• 400 syf.
    ·11 günde
    "Para, ün ve iktidar hırsının gözleri bürüdüğü, üç kuruş gasp ederiz diye gencecik bir flütçünün acımasız ellerle boğulduğu, ortaçağ karanlığının her gün biraz daha koyulaştığı, köylerin, kasabaların, kentlerin etnik boğuşmalarla kan gölüne döndürüldüğü, gerçeğin mafya liderlerinden sorulduğu, hapishanelerde yazarların, bilim adamlarının çürütüldüğü, devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği, politikacıların çoğunun iktidar labirentlerinde kaybolduğu ya da çıkar peşine düştüğü, erdemin, dürüstlüğün, onurun unutulduğu, kültürün kültürfizikle karıştırıldığı bu şiddet, soygun ve ikiyüzlülük toplumunda birçok kişi, tıpkı benim gibi, herkesin ‘şıkıdım şıkıdım’ oynamadığının farkında.Ama acaba reklam rekabeti, ün ve çıkar hırsı ile gözleri kararmış olanlar yeterince farkında mı?
    Böyle bir toplumda ‘kültür’ün yeri ne?
    Soru bu..."

    "Onat Kutlar, Ase'nin Ölümü"

    Onat Kutlar 30 Aralık 1994 tarihinde Cafe Marmara'da Arkeolog Yasemin Cebenoyan ile birlikte oturuyorlarken
    terör örgütü tarafından bombalı saldırı düzenlendi. Olay yerinde Yasemin Cebenoyan https://imgyukle.com/i/VpAnVG
    hayatını kayberken Onat Kutlar ağır yaralandı kaldırıldığı hastanede 11 Ocak 1995 tarihinde hayatını kaybetti. "aydın" insanlarımızdandı onlar, aydın diyorum zira bu kelime şuan ayaklar altına alınmış olsa da bu ülkede bir avuç aydın da var, ve onları unutturmamak adına da uğraş vermeye devam edeceğiz...


    Ahmet Cemal'de Onat Kutlar'ı sık sık anar ve bu durumu şöyle dile getirir:
    "Onat Kutlar'ı yitirişimiz gibi, yitirdiğimiz her gerçek aydının yokluğuyla birlikte bir darbe daha yiyoruz!.."

    Diğer insanları pek bilmiyorum ama kaybedilen her gerçek aydından sonra bu ülkede biraz daha yalnız ve biraz daha eksik hissetmemek elde değil, zaten bir avuç olan bu insanların yerine de kimseler yetişmiyor Onat Kutlar'ın dediği gibi "para, ün ve iktidar hırsının göz bürüdüğü" bu sözde ve sahte aydınlara insanın kendini yakın hissetmesine imkan var mı?

    Aydın yetiştirebilme bağlamında özürlü olan bu toplumun niteliklerini Onat Kutlar 7 Kasım 1993 tarihindeki yazısında şöyle açıklıyor:

    "Nasıl bir toplum olduk? Nasıl bir gençlik yetiştiriyoruz?.. Okullarından mantık derslerini kaldırmış, değerli öğretmen ve eğitimcilerini ya dışlamış ya da küstürmüş, tam bir çürüme ile kirlenmiş, kısa yoldan köşe dönmeye koşullanmış, tüm medyasında bir bayağılaşma yarışına girmiş, eleştirel bakışı da, belleği de, moral değerleri de yitirmiş bir toplumun küçüklerinden de büyüklerinden de ne bekliyoruz?..

    Onat Kutlar'a "Gündemdeki Konu" kitabına İlhan Selçuk'un yazdığı önsözden bir bölüm ile şimdilik veda edelim;

    "Onat Kutlar omurgalıbir yazardı, belkemiğinden yoksun sürüngenlerden değildi. İnsan eliyle enlem ve boylamları çizilmiş dünyamızda doğrultusu hiç şaşmadı. Kolay gibi görünen bu erdemi koruyabilmek, sanıldığından çok güçtür. Yaşadığımız yıllarda pusulasını şaşırmış aydınlar öylesine çok ki elini sallasan ellisi, saçını sallasan tellisi... Onat, çağdaş Türkiye'nin bir 'önsöz'üdür; çünkü sanatın, yazının uygarlığın 'sonsöz'ü yoktur; üstelik,biliyorum ki bu kısacık 'önsöz' , Onat için hiç mi hiç yeterli değildir.Yaşasaydı, daha neler yazabileceğini düşündükçe yitirdiğimizin ne olduğunu çok daha çarpıcı biçimde duyumsuyorum.Ne var ki bu yazıyı bir ölünün değil, bir dirinin kitabına önsöz gibi yazdığımı da söylemeliyim.Onat yaşarken diriydi, öldükten sonra da diri kalacak."

    Ahmet Cemal benim şimdiye kadar en çok içselleştirdiğim yazardır, yaşanmışlıkların bize kattığı olgunlukları destekleyen yazarlar ayrı bir öneme sahip oluyor o yüzden tesadüf eseri bir kitabına denk gelişimin ardından bu okuduğum dördüncü kitabı ve elimde beş kitabı daha mevcut bir yazarın tüm kitaplarını alma gibi bir takıntım hiç olmadı ama ilk kez bir yazarın tüm kitaplarına baş köşemde yer veriyorum bir kitabı daha kaldı onu da yakın bir zamanda getirteceğim...

    Ahmet Cemal üzerine daha çok söz söyleme ve söyletme amacımın altında yatan sebebi Ahmet Cemal'den dinleyin:
    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Yüzlerce deneme yazdı bu yankıyı oluşturmak adına onlarca çeviri yaptı, bir ömür boyu kiralık bir apartman dairesinde yaşadı para ve pulu reddederek yardıma muhtaç olan insanlara onlardan habersiz yardım etti. Öğrencilerine hep sevgiyi aşıladı bu nefret çağını sevgiyle aşabilecek olduğumuza inandı ve en önemlisi düşünmeyi öğretmek adına çaba sarf etti bunun da geri dönüşüne yurtdışında okuyan bir öğrencisinin yıllar sonra yolladığı bir kartta "konular önemli değil ben sizden düşünmeyi öğrendim hocam" diyordu, bir öğretmenin bu hayattaki en büyük kazancı da bu değilmi..?

