• Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekâsının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Zekânın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etütleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.

    Türkiye’de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabetsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.

    Mabetsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.

    Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, “Saîd-i Nursî” adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî’nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.

    Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten aciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt kendisine “Bedîüzzaman” demekte, müritleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, “zamanın harikası” demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüz binlerce Türk’ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.

    Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemeyeceği için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor. Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmeyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said’in 1924’de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.

    Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa’daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said’in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.

    Nur risalesi (kendi tabirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler. Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse bir şey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.

    Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.

    İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, piri olan, kendisinden “efendi hazretleri” diye söz ettikleri Kürt Said’in seviyesi budur.

    Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye’cüc Me’cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi “akvâm-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. Sevsinler medenî Kürdü!… Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90’dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.

    Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, Kürt Said’de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. “Kuran’ın en güzel tefsirini yapmıştır.” diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, Kuran’ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.

    Bana gör Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.

    Türkiye’de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek Türkçü olan eski “Milliyetçiler Derneği” 1953’de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkânı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.

    Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi bir şey vermiyor. Yalnız istiyor… Fedakârlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va’dinde bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va’dediyor…. Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir. Netekim bunu kendileri de söylüyor “Türkçülük mezara kadar… Ondan sonra ne olacak?” diyor… Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.

    Kürt Said’in 1327 (=1909) yılında, İstanbul’da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î”dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini “Bedîüzzaman” diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de “Kürdîzade Ahmed Ramiz”dir. yani dört başı mamur bir eser. Bu 48 sayfalık eserin “hâtime” kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said’in içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. (=Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır.)

    Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!… Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa’ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz’iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. (= Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrı’nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)

    ***

    Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu kabule mecburdur.

    Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor:

    Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için “fen, sanat ve silâh başına, ileri arş” emrini veriyor.

    Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.

    İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.

    Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.

    Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz’i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer’i meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.

    Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında Fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebi ve kavmi mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.

    “İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur” sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bulunan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen her şey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi’dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf (= gramer) ve nahvini (= sintaksını) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.

    İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.

    Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî

    Kürt Said’in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalkındırmak amacı gütseydi, onlara “Bilgi sahibi olun” demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, Türkiye’yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen Hıristiyan tebaalar gibi, bu Müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan Zâloğlu Rüstem’i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî’yi Kürt kahramanı diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.

    Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüz binlerce gafil Türk’ün, bu cahil Kür’dün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.

    Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum:

    Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türk’seniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? Aranızda “Türkçe de dil mi?” diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kür’dün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir cahil Kürdün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyu kutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.

    Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon’dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım birisidir. İçinde Kürt Said’in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:

    “Aziz, sıddık kardeşlerim:

    Siz kat’î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür.”

    * * *

    Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye’yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna getirerek, evlenmeyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyet’ten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin’le, sağ Makaryos’un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmayacaksınız. Müslüman geçindiğiniz halde Peygamber’in “Evlenip çoğalınız” anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, Kürt Said’in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmayacak kadar acınacak yaratıklarsınız.

    Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said’in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet vaadi ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk – Arap savaşı olursa, “Din kardeşime silâh çekmem” diyorsunuz.

    İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de Türklüğe dönerseniz, hoş… Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli…
  • BİR FAKÜLTENİN İÇ YÜZÜ

    Ulus Meydanından Yenişehir’e doğru muazzam büyük caddenin üzerinde uzayan bir bina var. Alnında, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” yazılı. Hayran hayran bakıyorsunuz. Ne güzel bina, ne büyük söz. Hele bir de içeri girin. Korkmayın, çekinmeyin. Bu fakültenin içini, dışını ben çok iyi bilirim. Dört yıl orada bulundum. Ben size kılavuzluk edeceğim. Peşimden gelin. Büyük kapıdan giriyorsunuz; sola dönün. Burada talebeler hep soldan giderler, sağda solda sıralanmış tarihi eserleri, heykelleri gördünüz... Bunlarla fazla meşgul olmayın. Ben size canlılarını göstereceğim. Yürüyün. Şimdi merdiven dibindesiniz. Merdiven dibinde 34 erkek talebe var, yukarı doğru bakıyorlar... Acayip, bu da ne olacak ki demeyin! Ayıp değil, siz de bakın, bakıyorsunuz! Manzara enfes. Kız talebeler kısa etekleriyle kıvrana kıvra na yukarı çıkıyorlar; ta üst kattakiler dahi görünüyor. O anda ahlâkî duygunuz galip gelir, bir ... de değil de ilim müessesesinde bulunduğunuz aklınıza gelir de kızarsanız, serde de biraz şairlik varsa hemen birkaç mısra söyleyiverin:

    Merdiven dipleri rasathanedir

    Bak yukarı gökyüzü...

    Yıldızlarız ilim bir bahanedir.

    Çoktan oldu Holvudu aşağısı

    “Lojilerle” doludur her köşesi



    Şimdi merdivenlerden doğru yukarı çıkın. Karşıda gördüğünüz kalabalık yer kantindir. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinin meşhur kantini... Bir sandalye bulabilirseniz hemen oturun ve şöyle etrafınızı temaşa edin! Ha... Bir sandalye boşaldı. Aman kimse kapmadan... Oturuyorsunuz. Karşı köşeye bakıyorsunuz:

    Bayanın birisi oturmuş dudağını boyuyor! Karşısında bir erkek... Sanki bayanın aynası... Yahut estetik mütehassısı. Şöyle yap, böyle yap... Ha... Çok güzel gibi direktifler verip duruyor.

    Yanınızdaki masada kalabalık bir grup. İki masayı birbirine birleştirmişler, erkekli dişili oturmuşlar. Masanın altında bir sürü çıplak pantolonlu bacaklar... Birbirine karışmış!.. İçlerinden biri fala bakıyor. Fincan falına... Gözlüklü bir çocuk elinde bir fincan tutuyor. Küçücük fincanın içinden karşısındaki bayanın merak ve tecessüsünü artıracak birkaç fakülteli lâf çıkarıyor. Dinleyiniz: “A efendim siz birini seviyorsunuz; uzunca boylu esmer bir çocuk.” Bütün gözler yanlarında oturan E. Şube si’nden uzunca boylu esmer çocuğa dikiliyor... Falan bakan çocuk, “O kadar yakında değil canım...” Bir gülüşmedir gidiyor. “O çocuk iyi kalpli bir çocuk; yakında mektup alacaksınız.” Hepsi (N)yi tebrik ediyorlar. Fakat kızcağız başka bir şey bekliyor. Gözleri falcı çocuğun gözlerinin içinde. Oğlan işi anladı. Fincanın içine eğiliyor; nihayet istediğini buluyor. “Bakın, bakın iki çift. Biri uzun, biri biraz kısa yan yana; o da sizi seviyor. Hele fincana bir bakın.” Sekiz kişi erkekli dişili hepsi de eğiliyorlar. Saçlar birbirine karışıyor... Hepsi bir ağızdan: “Aa sahiden...”

    Diğer biri daha heveslendi. Sarı saçlı kız: “Ne olursun kuzum bir de benimkine bak!” Fala bakan çocuk biraz nazlandı. Ama yine gönlü oldu. Kahveler geldi içildi. Sarı kızın fincanı kapandı. İçlerinden biri muziplik yaptı: “İki kişi bir fincanın altında nasıl kalabiliyorlar, açın şu fincanı, çocuklar bunaldılar ayol” dedi... Bu söz üzerine gülüşmeler kahkahalaştı. Sonra fincan açıldı. Oğlan derin derin düşündü, durdu. Baktı, içinden bir şey söyler gibi, okur gibi yaptı: “Efendim, efendim siz çok sıkılıyorsunuz.” dedi. San kız: “Hakikaten çocuklar bugünlerde çok sıkılıyorum.” Sebebi: “Yalnızlığınızdır. Sonra çok da hassassınız. Biraz da sinirli. Bilhassa geceleri... Bakın fincanın içi kapkaranlık, ortada bir tek çizgi, başka kimseler de yok! Soyadınızı değiştirirseniz bir şeyciğiniz kalmaz!” Evvelâ bundan bir şey anlamadılar. Sonra bir güldüler, bir güldüler ki, herkes onlara baktı. Yani hinoğluhin “evlenirseniz” demek istiyordu. Yırtık bir kız ayağa kalktı: “Biz soyadımızı değiştirmeden de evlenebiliriz... Ne demek bu... Hem kadını erkeğin hâkimiyetinden kurtardık diyorlar, hem de işte böyle. Evlenince yine erkeğin hâkimiyetine giriyoruz; onun adını kullanıyoruz.”

