• Memleketimizde örf ve âdetler konusunda 1975 yılında cereyan eden bir tartışma ve bir mahkeme kararı, bircok gerçeklerin ortaya konması için iyi bir vesile teşkil etmistir. Hatırlanacağı gibi, 1750 sayılı
    Üniversiteler Kanunu'nun 3. maddesinin b bendinde üniversitelerin görevleri sayılırken şöyle deniliyordu: "Öğrencilerini bilim anlayışı kuvvetli, tarih şuuruna sahip, vatanına, örf ve âdetlerine bağlı, milliyetçi ve sağlam düşünceli aydınlar.... olarak yetiştirmek". Ankara Üniversitesi ve Cumhuriyet Halk Partisi buradaki "örf ve âdetlerine bağlı ve "milliyetçi tabirlerini Anayasa' ya aykırı sayarak Anayasa
    Mahkemesi'ne müracaat etmis, Mahkeme de bu bendin iptaline (iki muhalif oya karşılık çoğunlukla) karar vermişti. (sf 79)

    (Gerekçesinden bir parça)

    Örf ve âdetin oluşması için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur. Bunlardan biri süreklilik, öteki de inanıştır. Çok uzun zamandan berí süregelen ve halkın inanışı ile canlılığını koruyabilen örf ve âdetin, uygulamada zorunlu
    bir nitelik kazanabilmesi, daha doğrusu hukuksal bir değer taşıyabilmesi için, ayrıca yaptırım ögesini de içermesi gerekmektedir. Bu değerdeki yöresel örf ve âdetlerin özel hukuk alanında, özellikle ticaret hukuku alanında örnekleri çoktur ve sosyal yaşamda etkileri büyüktür. O kadar ki, halkın benimseyerek sürdüregeldiği örf ve âdetleri, giderek hukuk kuralları hâline getirme eğilimi XIX.
    yüzyıl başlarında belirli bir teorinin temelini oluşturmuştur. Ancak çağdaş uygarlık
    düzeyine ulaşmak için büyük ve hızlı atılımlar yapması gereken yurdumuzda örf ve adete bağlı bir düzenin egemen olması düşünülemez. Cünkü toplumun gereksindiği dinamizm, çoğu kez yüzyılların geçmişten sürüklenip getirdiği
    ve özniteliği durgunluk ve belirsizlik olan örf ve âdetlerle çelişki hâlindedir. Atatürk Devrimleri, yurdumuzun sosyal, endüstriyel ve kültürel yönlerden gereksindiği dinamizmin bir sonucu olmuştur ve bu dinamizm Türk toplumunda
    etkinliğini her zaman koruyacaktır. Su hâlde Cumhuriyetin geleceğini güvence altına alacak olan genç kuşakları, yüzyıllar öncesi toplum düzeninin gerrksindirdiği ve yarattığı örf ve afetlere bağlı tutmak, onları modern Türkiye'nin üniversitelerinde örf ve adet yönetiminde ve doğrultusunda yetiştirmek, Atatürk devrimleri ve bu devrimlerin temelini oluşturan ilkelerle bağdaştırılamaz.
    (sf 137-138)
  • 317 syf.
    Ali Fuad Başgil’i genellikle Gençlerle Başbaşa eseriyle tanırız. Ancak Din ve Laiklik eseri de benim gibi cumhuriyet tarihini, ilkelerini tanıma ve bilme noktasında kendini yeterli görmeyen biri için iyi bir kaynak oldu. Bu yüzden incelemede yanlış bilgi verirsem yorumunuzu yazarsanız sevinirim :)