    "Hayatı boyunca çevirdiği ve o zamanlar sayısı kırka yaklaşan kitaplar, yazdığı kitaplar ve sayısını bilmediği onca yazı, gerek yönettiği gerekse yayımlanmasına katkıda bulunduğu onca dergi, evinin hemen hemen bütün duvarlarını kaplayan kitaplığı, yetiştirdiği ve yetiştirmeye, birlikte bir şeyler üretmeye çalıştığı onca öğrenci -hayır, bunların hiçbirine, ama hiçbirine yer yoktu. Bütün bunları herhangi bir "resmi" bildirim formunda "varlığım" diye gösterebilmesi mümkün değildi."



    Bu durumundan ben daha önce bahsettim tekrar tekrar bahsedeceğim bu alıntıyı bankadan kredi talebinde bulunmak için gittiğinde yazmıştı, bu ülkenin gerçek sanatçı ve aydınına verdiği değerin azlığını ya da yokluğunu ifade etmek için bu alıntıyı daima kullanacağım. Ahmet Cemal'i bu olay çok etkiler çok trajik bir konudur milyonlarca kişinin çevirdiği kitapları okuduğu bu ülkede banka memurunun maddi bir varlık gösteremediği için ve maaşını yeterli görmediği için vermediği kredinin talep formunda oluşan maddi boşluğunu ifade ediyor bize Ahmet Cemal...

    "Hep küçücük azınlık olan bizler kendi kuytuluklarımızda burası için, bu ülkenin insanları için bir şeyler üretmeyi hep sürdürdük. Adlarımızı, adlarımızın kalıcılığını, yüzlerimizin sonradan hatırlanıp hatırlanmayacağını bir an bile düşünmeksizin, hiçbir alacalı rengin peşinden koşmaksızın, hep bir sepia tonunun silik soyluluğuyla yetinerek, çalışmayı sürdürdük."


    Tahmin edeceğiniz üzere burada mevcut olan sahte aydınlara bir sitem mevcut. Gazetede köşeyazarı olan Ahmet Cemal'in gündemdeki bir olaydan yola çıkıp yazdığı bir eleştiri metni bu, topluma hiçbir katkı sağlamadan tabiri caizse sürekli ağlayan, sürekli yakınan "sözde aydınlara" verdiği bir cevap bu günümüze bakarak yorumlarsak ne kadar haklı olduğunu görüyoruz çünkü Ahmet Cemal adının kalıcılığının yok olması pahasına gündemdeki her konuda halkını uyardı o da diğer gerçek aydınlar gibi unutlmanın kurbanı oldu kendi yazdığı kitapları okunmuyor sözleri unutuluyor lakin o sahte aydınlar hâlâ en ön safta Siyasi pozlar ve medyatik olaylarla gündemimizde bizim asıl gündemimiz sahtelikle dolu ne zaman gerçekleri görmeye başlayacağız bilemiyorum ama bu ülkenin gerçek vatansever sanatçılarının hiçbir zaman değer görmediğini çok iyi biliyoruz ve bu gerçekler bir yerde yankılanacak çünkü yazdıkları yansıyacak bazen bir çift göze ve bu gözler bu aydınlara kayıtsız kalmayacak..

    "Kimi zaman bazı yazılarımı "fazla Atatürkçü" ya da fazla "Kemalist" bulanlar var. Öylelerine yanıt olarak, Atatürkçülüğü ya da Kemalizmi "fazla" kaçırmayalım derken nerelere gelmiş olduğumuzu anımsatmak, sanırım yeterli olacaktır."

    Diyor Ahmet Cemal bu cümleler çok değerli üzerinde düşünmemiz gerekiyor..

    "Türkiye Cumhuriyeti'nin bir üniversitesinin Eğitim Fakültesinde, adı "Türk Eğitim Tarihi" olan bir ders olsun, ama bu derste öğrencilere Köy Enstitülerinin, Halkevleri'nin, Tercüme Bürosu'nun adı bile edilmesin; başka deyişle, cumhuriyetin ilanından hemen sonra başlayan Türk Aydınlanması'nın temel taşları suskunlukla geçilsin - Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan öç, Cumhuriyet gençliğinin eşsiz bir cehalet uçurumuna itilmesiyle sonuçlanmıştır."


    Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan en büyük öç "Bozkırın Kıvılcımları"mı yetiştirme görevi üstlenen nitelikli üst eğitim kurumu olan Köy Enstitülerinin kapatılması oldu bunu da başka bir eserden bir alıntı ile daha iyi ifade etmek istiyorum Mahmut Makal'ın mezunlar ile yaptığı konuşmaların derlendiği bir kitaptan;

    "
    Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)


    Son olarak Sevgi Kültürü üzerine bir yazısını paylaşıp bitireyim:

    "Sevgililer günlerinde sevgili olduklarını etrafa göstermek için ortalığa dökülenler in sevgililiklerini hiçbir zaman inandırıcı bulamadım. Tıpkı, sevgiyi bir eyleme ve insandan insana yönelik bir sorumluluk kaynağına dönüştürmekten kaçınanların sevgilerini de hiçbir zaman inandırıcı bulamadığım gibi... Sevgi kültürü, toplumun, daha doğrusu sürünün, sevgileri sınıflandırma ve girdikleri sınıfa göre değerlendirme hastalığının, bir insana onu sevdiğinizi hangi koşullar altında söylemek ya da söylememek gerektiğini saptamaya kalkışan korkunç faşizmin karşısına çıkmaktır. Sevgi kültürü, sevmenin eyleminden ve beraberinde getireceği sorumluluktan kaçmamaktır. Sevmek, kimi sevmek olursa olsun, artık bu dünyada onun için de var olabilmektir.. Yaşamımda... ansızın yaşadığından korkup ya da her nedense, kendine yakıştıramayıp, yaşadıklarını inkar yoluyla sevgilerini kirletenleri de tanıdım... sevgileri sorumsuz yaşayabileceklerini ve böylesininin sevgi olabileceğine kendini inandırmış olanlarla da karşılaştım..."


    "İnsanları değiştiremezsin / Sadece onlara sevgi verebilir / Ve o sevgiyi almalarını bekleyebilirsin..."

    John Donne


    https://youtu.be/n8u24QCtj1Y
  • 195 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Orta Çağ köylüsünü mü, 1950’lerin Türk köylüsü ve köy yaşantısını mı okudum emin değilim. İnsan şaşıp kalıyor, nasıl yani, nasıl bu kadar kötü şartlar olabilir diyor. Eh şehirli için pek anormal bir yorum değil elbet. Annemiz babamız, onların anne ve babaları zaten bu yokluğu bir şekilde görmüştür. Yokluk derken, gerçekten yokluk.

