınlıyor ve malesef Osmanlı Türkçesinden çok uzaklaştığımız için eserdeki kelimelerin yüzde 20-30'unu anlayamıyorduk. Ben aslen orjinalini okumayı tercih etsem de İş Bankasının kitaplarını incelediğimde çok fazla değişiklik ve deformasyona maruz kalmadığı (şimdilik) ve böyle güzel bir serinin koleksiyonumu kitaplığımda görmek istediğim için kitapları 1. baskılarından (Bu çok önemli 1. Baskı takıntısı var bende, inşallah kaçırmadan serinin bütün kitaplarını 1. Baskısını alıcam) itibaren almaya ve okumaya niyet ettim. Serinin ilk kitanı da işte bu kitap. Bu seriyle beraber parlayan yazar da bence Hüseyin Rahmi Gürpınar olacak. Seri çıktığında en fazla okunan yazarlarda 250. iken şimdiden 215. sıraya yükseldi ileride daha yukarılarda görücez kendisini.
    Ve kitaba gelirsek, önce Halley Kuyruklu yıldızından bahsedicem. eskiden teleskoplar olmadığı için gökyüzünde gördüğümüz herşeye yıldız demişiz göktaşlarının hareket etmeside yıldız kayması olarak adlandırılmış. Halley'de aslında bir göktaşı, yıldız değil. İsmini 1700'lü yıllarda bu göktaşını keşfeden ve her 76 yılda bir dünyanın yanından geçtiğini, bir sonraki geçişinde 1758 yılında olacağını ileri süren Edmund Halley'den almış ve harbiden de 1758'de bu göktaşı dünyamızın yanından geçmiş. Romanımızda da Halley'in bu sefer dünyamızın yanından geçerken dünyamıza çarpacağı dedikodusu var ve konu burdan başlıyor. Dedikodu daha çok mahalledeki kadınlar arasında abartılarak yayılıyor. Kitabın başı olan bu kadın diyaloglarına incelemelerde gördüğüm üzere çok sıkıcı bulunmuş ve kitap bunun üzerinden eleştirilmiş. Evet kitabın başı biraz sıkıcı ama kitap hep böyle gitmiyor. Kötü de değil bence. Esas oğlanımız İrfan ise bilgili, okumuş bir eleman. Ama kadınlardan nefret ediyor ve gazetelerde kadınlar aleyhine yazılar yazıyor. Ve bu Halley olayı en çok onu mutlu ediyor zira kadınları toplayıp konferanslar vererek Halleyden abartarak bahsediyor ve dünyamıza çarpacağını söylüyor. Böylece kadınları korkutup onlardan intikamını alıyor, kendince, mal. Neyse sonra esas kızımız çıkıyor ortaya, şey aslında çıkmıyor, mektup yazıyor İrfan'a onu kendine aşık edip oyunlar oynuyor, o da kendince. İrfan'ın platonik aşkı, kızımızın oyunları, kuyrukluyıldızın çarpma senaryosu falan derken kitap gidiyor işte. Daha fazla ayrıntıya girmeyelim, spoiler olmasın.
    Kitabın ana temasına gelirsek, sonda bir sayfada yazarın yazdığı yazıda anlatmaya çalıştığı gibi, hurafelerin, dedikoduların saçmalık olduğu, insanları korkutup, yalan bilgi yaymaktan başka bir işe yaramadıkları anlatılıyor. Roman bizi 1910'lı yıllara götürüyor, mekansal olarak değil malesef, mekansal pek tasvir yok ama o dönemin toplumunu özellikle bu hurafe ve dedikodu, konuşmalar vs. iyi anlatıyor. Hurafe meselesine gelirsek bunun tek sebebi CE-HA-LET. Bakın size bir olay anlatayım bırakın 1910'u, yıl 2002 bilemedin 2003, ortaokulu okuduğum kasabada imamın işi çıkmış din hocamıza rica etmiş cumayı sen kıldırır mısın diye. Bizim hoca cumayı kıldırıp hutbeyi verdikten sonra cemaate, "Ey cemaati müslümin duydum ki ağacın birine çaput falan bağlayıp, dile diliyormuşsunuz bunlar hurafe inanmayın, yapmayın günahtır." dedi, demez olaydı adamı ilçe müftülüğüne şikayet etmişler. Ama bugün bakıyorum o kasabadaki ağaçta artık bir tane çaput yok, evet hala olan yerler olabilir ama o cahil insanlar ölüyor, ya da iletişim ve araçları arttıkça bilinçleniyor. Artık eskisi kadar yok bunlar şükür.
    Neyse çok uzattık, şimdi bu halley 2060 yılında tekrar dünyamıza yakın geçecek o zaman yaşıyor olursak (ki pek zannetmiiyorum ben 69 yaşında olucam) o zaman bu incelememi tekrar paylaşıcam, 42 yıl sonra görüşmek üzere.
