• TÜRKİYE İLE İNGİLTERE

    M. Kemal Hareketinin emperyalist devletlere karşı olmadığı, silahlı çatışmanın başladığı dönemde de sık sık dile getirilmişti. Ege'yi temsilen 23 Ağustos 1919'da Alaşehir'de toplanan kongre, oybirliğiyle aldığı bir kararla, İngiliz Generali Milne'ye çektiği telgrafta şunları bildiriyordu:

    "İzmir İli ve Balıkesir bağımsız sancağı, Türk ve Müslümanların birlik olarak düzenli örgüte bağlı milli kuvvetleriyle savundukları nokta, sadece Yunanlıların haksız ve hilekâr saldırılarına ve bu işgal saldırılarında işledikleri cinayet ve kötülüklere engel olmaktan ibarettir.

    **İtilaf (İngiliz, Fransız vs.) devletlerine karşı çıkma fikri, hiç kimsenin aklından geçmeyen boş bir düşüncedir.** Bundan dolayı, Büyük Kongre (Alaşehir), bütün düşünen insanlık tarafından haklılığının ve meşruluğunun onaylanacağı inancında bulunduğu Kuvayı Milliye eylemlerinden, **Müttefik birliklerine karşı saldırı anlamı çıkarılmasını, şu kesin gerçekler karşısında büyük bir insafsızlık sayar.**

    Kongre bundan dolayı derin üzüntüsünü sunar. Küçük Asya'da Müttefik Devletler Başkumandanı bulunmanız nedeniyle, daha çok kan dökülmesini önlemek amacıyla, **Yunan birliklerinin şimdiki yerlerinden daha ileri gitmemeleri için emir buyuracağınız konusundaki soylu açıklamanız, Kongre üyelerini derin bir minnet, şükran hissiyle duygulandırmıştır.**

    Pek soylu ve pek insancıl olan şu asil arzu, kuşkusuz ki, en büyük övgülere değer, yüksek ve soylu bir yaklaşımın ürünüdür. [1]

    [1] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. İstanbul 1977, sayfa 21.
  • Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • ....köylülerle birlikte toprağı, pronoia(Bizans), beneficium, feodum(Batı Avrupa), kat'ia(Klaik İslam), ikta( İran ve Anadolu Selçukluları), tımar, zeamat ve has gibi isimler altında .......askeri aristokrasinin mensupları, köylülerin teorik olarak devlete ödemeleri gereken vergileri"devlet adına" mahalinde toplamayı ve kendilerinin teorik olarak hazineden almaları gereken "maaş"larını mahsup etmeyi yüklenirler.... Hakim aristokrasi fiyef/dirlik dağıtımı yoluyla kendi kendisini rantı yerinde toplamak, köylülüğü yerinde denetlemek, kanun ve nizamı yerinde uygulamak, dışsal saldırıya... derhal karşı koymak üzere, üreticilerin tepesindeki paralel üst katman olarak ülke sathına yayılır.
    ....
    Bütün Ortaçağ toplumlarında, ülkeyi başka türlü yönetmenin nesnel imkansızlığı nedeniyle başvurulan fiyef/dirlik dağıtımı, daima fiyef dağıtan(lar) ve fiyef alan(lar) arasında, kral ile büyük baron(süzeren), süzeren ile kendi vassalı arasında, sultan ile ikta'ları arasında, padişah ile has ve zeamet sahipleri ve tımar'lılar arasında, imparator ile pronoia'cılar arasında, kısacası merkez ile taşra arasında sürekli bir gerilim ve çatışmayı beraberinde getirir....Herhangi bir fiyef/dirlik dağıtımı sistemi, çeşitli fiyef/dirlik sahiplerinin bulundukları mahalde özerklik eğilimleri peydahlanmaları potansiyelini de mutlaka yaratır.
    Halil Berktay
    Sayfa 101 - Cem Yayınları
  • ...hiçbir toplum kendi iç gelişmesinin elvermediği bir aşamaya sırf dışsal etkenlerle ulaşamaz.
    Halil Berktay
    Sayfa 95 - Cem Yayınları
  • (Haşa) Sultan Vahdettin'i (radıyallahu anh) "hain" ilan edenlere cevap...

    Birinci ve ikinci bölümde yaptığımız açıklamalardan başka şu üç delil de İngiliz baskısını doğrular mahiyettedir:

    1 - Damat Ferit Paşa Hükümeti'ne İngiliz baskısıyla yazdırılan bu fetva, yine İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu'ya dağıtılmıştır.

    2 - Bu konuda önemli bir delil de M. Kemal Paşa'nın kurdurttuğu Anadolu Ajansı'nın yayınladığı haberdir.

