• Şairin Gömleği

    Ahmed Arif, Cemal Süreya’ya öylesine inanır, onu öylesine sever ki, hiç görmediği halde, Cemal Süreya’nın kız kardeşiyle evlenmek ister. Cemal Süreya, bu durumu kardeşine söyler. Kız şaşırır, ikisi de birbirini ta­nımıyordur. Cemal Süreya, ‘Evlen kız. Türkiye'nin en iyi şairi’ der.

    Zafer Çarşısı’ndaki kahvede sözleşirler. Tanışacaklardır. Cemal Süreya, kız kardeşini alır gider. O zamanlar, çarşı kitapçılarla doludur. Bek­le bekle Ahmed Arif yok… Kitapçıları dolaşırlar. Herkesin birbirini tanıdığı çarşıda ayaküstü sohbet ederler. Ahmed Arif yok… Kız bozulur, onuruna dokunur. Cemal Süreya, ertesi gün öğrenir ki, Ahmed Arif gömleği olmadığı için gelememiştir.
  • "Emek ucuz, ekmek ise pahalıydı..."

    Şu an Türkiye'de alım gücünün önemli biçimde azaldığı bir dönemdeyiz. Alınan ücretler yetersiz buna karşın vergi yükümüz fazla. Bu cümle ile gündemde olan sağlık çalışanlarına yapılan adaletsiz emek dağılım cetveli geldi aklıma. Ne gariptirki emek para etmez, para da ekmek almaya yetmez olmuştu güzel ülkemde...
  • AŞKTAN KAÇIŞ VARSA BİLE KURTULUŞ YOKTUR

    Şebnem, çizgi film kuzusu,
    tütsülenmiş bir bahçede saklambaç oynuyor gibiyiz.
    Sensiz bütün tabancalar, fincanlar, odalar boş; sokakların hepsi ıssız, hiçbir gezegende bana hayat yok.
    Şebnem, her şeyde senden bir anı aksediyor, senin masumiyet kanıtı parmak izlerinle dolu sanki dünya.
    Gelgelelim masumiyet, yaşam belirtilerinin azlığı demektir Şebnem.
    Bu gidişle yokluğunun gürültüsünden sağır olacağım.
    Eline sihirbaz değneği geçmiş kör gibiyim.
    Arabalar etrafımda keskin frenler yaparak duruyorlar. Beynime sıcak asfalt dökülmüş gibi, hasretin katranı kafatasımdan gövdeme damlıyor.
    Şebnem seninleyken içimi padişah gururu kaplıyordu.
    Gözlerine bakınca, kanımda gıcır gıcır hançerler, kılıçlar yüzüyordu.
    Senin kadife geometrin başımı döndürüyordu.
    Bir yandan da karşında kendimi mağaranın girişindeki kütük gibi his­sediyordum.
    Şimdi uzaya fırlatılan mekikte kilitli kalmış sinekten beterim.
    Şebnem, İstanbul, Türkiye, dünya, galaksi, uzay senin olduğun yerden başlıyordu; neredesin?
    Sensiz, yolunu kaybetmiş görünmez adam gibiyim.
    Aptallığın otobanından dehanın patikasına mı varacağım? İnşallah o yol, iki kişinin yan yana yürüyebileceği kadar geniştir.
    Kafamın içinde kocaman bir ağaç ve küçücük bir maymun var. Daldan dala zıplıyor, onu evcilleştiremiyorum.
    Bütün şarkılarda senden bahsediliyormuş, onu fark ettim.
    Ezelden beri o nazlanan senmişsin.
    Saray çatılarında senin için düello yapılmış...
    Hani insan bazen gökte yabancı bir cisim görür de gözlerine inanamaz ya, yanındakine "Benim gördüğümü sen de görüyor musun?" diye sorar.
    Ben de seninleyken gözlerime inanamıyordum. Kulaklarıma inanamıyor­ dum. Vücudumdaki hiçbir hücreye inanamıyordum.
    Kimseye soramıyordum da "Benim gördüğümü sen de görüyor musun?" diye...
    Seni unutma fikri bile, sana kavuşma umuduna bağlanıyor içimde.
    Senden kaçış varsa bile kurtuluş yok Şebnem.
    Artık, su olsam sana doğru akarım, uçak olsam sana doğru uçarım, erik olsam sana doğru yuvarlanırım...
    Bizi ancak aynı banyoda yıkanmak paklar Şebnem.
    Yüreğin derinliklerinden yükselen sesler, kulakta sapıkça bir şey gibi tın­lıyor farkındayım.
    Öpüyorum gözkapaklarını, dizkapaklarını, kalp kapakçıklarını.


