• Türkiye Komünist Partisi,
    T. K. P.' m benim,
    seni düşünüyorum.
    Sen dünümüz, bugünümüz, yarınımızsın,
    en büyük ustalığımız,
    en ince hünerimizsin.
    Sen aklımız, yüreğimiz ve yumruğumuzsun.
    Dünyada bir anılır şanlı soyun var:
    sen küçük kardeşisin V. K. P. (B)'nin
    Sen bana bugün
    mübarek alnındaki yara yerinle
    ve işçi bileklerinde zincir izleriyle göründün,
    yürüyorsun dimdik, pırıl pırıl.
    Ömrümde yalnız seninle
    ve senin safında olmakla övündüm.
    ~Nâzım Hikmet
  • Bizim komüniste de saygımız vardır; ama Moskova’nın, ya da Pekin’in değil, Türkiye’nin komünisti olmak ve önce Türkiye demek şartıyla. Moskova ve Pekin papağanlarının, Washington uşaklarından pek farklı yaradılışta olduklarını sanmıyoruz.
  • Bizim komüniste de saygımız vardır; ama Moskova’nın, ya da Pekin’in değil, Türkiye’nin komünisti olmak ve önce Türkiye demek şartıyla. Moskova ve Pekin papağanlarının, Washington uşaklarından pek farklı yaradılışta olduklarını sanmıyoruz.
  • “Memet,
    ben dilimden, türkülerimden,
    tuzumdan, ekmeğimden uzakta,
    anana hasret, sana hasret,
    yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim,
    ama sürgünde değil,
    gurbet ellerde değil,
    öleceğim rüyalarımın memleketinde,
    beyaz şehirde en güzel günlerimin.
    Memet,
    yavrum,
    seni Türkiye Komünist Partisi'ne
    emanet ediyorum.
    Gidiyorum
    içim rahat.
    Sende daha bir hayli zaman
    halkımda ölümsüz devâm edecek
    bende tükenen hayat.”
  • 576 syf.
    ·28 günde·10/10
    Değerli okurlar, uzun bir okuma maratonunun sonuna gelmiş bulunuyorum. Vedat Türkali'nin Güven'e kadar olan bütün kitapları bilindiği üzere benim edebiyat dersinde proje ödevimdi. Bu vesileyle bu ödevi bana veren Sema Hocamı da buradan tekrar selamlıyorum.
    3-4 ayda tamamladığım bu okuma maratonunun esas amacı, yazar odaklı bir çalışma yürütmekti. Onun için kronolojik sırayla okumak, yazarın dilindeki değişimleri ve gelişimleri görmek açısından önemliydi. Ayrıca fikirlerindeki değişimleri tabii. Bu anlamda ben de belirli bir dönemde okumak istediğim bir yazarı(bunu sadece ödev için demiyorum), önce ilk kitabıyla başlayıp devamında kronolojik olarak okumayı öğrendim. Buradan okurlara da tavsiyemdir, tanımadığınız yazara ilk kitabıyla başlamak genelde iyi sonuçlar verir(bazı yazarlarda vermeyebilir, güvenmeyiniz). [Dikkat, Spoiler vardır, olacaktır!]

    Öncelikle kitap son derece akıcı. Ne 2 cilt halinde kalın olmasına ne de puntolarının küçük olmasına bakın. Bunlar çok önemsiz şeyler. Zaten günümüzde kalitesiz okur dediğimiz kitle her şeyden önce çıkıp ''yaa bu kitap kaç sayfa?'' diye soruyorsa(sanki tartıya çıkaracak) o işte bir keramet vardır. Bu durumda sorun o kitlenin zihniyetidir ve eminim ki bu kitap o zihniyeti değiştirecektir. Öte yandan bazı şeyler hakkında bilgi isteyen bir kitap bu. Yani onun için kronolojik sırayla okuyun diyoruz. Eğer ilk kitabı bundan okumaya başlarsanız biraz ağır gelebilir. Onun için hem yazarın dili açısından hem de işlenen konular anlamında Bir Gün Tek Başına başlangıçta idealdir.

