• Edebiyat dersi bugün ne bir sanat dersidir, ne de ideal aşısıdır. Sadece yazarların hal tercümelerini nakleden iskolastik bir eğitim sahasıdır. Bize Yunus'tan, Fuzulî'den, Şeyh Galip'den, Hamit'den, Akif'ten ruh ve iman dalgaları getirecek büyük edebiyat dersini hasretle bekliyoruz. Sanat için sanat sevgisi, bizi Allah'a tırmandıracaktır. Biz henüz insanı sevmesini bilemedik, insanı arayamadık.
    Nurettin Topçu
    Sayfa 157 - Dergâh yayınları
  • Türkiye'de Muhafazakârlığın temelinde sünni İslam inancına dayanan, ancak gelenek ile iç içe geçmiş bir şifahi kültür vardır. Muhafazakâr kültür, kendi devamlılığını öncelikle ailede sonra da mahallede verilen eğitimler yoluyla sürdürmüştür. Ailede yaşlılar, mahallede de dinî eğitim almış yakınlar ve din adamları çocuklara temel din eğitimini aktarmışlardır. Cumhuriyet, aile içine dokunmamıştır ama geleneğin ve Muhafazakârlığın aile dışında üretilme imkânlarıni da büyük oranda kısıtlanmıştır.2

    Mardin'e göre (2011: 71) mahalle, geleneksel tarzda yaşayanlar için aile denetimi dışındaki en-önemli denetim mekânıydı. Okul özellikle de yatılı okul- çocuğu aile denetiminden çıkardığı gibi mahalle denetiminden de çıkarmaktaydı. Okulda seküler eğitim alanlar için mahalle, eski önemini ve işlevini yitirmekteydi. Mahallenin etkisi aileye göre daha kolay kırılmıştır. Gelenekselliği üretecek en önemli kurum olarak aile daha da öne çıkmıştır.

    Bu gelişmelerin sonucunda aile, Muhafazakârlığın üretilmesinde bir yönüyle yalnız kalmış; ama en önemli direnme kurumu olarak işlev görmeye başlamıştır. Muhafazakâr aile, inkılaplar yoluyla gerçekleşen ve gündelik hayatı da Batılı tarzda dönüştürmeye çalısan devlet zihniyetine sesli olmasa da sessiz; ”kendi içinde” tepkisini göstermiştir. Muhafazakâr aileler, sessiz” sedasız kendi kültürlerini üretmeye çalışırken en büyük ortakları, geleneksel din eğitimini gizli bir şekilde veren tarikatlar ve cemaatler olmuştur. En azından Türkiye’nin demokrasi tarihi, bu tespiti yapma imkânını sağlamaktadır.
    -*--------------

    2 Güngör'e göre (2007: 77), ”laikliği belli bir görüş açısından yorumlayan hükümetler, din eğitiminin aileye ait bir iş olduğunu ve aile mesuliyetine terk edilmesi gerektiğini iddia ettiler. Halbuki Türkiye’de aile eski eğitim sisteminin bir neticesi olarak buna hiç hazır değildi. Yüzlerce yıl çocuklarım istedikleri okula göndererek din dersi aldıran cemiyet, mektebin fonksiyonunu aileye intikal ettirinceye kadar elbette büyük güçlükler çekecekti. Bu yüzden babası din adamı olan nice Türk çocukları bile en ufak bir din bilgisi almadan tahsil yaptı; evinde bütün büyüklerin namaz kıldığı gençler İslam'in temel şartlarının ne olduğunu dahi bilmeden büyüdüler".
  • 116 syf.
    ·3 günde·8/10
    Edebiyat dersi alan herkesin ismini aklına kazıdığı Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat Türk Edebiyatı'nın ilk yerli romanı olarak kabul edilir. Romancılık olarak geldiğimiz noktaya bakmak için ilk eserleri okumamız bize bu konuda önemli ışık tutacaktır. Tanzimat döneminde "Sanat toplum içindir." görüşüyle hareket edildiğinden romanın akışında yer yer yazarın ders verici ifadelerine rastlıyorsunuz. Eser romanla tiyatro arası bir noktada duruyor. Teknik yanını bir kenara bırakırsak romanın konusunu ben çok neşeli buldum.

    #spoiler

    Devlet memuru olarak çalışan Talat bir gün tütün satın alırken dükkanın üst katında oturan Fitnat'a aşık olur. Aşkına ulaşmak için yaptıklarını anlatan sonu üzücü bitse de genel hikaye akışını çok sevdiğim bir kitap oldu.

