• ... Slav milletlerin 9. asra kadar ne yazısı, ne de yazma edebiyatı vardı. 9. asırda Krillus ve Methoius isimlerinde iki Hıristiyan misyoneri Slavlar için bir alfabe icat ettiler.
    Bu edebî dil 18. asra kadar Ruslar'ın edebî dili olarak kaldı.
  • 152 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Sema Kaygusuz ismini sürekli duyduğum ama daha önce hiçbir kitabını okumadığım bir yazardı. Kitaplığımda Barbarın Kahkahası kitabını gördüm ve okumaya karar verdim. Bu kitabı nerden, nasıl aldığımı ve neden yazarın bu kitabını seçtiğimi hatırlayamıyorum açıkçası ama kitaplığıma baktığımda bu yazarı okumanın artık sırasının geldiğini düşündüm. Kitabın içeriği için genel bir şey söylemem gerekirse, bir motelde konaklayan ve çalışanlardan oluşan insanların yaşayış, düşünce ve kişiliklerinin tasvirler edilmesi diyebilirim. (Ayrıntılara bu incelememin altlarında giriyorum :) ) Türkiye’de yaşayan farklı düşünce tarzlarını gözler önüne seriyor gibi klişe arka kapak yazısı tarzı bir yorum yapmak istemesem de kitap Türkiye içersindeki farklı yaşayışların ve karakterlerin güzel tasviri. Bir de ortada gizli bir işeme meselesi var. :) Yazar, en ufak bir olayı veya nesneyi bile çok güçlü tasvirlerle anlatabiliyor ve bu yanı özellikle çok hoşuma gitti. Bana göre yazarın güçsüz yanı ise birkaç karakteri yansıtmadaki başarısızlığıydı. Bu durum daha çok kitabın başlarında görülüyor ve kitap ilerledikçe daha güçlü bir olay ve karakter yansıtmasına evriliyor bana göre. Buna ek olarak, tüm karakterler için bu durum geçerliydi diyemem. Örneğin Simin Hanım’ın diğer karakterlerde yarattığı gizem ve merak çok gerçekçiydi. Simin Hanımın diğer karakterler için defterine aldığı notlara da bayıldım. Beni başından itibaren en çok büyüleyen karakterlerden biri de Ozan’dı. Cadaloz Serpil’in kendisine hiç benzemeyen keşfetme arzusuyla çevrili oğlu Ozan’ın çocukluktan büyümeye doğru geçişini, öfkesinin dışa vurumunu, hırsını ve arzusunu izlemek çok keyifliydi. İzlemek diyorum çünkü gerçekten o kadar başarılı olay aktarımı ve tasvirlerle anlatılmış ki okurken izliyor gibi hissettim. İsmail ve Melih arasındaki öfkeyi ve gizli tutkuyu da bana yazar çok net ve güzel bir şekilde aktardı. Bunlara ek olarak, Selçuk ve Alikar karakterlerinin dumanlı gecesinin anlatıldığı bölümü okumak oldukça keyifliydi. Yine bu kısımda da geçmişten gelen duygu ve düşünce dönencelerinin aktarımı oldukça başarılıydı. Keşke yazar bu karakterlerdeki gerçekçiliği Serpil ve Eda gibi karakterlerde de yaratsaydı. Serpil ve Eda karakterlerinin varlığı iyi bir fikir ama özellikle konuşmaları, karşı tarafa tepkileri ve hareketleri zorlama duruyordu bana göre. Bir de bu karakterlerin karşılıklı konuşmalarında ve hareketlerindeki tepkileri genellikle günlük hayatta olmayacak kadar sıra içerisinde ve nizamdaydı. Biraz flash tv oyunculuğu gibiydi açıkçası. Bana göre kitapta göze çarpan tek eksik taraf buydu.

    Yukarıda da belirttiğim gibi kitapta en sevdiğim durumlar, hatta kitabı tamamlayan parçalar diyebilirim, Ozan karakterinin anlatımıydı. Ozan karakterlerin tamamının, belki de tüm insanların ortak yönünün tasviriydi. Hatta sadece eylemsel olan bir tasvirden bahsetmiyorum, insanların dışarıya göstermedikleri, dışarıya göstermekten çekindikleri duygu ve düşüncelerin tasviriydi desem daha doğru olur. Özellikle kitap boyunca herkesi meraklandıran işeme meselesiyle birleşince de tadından yenmiyor. Bu iki durumun kesiştiği tasviri Simin Hanımdan bir alıntıyla aktarmak istiyorum:
    “...Büyümüş de küçülmüş olanın kan dökerek yarattığı ürküntü ile küçülmüş de büyümüş olanın yarattığı çiş kargaşası arasında müphem bir bağlantı var bence. Evcil hayatlarımıza sızmış biri çocuk, diğeri yetişkin iki barbar, hicveden bir kahkahayı, karşılıklı atışan aşıklar gibi tamamlıyorlar...”