    Kitabımıza artık dönme zamanı geldi. Güven kitabı, adından da anlaşılacağı üzere güven temalı bir roman. Peki ama neye güven? İşte kitabın sorusu da bu. En ufak bir muhalif sesin tek parti mafya iktidarı tarafından susturulduğu bir dönemde komünist olmak kolay mı? Böyle bir ortamda komünistler kime güvenecekler? Ya da gerçekten güvendikleri doğru kişiler, yerler mi? Kitap boyunca anlatılan temel sorundur bu. Turgut, Halil, Kemal gibi birkaç arkadaşın örgütlenip gizli TKP'yi araması kitabın ana eksenine oturur. Bu arkadaşların her biri farklı kişilikler barındırır. Denebilir ki kitabı zenginleştiren, Türkali farkını ortaya koyan, kitabı basit toplumculuktan ayıran çizgi budur. Bu arada iki cilt için genel konuştuğumu da ekleyeyim. Yani, Türkali'nin toplumcu bir çizgi inşa ederken, Türk toplumunun sınıflarını ele alırken o sınıflara özgü karakterlerle romanı inşa etmesi bence büyük bir edebi devrimdir. En başta, bireyci-toplumcu anlayışını yıkmıştır. Esas romanda ikisinin de olması gerektiğini, hiçbirini ihmal etmemek lazım geldiğini bize göstermiştir. Dolayısıyla kitapta en beğendiğim unsur da bu farklı sınıflardaki bireylerin olaylara kendi açılarından sundukları yaklaşımların kitapta verilmesiydi şüphesiz. Turgut, kitabın ana karakteri olarak öne çıkmış bir komünisttir. Olaylara yakın arkadaşı Halil gibi aşırı coşkuyla yaklaşmamakta ama yer yer romantik bir bakış açısıyla gelgitler yaşamaktadır. Tıpkı Bir Gün Tek Başına'daki Kenan karakteri gibi. Gerçi onun iradesi biraz daha zayıftır. Halil'den bahsederken de biraz olaylara aşırı tepki vermesine, coşkularına yenik düşmesine değindik. Bu, onun için kitap boyunca büyük bir dezavantaj olur. Aslında onun şahsında ifade edilen peşin hükümlülük, sorgulamadan devamlı başkaldırı Türkiye solunun büyük bir sorunudur. Öne çıkan bunlar olduğu için diğer arkadaşlara fazlaca değinmeye gerek yok. Yalnız bu arkadaşlar Türkiye'nin sıkıntılı bir döneminde(İkinci Dünya Savaşı yılları) yasal olmadığı için gizli kalan Türkiye Komünist Partisi'nde bir an evvel mücadele etmek istiyorlar, bu konuda kendilerine yol gösterecek bir rehber arıyorlardır. Söylemeye gerek yok ki bu rehber de Rahmi Usta adlı tecrübeli bir işçi olacaktır. Rahmi Usta yalnız biraz çekingendir, onlara partiyi söylemez. Çünkü parti içinde sıkı sıkıya herkesin bağlı olduğu desantralizasyon ve gizlilik ilkesi vardır. Desantralizasyon, merkezileşmenin kaldırılması demek. TKP için siyasetteki anlamı ise sınıf merkezli siyasetten daha esnek, özellikle Türkiye'deki iktidarı barışçı çizgiye çekmek biçiminde anlatılan Komintern kararıdır. TKP, kendisi için alınan bu kararı ne dereceye kadar uygulayabilmiştir? Getirisi, götürüsü ne olmuştur? Bu karar doğru bir karar mıdır? gibi sorular yazarın bizi düşünmeye sevk ettiği konulardandır. Gizlilik ise partili kimliğini saklamak, en yakın arkadaş ya da parti içindeki bir dosta bile kapalı durmaktır. Bunun da parti üyelerini yalnızlaştırdığı, çürümeye bıraktığı gibi eleştiriler var ki biz kitabı okurken yine bunları da düşüneceğiz. Rahmi Usta şüphesiz yılların partilisi, kıdemli bir komünist. Yazar onun karşısına bir de Sahir Hoca karakterini koyar ki aralarındaki ilişkiden, çatışmalardan ve farklılıklardan aynı zamanda Türk aydınının da sorunlarını yansıtabilsin. Çünkü Sahir Hoca da en az onun kadar komünist olan, olaylara hep felsefi bir yaklaşımla bakan, devamlı sorgulayan ve işçi olmasa da, tecrübeli değilse de Rahmi'den daha bilgili bir felsefe öğretmenidir. Bir de ara sıra aydın bunalımlarına girmese dört dörtlük komünist olurdu. Fakat ne yapalım ki Türkali'nin vazgeçilmez konularından biri de bu. Bir taşla kaç kuş vurmak istemiş yazar görüyorsunuz.