    Ali Fuad Başgil birinci dünya savaşında savaşmak üzere okulu terk edip savaş bittikten sonra Fransa’da öğrenimini tamamlayan bir adam. Hukuk alanında ihtisas yapmış hem Fransa’da hem Türkiye’de önemli görevlerde bulunmuş. Örneğin Ankara’da Roma Hukuku profesörlüğü yapmış. Bir dönem siyasete atılmış sonraları cumhurbaşkanlığına aday olsa da tepki ve baskılar sonucu geri çekmiş. Yazarımızın yurt dışı tecrübesi olması benzer şekilde laikliğe geçiş yapan ülkelerle ülkemizin geçişini değerlendirme adına çok dikkat çekici. Çünkü kitabın birden fazla yerinde Avrupa ve Türkiye’de dini alanda laikliğin getirisini karşılaştırmış. Kendisi kitabı 1950’lerde yazmış ve kitabın bir yerinde yorum yapmaktan kaçınıp özgür olmamasından yakınması gerçekten üzücü bir durum olarak göze çarpıyor:
    “Hükümet elinin ve gözünün girdiği mâbedde iman ve akide çürür ve çöker. Sovyet hükümeti, vaktiyle Çar'ın Rütenlere tatbik ettiği bu şeytani tedbiri bugün Rusya'daki Müslüman ve Hıristiyan bütün halka tatbik etmektedir. Bize gelince, son otuz senelik devre içinde, bizde bu mevzuda tutulan yol ve tatbik edilen usul hakkında kanaat beyan edemem. Çünkü bu hususta hür değilim. Okuyucumun beni mazur görmesini ve olup bitenler üzerinde bizzat kendisinin düşünmesini rica ederim”

    Başlangıçta İslam hukukundan bahsetmiş kitapta yazar. Dinin ne olduğunu anlatmış. İleriki sayfalarda yazacağı eleştirilerden önce islam hukukunda din hürriyetinden bile bahsetmiş. Örnekler vermiş. Kimsenin dinine, yaşamına, ritüellerinin pratiğine karışılmamasından bahsetmiş… Dönemin dine bakışını anlatmış. Dine yöneltilen sorulara kendi cevaplarını vermiş ve birçok yerinde mütevazi tavrını ortaya koymuş ve kendi alanının bu olmadığını söyleyerek yorumlarını yapmış. #79645145 Kendisinin dini bilgisi bugün din alanında konuşan, yorum yapan birçok çapsız insana göre çok da fazlaydı bence. “Nedendir, bilmeyiz; bu memlekette aydın geçinenlerden bir çoğu kendilerini din mevzuunda katolık misyonerleri kadar mütehassıs sanıyor ve dinden, Müslümanlıktan bahsediyor, birer ihtisas adamı edasiyle konuşuyor ve yazıyorlar. “ 70 sene önce de böyleymiş şimdi de böyle. Değişen hiçbir şey yok. "Aydın" geçinenler dahil olmak üzere halkın çoğunluk kesimi mevzu din olunca cahilliğimizi sergiliyoruz.

    Daha sonrada laikliği tanımlamaya başlamış, ne münkirliktir laiklik; ne de devlet düşmanlığıdır, demiş.
    “Lâiklik, diyorum, ne münkirliktir, ne de hususiyle din düşmanlığıdır. Lâiklik din ile devletin birbirinden ayrılması; dinin mâna ve ruh âleminde ve ferdin, hususî hayatı ile ailesi hariminde , devletin de madde ve cisim âleminde ve cemiyetin umumî hayatında hükümran olması demektir. Lâik devlette din vatandaşın ruhunda ve ahlâkıyatında, hususî ve manevî hayatında, devlet ise cisminde ve umumî münasebetlerinde hüküm süreceğine göre; ferdin ruh u ile cismi birbirinden ayrılmış ve iki ayrı kumanda merkezine bağlanmış olacaktır.”
    Daha sonra da diğer ülkelerin laikliği nasıl uyguladığından bahsetmiş. Diğer devletler din ve devleti ayırmışlar ancak dine ve o dinin pratiklerine müdahale etmemişlerdir demiş. Bir kıyaslamaya gitmiş yani.
    “Bugün lâik Fransa, İtalya ve Belçika'da Hıristiyan din adamları tarafından idare edilen tam teşkilatlı birçok enstitü ve üniversiteler mevcuttur. Hıristiyanlık bu müesseselerde bütün incelikleri ve ahkâmiyle okutulmakta ve değerli genç din âlimleri yetiştirilmektedir. Bizim bildiğimiz ve az çok neşriyatını takip edebildiğimiz, Fransa, Belçika ve İsviçre gibi memleketlerde her sene dini mevzular etrafındaki kitap, mecmua, gazete neşriyatı hayret edilecek bir yekûn tutmaktadır.”