    Daha önce belirttiğim gibi kitap boyunca merak uyandıran önemli bir mesele vardı. Motelde havlulara, çarşaflara, çeşitli eşyalara kim işiyordu? Kim olduğu açık bırakılmış, herhangi bir karakterin olabileceği ima edilmemiş. Sadece karakterlerin ihtimale dayalı kendi isimleri verilmiş. Açık açık bir ismin işaret edilmemesi çok hoşuma gitti çünkü böylelikle karakterlerin ihtimallerinden kimi edep dışı ve barbar olarak kendi fikirlerince düşündüklerini görebiliyoruz. Bana göre bu belirsizlikle, bu olay tüm insanların barbarlığının ortaklığını da vurguluyor. Herkes yapmış olabilir. En nazik görünenden en olası adaya kadar herkes bu barbarlığa düşmüş olabilir. Peki bir sürü ihtimal ortaya çıkabiliyorsa eğer kimin bu ilkelliğe düştüğünü bilmenin gerçekten bir önemi var mı? Sanmıyorum.
    Ozan da çocukluğun barbarlığını sunuyor bize. O net, o her hareketiyle ne yaptığını bize bas bas bağırıyor. Her şey net ve ortada. Ama insan büyüdükçe tüm o yıkma isteğini öyle bir içinde bastırıyor ki kendi yaptığı şeylerden, kendi his ve düşüncelerinden utanır çekinir hale geliyor. Bu yüzden kendi halinden korkar bir şekilde dışarı maskelerle kendini gösteriyor. Durum böyle olunca ortada bariz bir barbar görünmüyor, barbarlar topluluğu güçlerini birleştiriyor. Önemli olan, çocuklukta net olan barbarlığı neden büyürken sakladığımızı, göz ardı ettiğimizi anlamaya çalışmak bence. Bir de bu güzel kitabı bizler için yaratan Sema Kaygusuz’a teşekkür etmek :)

    Gerek anlatımı gerek olay örgüsüyle, modern Türk edebiyatında en sevdiğim kitaplar arasına girdi Barbarın Kahkahası. Eğer Sema Kaygusuz’u daha önce okumadıysanız bir an önce okumanızı tavsiye ediyorum. Diğer kitaplarını da kesinlikle okumayı düşünüyorum ve okumaya başlamakta bu kadar geç kaldığım için de biraz pişmanlık hissediyorum :)
  • "Sayın Özal, Cumhurbaşkanı seçilirse ne olacak? Kendisi, biçimsel hukuk açısından bu göreve getirilmiş olacak. Ama, başka şeyler de olacak.
    Olacak başka şeylerden biri; Sayın Özal'ın, bu suretle, Türkiye'nin yarıdan az seçmeninin desteğiyle seçilmiş ikinci Cumhurbaşkanı sıfatını kazanmasıdır. Çok partili hayata girildikten sonra, Türkiye Cumhurbaşkanı için Meclis'te oy vermiş partilerin bir önceki genel milletvekili seçiminde topladıkları oy, daima seçmen salt çoğunluğunun üzerinde olmuştur.
    Bunun tek istisnası, 1957 genel milletvekili seçiminden sonra, merhum Celal Bayar'ın, seçmen topluluğu içinde azınlığa düşmüş Demokrat Parti'nin oylarıyla seçilmiş olmasıdır. O dönemde zaten Devlet Başkanı'nın tarafsızlığına inanmadığını içtenlikle ve erkekçe vurgulayan Sayın Bayar'ın siyasi gücünün bu yüzden hayli zayıfladığı, daha sonraki pek üzücü olaylarla da kanıtlanmıştır.
    Olacak şeylerden ikincisi; Sayın Özal'ın bu makama seçilip, partisiyle ilişkisinin -yine biçimsel hukuk açısından- kesilmiş olmasının, kendisini bir anda bir tarafsızlık havarisi haline getireceğine inanacak tek bir Türk vatandaşı bulunamayacak olmasıdır.
    Olacak şeylerden üçüncüsü de; Çankaya'ya çıkacak Sayın Özal'ın, sadece sekiz adet 'vatansever' muhalif milletvekilini kendi saflarına katmak suretiyle, Anayasa'yı istediği gibi değiştirecek, Meksikavari bir başkanlık sistemini, tepesine bir de 'hanedan' ekledikten sonra, halkoyuna sunulmasına gerek görmediğini ilan edivermesiyle kesinleştirmesidir. Derece derece demokrasi dışı rejimlerin, işte bu biçimsel demokratik yöntemlerle milletlerin başına bela kesildiği, tarihte hayli sık görülmüş bir olgudur.
