• 471 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Doğu Asya'nın mucizesinin çok çalışmanın karşılığı olduğunu kanıtlayan kitap. Güney Kore, Singapur, Tayvan, Malezya ve dahasının ekomonik kalkınmalarını anlatan Cem Kozlu Türkiye'nin gelişmiş ülke statüsüne geçmesine kapı aralayacak yöntemler hakkında ülke yöneticilerine tavsiyelerde bulunuyor. Birçok makale ve kitaptan alıntılarla bezenmiş bu kitabı üç bölümde incelemek mümkün.
    Birinci bölüm gelecek yüzyılın dünyası hakkında tahminlerde bulunan bilgin insanların görüşlerine ayrılmış. Birbiriyle çatışan görüşleri de eklemekten geri durmayan yazar okuyucunun geniş bir perspektiften bakmasını sağlıyor. Kitap yaklaşık 20 yıl önce yazıldığdan yazarın yer verdiği bazı tahminlerin çoktan gerçekleştiğini söylemek dahi mümkün. Bu bölümde Harvard Üniversitesi sosyoloji profesörü Daniel Bell'in sanayi-sonrası topluma dair yazısını açıkladığı kısım önemlidir.
    "Kapitalist toplumun belkemiği özel mülkiyet, sanayi-sonrası toplumun merkez ekseni ise teorik bilgi oluşturur. Toplumsal sınıfları da artık mülkiyet değil, eğitim farkları belirleyecektir"
    Bu hususta özel sektörlerin önemine dem vurarak bir ülkenin uzun vadedeki ekonomik başarısının verimliliğe bağlı olduğunu, bunun artış hızından ise özel sektörlerin sorumlu olduğunu belirtir. Kaldı ki verimliliği yaratmada hükümet firma ve bireylerin eğitime yatırım yapmalarının gerekliliğini vurgular. Verimlilik kavramıyla beceri ve yaratıcılığın sağladığı katma değeri kasteden Kozlu verdiği örnekte Amerikanın refahını şirketlerinden çok bu katma değere borçlu olduğunu açıklar. Sonuçta da eğitime daha çok yatırım yapan ülkelerin diğerlerine kıyasla ekonomi yarışında avantaj sağladıklarını belirtir.
    İkinci bölümde başta söz ettiğimiz Asya ülkeleri'nin (1950-1990) 40 yıllık bir sürede sağladıkları ekonomik başarının çeşitli alanlara uzanan bir analizi yapılıyor. Bu ülkelerin ekonomik kalkınmalarından önce (1968) Myrdal'ın yazdığı 1974 Nobel ödüllü "Asya'nın Dramı" adlı çalışmasına birçok kez yer veren Kozlu Myrdal'ın Asya toplumlarına egemen baskıcı rejimleri ve dinleri ekonomik kalkınmada engel gören savlarını bu ülkelerin nasıl çürüttüğünü bir bir açıklıyor. Baskıcı rejimi ekonomik kalkınmada gerekli "acı reçetenin" uygulanması için kullanan Japonya öncülüğündeki bu ülkeler dinlerinin temel öğretisi olan tasarruf bilincini etkin şekilde kullanarak kısa sürede büyük değişimler yaratıyorlar. İkinci bölümde işte bu değişimleri rakamlarla detaylı şekilde anlatan Kozlu değişme ihtiyacını iliklerine kadar hissetmiş bu ülkelerin gurur verici tablolarını gözler önüne seriyor.
    İncelemeyi gören ve kitabı okumak isteyen okurların canını sıkmak pahasına ekonomik kalkınmada Doğu Asya'nın izlediği ortak ve farklı yollara burada değinmenin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü sanıyoruz ki burada ne kadar ayrıntıya girersek girelim bu incelemeyi okuyacak okuyucunun okuma istediğinde bir azalma olmayacaktır, doğaldır ki kitap burada söyleyebileceğimizden daha çok ayrıntı barındırmaktadır.
    Herşey II. Dünya savaşı sonrasıda kazanan devletlerin Japonya'nın askeri harcamalara fon ayırmasını önlemesiyle başladı. Japonya güçlenmenin yolunu böylece ekonomik şartlarını iyileştirmede aradı. Japonya'nın ekonomik kalkınmasının arkasında uzun yıllar tek parti yönetimi altında yönetilmesinin ama daha da önemlisi politikayla bürokrasiyi ayrı tutmayı başarması yatar. Japonya'nın iki temel birimi (MITI) Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı ve (MOF) Maliye Bakanlığı'nın beraber oluşturdukları vizyonlar da ülkenin günümüzdeki refahına erişmesini sağlamıştır. Özellikle MITI'nin en önemli aracı yönetimde kılavuzluk görevini yürütmesidir ki bu diğer Asya ülkelerine de örnek olmuş herbiri ekonomilerine kılavuzluk etmeyi presnip edinmişlerdir. Dünyadaki ekonomideki gelişmeleri yakından takip eden MITI "yönetimde kılavuzluk" yetkisini faal şekilde kullanarak Japon ekonomsinin olaylara hızla tepki vermesini ve esnek davranmasını sağlamıştır. Ek olarak, özel sektörden devletin para kazanmasını sağlayan yasal aracılığın kaldırılması ve kamu-özel sektör arasındaki iş ilişkilerinde yapıcı olmayacak bir üsluptan kaçınılması, devlet ve özel sektörün iş birliğine olumlu etkisi olmuştur. "Kamu-özel" arası işbirliğine ekonomisini kısa zamanda kalkındıran birçok Asya ülkesinde de rastlanmaktadır.
