• İslâm medeniyeti, politika üzerine inşa edilmedi; hayat üzerine inşa edildi; hakikatin yoğurduğu, mayasını kardığı ruh üflediği hayat üzerine.

    Bu gerçeği gören, hatta iliklerine kadar hisseden ender düşünürlerden biri Nietzsche’ydi. Hıristiyanlığın da, modernitenin de hayatı inkâr ettiğini düşünüyor, “İslâm, hayat’a evet diyor” diyordu özenle.

    Hayat’ın inşası, idamesi ve nefes üflemesi, hakikat’le irtibatının kopmamasına, aksine, muhkem bir şekilde tesis edilmesine bağlı.

    Hakikatin olmadığı yerde, hakikatin hükümfermâ olmadığı bir dünyada, hayat yeşermez, çürür, çöle döner.

    Bizde hayatı hakikat inşa eder. Hakikat inşa ettiği için sahicidir ve ruh doludur hayat. Şiirdir. Şuurdur. Hakikatin şiarlarının şuura dönüşmesi ve şiire durdurması hayatı da, insanı da.

    Hayatımıza en az iki asırdır hakikat değil siyaset yön veriyor.

    Politika, sadede dünyaya sahip olma ve çeki-düzen verme kaygısı güder. Dünyayı dâr / yurt edinir; o yüzden dünyayı dar eder insana.

    Politika, insanın her şeyin merkezine yerleşmesi demektir. İnsanın her şeyin ölçüsü ve ölçütü katına yükseltilmesi, tanrılaştırılması.

    O yüzden, modern dünya politika üzerine kuruldu. Sonra, politikanın yerini ekonomi aldı. Ekonomi, “ekonomik insan” olarak adlandırılan ruhsuz bir canavar icat etti. “Ekonomik insan” denen canavar, insanı ruhsuzlaştırdı ve yok etti.

    Politikayla başlayan ekonomiyle başka bir evreye geçen dünya, insansız bir dünya artık. Postmodern dünya, insansız. Postmodern insan ise, dünyasız!

    Aslında genelde müslümanların özelde Türkiye’nin önünde insanı yeniden hayata döndürecek, insana dünyasını armağan edecek bir imkân var: İnsanlığın önünü açacak, insanca bir dünya kurulmasını sağlayacak bir imkân.

    Yaşadığımız zorluklara bakarak arabesk psikolojilere girmeye gerek yok. Fıtratını koruyan, dolayıyla kimyası bozulamamış, genetik kültürel kodları saflığını muhafaza eden insan tipi Müslüman insan tipi; özellikle de bu toprakların çilekeş insanı.

    Dünya, insan türünün geleceğinin tehlikeye girdiği bir yokoluş felâketinin eşiğine sürükleniyor! Güle oynaya hem de!

    İnsan türünün yokoluşunu durduracak kaynak, özsuyu bizde. Ama bunun bilincinde bile değiliz biz, ne yazık ki!

    Türkiye’nin İslâmî kesimleri, politikanın insanın fıtratını bozduğunu, insanı dünyayı kutsayan, fırsatperest, çıkarperest, konformist, dünyevîleşmiş ruhsuz bir makinaya dönüştürdüğünü iliklerine kadar yaşıyorlar ama bunu göremiyorlar!

    Yaşanan ruhsuzlaşmanın, sekülerleşmenin her şeyin politikaya indirgenmesinden kaynaklandığını farkedemiyorlar.

    Siyasî mücadele elbette sürecek. Ama politika hayatımıza yön vermeyecek; hakikat, hakikatin şaşmaz ölçüleri yön verecek -siyaset de dâhil- her şeye.

    O yüzden İslâmî bir hayat inşası için gayret göstermeliyiz. Masa, kasa kapmak için değil.

    Masa, kasa peşinde koşturursak, ortada hakikatten eser kalmayacağını çok iyi bilelim.

    Derdi hakikat olmayan bir politika en büyük derttir, felâkettir.

    Derdi hakikat olmayan bir hayat, bayattır.

    Derdi hakikat olmayan insanın, insan olma hasletlerini yitirmesi kaçınılmazdır.

    Hayatımızı politika şekillendiriyor son iki asırdır. Ama son yarım asır, hayatımız ruhsuzlaştı, her şeye politikaya endekslendiği için.

    Cemaatler, tarikatler, vakıflar hep politikanın ağlarında yaşama mücadelesi verilebileceğini sandıkları için sahiciliklerini yitiriyorlar.