    Bir sonraki adım olarak da ülkemizde uygulanan laiklikten bahsetmiş. Kendisi medreselerinin ömrünü tamamladığını düşünüyor. Artık faydalı olamadıkları için kapatılmasının doğru bir karar olduğunu düşünüyor. Fakat bunu söylemekle beraber sitemini de dile getiriyor. Diğer ülkelerde din ve devlet işleri ayrılmasına rağmen bizde devlete bağlı din sistemi getirilmiştir diyor. Devlete bağlı sistemini de şöyle tanımlamış. #79546450 Devletin dinin işlerine karışmasının laikliğe aykırı olduğunu düşünüyor. Devlet dine, pratiklerine, uygulamalarına, ritüelin diline karışıyorsa orada laiklikten bahsedilemez diyor. #79488042 Devletin medreseleri kapattıktan sonra yapması gereken halkın ihtiyaçlarını giderecek, sorularına cevap verecek din adamları yetiştirmesiydi diyor.
    “Bugün dini tâlim, tedris ve neşir hakkının tam ve teminatlı bir himayeden mahrum olduğu memleketler arasında, esef ederim ki, Türkiye'miz de vardır. Bizde dini tahsil veren ve tedrisat yapan müesseseler yani medreseler, 1926'da çıkan "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" île kapatıldıktan sonra, bugüne kadar Müslümanlığın yüksek ilmi, kelâmiyat ve bediiyatı okutulmamıştır. Ve bu uzun devre içinde, tabiatiyle, Türkiye'de din âlimi de yetişmemiştir. Kabul edelim ki, eski medreseler modern devrin ihtiyaçlarını karşılayacak bir durumda de-ğildi; fakat bunlar kapatıldıktan sonra, gönül isterdi ki, yeni müesseseler kurulsun ve cemiyetin muhtaç olduğu yüksek din adamları ve âlimleri yetiştirilsin. Bu yapılmadı."

    Doktor azdır tıp fakültesi kurulur avukat az olur hukuk fakültesi kurulur öğretmen sayısı az olur eğitim fakültesi kurulur peki din adamı azlığı? #79488661 Devletten dinin ayrıldığı söylenmiş fakat halkın kalbinden de mi söküp atıldı da uzun süreler bu ihtiyaç karşılanmamış. Halkı hurafelerden kurtarmak için hurafelerin yuvası olarak görülen medreseler, tekkeler, zaviyeler kapandıktan bir süre sonra yine gayri meşru olarak din adamları ortaya çıkmayacak mıydı? Bu din adamları yine o medreselerde görev yapan insanlar olmayacak mıydı? Yine miadını doldurmuş kurumun hocaları bu ihtiyacı karşılamayacak mıydı? Nitekim bildiğim kadarıyla öyle de olmuş ki uzun bir dönem baskı altında yine aynı insanlar tarafından dersler verilmeye devam etmiş. Diğer devletlerde dini neşriyat olarak basılan kitap sayısı çok çok fazla. Ancak orada baskı denince kitap basımı anlaşılıyorken bizde fiziki baskılar anlaşılıyor. Halkın manevi ihtiyaçları uzun süre karşılanmamış gibi görünüyor. #79473134 Başgil’in iddiasına göre cahil reformcuların türemesi de cabası #79163743