    Turgut'un ilişkileri de önemlidir kitapta. Bu ilişkiler özellikle sınıflar arasındaki geçişkenliği vermesi bakımından önemlidir. Turgut'un yer yer kavga ettiği, ama sıkı sıkıya bağlı olduğu ve fakat buruk bir acıyla ayrıldıkları kızdır Necla. Necla aslında burjuva sınıfı kökenli olmasına rağmen sevgilisi Turgut'un fikirlerinden etkilenmiş, komünist olmuştur. Hapse falan da girer ikinci ciltte. Necla'nın önemi, onun şahsında Türk burjuvazisinin yansıtılmasıdır. Necla'nın babası Eşref Bey o yıllarda CHP'nin üst düzey bir bürokratı, aynı zamanda zengin bir varsılıdır da. Onun gibi milletin sırtından geçinen akraba ve çevresinden Hüsnümelek Bey, Galip Bey gibi karakterlerle karşılaşınca Eşref Bey'e şükrederiz. Adam gene de bir nebze solcuymuş deriz. Ben öyle dedim. Halbuki hepsi Türkiye pastasını dilimlemişler, kendilerine ayırdıkları büyük parçaları da nasıl mideye indiririz derdindeler... Hüsnümelek ve Galip çareyi kapağı Almanlara atmakta buluyorlar. Onlar o yıllarda süper güç. Rusya'nın içine kadar ilerlemişler. Diyorlar ki biz Almanya'ya güvenirsek sırtımız yere gelmez. Evdeki hesap çarşıya uymuyor tabii. Eşref Bey öngörülü adam olduğu için bunlara kapılmıyor fakat Türk burjuvazisi çok umutlu Almanlardan. Başbakan Refik Saydam'ın kaza süsü verilerek ortadan kaldırılması(kendisi Almanlarla ilişkilere pek sıcak bakmıyor da, ölümü şüpheliymiş), onun yerine Alman yanlısı fırıldak Saraçoğlu'nun başa gelmesi bu umudun ölçüsünü biraz kaçırmış oluyor. Nitekim hesapsız davrananlar savaşın sonuna doğru Almanlardan yüz çeviriyor(Galip Bey gibi), koşulsuz şartsız Almanlara güvenenler ise(Hüsnümelek Bey gibi) ya iflas ediyor, ya da büyük yıkıma uğruyorlar. Savaşın bitimi de Türk burjuvazisinin kendini Soğuk Savaş ortamına hazırlaması demek oluyor. Almancılar bu kez Amerikancı oluyor, İngilizci oluyor. Lakin değişmeyen tek şey: Komünistlere karşı alınan tavır. Savaştan önce de sonra da en büyük bela komünizm. Devletin bunun için ''derin devlet'' gibi gizli örgütlenmelere, istihbarat birimlerine olan gereksinimi de çok fazla. İşte kitabın ikinci cildinde devletin bu yüzüne de şahitlik ediyoruz. Gelsin işkencelerle ölen insanlar, hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği muameleler... Tüm bunları okurken böyle bir ortamda milliyetçilik yapmak, hele hele böyle bir devleti savunmak tiksinç geliyor insana. Üstelik ayakta uyutulan nice milliyetçiler de o muameleleri okuyunca bakalım ne düşünecekler? Lütfen onlar da okusun. Devlet fetişizmi ile Tanrı fetişizmi çoğu yerde atbaşı gider. İki anlayış da her şeyden önce insanı, yani vicdanları ve gönülleri unuttuğu için, onları bunlardan azade bir toplam olarak gördüğü için çok zararlı şeylerdir. Üstelik insanın irade ve hürriyet arayışını hesaba katarsak çok da insan doğasına uygun şeyler değildir. Bunlar benim kitaptan yola çıkarak edindiğim bazı fikirler. Tabii taktir gene okuyucunundur.