    Arkadaşları, bu nutka benzer isyankâr sözleri yarı ciddî, yarı alaylı tasvip ettiler. Alkışladılar; ihtilâlci bayan yerine muzafferane bir eda ile oturdu. Bu arada zil çaldı. Fakat duyan kim? Kendi adını muhafaza ederek evlenmek isteyen kız, yine ayağa kalktı: “Çocuklar var mısınız? Derslere girmeyelim, sinemaya gidelim.” Hepsi de çok güzel bir fikir; varız dediler. İçlerinden bir kız talebe: “Maalesef arkadaşlar ben derse girmeye mecburum. Doçent .... Bey derse gelmeyenlerin devam karnelerini imzalamıyor.” Yanındaki kız arkadaşı: “Hadi canım sen de .... Bey İyi adamdır, beni çok sever. Dün akşam yanında idim. Hani sana anlatmıştım ya... Yann evine gider, birlikte boş yerlerimizi doldurturuz” dedi ve mesele kalmadı.

    5 kız 3 erkek hepsi birden güle oynaya, otura otura kırışan entarilerinin arkasını çeke çeke kalkıp sinemaya gittiler. Daha yakınınızda hemen önünüzde enteresan bir çift var, aman fırsatı kaçırmayın. Gelmişken görün bir neler oluyormuş! Çok hararetliler. Önlerinde bir kitap duruyor. Koman olacak galiba. Acaba ne romanı ki... Kafanızı biraz kaldırın. Gördünüz değil mi? D.H.L. l.Ca. adlı meşhur müstehcen kitabı.

    Biliyorsunuz değil mi? Bu kitabın neşrine Londra’da müsaade olunmamış. Paris’te neşretmişler. Tabi bizde neşrine, basılmasına müsaade olunmamak gibi bir şey yok. Biz İngilizler gibi mutaassıp mıyız?.. Nerede bir akıl harici, ahlâk harici kitap çıkarsa, realist diye, şaheser diye tercüme ederiz. Bu da onlardan biri. İç gıcıklama edebiyat serisinin bir numaralı şaheseri. Baştan başa şehvet sahneleriyle, çiftleşmelerle dolu... Tam D.T.F. kantininde okunacak, üzerinde münakaşalar yürütülecek bir eseri şaheser. İşte konuşuyorlar. Hatun bayılacak gibi konuşuyor: “Sizden alır almaz romanı odama kapandım; âdeta bir nefeste okudum. Yemeğe çağırdılar gitmedim. Vazife hazırlıyorum dedim. Çok ateşli, orijinal, realist bir eser... Beğendiğim yerlerin altını çizdim. İsterseniz size okuyayım olur mu?” dedi, erkek “Memnuniyetle...” Bayan okumaya başlıyor, siz de dinliyorsunuz. (Allah’ın yaratmaktan utanmadığını ben söylemekten niçin utanayım?..) Ne büyük söz değil mi? Arkadaşı başını salladı. Kız sayfaları çeviriyor, okumaya başlıyor, siz de dinliyorsunuz: “Sempati ve heyecanınızı bir kadınla paylaşıyorsanız onunla yatmalısınız; yapılacak yegane şey budur. Nitekim birisiyle mühim bir mevzu hakkındaki düşünceleriniz müşterek ise, yapılacak yegane şey, bu meseleden bahsetmektir. İnsanlar ar ve hayâ yüzünden dilini yutmamalıdır.” 14-15 sayfa daha çevirdi. Okudukça hararetleniyor, hararetlendikçe okuyordu: “Melors (romandaki erkek) bir lâhza sonra da elini onun omzuna koydu. Ve yavaşça, hafifçe sırtından aşağı beline doğru bir çılgın gibi okşamaya başladı. Konstans (kadın) bu müddet zarfında mendilini çıkarmış, gözyaşlarını kurulamakla meşguldü. Melors tatlı bir sesle; ‘Haydi kulübeye gelin’ dedi ve elinden tutarak onu kulübeye sürükledi. Masa ile sandalyeyi bir kenara çekti. Alet sandığından bir şilte çıkardı; yere serdi. Ayakta duran Konstans da sabit nazarlarla ona bakıyordu. Melors: ‘Uzanın şuraya’ dedi; sonra da gidip kapıyı kapadı. Kulübe derin bir karanlık içinde kaldı. Konstans garip bir itaatle şilteye uzandı. Bir lâhza sonra da büyük bir humma içinde vücudunda dolaşan ve yüzünü arayan bir el hissetti. Bunun akabinde yüzüne konan bir busenin hararetini duydu. Bir nevi hülya içinde imiş gibi hareketsiz duruyordu. Fakat bu hummalı elin elbiseleri arasında dolaştığını hissedince ürperdi. Bu becerikli el onun neresinden soyacağını biliyordu. İçindeki ipek kombinezonu sıyırdı. Eliyle tenini sıvazladı, göbeğini öptü. Bir lâhza sonra vücutları müthiş bir şehvet dalgası içinde birbirine kenetlendi.”