    Köy Enstitüleri kapatıldığından beri insanların dilinden düşmedi. Konu hakkında bilgisi olanı da olmayanı da, ah o “Köy Enstitüleri” der durur. Cahilliğin bitmesi için, kurtuluş gözüyle bakılıyordu. Ama türlü sebepler, türlü siyasi oyunlar bu enstitülerin yaşamasına izin vermedi. Enstitü tek başına bir işe yarar mı? Yaramaz. Bu okuduğumuz kitapta yaramadığını görüyoruz. Çünkü devlet buna eğilmelidir. Devlet yok derse, atanan öğretmen var edemez. Yapabildiği şey zaten sınırlı olacakken, yokluğun olduğu köylerde yaşam mücadelesine dönüşecektir. Eğitim mi, o hak götüre, yaşarsa yine iyi…

    *

    Mustafa Kemal, Gazi ve Atatürk olmadan önce cahillikle savaşın planlarını yapıyor, Milli Mücadele döneminde ki beyanlarında bu konuları ele alıyordu. 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Türkiye Eğitim Kongresini açıyor ve konuşmasını yapıyordu. Tarihine dikkat edin, daha Cumhuriyet kurulu değil, düşünsenize Ankara’daki Meclisin idam fermanı yayınlanmış, Kurtuluş Mücadelesi yapılmamış, İzmir ve İstanbul düşman işgalinden kurtulmamış. Yıl 1921 eğitim kongresi… Bu büyük bir düşün değil; ayağını yere sağlam basan, geleceği cephede planyan bir adamın inancıdır. Ki birer birer yapıyor zaten söylendiklerini. Cumhuriyet ilan edildikten sonrada görüyoruz ki, en önemli kaynak hep eğitime aktarılıyor. Yalnız bir sorun var, eğitimli denebilecek genç insanlar yok, neden? Çünkü hepsi savaşlarda yitip gitmiş, elde kalan sayı yetersiz. Kısa sürede öğretmenler yetiştirilmiş, örgütlenmeler yapılmış, seferberlik başlatılmış. Bunlar yıllara yayılmış, daha sonra Üniversite reformu gerçekleştirilmiş, Hitler’in gazabından kaçan profesörler ülkemize sığınmış. Kabul etmişiz ve tüm (olan, olmayan) imkanları sağlamış, bu bizim en büyük şanslarımızdan biri olmuştur. Açılan bölümlerin haddi hesabı yoktur lakin yine yetersizdir. Çünkü nitelikli insan sayısı azdır, zaman lazım, zaman en büyük düşman olup çıkmıştır.

    Bazen eksik okuma, bazen eksik bilgi insanları yanıltabiliyor. Cumhuriyet tamamlanmış bir proje değildir. Yapılmak istenilenler ülkenin dört bir yanında başarıya ulaşmamıştır. Özellikle köy halkı zor şartlarda yaşamlarını sürdürmüştür. Yanlış anlamayın, şehir insanları da bolluk içinde yaşamıyordu. Ülkenin o seferberlik dönemlerini okuyunca görüyoruz ki, bakan, milletvekili hep yokluk içinde, kıt kanaat geçiniyor. Adları var o kadar. Doktoru, öğretmeni, az olan mühendisi hep yokluk içinde. Herkes yaşadığı güne bakıyor, ülkeye bir şey kazandırmaya çalışıyor. Müthiş bir azim, bu azim bizde olsa, neyse… O insanların haklarını asla ödeyemeyiz bunu iyice anlamak gerekiyor. Çoğu bomboş evlerde, bir yatağın olduğu odalarda hastalıktan ölmüştür. Ölürken bile el açmamışlardır kimseye, devletten yardım bile istememişlerdir. Şimdi ise öğrencilerin durumu ortada, öğretmenlerin ise eğitimden ziyade “maaş” beklentisi daha fazla. (Amacı eğitim olan Öğretmenlerimizi konu dışında tutuyorum.) Evet, yaşam için para gerekir lakin bazı meslekler önce meslek ahlakı gerektirir, para ilk öncelik değildir. Manevi değeri vardır, memlekete adam yetiştirmek kolay mıdır? Değildir, o çileyi en başta çekecek olanlardan biridir öğretmen, çünkü bu yola çekeceği çileyi de hesaplayarak girmelidir. Para kazanmak istiyorsa başka işler mevcut, öğretmenlik yapmak zorunda değildir. İyi şartlar hep olsun, kim istemez? Neden öğretmen çile çeksin, tabiki çekmesin ama durum bu. Mahmut Makal’ın çektiğinin %0,00001…’ine bile katlanabilirler mi? Ben katlanamam. Öküzün kıçından düşen gübre için kavga ediyor insanlar, sebep? Yakacak bir o var çünkü.

    Kitaba dönecek olursak, Mahmut Makal yaşadığı dönemi ve zorlukları yazarken kullandığı dil, üslup ve anlatış olarak büyük sükse yaratmış. Kitabın sonunda hem yurt içinde, hem de yurt dışında aldığı övgü yazıları var. Büyük isimler, büyük gazeteler. İnsan okuyunca bir kez daha şaşıyor. Şimdi döneme dönelim ve neymiş bu zorluklar bir bakalım, bakalım ki ayağımız çamura değse yüzümüz ekşiyen bizler, bu anlatılanların hangi kısmına katlanabilirdik?

    Günümüzde çarpıcı filmler yapılmadığı sürece, seviyesi düşük filmlerde öyle güzel köy hayatları gösterilir ki, insanlar mest olur oralara gitmeye çalışır. Köy var, köy var. Çilenin olmadığı köy köy değildir o başka şeydir. Köy denildiğinde aklınıza üreten, ürettiğini satan, toprağı işleyen köylü gelmesin. Sadece yaşamak için nefes alan köylüyü de hayal edin…

    Evler yağmurdan yıkılıyor, yiyecek ekmek yok, üç ay önce yapılmış ekmekler sulanıp yeniyor, yakacak yok, köylü öküzün kıçından düşen tezek için kavga ediyor, çünkü o tezek ile sınıyor, onu yakıyor, yemek yaparken onu kullanıyor, yemek derken ne bulurlarsa yemek o, aklınıza köy bulgurundan yapılan pilav falan gelmesin, onlar lüks, yağlı pilav düşünmeyin hayli hayli lüks, giyecek yok, on yıllık pantolon, on yıllık gocuk, onunda her yeri yamalı, yaması gocuktan daha pahalı hale gelmiş, dolabınızda kaç kaban vs. var bir kıyaslayın, ben kıyaslayınca utanıyorum, bir tarafta yaşamak için mücadele eden insanlar, bir tarafta istediğimiz şeylerden bazıları olmayınca dünyaya küsen bizler.