    Aman unutmayalım: Olacak şeylerin sonuncusu da; böylelikle,
    Çankaya'ya Türk tarihinin Cumhurbaşkanı olmaya en az layık ve
    en az ehil adayının yerleşmesidir.
    Bütün bunlar olursa, Türkiye'de demokrasinin geleceğinden endişelenmemek mümkün değildir.
    O halde, Sayın Özal'ın Çankaya'ya çıkması -kuşkusuz meşru yollardan- nasıl önlenecektir?
    Bu konuda Sayın Erdal lnönü'nün hiçbir teklifi yoktur. SHP, sadece, Cumhurbaşkanının, hele -bugünkü gibi- Meclis yelpazesi seçmen yelpazesine uymadığı vakit, partiler arası bir mutabakatla seçilmesi gerektiğini söylüyor.
    Ama bu çözüm yolunun gerçekten çare olabilmesi, Sayın Özal'ın hem demokrasiyi yeterince öğrenmesine, hem de engin hoşgörü ve basiret hazinesini ruhunun derinliklerinde keşfetmesine bağlıdır.
    Oysa, beş yıllık deneyler, kendisinin demokrasi kavramını ve bu rejimin gereklerini öğrenmekte en ufak ölçüde istidat sahibi olmadığını bol bol kanıtlıyor. Basirete gelince . . . Bu haslet, genellikle, Türk siyasetçilerinin kendi iç ruhsal gezintilerinde pek rastlamadıkları bir değerdir. O halde, işleyebilecek türden bir çare bulmak lazımdır.
    Sayın Süleyman Demirel ise, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini tercih ediyor. Sayın Evren'in de bu yönde düşündükleri anlaşılıyor. Ancak, bu yöntem, Cumhurbaşkanının yetkilerinin de yeniden ele alınmasını gerektirecek daha kapsamlı bir Anayasa değişikliğini gerektirir.
    Sayın Demirel'in, başkanlık sistemini arzulamadığı da biliniyor. DYP lideri, Fransa'dakine bir ölçüde benzeyen bir yarı-başkanlık sistemi düşünüyorsa, herhalde, bu konudaki görüşlerini de açıklayacaktır.
    Bu seçenek, bazı sol çevrelerin ileri sürdükleri, klişeleşmiş içeriksiz eleştirilere rağmen, ciddi şekilde üzerinde durulması gereken bir konudur. Ama, hele Sayın Özal'ın böylesine ciddiyet ve samimiyet gerektiren bir tartışmaya girişmeyeceği açıktır.
    O halde, Sayın Özal'ın 'karşı durulamaz yükselişi'ni önlemenin gerçekçi çaresi acaba ne olabilir?
    Bu çareyi, tek bir muhalefet partisi ortaya koyamaz. Muhalefet, bu konuda birlikte hareket ederse, inandırıcı olur. Etkili olabilmesi için de, İsa Peygamber'den kalma -ve Türk kültüründe hiç yeri olmayan- yanağına tokat yiyince öbür yanağını uzatma zihniyetinden vazgeçmesi ilk şarttır.
    Bu zihniyetten vazgeçerse, muhalefet, Sayın Özal'ın Çankaya'ya kurulmasını önleyici çok etkili çareleri pekala bulabilir. "
  • ...yeni Türk yazısı, belki de, dünyada tek geçmişsiz ve tarihsiz yazıdır. Klasik kültürümüzü yeni yazıya aktarmak başlı başına malî bir problem olduğu kadar, ondan da çok, bu yazının teknik elverişsizliğiyle beslenen bir engelle karşı karşıyadır. Klasik kültürle temas kurulmadan da bir varlık olmaya imkan yoktur.
  • 240 syf.