    Kitap hakkında söylediklerimi artık toparlamam lazım, saat geç oldu. Kitabı sadece bir TKP kitabı olarak okursanız hata edersiniz. Evet TKP'ye yönelik eleştiriler sıralanıyor, yöneticilerinden ve faaliyetlerinden bahsediliyor ama bu aynı zamanda bir dönem romanı. Yani sadece TKP değil, Türkiye'nin o anda bulunduğu durum hakkındaki bilgiler de çok detaylı(Bu arada TKP hakkında sıraladığı eleştirileri de kimi yerde çok haklı bulurken kimi yerde gene araya liberallik sıkıştırıp Kürt siyasi hareketini yücelten şeyler katmış, Doktor Nurettin olayı gibi. Fakat Tek Kişilik Ölüm'de esen liberal rüzgar burada pek yok, çünkü TKP'nin bizzat içinden bu eleştirileri yapmak yazarı bir nebze olsun duraklatmış. Bazen metnin şartları da yazarı kısıtlayabilir). Bu bilgilerden biri de örneğin Türk burjuvazisinin durumuydu. Dahası devletin durumu. İşte tüm bunlar için bence Güven çok başarılı, hatta yazdıkları içinde sıralamanın en üst yerindeki kitap diyebilirim.

    Dilinden girişte de biraz bahsettim. Gayet kolay, anlaşılır, akıcı bir üslubu var. Kesinlikle uzun ve ağdalı cümleler yok. Tek Kişilik Ölüm okuduklarım arasında dili en ağır olanıydı. Ancak bunun dili çok basit. Yine de teknik olarak ve edebi olarak çıtayı hep üstte tutmuş. İç monologlar tabii bu zenginliğin en büyük kaynağı denebilir. Yine de diyeceğim şu ki Türkali'ye bundan başlamak okuyucu için çok iyi olmaz. Önce diline alışması lazım, iç monoloğu anlayabilmesi lazım. Bundan da girişte bahsetmiştim sanıyorum.

    İncelemenin sonuna nihayet gelebildim. Kitapla ilgili söyleyeceklerim bu kadardı. Tabii yazarın bu kitabıyla Türkiye'deki pek çok meseleye değindiğini de söylemeyi unutmayalım. Dolayısıyla üç aşağı beş yukarı hitap ettiği okuyucu da bu meselelerle ilgisi olan okuyucu olacaktır. İyi okumalar diliyorum, esen kalın.
  • Milletlerin hayatı, yani tarih, hem dış, hem de iç çekişmelerin hikâyesinden ibarettir. Bugünkü iç çekişmeyi demokratik ülkelerde partiler, komünist ülkelerde küçük zümreler temsil eder.

    Partiler arasındaki mücadele bir oyundur. Tadında bırakmak, fayda sağlamasına bakmak gerekir. Çocukların oyunu nasıl belli bir dereceden sonra faydalı bir jimnastik olmaktan çıkarak yorucu, hasta edici bir didişme halini alıyorsa, partilerin çarpışması da seviyesini kaybedince “her şeye ve herkese itiraz” şekline giriyor.