    Makal’ın anlattığı köye Ara Güler’in fotoğrafları hayat vermiş. Ara Güler’i yakın zamanda kaybettik, nur içinde uyusun. Kimdir derseniz, İlber Ortaylı; Ara Güler olmasaydı, İstanbul hatıralarının büyük bir bölümüne sahip olamazdık diyordu, çünkü kimse fotoğraflamıyordu onun gibi diyordu. Köyüde fotoğraflamış, gözümüze ilk çarpan şey ayakkabı. Özellikle kadınların ve çocukların ayakkabıları yok. Kışın dahi yok, yalınayak gidip geliyorlar, ayakkabısı olanlara bakıyorsun, önümüze koysalar korkudan ağlarız o derece.

    Köy yaşamı toz pembe değildir, hayatı toz pembe yaşayan insanların, köy ve köylüye bakış açısı farklıdır. Bilmediğimiz konularda fikir yürütmek sanki bize verilmiş bir vazife gibi her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Ege’nin köyü başka, doğu’nun köyü başkadır. Şirince’ye şarap almaya gitmekle, doğuya öğretmenlik yapmaya gitmek aynı şey değildir. Bilmem anlatabildim mi.

    "Doğu’nun adı çıkmış. Burası Anadolu’nun göbeği sayılır. Çektiklerimize bakıyorum da, acaba Doğu’dakilerin durumu daha kötü olabilir mi, diye tüylerim ürperiyor. Oturulur bir ev, soğuktan korur bir giyecek, karın doyurur yiyecek, az buçuk yakacak olmayınca, nasıl karşı konulur kışa?" #57839473

    Kış, kar var, evlerin damı dayanıklı değil, kalın giysiler yok, ayaklar açıkta, insanlar ısınamıyor, çocukların büyük bir bölümü hastalıktan kışın ölüyor, ölümün kol gezdiği yerde, öğretmen nasıl ders yapıyor derseniz yapamıyor, okul diye tesis edilen dört duvar çöküyor, su içinde, her yer çamur, batmışsın, el yüz kir içinde, yıkanmak mı, ne yıkanması, vücut simsiyah, artık katman oluşmuş, temizlik yok, ayaklar simsiyah.

    Ulaşım yok, ayda bir belki posta geliyor, gelen posta üç aylık, köye gelmesi keyfe keder, gazete geldiğinde gündem başka, başbakan değişiyor köylünün haberi yok, köylü yaşam derdinde, artık başka düşüncesi yok. Öğretmeni pek sevmezler, gavur icadı geliyor onlara, öğrettikleri de gavur icadı. Pek istemiyorlar, o yüzden hacı, hoca, şık, şeyh, molla, hafız daha önemli. Yiyecek yemekleri yok ama, şık hastaymış, yemek lazımmış, ısınamıyormuş, hemen elde ne var ne yok toplatılıp götürülüyor. İnsanlar yine sömürülüyor ve bunu düzeltmek imkânsız. Eğer ağzını açarsan dinden çıkıyorsun, başlıyorlar konuşmaya, gomünissttin, gomünissst! Eh enstitüler de bu yüzden kapanmadı mı? Bu yalandan! İşte Demokrat Parti böyle bir ortamda iktidar oldu, köylü gelirse Allahtan, gelmezse yine Allahtan diyor, yaşarsa şükür, ölürse kader diyordu. Ama hakkı olanı almak bir türlü aklına gelmiyordu, ne yapsınlardı, ellerinden ne gelirdi düşüncesi hakim.

    Evet zor şartlar altında yaşayan insanları ve köyleri bildiğimizi sanıyoruz ama pek bu bilginin yanına yaklaştığımız söylenemez. Hala benzer durumlar var, medeniyetten uzak köyler var. Devlet işte bunun için vardır, benim ödediğim vergi birilerinin cebine değil, ihtiyacı olan yerlerin gelişmesine kullanılmalıdır. Binlerce kitabım var, Makal öyle bir anlatıyor ki, sahip olduğum kitaplardan utanacak hale geldim neredeyse. Kitabım olduğuna sövecektim, az kalmıştı.

    Bu bir öykü değil, roman değil, mizah değil, yaşamın içinden gerçek bir kesit. Bu kitapta hayat tecrübesi var, yaşam zorluğu var. Tozun, kirin içinde, karın içinde, odasız, açıkta ders yapmaya çalışan öğretmenin yazdığı, insanları şok eden gerçekler var. Bu gerçekler fazla gelince ülkeye kitap yasaklanır ama yurt dışında çevrilir ve büyük övgüler alır. Kitabın son sayfaları bu yazılara ayrılmıştır, kesinlikle okuyun.

    Kısaca yazayım derken, biraz uzattım, kitabın size katacağı çok şey var. Özellikle ülkemizin gelişmesine katkı sağlayacağını hayal ettiğimiz öğretmenlerimiz bu ve benzeri kitapları çocuklara, gençlere okutmalıdır. Milli ve insani bilinç, özellikle bu dönemde ihtiyacımız olan şeylerin başında gelmektedir. Ellerinde binlerce liralık telefonlarla dolaşan çocuklara birileri yokluğu göstermeli. Yoksulluk her yerde olabilir, şehir ya da köy seçmez yokluk lakin kitabı okuduğunuzda ülkemiz sınırları içindeki köy ve köylerden bahsedildiğine inanmayabilirsiniz, size aşırı gerçek geldiği için inkarı seçebilirsiniz, bunlar yaşandı ve yaşanıyor.

    Yaşadığımız hayatın değerini bilelim derim, çünkü zorluk falan çektiğimiz yok, çoğu şımarıklığımızdan ibaret olan şikayetler diyebilirim. Şımarığız bunu kabul edelim, dürüst olalım kendimize.

    Mutlaka okuyun, okutun. Okuduğunuzda hangi çağdan kesitler okuduğunuza pek inanmayacaksınız…
    Bir akşamüstü fasulye sulamaktan dönüyordum Mencilis’ten. Tam sığırın köye dağılma vaktine rastlamıştım. Birbirinin anasına babasına ilenerek ineklerin ardından düşen pislikleri avuç avuç topluyorlardı. Kul Hasan’ın karısı derler, kır saçlı bir kadın var. Kollarını sıvamış, koca bir pislik yuvarlağını kucaklamış götürüyor tezek yapmak için...

    Laf olsun diye, ”Bre Mıcırlı nine, bu ne hal?” demiş bulundum.