    Kız sinirli titrek parmaklarıyla 3-4 sayfa daha çevirdi. Hararetli bir sahne okumaya başladı: “Kadın ‘Pek fazla kalamam. Çünkü yemek saati geldi, 7,5’ta’ dedi. Melors, önce ona, sonra da saatine baktı, pekâlâ dedi ve kapıyı kapadı. Sonra küçük feneri yaktı. Yorganları hazırladı. Konstans’ı kendine doğru çekti; bir eliyle onu sımsıkı tutuyor, diğeriyle de vücudunu araştırıyordu. Aradığını bulduğu zaman Konstans onun derin bir nefes aldığını hissetti. Melors hayat dolu bir adamdı. Kadının çıplak bacaklarını okşayarak:

    Oh, ne güzel ve sıcak bir cilt, dedi.

    Konstans yüzünde onun yüzünün dolaştığını ve çıplak vücudunun vücuduna değdiğini hissetti. Gözleri yaşla doldu ve bacakları titremeye başladı. Melors ona üşüyor musun? diye sordu. Kadın: ‘Hayır’ dedi. Melors ona yeniden sımsıkı sarıldı. Yorganı başlarına çektiler. Erkek onun göğsüyle oynamaya ve uçlarını dilinin arasında ezmeye başladı. Konstans onun ince ve bir yılan kadar kıvrak vücudundan korkuyordu. Hele vücudunda dolaşan elleri bir mengene gibi her tarafını eziyor, çürük içinde bırakıyordu...”

    Kız romanın bu ateşli yerlerini okuduktan sonra erkek talebe bir of... çekti. Kızda artık takat kalmamıştı. Bitkin bir hâlde kalktılar... Erkek: “Kocatepe’ye doğru şöyle bir dolaşalım.” dedi; kız yavaşça; “Peki” dedi, çıktılar. Artık siz de iyice doldunuz, kalkıyorsunuz.

    Merdivenin başında bıyıklı bir oğlanla bir kız konuşuyordu. Kız;

    Şekerim biliyor musun ki bugün çok üzülüyorum... Niçin? Elindeki gazetede İtalyan Hariciye Vekili Kont Ciano’nun bir resmini göstererek; “Baksanıza zavallı adamı Mussolini idam ettirmiş” dedi. Bıyıklı oğlan:

    Bırak canım şu pis faşistleri... Hepsinin köküne kibrit suyu dedi... Kız: Öyle söyleme cicim; çok hoş ve sempatik adamdı, faşist olur mu hiç!..