    Japonya ve onu takip eden Asya Kaplanları(G.Kore, Tayvan, Singaur, Malezya ve dahası) önce yaptıkları bir toprak reformuyla kırsal kesimde servet artışı sağladı, vatandaşın taşınmazlara paralarına yatırmamaları için de mülkiyete yapılacak yatırıma kısıtlamalar getirildi. Ardından paranın sanayi sektörüne yatırılmasını sağlamak için vatandaşı çeşitli yollarla (vergi muafiyeti gibi) teşvik etti. Bir yerden başka yere giden bu "ekonomi ateşleyici paranın" iyi yönetilmesi, sanayi sektörüne yatırımlarına yeterli teşviği sağlamak için bankacılık sistemi geliştirildi. Bu sırada var olan ve yeterli gelişmeye ulaşmış sanayi sektörleri derhal ihracata yönlendirildi. "Korumacı Dönem" diyebileceğimiz bu kısa sürede devlet içine kapanık politikalar izledi. Örneğin döviz alışverişini devlet eliyle yapılması temeline dayanan "Kambiyo Kontrolleri" yapılmaya başlandı. İthal ikamesi uygulanarak ithalatın giderleri düşürüldü. MITI'nin öncülüğünde sanayi sektörünün vizyonu ileri teknoloji ihraç edebilmek olarak belirlendi. Bu politika yerli sanayinin filizlenmeye başladığı zamanlarda devlet tarafından korunmasını, dünya standartlara eriştiğinde de dünyaya açılmasını destekliyecek özellikteydi. Bunun yanında Maliye Bakanlığı'nın görevi kamu harcamalarını en azami düzeyde tutarak tasarrufların çoğalmasını sağlamaktı.
    Diğer ülkelerin de hemen hemen bu doğrultuda yerli sanaylerini oluşturduklarını söylemiştik. Şimdi de ülke bazındaki farklara göz atalım.
    Güney Kore: Yakın zamanda yaşadığı iç çatışmalardan ülkenin dibi görmesi ve bundan sonra Kuzey Kore'deki gerginliğin sürekli bir hal alması Kore'yi ekonomik ve askeri anlamda güçlü olmaya iten en önemli etkenlerdi. Müttefiki Amerika'nın mali ve askeri yardımıyla ayakta kalan Kore'nin diğer ülkelerden bu yönde farkı olduğu söylenebilir. Ancak Amerkan yardımını G.Kore'nin şuanki refahına başlıca etken saymak hatalı olur, keza Amerika bu dönemde (1950 ve sonrası) Marshal yardımları gibi parasal desteklerle Avrupadaki ülkeler ve Türkiye'den Latin Amerika ülkelerine dek pek çok ülkeye yardım etmesine rağmen hiçbiri G.Kore gibi ekonomisini geliştirememiştir. Bu başarıyı G.Kore'nin içinde aramak daha doğrudur. Ekonomik alanda G.Kore'nin bir özelliği bünyesinde bulunan "chaebol"lerdir. Bu büyük ölçekli işletmelerin sayısı 10-15 kadar olup ülkenin toplam ihracatının neredeyse tamamını oluşturur. Devlet bu büyük firmalara yatırım yaparken küçük ve orta ölçekli işletmeleri ihmal etmiştir bu da G.Kore'nin zayıf yanını oluşturur.
    Tayvan: 1949'da Kıta Çininden göç eden iki milyona yakın milliyetçi partili, yönetici ve asker ve buradaki yerel halk tarafından kurulmuş G.Kore gibi liberal ekonomi politikaları uygulayan bu devlet G.Kore'nin aksine KOBİ'leri ayırt etmeksizin destek vererek bünyesinde 1,2 milyon işletme barındırır. Tayvan'ı bir KOBİ mozaiği şeklinde tanımlayan Kozlu'ya katılıyoruz. KOBİ'ler genelde küçük aile şirketlerinden oluşan, büyük sanayi şirketlerine komponentler üreten bir yapıdalar. Avantajları, yaratıcı fikirler üretecek ortama sahip olmaları. Daha önce verimliliğin öneminden bahsetmiştik. Bu mozaik devletin krizlerden kolayca sıyrılmasında da oldukça etkili. Kullanabilecekleri krediler çok sınırlı olduğundan düşük borçlanma ve yüksek özvarlık oranlarına sahip. Bu da onlara istikrarlı bir ekonomik büyüme sağlıyor.
    Singapur: Yeraltı kaynakları bakımından oldukça şanssız bir ülke olan Singapur kalkınmasını hizmet ve ulaşımda sağladığı üstün yeteneğe borçlu. Dünya'nın en modern ve iyi işletilen havalimanlarından biri olan Changi kargo ve yolcu taşımacılığı için oldukça cezbedici imkanlara sahip. Ulaşımı bilgisayar sistemlerine entegre etmeyi 25-30 yıl önceden başarmış olan Singapur, hızlı ve kaliteli hizmetiyle uluslararası taşımacılık sektörlerini kendisine çekiyor. İlaveten, Malezya ve Endonezya'daki petrol rezervlerine yakınlığı sayesinde bölgenin petrol rafine ve ticaret merkezi haline gelmiş. Dış yatırımlar konusunda da çekimser davranıp tasarruflara önem vermeyi tercih ederek komşularından ayrılır.