    Tozdan beni göremiyordu, ama sesimden tanıdı. Biraz önce kavga ettiklerinden canı burnundaymış. Alay ettiğimi sanmış; bir kızdı, bir kızdı:

    ”Beni söyletme ağşamınan, git yanımdan! Eğlence sırası dail... Senin keyfin kirt, tuzun kuru he! Alem kazanır, galem yir. Bizim yerimizde olsan, sen ne devşirirsin gopa gopa!”

    Onun hali benim içimi yakıyor, benim sözüm onun içini... #57839911

    *

    İş bu inceleme Tuco Herrera 'ya ithaf edilmiştir. Cumhuriyeti anlamak, insanımızı tanımak, yaşanılanları okumak ve aktarmak bir nevi boynumuzun borcudur.

    Sağlıcakla...
  • Çarpık ve kör ceza mevzuatı, nerede dönerse dönsün masumu vuruyor.
  • 200 syf.
    Hayalimdeki Dünya çok mu ütopik acaba? Evrensel Barışın hakim olduğu bir dünya çok mu İmkansız?
    Hepimiz Adem Ve Havva çocukları değil miyiz?!
    İnsanlar Neden Kabil ve Habil kutuplarına ayrıldı?

    Soru değil aslında bunlar;sorun ve sitem içerir kelime kelime...

    Bu kitabı aslında, Marmara Depremi Yıldönümüne denk getirip okumak istedim. Kitap her ne kadar Van depremi ile ilgili yazılmış olsada...
    Ancak, sanırım, galiba, yazar 7.2 lik Erciş Depremi ile ilgili pek bişey yazmamış, bir kaç cümle dışında..
    Daha çok 77.2 lik Irkçılığa değinmiş daha çok.
    Değinmiş, yazmış ama, bazı paragrafları okumadan geçmek istedim. O kadar büyük bir zulüm, işkence (80 darbesi sonrasında) yapılmış olabilir miydi o masum insanlara ? Yazar, kitabın bir çok yerinde ideolojilerine değindiği için, açıkçası nesnel bir tarihi kaleme aldığından şüphe duydum.
    Zira yazar, daha çok, terör örgütü PKK yi paklama pesimdeymis gibi geldi bana yada öyleydi.
    Kürtlerin sorunlari üzerinden, - kaynağı belli olmayan bir kaç cümle ile- Türk Kürt karmaşası çıkarma ideali kokusu duydum bir çok yerinde kitabın.

    Her neyse, buna ayrıca deginicem. Şimdilik geçiyorum

    Kitapta en çok dikkatimi çeken, Müge Anlı ve Ahmet Kaya oldu. Çok uzatmayip ilgili bölümü aynen yazıyorum:

    Gece. Princess Otel’in lüks bir salonu. Parfüm ve alkol kokuyor. İpek ve
    tül, ışık ve gülüşmeler, müzik ve zarafet yüklü gece... Övgü dolu sözler kolon
    kolon yükseliyor... Kıskançlık ve gıpta, silikon ve botoks, haset, dekolte ve
    magazin sanatsallığı... Zamanın görgü kuralları ve zamanın görgüsüzlüğü
    aynı karelerde, iç içe...
    Gece. Sahne ışıklarının altına bir bir çağrılıyor ödüllendirilmiş olanlar.
    Magazinin zirvesinde olanlar ve magazincilerin bulmak için dip köşe
    aradıkları aynı sahnede boy gösteriyor.
    Ve “müziğiyle ülkenin geniş kesimlerinin gönlünde taht kuran, özgün
    müziğin önde gelen sanatçılarından Ahmet Kaya!”
    Çatal bıçak sesleri, kahkahalar alkışlar...
    Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödülünü alanlardan biri olan müzisyen
    Ahmet Kaya, salona şöyle sesleniyor:
    “Ben bu ödülü İnsan Hakları Derneği, Cumartesi Anneleri, tüm basın
    emekçileri ve tüm Türkiye halkı adına alıyorum, teşekkür ediyorum. Şu anda
    hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe
    şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klipi
    yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa
    Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum”
    Salon uğulduyor...
    “İnsan Hakları Derneği...”
    “Cumartesi Anneleri...”
    “Tüm basın emekçileri...”
    “Tüm Türkiye halkı...”
    “Bir Kürtçe şarkı...”

    Salon uğulduyor. Işığın karanlık yaydığı anlar vardır. Göz gözü görmez, ses
    sese ulaşmaz...
    “– Burası Türkiye! Vatan haini” diye bağırıyor Serdar Ortaç.
    Onun sesini Şenay Düdek bastırıyor: “– Sünnetsiz pezevenk...”
    “– Atın bu adamı... Kovuuuun... Vatan haini bu...” diye salonu çınlatıyor
    film yapımcısı Tunca Yönder.
    “– Hayvan oğlu hayvan” diye bağırıyor bir kadın; “Yürekli bir televizyoncu
    yok mu, size laf söyledi beyler, hepiniz böyle oturacak mısınız?”
    Kabadayısını arayarak inletiyor ortalığı. Adı, Nezihe Kazancı, Kanal 9
    televizyonunun Genel Yayın Yönetmeni.
    Ahmet Kaya, bütün bu uğultuya karşı şunları söylüyor:
    ‘‘Kürt halkını kabul etmeyenlere, böyle bir halkın varlığını kabul
    ettireceğim. Söylediklerimin arkasında da her zaman dururum.”
    Sonra bütün sükûnetiyle masasına yeniden oturuyor Ahmet Kaya.
    Ama durmuyor uğultu.

    “– O... çocuğu” diye başlıyor bağırmaya Müge Anlı.

    Ahmet Kaya ile Gülten Kaya’nın oturduğu masaya çatal, bıçak fırlatıyorlar.
    Magazin Gazetecileri Derneği’nin nesneleri ve özneleri ayakta. Kovdular
    oradan Ahmet ve Gülten Kaya’yı.
    Kovdular, lüks otelin güvenlik görevlileriyle, polisle...

    Evet, her ne kadar görüşünü,fikrini, düşüncesini sevmiyor olsa da bir "kadın" bu argo cümleyi sarfedebilir mi!? Yakışır mı bir kadının ağzına küfür? İnsanın ağzına hiç yakışmayan küfür, kadında ayrı bir çirkin durur. Yakıştıramadım!