    İkinci Kısım


    Eskisi gibi beni takip edin, arkamdan gelin. Fakülteye tekrar giriyoruz. Müdahalesiz, sorusuz sualsiz...

    girip çıkanı az çok kontrol ederlerdi. Şimdi kaide değişmiş; giren belirsiz çıkan belirsiz! Sağ sol, ön arka kapıların hepsi açık. Kapalıçarşı gibi mübarek. Öyle ya hürriyete kavuştu; muhtariyetini aldı. Fakat bu devletin yeni istiklâline kavuşan bu teşekkülünün hudutları, sınırları da yok. (Tıpkı aziz direktörü gibi. Şevket Aziz Kansu) Gümrüksüz pasaportsuz girebilirsiniz. Bak işte çocuklar, içlerinde birçok tanıdıklarım var! Hukuk talebeleri... Tıp talebeleri. Yahu çocuklar burada işiniz ne? Vallahi abi yoruluyoruz da burada biraz eğleniyoruz, dalga geçiyoruz. Neylersin serde gençlik var. İçlerinden biri bana fazlaca yaklaşıyor. Belli ki bir şeyler söyleyecek. Vallahi abi diye söze başlıyor. Kulağıma eğilerek, “Dün bahçede voleybol oynuyorduk üst katlardan birinde masaların üstünde... şey... gölgeleri görünüyordu. Sinema perdesi gibi cama vurmuş. Bütün çocuklar bağrıştı. Hakikaten ... imiş. Sizi mahkemeye verirlerse bizi çağırın şahadet edeceğiz. Daha neler neler.” Eh çocuklar, mahkemede siz hayal görmüşsünüz derlerse ne diyeceksiniz? Çocuklar yaptığım bu şakaya inanıyorlar, camın arkasında o işler cereyan etmese, hakikat olmasa hayal olur mu? Gülüşüyoruz. Ayrıldılar. Merdiven dibine geliyoruz ama bu sefer yukarıya bakmak yok. Size manzara seyrettireceğim derken, 4 senelik tahsilimden oldum. Bu olmayası merdiven dibi beni mahveyledi. Kantine de uğramak yok. Hiç ağzınız sulanmasın, doğru işte rektörün odasının karşısındayız. Ankara Üniversitesi Rektörü Şevket Aziz Kansu. Hani ağızlarda sık sık dolaşan “o da komünistmiş” denen zat. Belki şaşacaksınız ama biz kendisine şu son günlerde yapılan hücumları haksız, yersiz buluyoruz. Şevket Aziz, Hasan Ali Yücel ve Falih Rıfkı Atay gibi musallat adamlardan değildir. Çekingen, yumuşak, hassas, şairane bir zattır.

    Kimseyi kırmak istemez, herkesi memnun etmek ister. Sertlikten, sivrilikten hoşlanmaz, müfrit değildir, müsamahakâr ve geniş adamdır. Belki de onun için olacak onun vatanı diğer vatanlarla kanşıverir; milleti, milliyeti diğer milletlerle kaynaşıverir, tıpkı “Aydınlık” dergisinde dünyamızı diğer yıldızlarla kanştınverdiği gibi.Amma, bu, vatansız, milliyetsiz, komünist demek değildir. Şüphesiz karar ve irade sahibi, kuvvetli, Türklüğünü tüm manasıyla duymuş bir vatanperver de değildir. İkisi ortası bir şey... Biraz sola doğru yürüyün, işte dekanın odası... Enver Ziya Karal, işte şu adam, idare memuru değil canım, dekanın ta kendisi... Evet çok genç, hem de inkılâp tarihi profesörü. Yani başımıza şapkayı ne zaman geçirdik, Lâtin harflerini ne zaman kabul ettik! Padişahı nasıl sürdük çıkardık; Hilâfeti ne zaman lâğvettik, Şark’tan Garb’a nasıl döndük. Şalvarı nasıl çıkardık, pantolonu nasıl giydik v.s. işte bunları okutur. Bunları okutmak için ak saçlı olması mı lâzım? Mamafih Enver Ziya çok zeki adamdır. Bakma sen “Akıl yaşta değil baştadır” derler. Ne hinoğluhindir o. Hasan Âli Yücel’in mantığını iyi hazmedenlerdendir.