    #spoiler

    Dönemin kadın erkek ilişkilerini, düşünce yapısını, aile yapısını ve Osmanlı'nın 1800'lü yıllardaki durumunu güzel yansıtıyor. Ben Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın günümüz Türkçesi ile bastığı basımından okudum. Alta eklediği notlarla dönemi anlamak konusunda çok yardımcı oldu. Orijinal metin okumaya korkuyorsanız, bunu denemenizi öneririm.
  • 163 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap zamanımızın Sabahattin Ali’nin diliyle bize yaşanmış olup olmadığını etkin bir hoşgörülü ve üzüntü eşliğinde anlatmaktadır.
    Hayatımızın değerini geçen saatlerin ayların kıymetini bazen anlayamayız, bu anlamsızlık kimi zaman kendimizi unutmamıza çevremizdekileri görmemize de engel olur. Çevremizde ki bir çok insanın gören kördür Onların sadece dıştan göründüğü kadar soğuk itici bir insan olduğunu düşünürüz bu düşüncemiz ağır bastığı sürece ne sebebini sorarız nede merak ederiz. Kitabımızın girişinden itibaren hayat dersi olarak kabul edeceğimiz bir düşüncenin içine girip kayboluyoruz. Bu kayboluşluğu Sabahattin Ali kendine has bir lisanla daha da derinleştiriyor.
    Çoğumuz hayatımızı olduğu gibi yaşamayı çok erken kabul ettik. Bizler çizilen yollarda ilerilemek yolun rotasını bilmeden sadece kaptanın götürdüğü yere varmayı kendimize yön biliyoruz. Burada bahsettiğim “bizlerin” bir çoğu hatta elle tutulur çoğunluğu bu tesiri itiraf etmemiştir. Kitap bizlere Raif Efendi tarafından bunu sorgulamamız gerektiğini üstüne basa basa anlatmaktadır. Bizler Raif Efendi’nin soğukluğunu üzerimize giyip üşümek zorunda kalan okurlarız. Bu soğukluğu üzerimizden almak için yine Raif Bey bize yardımcı olacaktır.
    Kitap konusu itibariyle sadece insan yaşantısına el atmamış gayet ciddi ağızla ezilmişlik, kader, BÜYÜK PENCEREDE AŞK, özlem, ve daha birçok konuyu ele almıştır. Bir kadının büyüsü bir aşkın iksiri ve bir erkeğin ömrünü içten içe yaşamaktayız.
    Kitap hakkında bazı derin detaylar vereceğimi bildirmek isterim okumamış olanlarınız var ise buradan sonrasını okumamasını tavsiye ederim.
    Birazda kitabın isminde geçen KÜRK MANTOLU MADONNA’ dan bahis edelim.
    Madonna aslında Maria Puder adında bir ressam. Babasını erken yaşta kaybetmiş, çocuk yaşta olgunlaşmış bir genç kız. Davranışları ve dik duruşu adeta bir erkeği andıran zarif bir kadın.
    Raif Efendi ise hayatını bir banka da mütercim olarak idame ettiren bir memur.
    Şimdi ki soru burada karşımıza çıkıyor. Raif bey ile madonna hanımın karşılaşması nasıl başladı..? Bunu sizlere aleni bir şekilde anlatmayacağım okumanızı ivedilikle tavsiye ederim.
    Biz okurların bu can alıcı birleşme şahitliğini biraz yeisli zamanlar ve kederli hallerle karşılıyoruz. Bize burada asıl aşkın tarifi Sabahattin Bey’in ağzı ile anlatılıyor. Bir aşk düşünün sırf yanında kalabilmek için dostluğunu kabul ettiren ve onun yanında olmadığı zamanları yaşanmış saymayan bir aşk. Bizler kitapta akıllı sabır denen bir kavramı yazar hiç söylemeden öğrenmiş oluyoruz. Bekleyerek sevdiğine kavuşmanın hazzını da yaşayarak sabrımızın hediyesini alıyoruz. Kitapta ki kavuşma yalnız bu ikilinin değil bütün okurların kavuşması ile bütünleşiyor. Bütünleşme duygusunu onlarla birlikte yaşıyoruz.
    Kitabın diğer bölümünü ben kahramanımız RAİF BEY’in babasının ölümünün olduğu yer olarak düşünüyorum. Zorunlu ayrılık burada baş gösteriyor. Gelen bir telgrafta babasının ölüm haberini alan raif türkiye ye dönmek zorunda kalıyor. Tabi Madonna yı yalnız bırakarak türkiyeye dönüyor. Madonna ile son görülmesin de “Şimdi gidiyorum Raif Efendi Ama ne zaman istersen geleceğim” diyor.
    En can alıcı kısım burada devam ediyor fakat ben yazımı burada sonlandırmak istiyorum. Bazı ayrıntıları okumanızın sonunda duygularınız ile siz doldurunuz. Herkes aynı şeyleri düşünemez fakat herkes kalplerinde aynı duyguları taşır. Duygularımızın ortaklığı ile yazının sonunu size armağan ediyorum.
    Mevcudiyetimizi hatırlatacak insanlar ile tanışma ümidi ile...