    1997 Asya Krizi'nin nedenlerine de ayrıntılı şekilde yer veren Cem Kozlu krizin başladığı devlet olan Endonezya'nın en çok etkilenen devlet olduğunu kaydediyor. Bunun sebebini
    *Ekomoik alandaki kurumsallaşma eksikliği
    *Birbirine akraba bağlarıyla bağlı devlet ve şirket yöneticilerinin kayırılması
    *Finans sektörünün şeffaf olmayışına bağlıyor.
    Krizin temelindeki sorunun 40 yılda bu ülkelerin muazzam şekilde büyümelerini sağlayan temel ilkelerinden (makroekonomik istikrar, teknolojiye odaklaşma ve küresel sisteme entegrasyon ) olmayıp finans sektöründeki denetim ve şeffaflaşma eksikliğinden kaynaklandığını savunuyor. Krizi kısa dönemde atlatan G.Kore, Tayvan, Singapur'u bu hususta örnek gösteriyor.
    Bundan sonra büyük kentlerin ekonomik kalkınmadaki önemli rol oyanayacağı anlatılıyor. Kent düzenlemelerinin öneminden ekonomik açıdan izlemeleri gereken politikalara kadar detaylı bir tavsiye bölümü var. Bu hususta Kozlu, Asya ülkelerinin zayıf noktasını da düzenli kentleşmenin yoksunluğu olarak tespit ediyor. Nüfus artış hızının düşmesinin ülkenin refahının daha hızlı artması için önem arz ettğini, bunu gerçekleştirmek için de adil gelir dağılımı, düzenli kentleşme ve etkili sosyal güvenlik tedbirleriyle kişilerin kendilerini "daha çok çocuk" yaparak sağlama almaktansa devletin sosyal hizmetleri kullanmalarının önemini belirtiyor.
    Üçüncü bölümde yani "Sonuçlar" bölümünde yazar bu ülkelerin kalkınma hikayelerinden ve kriz yönetimlerinden Türkiye'nin refaha erebilmesi için neler yapması gerektiğinden bahsederek bitiriyor. Bu hususta önemli olanlar sırasıyla
    *Eğitime ilkokuldan başlayarak kademe kademe azalacak şekilde fon ayırmak.
    *Bürokrasi kadrosunun sadeleştirlmesi ve dinazorlaşmış çoğunluğun yerine donanımlı beyinlerin getirilmesi.
    * Kamu harcamalarının etkili şekilde azaltılması için yasal düzenlemelerle sistemin açığının giderilmesi. Devletin parasının üçkağıtla çarçur edilmesinin böylece önüne geçilmesi.
    *Yapılan özel sektör teşvik ve yardımlarının kısa vadeli tutulması, bu alanda sektör kayırmaya son verilmesi ve teşviğin ne için kullanıldığının ve şirketlerin kaydettiği büyümenin hedeflenen alanda ve yeterli olup olmadığının sorgulanması.
    *Finans sektörünü şeffaflaştırarak yabancı yatırmcının güveninin sağlanması.
    *Kent ekonomilerinin desteklenmesi, belirli kent ve bölgelerin dış piyasaya açılması sağlanması.
    *Kamuya düşen görev özel sektör girşimciliğini ön planda tutup, bu husuta yukarıda belirtilen genel tutarlı ve açığı olmayan kurallar belirleyip haksız rekabet ve rantların önlenmesini sağlaması. Bunun yanısıra özel sektöre kılavuzluk ederek onun karşısında değil arkasında olması. Yani kısacası Özel-Kamu çatışmasına eğitimden sanayiye bütün sektörlerde bir son vermek.
    Tabii ki değinmediğimiz daha bir çok husus olsa da genel hatlarıyla kitaptan çıkarımlarımızı özetlemeye çalıştık. Bu ülkelerin başarılarına ilişkin kişisel gelişime uyarlanabilecek noktalarının varlığını yadsımıyor, bireylerin de ülkeler gibi vizyon arayışı içinde olması ve planlı şekilde yaşayıp, eğitimine önem vererek,sektöre yeni fikirler sunarak, geliştirdikleri organizasyon becerileri sayesinde ülkeye katma değer sağlayan pozisyonlara erişmelerinin gerekliliğine canı gönülden inanıyoruz.
  • 57 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    •Osmanlıdan bu yana topyekûn ve imtiyazsız bir şekilde bir arada bulunduğumuz çok uluslu devletimiz içinde Kürt, Arap, Ermeni, Çerkez,Türk ayrımı olmaksızın Kurtuluş Savaşı da dahil birçok mübadeleyi hep birlikte atlattığımız zengin tarihsel sürecimiz içinde malesef ki bunun gibi birtakım milletleri kullanarak ÜLKE ALEYHİNE KIŞKIRTMALAR tarih sahnesinde boy göstermiştir.