    Daima gördüğümüz manzara şudur: Bir parti bir mesele için “millî kazançtır” deyince muhalif parti buna derhal “hayır, millî bir zarardır” diyerek cevap veriyor.

    Düşünmeden, bilgiye ve rakama dayanmadan söylenen sözlerin en büyük zararı vatandaşlar arasında partilere karşı bir güvensizlik yaratmasıdır. Vatandaş görmektedir ki, bir parti muhalefette iken kusur diye gösterdiği davranışları iktidara geçince aynen tekrarlıyor. Bunun sonunda, oy kazanmak isteği ya taviz vermeye ya da yapılamayacak vaatlerde bulunmaya varıyor ve partiler, taraftarlarının maneviyatını yüksek tutmak için en ölçüşüz konuşmalara kaçmaktan kendilerini alıkoyamıyor.

    Herhangi bir partiye bağlı, sıradan bir mebusun heyecanla veya öfkeyle ölçüsüz konuşmasını mazur görenler bulunabilir. Fakat partilerin başında bulunanlar dirhemle konuşmaya mecburdurlar. Hele en eski parti halinde kalacağı anlaşılan Halk Partisi’nin ileri gelenleri daha temkinli konuşmaya dikkat etmelidir.

    AP iktidara geçerken İsmet İnönü “on ay bile dayanamazlar” demişti. Çok yanlış bir kanaat olarak, İsmet Paşa’yı uzakları gören bir siyaset adamı diye düşünenler bu “on ay” sözüne iyice inanmışlardı. AP iktidara geleli 40 ay oldu ve hiçbir düşme tehlikesine uğramadı. Bu parti 48 ayı tamamlayacak ve 1969 seçimlerini de kazanacaktır. Bunu bilmek için kâhin olmaya lüzum yoktur. Siyasî gidiş meydandadır. Bizim AP’ye taraftar olmayışımız onun lehinde olan gerçekleri görmemize engel olamaz. AP demagojiyi bol miktarda yapıyor; hizmetlerini büyülterek gösteriyor; partizanlığa kayıyor; devlet otoritesini istenilen ölçüde koruyamıyor; fakat “sandıktan çıkıyor”. Aynı yanlışları Demokrat Parti de yapmıştı. Aynı yanlışları Halk Partisi de yapmış, üstelik sandıktan çıkmadığı halde iktidar koltuğuna çıkmıştı.

    İsmet Paşanın ikinci siyasî teranesi “iktidarın eşiğinde bulunuyoruz” demesi olmuştur. Bu söz, devlet başkanlığı yapmış bir parti liderine yakışan nesne değildir. Bunun teviline de imkân yoktur. “Biz eşiğine kadar geldik ama, ne yapalım, halk oy vererek eşiği atlamamıza yardım etmedi” diyerek işin içinden sıyrılmak imkânı olmayacaktır. Özellikle, haber almak teşkilâtı çok kuvvetli olan CHP gibi bir partinin, hele onu başkanının, seçimle iş başına gelmek şanslarının hemen sıfır olduğunu bilmeleri icap eder.

    Bu memlekette en iyimser ihtimalle halkın ancak üçte biri Halk Partisi’ne oy vermektedir. 27 Mayıstan sonra tek başına en kuvvetli parti olarak Meclise girmesi, bir defaya ve o günün şartlarına mahsus olan istisnaî bîr durumdur.

    Şimdi de, Halk Partisi’nin ikinci adamı ve sol kanadının temsilcisi olan Genel Sekreter Bülent Ecevit ortaya yeni bir siyaset teranesi daha attı: “Amacımız tek başına iktidara gelmektir” dedi.



    Bu sözle güdülen gaye, parti taraftarlarının maneviyatını dik tutmaksa doğru bir davranış değildir. Çünkü Türk milletinde yüzyılların verdiği bir siyasî seziş olduğu gibi bugüne mahsus siyasî kültür de oldukça gelişmiştir. Türk ırkı çabuk karar değiştirmeyen ve tesir altında çabuk kalmayan bir karaktere sahiptir.