    Başgil, dinlerin devlet işlerine dahil olmasının artık mümkün olmadığını söylüyor. Tabi bunu ifade ederken ne kadar özgürdü kendisini ne kadar hür hissediyordu onu bilmiyorum. Kitabın sonunda ise ekler kısmında “Yüksek İslam Enstitüsü’ne ait teşkilat projesi” ve “Diyanet İşleri Teşkilatı Kanun Tasarısı” ismiyle iki kanun teklifiyle kitabını bitirmiş. Sonuç olarak laikliğin doğru ancak ülkemizde uygulanış biçiminin oldukça yanlış olduğunu ifade ediyor. Benim anladığım kadarıyla gerçek laiklik bu değilken #79486936 Aslında gerçek laiklik buymuş #79547636 Herkese iyi okumalar.
  • "Yeni Türkiye"nin üzerinde bir Necip Fazıl hayale­ti dolaşmaktadır ve buna dair çok sayıda örnek verilebi­lir. Örneğin, "Türk tipi başkanlık" tartışmalarının Necip Fazıl'ın "Başyüce"sinden esinlenmediğini kim iddia edebi­lir ki? Başyüce, milli iradeyi şahsında somutlaştıran, "dev­let benim" diyen, iman, ahlak ve aklı birleştiren, adeta ilahi bir güç tarafından özel bir görevle dünyaya gönderilen, her şeyin en doğrusunu, en iyisini, en güzelini bilen bir figür olarak, bugün bize kimi hatırlatmaktadır?
    Türk tipi başkan, tam da başkanlık sisteminin doğasına aykırı bir şekilde bütün denge-kontrol mekanizmalarından arınmış olarak koltuğunda oturacak, burjuva demokrasi­sinin temel iddialarından kuvvetler ayrılığı ilkesi göz ardı edilecek, başkan istediği zaman Meclisi feshetme yetkisine sahip olacak, kendisini herhangi bir kanun ile bağlı his­setmeyecek, ağzından çıkan her söz emir ve kanun telakki edilecektir. Tıpkı Necip Fazıl'ın Başyücelik Devleti'nin te­pesinde yer alan Başyüce figürü gibi. Üstelik Necip Fazıl'ın ütopyasında, Başyüceler Kurultayı'nın Başyüce karşısında küçük de olsa göreli özerk bir hareket alanı, zorlaştırılmış olsa da Başyüce'yi görevden alma yetkisi vardır, öngörülen başkanlık modelinde ise Meclise böyle bir yetki verilme­mektedir. "En az üç çocuk" tartışmasını ve iktidarın evlilik ve do­ğum politikalarını hatırlayalım. Türk sağının bütün özne­leri gibi yeni Türkiye'yi inşa eden siyasi özne ve mensupları da, "doğum kontrolü"nün Batı'nın bir oyunu olduğuna ve yeniden bir "cihan devleti" olmamızı engellemek adına sah­nelendiğine inanmaktadırlar. Nüfusla, özellikle genç nü­fusla güç arasında doğrusal bir ilişki kuran bu yaklaşımın vardığı yer doğal olarak, evliliklerin ve üremenin teşviki olmaktadır. Aile zaten bütün sağ ideolojilerde toplumun te­mel direğini oluşturmakta, hem Necip Fazıl'ın ütopyasında hem iktidar kadrolarının tahayyül dünyasında buna uygun bir nitelik taşımaktadır. Ahlaksızlığı, yozlaşmayı, gelenek­sel değerlerden uzaklaşmayı ve gençlerin sapkın ideolojilere yönelmesini engellemenin yolu sağlam bir aile kurmaktan geçmektedir. Ancak mesele sadece sağlam bir aile kurmak değil, aynı zamanda çoğalmaktır. Batı'nın Türkiye'ye kurduğu doğum kontrol tuzağı boşa düşürülmeli ve aileler en az üç çocuk yapmalı, yeni Türkiye'nin inşasına bu şekilde harç koymalıdırlar. Yeni Türkiye'nin emek rejimi, yani çalışma yaşamı da, Necip Fazıl'ın "fabrika bacaları ile cami minarelerinin bir­likte yükselmesi" ve "işçi ile işveren arasındaki tezatlığın giderilmesi" ideali üzerine kurulmuştur. İktidarın herhangi bir sanayileşme politikası olmaması nedeniyle, fabrika baca­ları ile değil ama tekstil atölyeleri ile cami minareleri, Kuran kursları, tarikat ve cemaat evleri özellikle İstanbul' da iç içe geçmiş bir şekildedir ve yeni Türkiye'nin idealindeki işçi sendikaya ve greve değil, camiye, Kuran kursuna, cemaat ve tarikat evlerine giden işçidir. Sendikaya gidiyorsa da, bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin odağı olan, servet düşmanı sendikala­ra değil, milli ve yerli sendikalara gitmeli, sapık ideolojiler­den