    •İnandığım içtimai  fikir sistemi olan Türk Milliyetçiliği'nin ana kıstasları içinde Türk'e ve Türk Milletine yararlı olanı yaşatmak esas kuraldır. Kavmimin yaşaması ve aziz Türk Milletimin varoluşu için yürütülen bir içtimai kavramdır benim için Türk Milliyetçiliği.

    •Türk Milliyetçiliği ilkesinde Türk'ün yaşaması gayesi dışında bir IRKÇI tutumu olamaz.

    •Türk ; hiçbir ırkın ya da milletin ölmesini ,yok edilmesini , SOYKIRIMI talep etmez.

    •Kürt de vatana faydaları kadar insandır. Türk de. Eşitlik hususu vatan, bayrak üzerinedir. İnandığım Ülküm bunu gerekirir.

    •Türk Milliyetçiliği her türlü sınıfsal yönetime, komünizme ve iştirakçılığa karşıdır.

    •Bayrak ve Atatürk İlkeleri husundaki sert tavrımız kesin ve değişmez bir çerçeve içerisindedir. Bu sebepten ötürü Türkiye; Türk, Laz ve Kürt milletlerin bir arada yaşadığı bölünmez toprak parçası anlamına gelir ve bu ülke içerisinde her hangi bir İşçi Sınıfı ya da Kürdistan Özerkliği kurulamaz.

    •Bu gereksiz açıklamaları da sırf IRKÇI ,PİS FAŞİZAN demesinler diye  yaptığıma göre çok sevdiğim Uğur Mumcu abimin şu güzelim eseri hakkında konuşabilirim. :)))








    •Bizde Türk'e karşı üç millet kullanılır. Bunlar ;
    - Ya Ermeni
    - Ya Kürt
    - Ya da yine kendi milletidir.

    •Türk'ün Türk'e düşürülmesi; en yakın tarih örnekleri olarak sağ-sol kavgası olarak düşünülebilir.

    •Bu Moskof kılıklı düşünceler tahrik ve tahkikte bir an geri durmayıp  zararlı fikirlerini bugün halen daha özgür düşünce ve özerklik adı altında ülkemizin gençlerine aşılamakta devam ediyor.

    Bu  •ZARARLI•   fikir akımlarını gelin hep beraber inceleyelim.

    1- AZINLIK ŞOVENİZMİ / KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ 

    "Bugün yine birtakım ayrımcı güçlerin doğu yörelerimizde terörist eylemlerine tanık olunmaktadır. Yakın tarihimizden verdiğimiz bu örneklerden sonra “bu olayları da İngilizler kışkırtıyor" gibi bir yargı sahibi değiliz. Anlatmak istediğimiz, yakın tarihimizde "azınlık şovenizmi"nin ardında yabancı devletlerin bulunduğudur." (KİTAPTAN ALINTI)

    2- MARKSİZM - LENİNİZM - KOMÜNİZM - MANDACILIK

    "Kurtuluş Savaşı öncesi bölgelerimizde Kürt ve Ermeni devleti kurma girişimleri kapitalist ABD ve İngiltere tarafindan açıkça desteklenmiş ve örgütlenmiş Marksist- Leninist Sovyetler Birliği de silah ve para yardıminı Ermenilere toprak ve sonrasında Doğu ve Güneydoğu verilmesi koşuluna bağlamak istemişti. Dün Hıristiyan İngiltere tarafından "hilafet, padişahlık ve şeriatçılık" istekleriyle kışkırtılan azınlık ırkçılığı bugün de hiç kuşkusuz başka güçler ve devletlerce Marksist-Leninist görüntülerle sunuluyor. Amaç değişmez; padişahçılık ve şeriatçılık gibi Marksistlik ve Leninistlik de azınlık ırkçılığının maskesidir. Amaç bölgede bir Kürt devleti kurdurtmaktır. Böyle bir devletin kurulmasında birden çok ülkenin çıkarı vardır. Hele Ortadoğu'daki sıcak savaşları düşünürseniz..."(KİTAPTAN ALINTI)