    Bitmedi, Müge ile devam ediyorum, aynen şöyle geçiyor:

    Televizyon dünyasının sunucularından biri olarak Müge Anlı, Van’da
    meydana gelen depremin sabahında ekrana çıktı ve önce yardım talebinde
    bulunur gibi yaptı:

    “Biz vadandaş olarak el ele verelim. Çadır üretenler de çadır gönderecektir
    elbet” gibi sözler söyledi ve arkasından ekledi: “Her fırsatta, küçücük
    çocukların eline taş verip polise, mehmetçiğe attıranlar, devleti sadece zor
    günlerde beklemesinler... Canımız istediği zaman taş atıyor(sun)uz, dağlarda
    kuş avlar gibi avlıyor(sun)uz. Sonra zor günde de haydi Mehmetçik gelsin,
    haydi polis gelsin.”
    Böylece aslında bir yardım istemekten çok, bir kafa karışıklığının içinden
    dolanıp duran sözcükleri şunları izledi:
    “Herkes haddini bilsin.”

    Allah'ın 7,2 ile sarstigi Van'ı Sen 77,2 ile sarstigin Türkiye ile sanırım arkada bıraktın Müge anlı!
    Oysa bizler, bakkala giderken, sen varsın diye kaybolmaktan hiç korkmayan çocuklarla tanıdık seni !? ((;

    Müge Anlı, depreme çok üzüldüğü için, depreme maruz kalanlara “Herkes haddini bilsin” diyorsa, acaba hiç üzülmediği zamanlarda ne diyordur?
    Yazar da benim gibi merak ediyordur...

    Bunlar burda kaladursun, biz başa dönelim;

    Yazar, kitabın ilk bölümünde ırkçılığa değinip eleştiriyormuş gibi yapıp, kitabın sonlarında esas ırkçılığı yaparak paradoksa düşüyor.

    Yakın tarihe merakı olanlar mutlaka okumalı...
    Keyifli okumalar.
  • 248 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın içinde, suyun kimyasal yapısı ( İki hidrojen bir oksijenden, kısaca H2O olarak adlandırılan suyun nasıl oluştuğu konusundan başlanıp, çeşitli savlardan hareketle suyun yapısı anlatılır.), kullanım alanları ve su insan ilişkisi ele alınıyor.
    Endüstride, tarımda ve evde yanlış kullanılan su, ileri ki yıllarda büyük sıkıntılar yaşatabilir. Temiz su kaynaklarının sınırlı olduğu bir durumda, su kıtlığından çok, suyun darlığı ve suyun yanlış kullanımı esas sorunları teşkil ediyor.

    Temiz su kaynaklarından yararlanamayan milyonlarca insan olduğu kesin. Dünya üzerindeki su kaynakları eğer verimli bir şekilde değerlendirilirse, temiz su sorunu çok aza indirilebilir. Kitapta, suyun sanayide, tarımda kullanımı; tuzlu suyun işlemden geçirilerek temiz suyun elde edilmesi süreçlerinden de bahsediliyor.

    Özellikle BM gibi ulus üstü yapılar ve bunlara hizmet sağlayan çeşitli kuruluşların verdikleri raporlar önemli. Ama bu raporların gerçekliği sorgulanabilir.

    Suyun en fazla tarım ve endüstride yanlış kullanımından bahsediliyor. Bir bölge kuraksa buna uygun tarım ürünleri ekilmesi hem ülke kaynakları, hem de çiftçi açısından daha yerinde olur. Çok fazla suya ihtiyacı olmayan tarım ürünleri yerine, suyu aşırı derecede tüketen ürünlerin üretilmesi (örnek, mısır, pamuk, pirinç gibi) hem tarımın maliyetini artırıyor hem de toprağa zarar verebiliyor. Devletlerin tarım politikaları ile bunlar çözülecekken, hatalı planlamalar hem ülke kaynaklarını sömürür hem de yer altı ve yer üstüne zarar verebiliyor. Yanlış sulama neticesinde uzun vadede toprak, özelliğini, verimini kaybedip çoraklaşır. Suudi Arabistan gibi, temiz su kaynaklarının çok olmadığı bir yerde, paranın ve teknolojinin gücüyle çölde geniş tarım arazileri oluşturması çevreye zarar verdiği gibi gelecek nesillerinde sudan yararlanamama durumunu ortaya çıkartıyor. Buradaki üretim maliyeti çok olması yanında, toprağın hem yüzeyine hem de yer altına da zarar verebiliyor. Kitap da bunlar ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.

    Suudi Arabistan ile Hindistan aynı mevsim koşullarına sahip olmadıkları için aynı tarım ürünlerinin yetiştirilmesi beklenmemeli. Hindistan gibi yoğun yağış alan bir ülkede yapılacak tarım ile S. Arabistan gibi kurak bir yerde yetiştirilecek aynı tarım ürünleri maliyet farkını ortaya çıkartır. Mevsim, yağış miktarı, toprağın yapısı vb. durumlara göre üretilecek ürünler ona göre seçilmediği taktirde olumlu sonuç alınması zorlaşır.

    Örneğin, Türkiye'de çay ekimi için en uygun şartlar (toprak, yağış, nem, sıcaklık, arazi yapısı) Rize ilinde gerçekleştiğinden dolayı burası seçilmiştir (Bknz. Bir yeşilin peşinde #35606274)

    Yine bir 'kandırıldık' mefhumu ile karşı karşıyayız. Kitaptan edindiğim fikir bu oldu. Temiz su kaynakları üzerinden oynanan oyunlar üzerine yazılmış bir kitap. Birleşmiş Milletler' e bağlı çeşitli organizasyonlar tarafından hazırlanan raporlarda bir 'su krizi' ve 'su kıtlığı' n dan bahsedilir. Acaba gerçekten bir su kıtlığı var mı? Yoksa bunun altında bir katakulli mi var. Normal giden bir şey yok mu diye de düşünmeden edemiyor insan. BM'nin hazırlattığı raporların yanlış olduğu vurgulanıyor. Farklı coğrafi şartlar ve iklime sahip olunduğundan, dünyayı tek bir yere bakarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirtiyor. Bol yağış alan yerlerle az yağış alan yerlerin eşit olarak değerlendirilmesi yanlışlığına vurgu yapıyor. Dünya üzerinde adil bir su dağıtımı yapıldığı takdirde su kıtlığı ortadan kalkabilir.

    Suyun fiziki (coğrafi, iklim), sosyal (yararlanma), siyasi (kullandırma, savaş) ve ekonomik durumu anlatıyor.