    Kazım Karabekir Paşa'nın belgelediği bu haber şöyledir:
    "İngilizlerin İstanbul'da ve emirleri altında bulunan hükümet ('hükümet' diyor, Sultan Vahdettin değil) marifetiyle teşkilatı milliye aleyhine bazı fetvalar çıkartmak üzere istimal-i cebir ettikleri (zor kullandıkları) istihbar olunuyor (haber alınıyor). İşgali vuku bulan Millet Meclisi bir takım tevkifat ile mefluç bir hale getirilmeden Zat-ı Şahane'nin (Padişah'ın) ve Millet Meclisi'nin müzahiri itimad olan bir heyet-i vukela iş başında iken böyle fetvalar elde etmeye muvaffak olamayan Ingilizlerin işgal ile Zât-ı Şahane'yi (Padişah'ı) esir ve Salih Paşa kabinesinin cebren iskat ettikleri (zorla susmaya mecbur bırakma) ve Millet Meclisi'ni keenlemyeküm (yok) hükmüne koyup ve Ferit Paşa gibi sırf kendilerinin emrine tabi bir adamı sedarete çıkardıktan sonra efkar-ı umumiye'yi (kamuoyunu) iğfal maksadıyla bu gibi teşebbüslerde bulunmaları ve sırasıyla bir takım fetva ısdar etmeleri (yayınlatmaları) ihtimalden baidi (uzak) görülmez". [1]

    3 - Amerikan gizli belgeleri, yayınlanan fetvanın İtilaf devletlerince dikte ettirildiği ve akıllıca olmadığını belirtiyor. [2]

    Görüldüğü üzere, fetvanın İngiliz baskısıyla Şeyhülislâm'dan alındığı aşikardır. Başka aşikar olan bir husus da, İngilizlerin destek ve baskısıyla dördüncü defa Sadrazamlık koltuğuna oturan Damat Ferit Paşa'nın [3] birinci derecede rol oynadığıdır.

    Ayrıca son zamanlarda akademisyenlerce yazılan kitaplarda da fetva konusunda Damat Ferit Paşa suçlanırken, **Sultan Vahdeddin'in (radıyallahu anh) bu fetva ile ilişkisi bulunduğuna dair ifadelere yer verilmemektedir.**

    Mesela Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Açık Öğretim Fakültesi için hazırlanan, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I, adlı eserinde (sayfa 87), **sadece** Damat Ferit Paşa'yı suçlamaktadır.

    Aynı şekilde Prof. Dr. Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, (C.I, İzmir, 1987) adlı kitabında (sayfa 195- 196) **sadece** Damat Ferit Paşa'yı suçlamaktadır.

    KAYNAKLAR:
    [1] Kazım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul, 1988, sayfa 595.

    [2] Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye'nin Kurtuluş Yılları, İstanbul, 1978, sayfa 88.

    İkinci dipnota kadar olan kısmı (biz kısalttık) aktaran: Mehmet Kafkas, Milli Mücadele'de Öncüler I, Nil Yayınları, İzmir, 1991, sayfa 163-164.

    [3] Mehmet Kafkas, Milli Mücadele'de Öncüler I, Nil Yayınları, İzmir, 1991, sayfa 157-159.
  • Batı Oryantalizmi(Şarkiyatçılığı), bir bütün olarak İslam tarihine bir -binbir gece masalı- havası içinde bakıyor; onu belli belirsiz bir nostaljinin konusu, egzotik ,olağanüstü ve çağdışı bir olay olarak görüyordu. 20. yüzyıl başı Oryantalizmin bir dalı durumundaki Türkolojiye göre, 11.yüzyılda İslam uygarlığı alanına girmelerinden önce Türkler, her türlü uygarlık başlangıcından yoksun, sadece savaşçı ve yıkıcı bir güç idiler. Bu fatihler, Bağdat'ı almalarından sonra ortaya çıkan Türk-İslam devletlerine kendilerinden hiçbir şey katmamışlardı; Söz konusu siyasi kuruluşlar, uygarlık namına gerçekleştirdikleri her şeyi, İran-İslam geleneğine borçluydular. Bu kadar geri, tipik hayati faaliyeti bu denli yağma savaşçılığından ibaret bir kavim(!!!), Osmanlı İmparatorluğunu da, zaptettiği yerlerin Müslüman olmayan nüfusundan yararlanarak ve bütünüyle Bizans kurumlarını taklit yoluyla kurmuş olmalıydı. Türklerin Bizans ile temas öncesinde mutlak bir gerilik içinde bulundukları fikri, böylece, Osmanlı devleti ve uygarlığının Bizans'ın halefi olduğu fikriyle örtüşüyordu.
    ...Oryantalizm, dört yüzyıl boyunca Batı'nın Osmanlı yayılmacılığının tehdidi altında yaşamış olmasının intikamını, şimdi Batı hegemonyası döneminde, Türklerin Avrupa'dan sürülmeye, hatta Anadolu'da dahi başkalarınca yönetilmeye müstahak oldukları anlamına gelen, zıt bir teoriyle alıyordu.
    Halil Berktay
    Sayfa 40 - Cem Yayınları
  • Saz ya da çamur kulubelerde barınıp tarla süren, çömlek yapanların dünyası ile, mermer saraylarda oturan, ayinleri yöneten, savaşa tahtırevanla gidenlerin dünyası arasında korkunç bir uçurum vardır...... Olanca Özgür İrade yönetenlerde yoğunlaşmıştır. Kaderse yönetilenlerde....
    Halil Berktay
    Sayfa 27 - Cem Yayınları