    3- ŞERİATÇI İSLAMCILAR

    "Laiklik konusunda söylenecek çok söz vardır. Atatürk durup dururken mi laiklik ilkesini benimsemiştir? Cumhuriyet öncesi ve sonrasında dinsel görüntülü hangi siyasal eylemlere ve başkaldırmalara tanık olunmuştur? Bunları hiç inceleyen yoktur. Bu olaylardan biri, "Şeyh Sait Ayaklanması"dır. "(KİTAPTAN ALINTI)

    "Türkiye’de son yıllarda birçok siyasal kavram, kendi özüne yabancılaştırılarak yozlaştırılıyor: Yozlaştırılan kavramların başında “tutuculuk”, “ilerici” ve “gerici” gibi kavramlar geliyor. Özal, başkanlık sistemi mi istiyor? Başkanlık sistemine karşı olanlar tutucudur! Kimler ilerici? Özal’ın her dediğine evet diyenler... Yakın tarihe hangi gözlüklerle bakıyoruz? Örneğin “Şeyh Sait Ayaklanması” gerici bir ayaklanma mıdır? Yoksa Kürt milliyetçiliğinden kaynaklanan bir devrimci atılım mı? Bu gibi sorulara verilecek yanıtlar da “zamana ve zemine göre” değişiyor. "
    (Kitaptan alıntı)



    •Ülkedeki AZINLIK ŞOVENİZMİ sadece Şeyh Said Sidiklisinde patlak vermiyor. Görüldüğü üzere tarih bu tarz ayaklanmalarla gündemi boş yere meşgul etmiş. Güzelim TÜRK tarihimizin içinde bi de bu  azınlık isimleriyle uğraşmışız.

    • TBMM ve silahlı kuvvetler, bir yandan emperyalist ve kapitalist düşmanlarla savaşırken, bir yandan da bu iç ayaklanmaları bastırmakla uğraşmış. Bu da bizim ilerlememizi bir hayli önemli bir ölçüde durdurmuş önüne set çekmiştir.

    "Cumhuriyet döneminde 1924 yılındaki “Nasturi" ve 1925 yılındaki "Şeyh Said İsyanı"ndan 1937-38 yılları arasındaki “Dersim İsyanı"na kadar on sekiz tane isyan yaşanmış. Bunlar sırasıyla: 1924 Nasturi... 1925 Şeyh Said... 1925 Reçkotan... 1925-37 Sason.. 1926 1. Ağrı... 1926 Koçuşağı... 1927 Mutki... 1927 2. Ağrı.. 1927 Bicar... 1929 Asi Resul... 1929 Tendürük... 1930 Savur... 1930 Zeylan... 1930 Oramar... 1930 3. Ağrı.. 1930 Pülümür ve 1937-1938 Dersim Ayaklanmaları ile 1930 Menemen Olayı Ayaklanmasıdır."(Kitaptan alıntı)

    •Tarihimizin hiçbir döneminde görülmeyecek ölçülere varan dış borçlarla, bölgede yaşanan olaylarla, etnik ayaklanmalarla, dış dünyada her gün daha hızla artan yalnızlığımızla yeni ve içinden kolay kolay çıkılmayacak sorunlara doğru sürükleniyoruz.

    •Bu isyanların büyük bir kısmı “dinsel gericilik görüntüsü" ile sergilenmiş; etnik nedenler dinsel görüşlerle perdelenmiştir.
    #86083650

    Şeyh Said Ayaklanması'nın en önemli yan etkileri :

    1- Musul'un kaybı.

    2- Gerçekleştirilmek istenen birçok toprak reformunun sabote edilerek engellenmesi.

    3- Siyasette dinin alet olunarak HEM LAİKLİK ilkesinin hem de yanlış din olgusu üzerinden İslamiyet 'in büyük yıkımı ve tahribi olmuştur.

    Hıyaneti Vataniye Kanunu çıkartılarak yine de beklenenden kısa sürede üstün teşkilâtçılık yeteneği ile bu ayaklanmayı bastıran
    BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ŞEYH SAİD 'İN
    İDAMINA KARAR VERMİŞTİR.

    ELLERİN DERT GÖRMESİN PAŞAM. AZİZ MİLLETİMİN BABASI!!
  • 232 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitapta ''Büyük Gerileme'' hakkında 15 yazarın makalesi bulunuyor. Bir derleme yani.

    ''Büyük Gerileme'' ve ''Zamanın Ruhu'' ise kısaca dünyadaki sağcılığın yükselişi, popülizmin yayılması, demagog liderlerin ve takipçilerin etkisi. Bunun etkisi olarak göçmen nefreti, yabancı düşmanlığı, çevre sorunları, neoliberalizm, kapitalizm sorunları. Genel olarak da günümüz meselelerini tahlil edip, bazen solcuların pratikte ne yapması gerektiğini anlatıyor.

    Benim çok beğenerek okuma sebebim öncelikle çok güncel olması. 2016 yılında hazırlanmış. Biraz daha geç yazılmış olsa Trump hakkında yazılanlar çok daha fazla olabilirdi. Kitapta bahsedilen konulara pandeminin normalleşmeye başladıktan sonra dünyanın alacağı hali düşünerek yaklaştım. ''Zamanın Ruhu''ndaki çatışmanın küreselcilik ve yerellik arasında olduğunu düşünürsek yerellik lehine sonuçlar çıkacağı muhakkak.