    Su kıtlığına yol açan etkenlerin, sadece yemek, içmek ve temizlik amacıyla kullanılan sudan kaynaklı olmadığını; özellikle tarım alanlarında yanlış kullanımın (ya da sulu tarım olmayacak bir yere su taşıma), endüstriyel kullanımının (süt, kahve, kağıt, şeker, ayakkabı, kıyafet vb.) ileriki yıllarda su sorununa yol açabileceğinden bahsediyor.

    Suyun özelleştirilmesi ve Türkiye gibi ülkelerde damacana (PET) su ile su temini de anlatılıyor.

    Kapitalizm kendi çıkarları için her şeyi tüketir. Bunun bir örneği de sudur. Hayatın temel yaşam kaynağı olan suyun, gelecek açısından savaş bile çıkartabilecek duruma gelmesinin kısa ve anlamlı bir hikayesi anlatılır.

    Kitap büyük boy, 248 sayfa ve sık dizgiye sahip. Normal kitap boyutunda olsaydı daha da kalın olabilirdi. Yazar çok önemli bir konuyu irdelemeye çalışmış. Herkese hitap eden bir kitap olmadığını özellikle belirteyim. İlk çıktığında merak edip almıştım. Uzun zamandır okunmayı bekliyordu, onu da aradan çıkardım. Tavsiye ederim, epey bilgiye ulaşabilirsiniz. Ayrıca şu an Kitapyurdu sitesinde çok ucuza satılıyor (22/05/2019). https://www.kitapyurdu.com/...nufacturer_id=143733 (2,78 TL) Sepetinize atabilirsiniz. İyi okumalar.