uzak durmalıdır. Yeni Türkiye'nin sermaye sınıfı Necip Fazıl'ın ütopyasındaki gibi aşırı sömürüyü zekatla dizgin­leyen, kontrol altında, gelir dağılımında adaleti gözeten bir nitelik taşımasa da, Başyücelik Devleti'nin idealindekine benzer bir işçi sınıfının yaratılması büyük ölçüde başarıl­mıştır. Ayakken baş olma hevesine kapılmayan, toplumsal hiyerarşideki yerini ve konumunu bilen ve buna itiraz et­meyen, devletine bağlı, vatansever, kendisine verilen görevi layıkıyla yerine getiren, biat eden bir işçi sınıfı vardır artık yeni Türkiye' de. Eğitim alanı da keza öyledir. Fiilen imam-hatipleştirilen orta öğretimle, "değerler eğitimi" adı altında dinselleşti­rilen ilköğretimle, zorunlu din dersleriyle, başı kapatılan kız çocuklarıyla, dini vakıflara, cemaatlere ve tarikatlara devredilen okul-yurt-derhane sistemiyle, "kininin ve dininin sahibi nesiller" yetiştirmek için gereken kompleks aygı­tın inşası büyük ölçüde başarılmış, bu "kampa aygıtı"ndan kaçış, özellikle çocuklarını özel okullara gönderemeyecek olan yoksul sınıflar açısından adeta imkansız hale gelmiş­tir. Bunun dışında, üniversiteler de, yeni Türkiye'nin ru­huna uygun bir şekilde dizayn edilmekte, üniversiteden eleştirel düşünceyi ve aklı üreten kurumlar olmaları değil, rejimin meşruiyetini yeniden üreten kurumlar olmaları beklenmektedir. Akademideki aykırı seslerin ve çıkışların neticesinin ne olduğu ise artık herkesin malumudur. Üremeden sanata, üniversiteden orduya, toplumsal ya­şamın her alanını kuşatmayı, toplumsal yaşamın her ala­nını adı konulmamış bir üst ilke, yani İslam ve onun Sünni yorumu ekseninde biçimlendirmeyi hedefleyen bir rejim inşası süreci halen devam etmektedir ve sadece birkaç ör­nek üzerinden göstermeye çalıştığımız üzere, bunda Necip Fazıl'ın ve Başyücelik Devleti ütopyasının büyük etkisi bu­lunmaktadır. Bu kitap yazılırken yeni Türkiye'nin inşasında nihai aşama olan yeni anayasa ve başkanlık sistemi tartışmaları bütün yoğunluğuyla devam etmekteydi. Başkanlıktan zi­yade, Başyüce figürüne öykünen, bu nedenle de Başyücelik olarak adlandırmanın daha doğru olacağı bir sisteme geçiş mümkün olacak mıdır, yoksa "süreklileşmiş kriz iradesi" anlamına gelen bu inşa süreci bir noktada duracak mıdır, buna henüz kesin yanıt verebilecek bir duruma değiliz. Kesin olarak bildiğimiz ise, politik formasyonlarını genç­lik yıllarında Necip Fazıl' dan alan kadroların Türkiye'yi on dört yıldır yönettiği ve kendilerinden önceki iktidarlar­dan farklı olarak, yeni bir rejim inşa etme misyonu doğrultusunda hareket ettikleridir. Yine kesin olarak bildiği­miz bir başka şey ise şudur: Bu inşa sürecinin başkanlıkla nihayetlenip nihayetlenmeyeceğine dair mücadele, hem bu kadroların hem de eskisiyle yenisiyle Türkiye'nin kaderini ve geleceğini belirleyecektir.
  • Bizce bugün Türkiye'de İslâmî sahada, yapılacak işle­rin ve ele alınacak mes'elelerin başında, diyanet işlerini yeniden tanzim edip teşkilatlandırmak ve vücuda getiri­lecek yeni teşkilatı devletten ayırıp, hiç olmazsa üniver­siteler gibi, muhtar bir müessese haline koymak gelir. Bunda hem diyanet, hem de devlet için faydalar var­dır. Bir kere diyanet için fayda vardır. Zira bu sayede diyanet işleri ve dini müessese ve teşkilat, hükümetin yani, netice itibariyle, her an değişen bir hava ve poli­tikanın baskısından kurtulacak ve kendine sahip, kendi mukadderatına hâkim bir müessese halini alacaktır. Devlet için de fayda vardır, zira bu sayede devletin lâiklik umdesi normal mânasını alacak ve bu umde, bu­ gün olduğu gibi, mantıksız ve kaypak bir mefhum ha­linde kalmaktan kurtulacaktır. Türkiye'de bugün diyanet işleri ve teşkilatı doğru­dan doğruya Başvekâlete bağlıdır. Diyanet İşleri Reisi ve ona bağlı