    ·1 günde·1/10
    İncelemem,"anladıklarımın" özel incelemesidir. Yani objektif karakter taşımaz. Kitaba gelelim: "millet" tanımının kurgusal, yapay ve değişken olduğunu söyler. Dil, etnik köken vb. unsurlara bakarak millet tanımı yapmanın bulutlara bakıp yol yürümeye benzetir; bulanık, kaypaktır yani. On sekizinci asra kadar "dil-din-ırk" üçlüsünün din ögesinin ağır bastığını, daha sonra, ilkin dil ve ona ek olarak etnik kökenin ön-millet olma yolunda ağır bastığını gösterir. Anladığımca, ön-millet dediği şey, milli bir bilincin bilinçaltı düzeyidir. Buna local bir örnek olarak Osmanlı İmparatorluğu'nu gösterir. Dilin, milliyetçilik üzerinde etkili olmadığını, politik-pragmatik faydanın ötesine geçmediğini, ulus devletlerin elit kadrolarının halkına icat çıkarmasından ibaret olduğunu vurgular. Keza verdiği birkaç örnek üzerinde, etnik kökenin de milliyetçiliğe sanıldığı kadar ateşleyici faktör olmadığını anlatır. Anladığım kadarıyla, dinin, gelenek ve örfün, ayrıca modernleşme sürecinin, yani devlet-yurtseverliğinin, milliyetçilikte dil-etnik unsurlardan daha önemli olduğunu vurgular. Buraya kadar ki tespitleri yirminci yüzyılın başına kadardı. Ayrıca, milliyetçilik belasının anavatanı olan seksen dokuz Fransa'sını da ciddi bir şekilde yazmadı. Birkaç paragraf ayrılmış yalnız devrim çağına. Kitabın üçüncü eksikliğidir. Dördüncü hatasıysa fiyaskodur; Türklerin, Ermeni kıyımı yaptığı tespiti ise safsatadan ibarettir. Türk tarihini bilimsel biliyor mu? Bunu sorgulamak lazım. Wilson ilkelerine de değinen yazar, son olarak dünya savaşlarını da bağlamında inceliyor, ardından Sovyet Rusya ile Avrupa kıtası içindeki milli hareketlerin milliyetçilikteki etkisini tartışıyor.
    Yani neo-liberal çağ -milliyetçilik üzerine yazdı. Kapanış yazısı ise, kavramların pek de bir işe yaramadığı yönünde. Kitap, sonuca varmaktan ziyade alelade yazılmış yazılardan oluşuyor, bir şeyi ispat etme kaygısı yok. Yazar hakkında şu denilebilir: entelektüel birikimi var, lakin, bunu aktarmakta başarısız, derli toplu sunmuyor ki yazılarını, karman çorman. Okurken yoruldum. Katılmadığım çok nokta var, okumalı diyemem.
  • 224 syf.
    Aşırı iddialı ancak bi o kadar etkisiz gördüğüm bir kitap. Yüzüklerin Efendisi, Hobbit, Harry Potter ve Açlık Oyunları'nı okumayı sevenlerin mutlaka okuması gerekn bir roman...yazısı var. Diyeceksinizki ne kadar cüretkar.
    Peki ne derece etkili?
    Önsözünde eleştirel bakış açısına sonuna kadar katılıyorum. Tarihimize sahip çıkmamakla ve okumamakla bizleri yermekte. Tarihin en eski uluslarından olan kavmimiz, bir o kadar da mitolojik açıdan zengin ve özgündür. Bunu araştırdığınızda aslında Avrupalıların uydurdukları şeylerin çoğunun Doğu milletlerinden aldıklarını anlayacaksınız.
    Hollywood yapımı filmleri izledikçe hayranlık duyan farklı mitolojilere merak saran insanları gördükçe ilk tepkim bizimkileri biliyor musun? sorusudur.
    Yazan üstüne ağır bir yük aldığını dile getiriyor. Evet doğru. Ancak başarılı olup olmadığı konusunda tatmin olamadım.
    Çünkü tarihi ve mitolojiye aşırı meraklı biri olarak konuşuyorsam ve tarihçi kimliğimi de işin içine katıyorsam oldukça yetersiz. Kopuk ve düzensiz. Konuyu kendisi açıklamasınıda beğenmedim.
    Verdiği harita inanılmaz saçma geldi. Hatta daha ötesi! Hiç bir tarihçi, coğrafyacıdan yardım almadınız? Düzensiz, uydurma ve çala kalem. Biraz tarih ve coğrafya bilen bunların seçimindeki yanlışlıkları görebilir.
    Özellikle takıldığım bazı yerler var. Bunladan biri Nevruz kelimesinin Türkçe kullanmamasının sebebini anlamadım.
    diğerisi ise Kut kavramını yüzeysel tutması ve bey seçimindeki tarihi gerçeklerin ve törenin işleyişindeki sıkıntıdır. Azıcık Türk Devlet Teşkilatı, Töre, Kut gibi konuların araştırmış olması daha iyi olurdu.
    Verdiği kaynakça basit ve yetersiz. Wikipedia nedir arkadaş. Doğruluğunda sıkıntı olan bilgileri kaynakça neden gösterirsin. Onlarca kitap, makale varken.
    Gelelim bunları bilmeden okuyan biri için yorumlarıma. Hoşlarına gidecektir.
    kanaat notum:6/10
  • ”Ağaç kovuğundan çıkmadık, gökten zembille inmedik. Tesadüfen olmadık, toplamayla oluşmadık. Tarihte Türk’tük, halde Türk’üz, istikbalde de Türk olacağız.”

    Orhun Abidelerindeki TÜRK Yazısı.
    8. Yüzyıl