    Notlar:
    --- Türkiye örnekleri daha fazla verilebilirdi.
    --- Türkiye tarım alanları ve buralarda yapılan tarım faaliyetleri hakkında kısa bilgi verilip, bir durum tespiti yapılabilirdi.
    --- Dizin kısmı olmaması büyük eksiklik.
    --- Yararlanılan kaynaklar arka sayfada bir arada verilebilirdi.
    --- Türkiye de faaliyette bulunan yerli ve yabancı firmaların adları ve markaları yazılabilirdi.
    --- Bu kitabı 17-21 /05/2019 tarihleri arasında okuyup, 22 /05/2019 tarihinde ise 1000Kitap'a ekledim.
  • Cemşid'in, memleketinden ilk ayrılışıydı. Lise ikiye kadar okumuş, buna rağmen liseden mezun edilmişti. Son sınıfa geçtiğinde ilçede aylarca süren sokağa çıkma yasakları ve çatışmalar yaşanmış, okula gidemeyen öğrencilere, sokağa çıkma yasağı kalktığında diplomaları verilmişti. Neredeyse hepsinden bir an önce kurtulmak istermiş gibi, bütün son sınıf öğrencileri mezun edilmişti. O kadarla kalmamıştı. Cemşid'in bazı arkadaşları sokağa çıkma yasakları devam ederken yapılan operasyonlarda ölmüştü. Kimileri sıkıştıkları apartman bodrumlarında yakılmış, cenazeleri tanınmayacak hale geldiğinden DNA testleri sonucunda aylar sonra kimlikleri tespit edilebilmiş, ancak ondan sonra aileleri çocukları için bir mezara kavuşabilmişti. Öyle ki, ölüm sıradanlaşmış, yıkımlar, kıyımlar günlük hayatın parçası haline gelmişti. Ölümden daha acı olansa ülkenin geri kalanının ve bütün dünyanın sessizliğiydi. 
    Cemşid çok düşünmüştü o günlerde, öfkeden kudura kudura, çaresizlikten çırpına çırpına düşünmüştü. Bir şeyler yapmak istiyor ama hem ne yapabileceğinden bir türlü emin olamıyor hem de aklına getirdiklerine cesaret edemiyordu. Bir çokları gibi Cemşid'in ailesi de yakın bir köyde akrabalarına sığınıp aylarca yirmi altı nüfuslu bir evde yaşamak zorunda kalmıştı. Bir yıl böyle geçtikten sonra sokağa çıkma yasakları kaldırılmış, göç etmek zorunda kalanlar geri döndüklerinde bir harabeyle karşılaşmışlardı. Ne başlarını sokabilecek bir evleri ne de işyerleri kalmıştı. Kasabada her yer viraneye dönmüş, taş üstünde taş kalmamıştı. Cemşidlerin evleri de, evlerinin altındaki bakkal dükkânları da yerinde yoktu artık. Geriye taş ve moloz yığınından bir şey kalmamıştı. İşte o günlerde Cemşid başka bir şehre göç etmeye karar verdi. Babasının bir bakkal dükkânı yoktu artık, işsizdi ve evdeki yedi kişinin bir şekilde geçinebilmesi gerekiyordu. 
    Lise arkadaşlarından birinin önerisiyle gelmişti Bodrum'a, Türkiye'nin tatil cennetine. Ekmeğini kazanmak için, eve biraz da olsa para yollayabilmek için. Başka çaresi yoktu, evde eli iş tutabilecek tek kişi oydu artık. İşleri hal yoluna koyana kadar çalışıp ailesinin geçimini sağlamak zorundaydı. İş bulmak kolay değildi, hele kendisi gibi gençlerin doğru dürüst bir işte çalışması imkânsız gibiydi. Toplumu kuşatan kamplaşma nedeniyle milyonlarca benzeri gibi Cemşid de potansiyel düşman olarak görülüyordu. Bodrum'da hemşerisi olan bir restoran sahibi onu işe almayı kabul etmişti. Bulaşıkçılık yapacaktı, elinden başka iş gelmezdi zaten. Sahile yakın bir yerde, büyük bir mekândı burası. Çalışanların çoğu kendisi gibi Kürttü, içlerinde en yenisi Cemşid olmuştu. Diğerleri yıllardır turistik bölgelerde çalışan deneyimli işçilerdi. Bir çoğu yarım yamalak da olsa yabancı dil öğrenmiş, işin her türlü inceliğini, hinliğini kapmıştı. Zaten esmer olan tenleri güneşin altında iyice bronzlaşan bu kara gözlü, kara çocuklar Cemşid'e daha ilk günden sahip çıkıp abilik yapmışlardı. Hepsi de ülkede yaşananlardan dolayı öfkeliydiler, ama hayat devam ediyordu bir yandan. Gece yarısına doğru iş bitip de hepsi hemen giyinip süslenip o yorgun hallerine rağmen Bodrum'un gecelerine '' akıyorlardı''. 
    Cemşid'i de yanlarına katmak için her gece ısrar etseler de Cemşid gitmeme konusunda inadını sürdürüyordu. Bir akşam iş sonrası herkes bir yerlere dağılmıştı, Cemşid de her gece yaptığı boş sahilde, bir şezlongda oturup sessizce denizi izliyordu. 
    Dalgalar ayaklarına vuruyor,su arada köpüklenerek, azalıp çoğalıyordu. Sahilin öbür ucundan gelen müzik sesiyle uyumlu lazer ışıkları gökyüzünün gri karanlığını dolduruyordu. Kumsalda yürüyüşe çıkanlar Cemşid'in arkasından umursamazca yürüyüp geçiyordu. Cemşid onların seslerini, konuşmalarını duyuyor ama dönüp bakmıyordu. Gözünü sakin denizin sonsuzluğuna dikmiş; olup bitenleri, bütün yaşananları yeniden yeniden düşünüyordu. Geçen yıl bu zamanlar, onlar apartman boşluklarındaki o büyük vahşeti yaşarken muhtemelen buralar yine böyle cıvıl cıvıl, böyle neşeliydi. Ve daha dünyanın bir çok yeri acılar içinde kıvranırken, bir çok yer tıpkı Bodrum gibi o kahrı bilmeden yaşayıp gidiyordu. Buna bir türlü akıl erdiremiyordu. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı, her şey bu kadar basit olamazdı. Tamam ateş düştüğü yeri yakardı ama hayat olduğu gibi devam etmemeliydi. Uzayın boşluğuna savrulup yok olmuyordu acılar. Nereye gidiyordu peki bunca acı, bunca yaşanmışlık neyi değiştiriyordu? Biz insansak bunları kimdi? Bunlar insansa biz kimdik? Hepimiz insansak...Hayır, hepimiz birde insan olamazdık, insan türü dışında yeni bir tür oluşuyordu muhakkak. İnsan türünü küçümseyen, hor gören, yeni bir canlı vardı artık, kendini yarı tanrı gibi gören bir tür belki de. Konforlu küçük saraylarını '' ötekilerin '' üstüne inşa eden uyduruk, sahte tanrılar. Yarı tanrı olmakla ezilen dışında bir seçenek yok muydu artık ?
    Pazardan aldığı ucuz bir şort vardı üzerinde. Yavaşça denize yürüdü. Hem düşünüyor hem yürüyordu. Su ılıktı, deniz sakindi. Uzakta, açıkta bir kaç lüks yat demirlenmişti. Ay ışığıyla birlikte, yatlardan süzülen ışıklar denizin karanlık yüzünde hafifçe oynaşıyordu. Su göğsüne gelene kadar yavaşça yürüdü Cemşid. Hızla yüzmeye başladı sonra. Her kulaçla biraz daha uzaklaştı sahilden, sahilde bıraktığı sorunlardan. Hiç bir şey düşünmeden yüzdü bir müddet. Yüzmeyi Dicle Nehri'nde öğrenmişti, kendine güveniyordu ama yine de fazla açılacağının farkındaydı. Bir an bile geri dönüp sahile bakmadı. Hep yüzdü ileriye, daha da uzağa. Deniz daha adil bir dünyaydı sanki; burada olmak, denizin koynunda, daha güvenliydi. '' Boğulmak nasıl bir şeydir acaba? '' diye geçirdi aklından. Sonra Ege'de boğulan binlerce mülteciyi hatırladı, çocukları, bebekleri, Alan Kurdi'yi. Hayır, deniz de adil değildi, burada da eşitlik yoktu. Lüks yatlardan birine yaklaşmıştı artık. Yüzerek yanından geçmek istedi. İyice yakınlaşınca bir kaç kişinin bir masanın etrafında oturmuş içki içtiğini, gülerek, bağırarak konuştuğunu gördü. Yatın kenarından yüzerken artık kimseyi görmüyor ama seslerini duyuyordu. Ne konuştuklarını pek anlamıyordu; hem sarhoşlardı, hem de hepsi aynı anda konuşuyordu. Teknedeki kadınların neşeli kahkahaları duyuluyordu. Sessizce yüzerek geçti lüks yatı. Bu esnada, konuşulanlardan bir cümleyi net olarak duyabildi.
    '' Lan oğlum bir gün daha kalalım, Bodrum'da yanmayana insan mı denir lan?'' 
    Cemşid durdu denizin içinde, kulaklarında çınladı tekrar tekrar aynı cümle, '' Bodrum'da yanmayana insan mı denir? '' Daha hızlı yüzmeye başladı; yorulana, nefesi tükenene kadar durmadı. Yavaş yavaş dibe doğru gittiğini hissediyordu artık. Kalan gücüyle kulaç atmaya çalışıyor ama suyun üstünde duramıyordu. Tuzlu suyu yutmaya başlamıştı, son bir çırpınışla tekrar yüzeye çıktı, aksırıp öksürdü, tükürdü, su yutuyordu, tekrar dibe doğru gitti. '' Bodrum'da yanmayana insan mı denir? ''Suyun altındaki sessizlikte tek cümle duyuluyordu, kulaklarında müthiş bir basınç hissediyordu. Giderek artan bir uğultunun arasından o cümleyi duyabiliyordu yine de. 
    '' Bodrum'da yanmayana insan mı denir?'' Baygınlıktan ayılır gibi aniden canlandığını hissetti. Kendini yukarı doğru itti hızla. Suyun üstünde oynaşan ışıkları görebiliyordu ama bunlar yıldız kadar uzaktı sanki. Bir türlü yetişemiyordu, kendisi ışığa doğru gittikçe ışık uzaklaşıyordu adeta. Ciğerleri patlamak üzereydi, gözleri kapandı, her şey karardı bir an. Yüzeye değil de dibe doğru mu yüzmüştü yoksa? Bir an incecik bir buz tabakasını deliyormuş gibi serinlik hissetti başının tam üstünde, sonra kafası suyun üstüne çıktı, derin bir nefes aldı, tuzlu suyu kustu öksüre öksüre. Sırt üstü uzandı, yıldızları görmeye çalıştı, çok azdılar, ama oradaydılar işte. Bütün gücünü toplayıp kulaç attı sahile doğru.
    '' Bodrum'da yanmayana insan mı denir?'' Cevabı bulmuştu.
    Yarı tanrı olmakla ezilen olmak dışında bir de insan olmak vardı, insan kalabilmek diye düşündü. Bodrumda yanmayana, bodrumda yananlara yüreği yanmayanlara insan mı denir? Daha bir güvenle yüzdü sahile, binlerce yıldır değişmeyen cevap hep aynıydı oysa, mesele insan kalabilmekti, bedeli Cizre'de bodrumda yanmak da olsa.