bütün teşkilât ve personel Başvekilin emri altındadır Diyanet İşleri Reisini doğrudan, diğer diya­net teşkilâtı personelini ise dolayisiyle tâyin eden ve icabında, işten el çektiren hükümettir. Vakıflar devlete bağlıdır ve hükümetin emrindedir. Bununla beraber, Türkiye'de devlet lâiktir. Hayır, okuyucum! Bu olamaz, çünkü bunda mantık yoktur. Bu vaktiyle olabiliyordu, çünkü vaktiyle din ve devlet halife-sultanın şahsında birleşmekte, diyanet ve devlet işleri Hilâfet ve saltanat fonksiyonları şeklinde bir elde ve bir merkezde toplan­makta idi. Fakat bugün madem ki devlet lâiktir; o hal­de din ve devlet işleri birbirinden ayrılmak, biri diyanet diğeri de siyaset sahasında kalmak lâzımdır. Lâiklik esası üzerindeki bir devlette artık dinî teşkilâtı hükümet emri altında tutmakta bir mâna ve mantık yoktur.
  • Neşir hakkı din hürriyetinin en esaslı ve hayati bir cephesidir. Hattâ bu hak din hürriyeti prensibinden do­ğan hakların en ehemmiyetlisi ve neticeleri itibariyle en kıymetlisidir. Çünkü diyanet neşriyatla kendini koruya­cak, müdafaa edecek ve tekâmül imkânları bulacaktır. Dini neşriyat dindarlar camiasının ağzı ve dilidir. Bu neşriyattan mahrum olan bir memleketin dindarları, tıpkı dili koparılmış bir kötürüme döner. Buna mukabil dini neşriyatın teşvik gördüğü ve hür bir saha bulduğu memleketlerde bu neşriyat fevkalâde bir inkişaf göste­rir ve düşman neşriyatın en azılılarını bile susturur. Çünkü, ilmî ve hasbî olması şartiyle, dini neşriyat ruh­ları fetheder. Bundan dolayıdır ki, politikacılardan di­yanete düşman olanların en çok korktukları ve bu se­beple baskıya vurmak istedikleri hakda, dini mahiyette­ ki neşriyat hakkıdır. Fakat açıkça söylemelidir ki, dini neşriyatın diğer neşriyattan ayrı olarak, hususi maksat ve kanunlarla yahut, bazı memleketlerde yapıldığı gibi, el altından idare edilen hükümet emri ile, baskıya vu­rulduğu, yıldırma ve sindirme politikasına boğulduğu memleketlerde din hürriyeti yok olur. Hülâsa ibadet hakkı gibi, neşir ve telkin, talim ve tedris hakkı da din hürriyeti prensibinden doğan kudsi bir haktır. Bu hakkı yok edercesine tahdit edip baskıya vuran bir idarenin adamları, ne memleket içi siyasetin­ de, ne de milletlerarası münasebetlerinde din ve vicdan hürriyetinden bahsedemez. Ederse yalan söylemiş olur. İlâve edelim ki, bugün bu hakkın en geniş ve temi­natlı bir şekilde tanındığı ve himaye gördüğü memle­ketler Garp demokrasileridir. Bugün lâik Fransa, İtalya ve Belçika'da Hıristiyan din adamları tarafından idare edilen tam teşkilatlı birçok enstitü ve üniversiteler mev­cuttur. Hıristiyanlık bu müesseselerde bütün incelikleri ve ahkâmiyle okutulmakta ve değerli genç din âlimleri yetiştirilmektedir. Bizim bildiğimiz ve az çok neşriyatı­nı takip edebildiğimiz, Fransa, Belçika ve İsviçre gibi memleketlerde her sene dini mevzular etrafındaki kitap, mecmua, gazete neşriyatı hayret edilecek bir ye­kûn tutmaktadır. Bugün dini tâlim, tedris ve neşir hakkının tam ve teminatlı bir himayeden mahrum olduğu memleketler arasında, esef ederim ki, Türkiye'miz de vardır. Bizde dini tahsil veren ve tedrisat yapan müesseseler yani medreseler, 1926'da çıkan "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" île kapatıldıktan sonra, bugüne kadar Müslümanlığın yüksek ilmi, kelâmiyat ve bediiyatı okutulmamıştır. Ve bu uzun devre içinde, tabiatiyle, Türkiye'de din âlimi de yetişmemiştir. Kabul edelim ki, eski medreseler mo­dern devrin ihtiyaçlarını karşılayacak bir durumda de­ğildi; fakat bunlar kapatıldıktan sonra, gönül isterdi ki, yeni müesseseler kurulsun ve cemiyetin muhtaç olduğu yüksek din adamları ve âlimleri yetiştirilsin. Bu yapıl­madı.
  • https://www.mynet.com/...labilir-110106541939