    Müntekim
    Murat Menteş
    Müntekim'in Şebnem'e yazdığı mektuplardan biri.
  • Atatürk 1922'de şöyle diyordu:
    Türkiye'nin hala açık ya da kapalı olarak çılgınca saldırılara hedef olmasının nedeni bütün mazlum milletlere kurtuluş yolunu göstermiş olmasıdır.
  • 196 syf.
    ·9/10
    “dünya bu kadar”, Mahir Ünsal Eriş’in okuduğum ilk kitabıydı. Şunu itiraf etmeliyim ki roman, beklentilerimin oldukça üstünde çıktı.

    Her öyküdeki bir yan karakter, bir sonraki öykünün baş karakteri oluyor. Zamanın uzun bir doğru değilde, bir sarmal olduğunu hatırlatacak şekilde, öyküler ve kişiler tam uzaklaştığını düşündüğünüzde, size daha da yakınlaşıyor.

    Roman bir Türkiye panoraması aslında. Gölcük depreminden fındık bahçelerine, hazine avcılarından siyasi mağdurlara bizim öykümüz. Oldukça titiz çalışılmış bir kitap. Sadece gözlem değil ciddi bir araştırma da var.

    Akıcı, ama yoğun bir roman.Yavaş ve sindirerek okunmalı. Zinciri koparttığınızda toparlaması zor oluyor.

    Hasan Ali Toptaş ‘ın “Bin Hüzünlü Haz”’ına benzettim. Toptaş’ın daha soyut ve gizemli anlatımı, bu kitapta insanlar ve yaşanmış olaylar üzerinden kurgulanmış. Dolayısıyla daha rahat anlaşılıyor.

    Özel bir kitap okuduğum için mutluyum. Tavsiye ederim. Ben de fırsat bulduğumda diğer kitaplarını okuyacağım.
  • 256 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Adından da anlaşılacağı üzere kitapta Avrupa ve Türkiye tarihi kurumlarıyla, kültürel ve dini yapısıyla ve ekonomik yapısıyla karşılaştırılıyor.
    Notlarım:
    1.1648’te yapılan Westfalya anlaşması ile Avrupa laik Roma hukukuna dayanan bir diplomasi oluşturuyor. 1699 Karlofça anlaşması ile biz de bu diplomasi ağına katılmış oluyoruz.
    2.Avrupa’da bir birlik fikri yeni değil, kökeni 16. yüzyıla kadar dayanıyor. Bazı önerilerde Papa ve Osmanlı sultanı’nın başkanlığını yaptığı bir birlik önerilse de genel olarak Avrupa birliği düşüncesinde Türkiye ve Rusya dışlanıyor. Rusya Hristiyan olmasına rağmen, Avrupa kültürüne ve bilimine (edebiyat,resim, kimya) çok katkı yapmasına rağmen o da dışlanıyor. Bunun çeşitli sebepleri kitapta anlatılıyor.
    3.Avrupa artık eskiden olduğu gibi üreten ve kendini yenileyebilen bir yer değil. Özellikle Avrupa’nın üniversitelerinin artık köhneleşmeye başladığı ve Amerika,İsrail ve Japonya’ya oranla çok geride kaldığı kitapta çeşitli yerlerde vurgulanıyor.
    4.Avrupa Birliği’nin hakim ülkesi Almanya, komünizm yıkıldıktan sonra Doğu Avrupa ülkelerine doğru genişliyor ve bir nevi Amerika olmaya çalışıyor ama İlber hocaya göre bu mümkün değil. Çünkü Almanya yaşlı bir ülke ve Amerika gibi bütün dünyadan gelen göçlerle beslenen dinamik bir yapısı yok.Göç ile gelen insanlar da bütün Avrupa’da olduğu gibi Avrupa’nın kibirli yapısından dolayı entegre edilemiyor.
    5.Türkiye’de Avrupa Birliği tartışmaları çok yüzeysel yapılıyor. Bu birliğe girince iktisadi olarak her şeyin sihirli bir şekilde düzeleceği gibi temelsiz fikirler öne sürülüyor ama olayın kültürel boyutu ya tartışılmıyor ya da tabu olarak görülüp tartışılamıyor. Ayrıca iktisadi olarak da yaşlı ve üretemeyen Avrupa’nın genç ve dinamik nüfuslu bir Türkiye’ye yük olacağı kitapta vurgulanıyor.
    6.Yüzyıllara dayanan bir şekilde ülkemizde mühendislik ve tıp alanlarında Avrupa’dan geride değiliz ama hukuk ve filoloji alanlarında çok gerideyiz ve bu konularda gelişme göstermemiz gerekiyor.