    #

    Biraz daha sola yürüyelim! Aman ne güzel yerler camlar, camekânlar; sağda solda hasır iskemleler, karşıda umumî kütüphane bir cami gibi bomboş. Fakülte sakinleri hep kantindeler, gerisin geri dönüyoruz. Sağa doğru yürüyoruz. Tarih kısmı: Bu fakültede en ciddi şubelerden biridir. Burada sağa sola sapanlar, yabancıya tapanlar yoktur. Hocaları da ciddî adamlardır. Amma bir âfeti devran var. Şu bizim Atatürk’ün Âfet’i. Eskiden ilk mektep öğretmeni idi. Atatürk profesör yaptı. O ölünce rütbesi doçentliğe indirildi. Şimdi bilmem nedir, talebe mi? Yoksa fakülteye sami sıfatıyla mı gelip gidiyor, bilmiyorum?! Bir kat daha yukarı çıkıyoruz; sola dönüyoruz, uzun karanlık bir koridor; işte burası Yaşayan Diller Enstitüsü, İngilizce, Almanca, Fransızca, fakültenin en enteresan köşelerinden biridir. Yaşayan diller değil de yaşayan dünya, Holvud dünyası. Burada yalnız üç şubenin değil, bütün fakülte talebesi lisan dersleri için toplanır. Bir gürültü, bir cıvıltıdır gider. Konuşmalar, bağnşmalar, kaynaşmalar, fıkır fıkır kaynar... Bazen kızların (OO)lerine erkekler, erkeklerin (00) numaralarına kızlar girer. Ay! Ay! Kalabalıktan zaman zaman böyle hoş şaşkınlıklar olur. Dalgınlık canım, olağan şeyler.

    Burası bir âlemdir azizim!.. Pes perdeden şöyle hafiften erkekli dişili hep bir ağızdan türküler söylenir. Haftada bir defacık olsun Ankara Radyosu, mikrofonu buraya yerleştirirse, öyle sanıyoruz ki dinleyicilerini çok memnun etmiş olacaktır. Burada çat pat İngilizce, Fransızca konuşulur amma Freud’un anladığı manada, en evvel cinsiyete ait kelimeler ve cümleler öğrenilir. Koridor boyu egzersizleri bu kelimeler üzerinde yapılır. Freud gelip bu hâli bir görseydi, nazariyesine karşı beslediği iman daha çok kuvvetlenirdi. Zaten bu fakültenin diğer fakültelerden farkı da öğrenilenlerin, öğretilenlerin muhakkak amelî sahaya, hayat sahasına intikal etmiş olmasıdır. Doğrusu Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi her bakımdan işlek, hararetli ve hareketli yerdir. Esamesinin her yerde okunmasının sebebi de budur. Zavallı Hukuklu arkadaşlarımız, sallana sal lana kanun ezberleyeceğinize gelin de bir fakülte görün. D.T.C. Fakültesine yazılın... Burada ne üssü mizan var, ne eleme!.. Amma çalkalama var. Yaşayan dilleri, yaşayan dünyayı bırakıyoruz, karşı tarafa sağa geçiyoruz. Bu koridor üzerinde Çince, Hintçe, Frasça, Arapça, Türkçe (Türk Dili ve Edebiyatı), Çingenece ve kuş dilinden başka hepsi var! Evvelâ şu Çinceden söz açalım. İşte profesörün odası, İşte asistanın odası, işte talebenin odası, işte kütüphane! Evet bu şubenin bir tek talebesi var. Profesörü her ay yüzlerce lira alır, asistanı alır. Yalnız bu şube için yılda asgarî (25000) lira sarf edilir (o zamanın parası ile). Bir talebe asgarî 4 yılda mezun olacağına göre bir kişi için (100.000) lira! Bakın işte geliyor. Çincenin yegânesi... Sarı saçlı bir çocuk... Merhaba yüzbinlik... Kendine sarf olunan paradan kinaye ben ona yüzbinlik derim... Merhaba! Nereye böyle? Vallahi iş yok! Güç yok işte! Yahu şu hükümeti masraftan ne zaman kurtaracaksın? Acelem ne birader, rahatım iyi, kalmak yok! Askerlik yok! Mezun olsam ne yapacağım. Çince mi okutacağım! Dört senedir okuyoruz “Ç”sinden bile haberimiz yok... Allahaısmarladık... gidiyor. Karşımızda Hintçe var, o da öyle, bir tek talebesi var. Ecnebi profesörü var, asistanı var...