  • 134 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Annesi yazar olan Pınar Kür'den okuduğum ilk kitap Asılacak Kadın oldu. Gerçek bir cinayeti konu alarak yazılmış kitap, anlatım şeklindeki psikolojik batırmalar ve yoğun duygulu cümleleriyle dikkatimi. Her ne kadar etkinlik için okumuş olsam da, filmi çekilen kitabın bir zamanlar yasaklanmış olmasına okuyunca yazar gibi anlam veremedim. Pınar Kür yazdığı savunmada, bunu savcının salaklığına ve kitap okuma nefreti aşılamayla oluşturulmak istenen halkı koyunlaştırma gayesine vermektedir. Haklı olmakla birlikte kitap gerçekten söylenmemiş pek çok şeyi bize anlatıyor. Öncelikle yazar, üç bölüme ayırdığı kitapta farklı diller kullanmış. Dil yapısını ve hikayeyi birlikte anlatmaya çalışacağım. Hikaye gazeteye çıktığı kadarıyla; avam bir kadının zengin kocasını genç aşığıyla birlikte öldürmesini ve idama mahkum edilmesini konu alıyor. Tabi okuyunca aslında senaryo biraz daha farklı ve altında yatan sebepler çok karmaşık. İlk bölüm ceza yargıcı Faik İrfan Elverir'in mahkemede daldığı düşüncelerden oluşuyor. Yargıç bize hem fakirlik içindeki geçmişinden, hem de kadının suçlu olduğuna kesin olarak nasıl hükmettiğini anlatmakta. Düşünceler birbiri ardına sıralanıyor ve gelgitler fazlasıyla mevcut. Uzun cümleler ve papağan gibi tekrar edilen anılara hazırlıklı olun. Gecekonduda yaşayan bir çocuk lüks bir eve gittiğinde nasıl hisseder güzel anlatılmış. İkinci bölümde cinayetin faili olan Melek'in hücrede yazdığı düşüncelerini okuyoruz. Fakat birinci bölüme göre çok daha karmaşık ve dramatik bir durum mevcut. Düşünceler art arda öyle bir sıralanıyor ki, suçluluk duyan bir kadın psikolojisi okura iyi yansıtılıyor. Cümlelerde noktalama işareti çok nadir kullanılmış, başı sonu belli değil oku oku bitmeyen türden. Oğuz Atay ve José Saramago'ya bir selam çakmak istemiş belki yazar, hem yoruyor hem de aşırı trajik Melek'in yaşadıkları. Kocası olan Hüsrev elin erkeklerine peşkeş çekmekte ve bunlar an an anlatılmakta. Zaten kitabın en zavallı ve ezik karakteri. Erkek olmamayı bir dezavantaj olarak düşünecek kadar kendini bitirmiş, tabi bunda aile ve çevresinin etkisi büyük. Üçüncü bölümdeyse kadının genç aşığı olarak lanse edilen Yalçın'ın anıları yer alıyor. Aslında olayın çok farklı olduğunu görüyoruz bu son bölümü okuyunca zaten düğüm burada çözülüyor. Yalçın henüz reşit olmadığı için idamdan son anda yırtıp hapse mahkum oluyor. Onun geçmişi ve yaşadıkları da ilginç. Annesi yalıda kalfa, babası bahçıvan fakat iyi maaş alamadıklarını söylediği halde nasıl Fransa'ya gezmeye gidiyor ona anlam veremedim. En sade anlatım ve okuması rahat cümleler bu bölümde. Hikayenin dönüm noktası olduğunu söyleyebilirim. Genel olarak olayları tekrar etme durumu mevcut, fakat bunu değişik yollarla yapıyor yazar. Aslında böyle sürekli tekrar teşekkür eden kitapları okumayı sevmem, ancak hikaye ilgimi çektiği için devam ettim. Konunun gerçek bir olay olması anlatım tarzının önüne geçiyor bence. Gerçek Kesit diye bir dizi var çok ünlü, Türk televizyon tarihinin en çok izlenen ve başarılı yapımlarından biridir. Oraya bakarsanız oyunculuk ve ambiyans rezalettir ama senaryonun üçüncü sayfa haberlerinden olması durumu kurtarır. Yaşanmış olaylar hakkında bir şeyler okumak daha cazip geliyor sanırım, Asılacak Kadın bu yönüyle öne çıkıyor bence az önce belirttiğim gibi. Dördüncü bir bölüm daha var aslında orada Pınar Kür'ün yasaklanan kitabı için yaptığı savunmayı göreceksiniz. Orayı okuduktan sonra kafamda bir şeyler daha çok oturdu ve iyi ki kitapta yer almış dedim. Kendisi entelektüel bir insan olduğu için bugünleri tahmin etmekte zorlanmamış. Umarım bu tip olaylar azalarak biter. Lakin mevcut duruma baktığımızda büyük bir suç oranı artışı, istismar, adaletsizlik ve sansür çabası var. Asılacak Kadın gibi daha çok kitap çıkar bu gidişle. Bir de bu Hüsrev denen vatandaş habire Fransızca cümleler kurarak hizmetçiye hava atıyor, sanki bana Moliere, Balzac, Stendhal vb. üzerine akademik makale yazdı. Hoş değil böyle görgüsüzlükler sırf gidip gördün diye, neyse. Son olarak yeraltı edebiyatına fazlasıyla girdiğini belirtmeliyim, genel olarak beğendim.