    Korkutan uyarı: Marmara Denizi'ndeki fay hattı ile Bingöl-Yedisu fay hattında her an 7’nin üzerinde deprem olabilir

    TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Güney Marmara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Aysun Aykan, Marmara Denizi'ndeki fay hattı ile Bingöl-Yedisu fay hattında her an 7’nin üzerinde deprem olabileceğini iddia etti. Manisa ve Balıkesir çevresindeki hareketliliğe de dikkat çeken Aykan, "Bu bölgede 7’nin üzerinde deprem oluşturacak faylar var" dedi.

    Türkiye'de son günlerde art arda depremler yaşanıyor. 25 Haziran'da Van’da 5.5 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Bu deprem Saray Fayı ile Başkale Fayı arasında oldu; ondan önce 14 Haziran'da olan 5.7 büyüklüğündeki Karlıova Depremi Kuzey Anadolu Fayının üzerinde meydana gelmişti. Pütürge Depremi, Doğu Anadolu Fayı üzerinde oldu. Türkiye'de son günlerde yaşanan sarsıntılar farklı fay hatları üzerinde ve aynı zamanlarda oldu. Uzmanlara göre bunun sebebi kıta hareketlerinin yoğun olması.


    Bugün 5.5 büyüklüğünde depremin yaşandığı Manisa-Saruhanlı’da 7’ye yakın deprem üretecek çok sayıda fay hattı olduğunu belirten Aysun Aykan, "5.5 büyüklüğündeki deprem burada beklenen bir depremdir. Manisa ve Akhisar arasında Ocak ayından bu yana 5 binin üzerinde deprem meydana geldi ve çoğu 4’ün üzerindeydi. Bu Bölge için Manisa , Balıkesir ve Muğla çevresinde her an deprem oluşturacak çok sayıda fay var. Bu bölgede Balıkesir ve çevresinde 7’nin üzeri büyüklükte deprem üretme potansiyeline sahip fay hatları var ve özellikle Balıkesir- Gökçeyazı fay Segmentinin kırılma zamanı geçmiş; dolayısıyla heran bu fay hattı üzerinde deprem olabilir; bu fay 6.5’den büyük 7.2 büyüklükte bir deprem üretme potansiyeline sahiptir. Bu yüzden Balıkesir-Gökçeyazı Fay Segmentinin tehlikesine dikkat çekmemiz de gerekiyor. Genel anlamda depremler birbirini etkiliyor. Bir yerde deprem olduğu zaman hemen ucundaki yada yakınındaki faya enerji transferi oluyor; yer değiştiriyor enerji ve transfer olan yerde mutlaka eninde sonunda deprem meydana geliyor" dedi.