    Bu kitap Türkiye'yi anlamak için de çok faydalı aslında bahsettiğimiz konuların ülkelere has olmadığı farklı formlarda tüm dünyanın (Zamanın Ruhu'nun) meselesi olduğunu görüyoruz. Bu yüzden çok üzüldüğüm ve tepkili olduğum konu ise Türkiye'yi bu kadar yakından ilgilendiren, defalarca Türkiye'den bahsedilen, farklı farklı ülkelerden yazarların olduğu bir derlemede bir Türk yazarın olmaması.

    Makaleler hakkında kısaca:
    1-Demokrasi Yorgunluğu, Arjun Appadurai: Appadurai'nin zaten kendi tezi olan ''ekonomik egemenliği kontrol altına almanın imkansızlığı, kültürel egemenliğin vurgulanmasına yol açıyor'' fikri anlatıyor.
    2- Nesnesinin ve İsmini Arayan Semptonlar, Zygmunt Bauman: İktidarla siyasetin ayrılması, gelecekten ümitsizlik, göç ve öteki üzerine Bauman'ın enfes yazısı.
    3- Geç Neolibarizmle İlerici ve Gerici Siyaset, Donatella della Porta: Bana en faydalı olan makalelerden biriydi. Sol protestolardan, bunların değişen tabanları hakkındaki tespitleri çok önemli. Evrensel bir memnuniyetsizlikten ve bunun sebep sonuçlarından bahsediyor.
    4- İlerici Neoliberalizme Karşı Gerici Popülizm: Bir Hobson Seçimi, Nany Fraser: ABD'deki siyasi durum ve karşıtlıklar hakkında. Trump-Clinton rekabetini Trump'ın nasıl kazandığının anlaşılmasında faydalı.
    5- Bağımsızlaşma Paradoksunda Liberal Elitlerin Ölümüne, Eva Illouz: İsrail ve Türkiye'nin süreçlerinin ne kadar benzer olduğunu anlamamı sağlayan çok güzel bir yazı.
    6- Çoğunlukçu Gelecekler, Ivan Krostev: Genel tema içerisinde çoğunlukçuluğun ve popülizmin geleceği hakkında bir makale. Bunun nasıl böyle olduğunu da değiniyor.
    7- Güvenli Avrupa, Bruno Latour: Çevre sorunları hakkında Avrupa merkezli bir makale.
    8- Özgürlük Korkusunu Aşmak, Paul Mason: İngiltere'de işçi sınıfının ekonomik durumu ve içindeki ırkçılıktan bahsediyor ayrıca sol politika için reel politikte somut çözüm önerileri sunuyor.
    9- Hınç Çağında Siyaset: Aydınlanma'nın Karanlık Mirası: Pankaj Mishra: Farklı noktalarda gerçekleşen yerel olayların aslında aynı sebepten gerçekleştiğini bununda etik hakkında olduğu tezini anlatan modernizm tespitleri yapan bir yazı.
    10- Cüret Etme Cesareti, Robert Misik: Sağ seçmen hakkında bir yazı.
    11- Uygarlık Dışına Çıkma: Batı Toplumlarındaki Geriye Yönelik Eğilimler Üzerine, Oliver Nachtway: Norbert Elias ve modernleşme tespitleri var. Diğer yazılardan farklı olarak sistemler değil daha çok birey üzerine bir makale.
    12- Küresel Gerilemeden Postkapitalist Karşı Hareketlere, Cesar Rendueles: İsminden anlaşıldığı gibi mevcut hareketler üzerine bir yazı.
    13- Neoliberal Kapitalizm İçin Sonun Başlangıcı: Bastırılanların Geri Dönüşü, Wolfgang Streeck: ''Post truth'' ve belirsizlik hakkında çok güzel bir yazı.
    14- Sayın Başkan Juncker, David van Reybrouck: Avrupa Konseyi başkanı olan Jean-Claude Juncker'e mektup biçiminde yazılmış, kitabın en edebi metni. Demokrasi yorumları ve tespitlerini çok beğendim.
    15. Popülist Cazibe, Slovaj Zizek: Bir Zizek makalesine yorum yapmaya cüret etmiyorum en faydalı makalelerdendi.
  • "Adama iş aramaktan vazgeçip de işe adam aramak kaidesi mesluk-u kıdem itibar olunursa az vakit zarfında idare-i memlekete muktedir bendegân yetişe­ceği müsellemattandır."