    Her şeyi politikadan, devletten bekler duruma geldiler; ki bu, ruhlarını yitirmeleri ve canlı cenazeye dönüşmeleri demektir.

    İslâm’ın kilisesi yok. O yüzden İslâm’ın darbe yediği zamanlarda direnmesini sağlayacak kurumları da yok.

    Müslümanların İslâm’la irtibatlarını diri ve canlı tutan tarikatler ve cemaatlerdir.

    İslâm’ın kilisesi olmadığı için, İslâm’ın kan kaybettiği, müslüman toplumların hızla sekülerleştiği ortamlarda, laiklik, Kemalizm gibi ideolojilerin din katına yükseltilmesi kaçınılmazdır.

    İslâm son bir kaç yılda, daha önceki dönmelerde gözlenmediği kadar kan kaybediyor: İnsanlar, İslâm’ı terkediyorlar...

    Bunun en temel nedeni, politikanın / araçların hakikatin yani amaçların önüne geçmesi, insanların masanın ve kasanın peşinde koşturmaları, helal haram ölçülerini hiçe saymaları, kısacası, İslâm’a hakkıyla teslim olmadıkları için İslâm’ı hakkıyla temsil edememeleri, Müslüman kişilerin inandıklarıyla yaptıkları arasındaki uçurumun toplumun İslâm’dan soğumasına ve uzaklaşmasına yol açması...

    Unutmayalım: İslâm, tek başına yaşanmaz, müşterek yaşanır; ancak müşterek yaşandığında, cemaat hâlinde yaşandığında hak hukuk nedir, kardeşlik nedir, zorluk, fedakârlık, cefakârlık, kanaatkârlık nedir o zaman bilinir, tadı, lezzeti idrak edilir.

    Müslümanlar bir bedenin uzuvları gibidir, yoksa politikanın, ekonomik çıkar şebekesinin uzantıları gibi değildir.

    Yekvücuttur.

    Politik, ekonomik örgütlenmelerde kişi, kendini düşünür; cemaat birlikteliklerinde kardeşini.
  • Sedat Ergin

    Türkiye'nin kısa nükleer tarihi

    Soğuk Savaş yıllarında Türk Hava Kuvvetleri’ndeki pilotlar için prestijli görevlerden biri de ‘nükleer nöbet’ tutmaktı. 1960’lı yılların başlarından itibaren Türkiye’deki dört ana jet üssünde ABD nükleer başlıkları bulunduruluyordu. NATO çerçevesinde karar alınması halinde, Türk pilotların kullandıkları nükleer sertifikalı uçaklar, yüklenen başlıkları Varşova Paktı ülkelerinde belirlenmiş hedeflerine ‘bırakmakla’ görevlendirilmişti.