    Hey gidi yüzbinler! Hey gidi zavallı milletin paralan, Almanya’da varmış. İngiltere’de, Amerika’da varmış diye bizimkiler de onlara benzemek için işte böyle şeyler yapıyorlar. Sonra muhakkak Hintçe, Çince bilen birisi lâzımsa gönder Hind’e, Çin’e öğrensin... Zaten bu türlü şubelere giren talebeler de hiçbir yerde tutunamayan, dalgacı, aylakçı, asker kaçağı çocuklardır. Fantezi, lüks... desinler... Dostlar alışverişte görsün... İşte bizim arslanlann marifeti, Ankara’da leylî olmayan yüksek tahsil gençliğini altına toplayan bir tek çatı yok! Pansiyon yok! Genç münevver arkadaşlarımız tavan aralarında, bodrumlarda, abdesthane kenarlarında âdeta bir menfa hayatı yaşıyorlar. Vekâlete bir pansiyon açması için müracaat edildiği zaman tahsisat yok, para yok! diye bas bas bağrışırlar. Öte tarafta hiçbir işe yaramayan yerlere binler, on binler dökerler.



    Her ne ise fakülteden dışarı çıkmayalım. Daha göreceklerimiz var. İşte Hintçenin yanında Rus Dili ve Edebiyatı burada bir hayli sapık var. Bereket versin profesörü hem bilgi, hem karakter ve seciye bakımından kuvvetli bir adam. Kazanlı bir Türk... Talebe burada, bu en müsait yerde sola kaymaz. Fakat daha evvel sapıtanlar buraya girer tabi hepsi değil... Biraz ileride Arapça-Farsça. Bunlar daha ziyade Türk dil ve edebiyatına yardımcı şubelerdir. Şimdi karşımızda üzerinde bir hayli durmamız gereken Türk Dili ve Edebiyatı, Fakülte diliyle “Türkoloji”. Başında, Türkten başka her şeye benzeyen, orak gibi eğri ve ancak çekicin altında tava gelen meşhur “Yurt ve Dünya”cı Pertev Boratav var.

    Bu şube, şimdi milletvekili bulunan Tahsin Banguoğlu zamanında milliyetçi bir karakter taşıyordu. Boratav’ın sayesinde fakültenin kızıl köşelerinden biri hâline gelmiştir. Pertev’i gören budala sanır, şu Türkçü olsa ne çıkar, komünist olsa ne çıkar diyeceği gelir. Amma öyle değil! Gayet çalışkan, sinsi sinsi görünmeden, göstermeden iş yapar. Suyu saman altından yürütür. Kendisi halk edebiyatı ile meşguldür. Bilhassa halk şairlerinden Kızılbaş olanlar üzerinde fazlaca durur. Bektaşîlerin hayranıdır.



    Pertev Boratav’ın komünizme duhulünü kendisinin mektep arkadaşlarından bir zat, (Nihal Atsız) öyle anlatıyor:

    "Üniversitede talebe iken Pertev milliyetçi bir gençti. Fakat kızlara karşı zaafı fazla idi. Kimi görse âşık oluverirdi. Kendisi çirkin olduğu için kızlar daima onunla alay ederlerdi. Yanına ancak bir ey sormak, tercüme yaptırmak için yanaşırlardı. Böylece Pertevciğim bedbin oldu. Her bir şeyi inkâra başladı, aynı hisle komünist oldu.”