    Bu doktrinin ve bu memurlara düzenli ve uygun maaş verilmesi gereği hakkında Cevdet Paşa'nın bunu izleyen kanıtının, çok devrim­ci ve çok zor olduğu görüldü. Himaye ve çıraklık yoluyla işe alınma, fiiliyatta devam etti. 13-14 yaşları arasındaki bir genç, yakın bir hısımının tasviyesiyle bir devlet dairesine giriyordu. Her türlü işi görerek ve maaş almaksızın, bir süre bir çeşit çırak olarak çalışıyordu. Sonunda kendisine bir rütbe ve maaş derecesi verileceğini ve böylece memuriyet merdivenine ayak basacağını ümit edebilirdi. Daha sonraki yükselmeleri ancak kısmen liyakatine, kısmen de kıdemine, ve her şeyin üstünde iltimasa bağlı idi.
    Bernard Lewis
    Sayfa 371 - The Emergence of Modern Turkey, TÜRK TARİH KURUMU YAYlNLARI, [Beşinci Baskı 1993], ISBN: 975-16-0303-X
  • Ersever’in gazete ve ajanslara gönderdiği bildiri “Ben A. Cem Ersever, PKK’yla mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu, mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğine, TC’nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığımı ve 1992 yılında zevahiri kurtarmak gerekçesiyle bilgisizce yapılan Kuzey Irak harekâtının devleti bir açmaza soktuğunu, PKK’ya siyasî kazanımlar getireceğini, güçlenmesini kazanımlar getireceğini, güçlenmesini sağlayacağını, siyasî işportacı Celal Talabanî isimli şahsın Türkiye’de sadece PKK’nın askerî gücünü ele geçirmek maksadıyla tezgâhlar peşinde olduğunu beyan ederek, 1993 yılı mart ayında kıdemli binbaşı rütbesinde Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup komutanlığı görevinden kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum” diye uzun bir cümleyle başlıyor. Ersever’in açıklaması şöyle sürüyor: “1984 yılından bugüne kadar yapılan yanlışlar, ihanetler ve uygulamalar konusunda Türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyorum ve Türk basınıyla kamuoyu önünde Celal Talabanî’nin ihanetleri, PKK ilişkileri, Güneydoğu’daki gerçek durum, köy korucuları, itirafçılar, faili meçhul cinayetler hakkında ve bazı siyasîlerin örgütsel konumları hakkında açıklamalarda bulunacağım. Basında yer alan, hükûmet yetkililerinin demeçleri de insanı çileden çıkaracak cinsten olan demeçlerdir ve her zamanki gibi aldatmacadan başka bir şey değildir. Her zamanki gibi koltuğundan olma kaygısıyla halkın gözünün içine baka baka yalanlar sıralandı. Terörist Apo’yu ateşkes kararından sonra ‘Bay Öcalan’ diye telaffuz etmeye başlamadılar mı? Mademki PKK’nın ateşkesinin toparlanmak için bir taktik olarak ele alındığını biliyordular, neden bahar operasyonlarını durdurdular? Toparlanıp bir yol kesmeyle kırk insanı katletmelerine neden fırsat verildi? Mademki her şeyi biliyorlardı, yüz kişi sıkıştırıp on kişi öldürebilmek için kırk insanı yem olarak mı kullandılar? Yoksa oynamaya mecbur oldukları oyunda Apo ‘mızıkçılık’ mı yaptı? Bakın, Apo onlarla dalga geçercesine ‘İsterlerse ateşkes devam eder, hâlâ vakitleri var’ diyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni ne hale soktuklarının farkında mıdırlar? Ben pek sanmıyorum. Ne zaman misyoner danışmanlar tarafından yönlendirilmekten kurtulacaklar? Yine aynı masalları yutturmaya devam ediyorlar.”
  • Genellikle üç türlü akıl yürütmeden bahsedilir:
    1-tümdengelim (talil , deduction),
    2-tümevarım (istikra, induction),
    3-analoji (temsil, analogie).
    Klâsik mantığın en çok önem verdiği akılyürütme tümdengelimdir. Tümdengelimde zihin bir veya bir kaç hükümden hareket ederek zorunlu bir sonuca varır. Kıyas tümdengelimin en mükemmel şekli olarak kabul edilir. Bu sebeple klâsik mantık akılyürütmede esas olarak kıyası almıştır. Asıl amaç kıyası incelemektir.
    Felsefe ve mantıkta sahip olunan genel verilerden yola çıkarak özel sonuçlar çıkarma yöntemidir.
    Diğer iki akılyürütme şekli olan tümevarım ve analoji ilerde göreceğimiz gibi, klâsik mantıkçıların fazla önem verdikleri konular degildir.
    Tümevarım: mantıksal verilerden yola çıkarak genel sonuç çıkarma yöntemidir.
    Anoloji: iki şey arasında benzerliğe dayanarak biri hakkında verilen yargıyı diğeri hakkında da vermektir. (Türkiye ve italya da denizkenarındadır , Türkiye’de balıkçılık yapılmaktadır, o halde italya’da da balıkçılık yapılabilir)
  • Pornografik diye eleştirilmektedir kaldı ki ben de eleştiriyorum ama pornografik olmasını değil, bu pornografiyi zerre edebi kaygı taşımadan insanlara sunmasını eleştiriyorum yoksa cinsellik de üzerine yazılar yazılabilecek, filmler çekilebilecek bir durumdur nihayetinde. Bu kitabı okumak illa ki keyif verir okuyucuya. Zaten dünyada bestseller listelerine girmiş bir kitap ve Türkiye'de de satışa çıkar çıkmaz bestseller mertebesine yükseldi. Bu beklediğim bir durumdu aslında, cinsellik her zaman çok ilgi çeken bir durumdur çünkü.
    Başta da dediğim gibi asla karşı değilim lakin bu kadar ucuzca pazarlanmasına karşıyım. Bu kitap ise sadece ama sadece çok satacak ve benzer bir sürü kitabın yazılmasına vesile olacak bir para kaynağıdır gözümde. Yani herhangi bir erotik sitede yer alan erotik hikayelerin daha iyi kurgulanmış halinden öte bir şey değildir. İşte beni rahatsız eden de budur. Kimin ne okuyacağının kararını ben vermem ama bir sürü edebi eser orada dururken insanların bu kitaba bu kadar ilgi göstermesi ve yazarını zengin etmesi içimi burkuyor ve biraz da ürkütüyor çünkü yakın gelecekte bu tarz pek çok kitap yazılacağını düşünüyorum. Yöntem çok ucuz çünkü. Erek kitlesi lise çağındaki genç kızlar olan vampir kitaplarındaki formül aynen burada da var. Über zengin, yakışıklı, çekici, herkesin gözdesi bir adam (vampir kitaplarında da erkek vampir böyledir) ve onun deli gibi aşık olduğu, onu ehlileştiren alelade bir kız. Yani kitabı okuyan her kızın kendisinin rahatlıkla yerine koyabileceği bir karakter! Fazla adice bir numara bu bence.