    "MARMARA'DAN ÖNCE YEDİSU FAYINDA BÜYÜK BİR DEPREM OLABİLİR"
    14 Haziran'da meydana gelen Karlıova Depremi, Bingöl- Yedisu Fayına doğru gerilim aktarımına neden olduğuna dikkat çeken Aykan, "Yedisu fayı henüz kırılmadı. Burada yapılmış olan çalışmalara göre bu fayın maksimum 7.5 büyüklükte deprem üretme potansiyeline sahip olduğu biliniyor. Yedisu fayı üzerindeki deprem tekrarlanma periyodunun, buradaki geçmiş depremler de göz önünde bulundurulduğunda; yaklaşık 245 55 yıl olduğu düşünüldüğünde, en son meydana gelen 1784 depreminden bu yana 236 yıl gibi bir zaman geçmiştir. Bu sonuca bakarsak fay her an kırılabilir. Marmara'dan önce Yedisu fayında büyük bir deprem olabilir. Kuzey Anadolu Fayı (KAF) üzerinde Marmara Denizi içinde var olan sismik boşluktan sonra en riskli bölge olan Yedisu Fayının sismik aktivitesinin dikkatle takip edilmesi önem taşımaktadır" diye konuştu.


    MARMARA'DA ÜRKÜTÜCÜ TABLO
    Aykan, "Bugüne kadar yapılan ulusal ve uluslararası çalışmalar şunu gösteriyor; 1999 depreminden sonra yaklaşık 30 yıl içerisinde Marmara Denizi'nde büyük bir depremin beklendiğidir. Aradan 20 yıl geçti, 10 yıl içerisinde 7’nin üzerinde maksimum 7.6 Büyüklüğünde bir deprem bekleniyor. İstanbul'un bulunduğu yer KAF’nın nerdeyse en batı ucu,Bingöl-Karlıova ise en doğu ucu. Geçmişe baktığımız zaman en son olan deprem doğuda 1939’da Erzincan ‘da başlayarak batıya doğru sırasıyla kırılarak 1942-1943-1944-1957-1999’da Kocaeli depremi ile Marmara Denizine kadar gelmiştir. Şimdi 14 Hazirandaki Karlıova Depremi ile fayın hareketi doğuya geçti ama batıda kırmadığı bir parça var; Marmara denizinde kalan bir parça; Bilim insanları sismik boşluk adını veriyorlar yani kırılma zamanı gelmiş ama kırılmamış parça Jeoloji Biliminde bu her an kırılacak bir parçadır. Bu yüzden Marmara denizi içerisindeki beklediğimiz depremi önemsememiz gerekiyor. Depreme hazırlık anlamında eksiklerimizi bir an önce tamamlamamız gerekiyor.
    Türkiye'de depremle ilgili çalışmalar, 1999 depreminden sonra hız kazandı. İstanbul’da depreme hazırlık anlamında, 2003 yılından beri çok sayıda çalışmalar yapılıyor. Hükümetimiz, üniversiteler sürekli bu konuda çalışmalar yapıyor, Yerel Yönetimler, belediyeler depremi daha az hasar ile atlatmaları için deprem master planlarını yapıp, yeniliyorlar. Fakat ülkemizin doğusu, özellikle kırsal mahalleler yapı stoğu anlamında zayıf yerlerden oluşuyor, taşıyıcı sistem içermeyen binalardan oluştukları için en ufak bir sarsıntıda yıkılıyor" ifadelerini kullandı.

    "DEPREM BİLİM KURULU KURULMASI ÖNEMLİ"
    Türkiye'deki depremler dikkate alındığında çok ölüm ve hasarın doğrudan fay hatları üzerinde kurulan yerleşim birimlerinde ve mühendislik hizmeti almamış binalarda meydana geldiğini vurgulayan Aysun Aykan, "Günümüzün teknolojisine baktığımızda biz artık depreme dayanıklı bina yapabiliyoruz, alüvyonu, kötü zemini iyileştirebiliyoruz. Fakat geriye bir tek sorun kalıyor, diri fay hattı üzerine yapılaşmanın olmamasını sağlamamız gerekiyor. Bunların hepsinde aynı anda tabi ki deprem olmayacak fakat, sırası geldiği zaman depremler olacak. Buralarda yapı stokunun belirlenerek, binanın güçlendirilmesi ya da kaldırılması gerekmektedir. Ayrıca; Türkiye’de Pandemi sürecinde Sağlık Bakanlığı tarafından kurulmuş ve başarılı çalışmalar yürütmüş olan 'Sağlık Bilim Kurulu' gibi, hem toplumun ve hem de resmi kurumların doğru bilinçlendirilmesi ve Türkiye’nin deprem araştırma politikasının belirlenmesi için “Deprem Bilim Kurulu” kurulmasında da fayda var" diye konuştu.