    09012020
  • 192 syf.
    ·3 günde
    "Bak Makal, beni dinliyorsun, sıkılma, biraz daha dinle: Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)

    Evet sıkılmayın yüksek insanî değerlere sahip insanlar! Bu zevkle okuduğunuz romanlara, benzemez evet acı da verir lakin bu acı sadece bilinçli ruhlar tesir eder Köy Enstitülerinin varlığından bihaber yaşayıp yaşadım diyenlere değil. Bu kitapta Mahmut Makal yıldızı parlayan Köy Enstitüleri mezunlarını değil de, ismini çok az bildiğimiz emekçi, fedakarlık ve yaratıcılık abidesi diğer mezunların söylediklerini dinliyor ve aktarıyor.

    Bu mezunlar tabii ki unutuldu Tonguç BABA'larının unutulduğu gibi. 61 vilayette yaklaşık 10.000 köyü gezerek bu muhteşem ötesi projenin mimarı İsmail Hakkı TONGUÇ'un sağcı ve solcu ağaların bir araya gelerek onu sürdürerek, görevden alarak kederle ölmesine neden olarak vücudunu; sonrasında da eğitim felsefesini yıkarak, hümanist düşünceler yerine gerici, kutuplaşmaya vesile olan düşünceler aşılayan ve siyasi, dini militan yetiştiren yeni sistemlerle hafızalardan onun düşüncesinin her kırıntısını da yok ederek unutturulmaya çalışılıyor o ve onun çocukları.


    Köy Enstitüleri mezunlarının kendilerine ait rozetleri var ben bir köy çocuğu olarak bu hayatta en çok o rozetlerin birine sahip olmayı isterdim. Ve köy enstitülerinin sıkı takipçileri bence kendilerine bir köy enstitülü "kahraman" seçerler, çoğu kişi Fakir Baba diyebilir. Ben Mahmut Makal'ı seçiyorum...

    Bu sitede beni takip edenler bilir ki, benim kalemimden süslü cümleler pek çıkmaz, ben bir kitap incelemesini lüks mekanda sunulan servisler gibi de sunamam istersem yaparım lakin ben bu amaca hizmet etmiyorum. Benim ne o süslü edebiyata ihtiyacım var ne de o edebiyatı takip eden insanlara benim derdim gerçeklerle yüzleşmeyi beceren insanlarla bir azınlık oluşturmak.

    Köy Enstitülerinin felsefesini her okuyuşta daha iyi kavrıyor ve kendi eğitim hayatıma dönüp baktığımda da üzüntüm her okuyuşta daha da katlanarak artmaktadır.

    Vali, kaymakam... Hatta İnönü demeden her mecrada kendini ifade edip, savunan enstitü mezunu ile kendimi kıyasladığım da, her söz alışta susturulan, ilkokulda yapılamayan her matematik işleminde aşağılayıcı ifadelerle saldıran o öğretmenin bastırıp yok ettiği o kendini ifade cesaretinin olumsuz yansımasını, geri dönüp bakınca en şiddetli şekilde lisede okurken psikoloji dersinde hissetmiştim, ben köyden gelmiş biri olarak şehirli çocukların o süslü hayatlarının yanından geçemezdim lakin aralarına karışmış derslere başlamıştık artık ders psikoloji ve ben sadece dersi dinliyorum hiçbir soruyu yanıtlayacak kadar cesaretim de yoktu, lakin hoca çok insancıl çok sevecen bir kadındı, şehirli serseri, şımarık kızlı erkekli öğrencilerin seviyesizliğini izler boş cevaplarını beklerdim o derste hiç konuşmadan yılı bitirmeme rağmen 100 üzerinden 90-95 arası notlar alırdım hoca beni çağırdı hiç derse katılmadan nasıl bu kadar iyi notlar alabilirsin dedi kopya falan mı çektinin? Tabii sessizliğimizin bile bir değerinin olmadığını nerden bilebilirdim ki?