    Bir yönden de bu kitaptan bir beklentim var yalnız. Belki bu kitabın bu kadar satması ve okunması vesilesiyle bu ülkede cinsel tabular birazcık yıkılabilir. Cinsel tabu ile ifade etmek istediğim 'kızlar da sevişsin' gibi ucuz bir şey değil elbette. Kaldı ki kızlar da sevişiyor zaten bu ülkede. Yoksa biz erkekler kendi kendimizle yapmıyoruz bu işi, ama erkeklerin pek çoğu her kızla yatmak isterken evleneceği kızın kimseyle yatmamış olmasını ilk kriter olarak belirliyor. Dolayısıyla -yani büyük çoğunluk- ne erkekler ne de kızlar cinselliği özgürce yaşayabiliyorlar. Bu özgürce yaşamaktan kastım da bir sürü kişiyle sevişmek değil asla. Sevişmek kadar sevişmemek de bir tercih olabilir pek tabii ki. Bahsetmek istediğim bu ülkede gençler duygularından, hislerinden kaçıyorlar. Güzel bacak her zaman güzel bacaktır. Kanka dediğin kız da mini etek giyse ve bacakları güzelse o da seksidir. Onu seksi bulmak seni sapık yapmaz. Abazan, sapık ya da adına ne derseniz deyin, bana göre o durum cinsel arzu duymak değildir, duyulan cinsel arzuyu kontrol edememektir. Benim çevremde gördüğüm hep şu olmuştur. Cinsel arzuyu kontrol edemeyip dışa vurana sapık denir ki zaten abartıp ördekten medet umanlar bile var. Cinsel azuyu kontrol edemeyip içinde tutana ise(ki erkeklerin ve kızların çoğunda var bu) efendi adam/terbiyeli kız olur. Oysaki önemli olan ve doğru olan o cinsel arzuyu kontrol edebilmektir. Kendini iyi yetiştirmiş, cinselliği porno dergi ve sokak arası muhabbetler yerine sinemadan, kitaplardan öğrenmiş biri için de bu cinsel arzuyu kontrol etmek normaldir. İşte bu vb. kitaplar belki bu cinsel arzuların normal olduğunu ve kontrol edilebilir olduğunu öğretebilir bu ülke gençlerine.

    Kitap da şunu anlatıyor bakın özetle;

    Dudaklarını öpmeye başladı sonra kulağına fısıldadı ''Sana öyle şeyler yapacağım ki''

    Kalçasını okşarken kulağına fısıldıyordu ''Sana çok acayip şeyler yapacağım''

    Boynunu öperken fısıldadı ''Sana neler yapacağımı bir bilsen''

    Elinden tutarken kulağına eğilerek ''Sana neler yapacağın hakkında hiçbir fikrin yok değil mi''

    Ona oral seks yaparken bir yandan da ''Sana öyle şeyler yapacağım ki asla bilemezsin'' diyordu.

    Seks yaparlarken kulağına iyice yaklaşıp ''Sana neler neler yapacağım biliyor musun'' dediği anda kız artık dayanamadı ve ''Ne yapacaksan yap ulan kitap bitti amk kitap bitti ne yapacaksan yap artık!!!'' dedi.

    Erotik kitap okuyacaksınız Olivia Cunning okuyun, Sasha Grey kitap yazdı gidin onu okuyun.