    Yok, böyle değil de Bülent Ecevit bu sözleri samimî olarak, inanarak söylüyorsa o zaman kendisine ancak acınır. Zaten lehindeki büyük propagandaya, “bu düzen değişmelidir” edebiyatına rağmen Bülent Ecevit siyasî istikbal vaat eden bir şahsiyet olarak gözükmüyor. İsmet Paşa çekildikten sonra partinin başına geçmesi de mümkün değildir.

    Öteki partilerden Millet Partisi, Orta Anadolu’da kuvvetle tutunmuş bir kuruluştur ve başkanları Osman Bölükbaşı da kuvvetli bir siyasî hatiptir. Tenkitleri daima yerindedir. Bu tenkitlerde kuvvetli bir mantık vatandaşın beynine’ tesir eder.

    Fakat bu kadar mantıkla konuşan Bölükbaşı’nın bir iki defa “1969’da iktidara geleceğiz” demesi onun bütün mantık silsilesini yıktığı gibi vatandaşın mantığına da görülmemiş bir darbe vurmuştur. Bu söz şaka değilse, ki olamaz da, bir siyaset teranesinden başka hiçbir şey değildir.

    İktidara gelmek manisi, çok zayıf bulunan, belki de tamamen silinecek olan “Yeni Türkiye Partisi”ni de bürümüştür. Bu partinin başkanı biraz daha ihtiyatlı davranarak, iktidara geleceğiz demiyor da, koalisyon hükümetleri kurulduğu takdirde hükümete katılmamız tabiî olur, şeklinde konuşuyor. Şüphesiz gönüllerde yatan arslanlar türlü türlüdür.

    TİP ise uzun bir süredir 1969’da başa güreşeceğini başkanları ağzıyla ilân edip duruyordu. Son durum, başa güreşmek yerine, birbirlerinin başını yemek için güreşeceklerini gösterdi ve parti resmen bölünmese bile kuvvetinden çok şey kaybetti.

    En genç parti olan Güven Partisi, kendisini bir üçüncü kuvvet halinde görmektedir. Bu görüşün doğru olabileceğini sezdiren bazı işaretler yok değildir. Fakat bir zamanlar Demokratlardan ayrılarak Meclis’te ikinci parti haline gelmişken sonra birdenbire yok oluveren Hürriyet Partisi örneği birçoklarını hüküm vermekte ihtiyatlı olmaya sevk etmektedir. Partilerin hayatiyeti girdikleri seçimlere göre anlaşılır. Güven Partisinin de, hiç olmazsa Millet Partisi gibi bazı bölgelerin partisi olması ihtimali kuvvetle mevcuttur.

    Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin ne başkanı, ne de ileri gelenleri, 1969 seçimleri için, sonradan kendilerini utandıracak bir şey söylemediler. Bu partiden siyasî teraneler değil, bir takım esaslı doktrinler işitilmektedir ve bunları reddetmeye de imkân yoktur. Meselâ “bütün vatandaşlara şamil bir sigorta” prensibini en muhafazakârından en aşırı sosyalistine kadar herkesin kabul edeceği muhakkaktır. Fakat bu parti aleyhinde korkunç bir iftira kampanyası işlemektedir. Partinin içinde de Türkçü ve ümmetçi iki grubun bulunduğu açıkça göze çarpmaktadır. Bu partinin ne şekil alacağı şubattaki kurultaylarında belli olacaktır. Enerjik ve tecrübeli başkanlarının, partiyi derleyerek ayakta tutacağı ve kuvvetlendireceği iddia olunuyor. Taraftarlarının çoğu disiplinli ve inançlı gençlerden kurulu olan bu parti bugünden ziyade yarının kuvveti olarak gözüküyor.

    İnsanlara gına veren siyaset teranelerinden kurtulmanın tek ümidi milletteki siyasî kültür ve tecrübenin artmasıdır. Demek ki epey zaman var.