    Şimdi valileri, kaymakamları il, ilçe milli eğitim müdürlerini dize getiren Enstitü mezunlarını sıkılmadan dinlerken kendimize ne kadar acısak da yetmeyecek onu biliyorum. O yüzden Enstitülerin yaz tatili zamanlarında ki yurt gezilerinin bir noktasında buluşalım ve bu karamsar havayı dağıtıp biraz özlem duyalım:

    "Yüksek Köy Enstitüsünde (Hasanoğlan'dan bahsediliyor)
    yaz tatilimizin 15 günü yurt gezisine ayrılırdı. Biz birinci sınıfın sonunda, coğrafya öğretmenimizin başkanlığında, Ankara'dan Karabük'e kadar 12 günde yaya gittik. Bu gezimizde Işık Dağı'nın tepesine temmuzda çıkıp soğuktan, battaniyelerimize sarınarak korunurken fotoğraf çektik. Işık Dağı'nın eteklerindeki çam ormanları arasında ayı yavrusu yakaladık. Okula getirdik büyüttük."

    (Hasan Gülel, Köy Enstitüsü mezunu)

    Ben bu konuda çok dolu biriyim her defasında yenilerim ama çok uzun yazmak istemiyorum, İsmail Hakkı TONGUÇ'un Canlandırılacak Köy kitabı yakın zamanda elimde olacak okuyunca Köy Enstitüsü hakkında en uzun incelememi yapabilirim.

    Size iki çarpıcı uzun alıntı seçtim biri baştaki şimdi ikicisine gelelim başka bir köy enstitüleri mevzusunda görüşmek üzere.

    " Sormayın artık... Bugüne sığmaz bir okuldu. Köy çocukları tarihinde bir kerecik kendini yakalamıştı. Kişiliğini buluyordu. Kul olmadığını anlıyordu. Kişi olmuştu. Feodal kalıntılardan temizleniyordu. İçinde özgürlük tutkuları gelişiyordu. Bir ateş sarmıştı. Dağ bayır Türkiye tutuşacaktı. Gerilik yenilecekti. Köylü halk olacaktı. Bilinçlenecek, kendi elleri ile kalkınacaktı. Demokrasiyi kendisi kuracaktı. Aydınlanma çağı Anadolu'da başlayacaktı. Rönesans başlamıştı, bağnazlık yenilecek, emperyalizmi nasıl yenmışsek öyle yenilecekti. 40 bin köy tümden aydınlanacak, bilinç, bilgi aydınlığı önünde kara dünyalar yıkılacaktı. Çağı yakalayacaktık.

    Bir eğitim ki, yapıtlara sığmaz. Bu günün kuşağı kolay kavrayamaz. Gelişmeyi, etkinliği, uyanmayı gören düzen sahipleri üstümüze gelmeye başladı. Sözde demokrasiyi kuracaklar, kendi demokrasilerini kurdular. Üstümüze yürüdüler. Halkın uyanışından, aydınlanması dan ürkenler, asılsız suçlamalarla üzerimize geldiler. Kendi çıkarlarının, çelişkilerinin anlaşılmasından korkanlar birlik oldular. Sağ ağa ile sol ağa anlaşıp Köy Enstitülerini kapattılar.

    Böyle yetiştim. Binlerce köy çocuğu yetişti. 17 binler, gene de kuşattı Anadolu'yu. Esintiler getirdiler, yapıtlar verdiler. Az da olsa, var olan atamalı demokraside paylarımız vardır. Dernekler, sendikalar, öğretmen örgütleriyle epeyce ses yükselttik. Halkımıza demokratikleşmesi için hizmet vermeyi sürdürüyoruz. Ne yaman eğitimdir ki, 52 yıldır ateşini söndüremediler. Tutuşup tutuşup sürüyor. O elden, öbürüne çalı yangını gibi sürüp gider. Bozkırı tutuşturan bir kıvılcım bu."

    Mustafa Şanlı, Aksu Köy Enstitüsü Mezunu...