    Talebelerine o ruhu (Kızılbaşlığı) daha doğrusu ruhsuzluğu aşılamıştır. Bakın işte geliyorlar bıyıklı bıyıklı herifler. “Aldırma anam ne çıkar kudursun Karayel suları Hazar’da doğanın Hazar’dır mezarı” Nâzımvarî naralar atıyorlar. Biz de Hazar’dan bahsederiz amma, bizde Hazar’ın suları, dalgaları ağlar, onlarda kudurur.

    Bıyıklı bıyıklı herifler, sanki Stalin gibi. Bu ahbaplar şiirde Nâzım’a, kılıkta kıyafette Stalin’e benzemeyi en büyük hüner sayarlar. Bektaşînin şiirlerini ezbere bilirler. Allah’a inanan Müslüman milliyetçi bir arkadaş görürlerse bilmem hangi Kızılbaşın şu şiirini yüksek sesle okurlar.

    “Ne anan var, ne baban var benzersin a piçe Tanrı” ve arkasından kahkahalar. Edebiyat günlerinde, yapılan toplantılarda da kasten böyle şiirler okunur, okutulur. Yunus Emre gibi mübarek ruhlu, İlâhî şairlerimizi bile zorla toprağa çekerler, çamura balçığa karıştırırlar.

    Onun uhrevî, ebedî sesini fânileştirirler, maddileştirirler. Ellerine ne geçerse ete, kemiğe inkılâp eder, leşe döner. Bu fakültede M. Âkif için ihtifal yapılmaz. Bırak ihtifali, Çanakkale şehitlerini tarihlere, devirlere sığdıramayan bu adam, v.s. kabilinden edebiyat derslerine beş dakika içine sığdırılıverir. Çünkü Çanakkale bunlar için “tahtakaleden” başka bir şey değildir. Evet sayın okuyucularım. Bundan üç sene evvel ben bu fakültenin son sınıfında iken Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümünü yapmak, bizler için canını cananını feda edenlerin aziz ruhlarını taziz etmek istemiştik. Bunlardan bir güruh önümüze çıkarak, “Tahtakale günü mü yapacaksınız?! Vatan için ölmüşler. Bir sürü zavallı budalalar” demesinler mi? Bu vaziyet karşısında deli gibi oluyor, ne diyeceğimizi bilemiyoruz.

    Bu kadar körlük, bu kadar nankörlük, edepsizlik dünyanın hangi tarafında görülmüştür. Eğer onlar ölmeselerdi bugün biz bu topraklar üzerinde böyle gezip dolaşabilecek miydik ve.......oğlu.......ler bu türlü konuşabilmek

    imkânını bulabilecekler miydi?

    Fakültede her millî gün, her millî kahraman işte bu şekilde karşılanır. Milliyetçi talebenin tazyiki ile binde

    bir yapılan Namık Kemal ve Ziya Gökalp günleri kasten aksi bir zamana meselâ akşam tam yemek vaktine denk getirilir. Sönük geçmesi için elden gelen her şey yapılır. Pertev Boratav’ın yetiştirmeleri bu büyük adamların garabetlerine, tenakuzlarına işaret ederler ve böylece ihtifalleri tamamlarlar.

    Bitmedi
  • KINTSUGI (Japonca)

    Kusurlu olmanın güzelliği. Kırılan nesneyi eskisinden daha güzel ve değerli hale getirmek amacı ile çatlak ve kırıkların altın kullanılarak onarılması esasına dayanan Japon sanatının da adıdır. Dayandığı felsefeye göre yaşam tüm kusurları ile değerlidir. Ayrıca, kintsugi ile kırılmanın izleri gizlenmez, tam tersine vurgulanır, yaşanmışlık ve kusur daima kutsanır.