    Bunlar sırasıyla Eskişehir, Balıkesir, Ankara Mürted (Akıncı) ve Malatya Erhaç ana jet üsleriydi. Her bir üste nükleer kabiliyetli birer filo (önce F-100’ler, sonra F-104’ler ve ardından F-4’ler) bu göreve tahsis edilmişti. Nükleer nöbet, genellikle her bir filodan dört pilotun muhtemel bir nükleer görev emri halinde hemen nükleer başlıklarla havalanacak şekilde -24 saat aralıksız- hazır beklemesini gerektiriyordu.
    Nükleer nöbet sırasında, yan odada bir de ABD’li nöbetçi subay nöbet tutuyordu. Onun işlevi, nükleer görev emri çıktığında ABD Başkanı’ndan gelecek nükleer kodları bu başlıklara girmekti. Uçakların taşıyacağı bombaların aktive olabilmesi, yani nükleer yetenek kazanabilmesi ancak Beyaz Saray’dan bu kodların gelmesine bağlıydı.
    Her üste küçük bir ABD birliği görev yapıyordu. Nükleer başlıkların saklandığı depolardan sorumluydular.
    *
    Bu milli üslere ek olarak ayrıca Adana’daki İncirlik Üssü’nde de nükleer başlıklar bulunuyordu. İncirlik’in statüsü biraz farklıydı. Milli üslerde nükleer misyonlar için doğrudan Türk pilotları görevlendirilirken, İncirlik Üssü’nde başlıkları taşıyacak olan ABD savaş uçaklarıydı.
    Sonuçta bu kapasitesiyle Türkiye NATO’nun nükleer caydırıcılığında çok kilit bir işlev üslenmişti. NATO’nun Sovyetler Birliği ve diğer Varşova Paktı ülkelerine karşı uçaklar üzerinden devreye sokabileceği nükleer yeteneklerinde ittifakın güney kanadındaki en önemli merkezdi.
    Neyse ki korkulan nükleer savaş hiçbir zaman çıkmadı. Balıkesir, Eskişehir, Erhaç ve Mürted’de yıllarca nükleer nöbet tutan Türk savaş pilotlarının hiçbir zaman bir nükleer görev emriyle havalanmaları gerekmedi. 1990’lı yılların başında Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yapılan yeni tehdit değerlendirmelerinde Türkiye’deki milli üslerde atom başlığı bulundurulmasına ihtiyaç olmadığına karar verildi. Bunun sonucu dört milli üsteki nükleer başlıklar kademeli bir şekilde kaldırıldı, nükleer nöbetler de son buldu.
    *
    Doktrindeki bu temel değişikliğin tek istisnası İncirlik’teki nükleer başlıkların korunması kararı oldu. Bu durumda Türkiye toprakları üzerindeki nükleer caydırıcılık işlevi olduğu gibi İncirlik Üssü’ne kaldı. Buna karşılık üssün statüsünde bir değişiklik meydana geldi. Geçmişte İncirlik Üssü’nde İspanya’daki Torrejon üssünden rotasyonla gelen belli sayıda ABD savaş uçağı düzenli bir şekilde hazır tutulurken, zaman içinde bu rotasyon sistemi kalktı.
    Ancak nükleer başlıklar İncirlik’teki depolarda kaldı. Hatta basına sızan haberler doğruysa, bu başlıklar modernize de edildi. Bir başka anlatımla, ABD, bir büyük gerilimin ortaya çıkması halinde İncirlik’e kolaylıkla kaydırılabileceği savaş uçaklarıyla gerektiğinde buradan nükleer silah kullanabilme yeteneğini elinde saklı tuttu. Tutmaya da devam ediyor. Bu düzenleme, kuşkusuz Türkiye ile ABD arasında var olan bir mutabakata dayanıyor. Son tahlilde İncirlik bir Türk üssü olduğu için, Türkiye bu başlıklara ev sahipliği de yapmış oluyor.
    İş operasyonel bir aşamaya gelirse sistem nasıl işleyecektir? Burada eskiden beri Türk yetkilerinin vurguladıkları husus, bir tür ‘çifte anahtar’ sisteminin işlemesidir. Bu sistemde başlıkların depolardan çıkartılıp uçaklara yüklenmesi, uçağın pistten kalkıp uçuşun gerçekleşmesi Türk tarafının iznini gerektiren prosedürlere bağlıdır.
    Bu açıdan bakıldığında, İncirlik Üssü’nden bir nükleer misyonun gerçekleştirilebilmesi, ABD Başkanı’ndan kodların gelmesinin yanı sıra Türkiye’deki siyasi otoritenin de bu operasyonun yapılabilmesine ev sahibi taraf olarak olurunu bildirmesiyle mümkündür.
    *
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin kendi nükleer başlıklı füzesine sahip olması gerektiği şeklindeki sözlerinin yol açtığı tartışmaları değerlendirirken, bir çerçeve oluşturması açısından Türkiye’nin 1960’lar sonrasındaki nükleer tarihini ve bugünkü durumu çok kısa bir şekilde özetlemek istedim.
    Kuşkusuz 1962’de ABD ile Sovyetler Birliği arasında patlak veren Küba füze bunalımı sırasında Türkiye’deki Amerikan Jüpiter nükleer füzelerinin durumunun gündeme gelmesi ve bu krizin ardından Jüpiterlerin kaldırılmasının öyküsü bu tarih içinde çok özel bir yer tutuyor ve başlı başına ayrı bir yazı konusudur.
  • İslâm iktisadında “biriktirme” olmaz, üretim esastır; fakir ve muhtaç, burjuva malına ortak olmasa bile adalet gereği onda hakkı vardır! Kerim devlet bu esasları bünyesinde buluşturmuş, sınıfsızlığı, fakirin varlıklıdan hakkını kendi uhdesine almış, biriktirmeye kalkanlara dur derken, adaletten ve Hakk’tan sapanların mallarına el koyma yöntemini geliştirmiş.. Öyle ya “Mülk Allah’ın, Allah adına devletindir!”

    | Ercan Yıldırım
  • “ Bu dünyada nereden ve hangi vasıtayla , ne ölçüde çakallaşarak elde edilirse edilsin para kazanılmalı” diyen gayriinsanî bir zihniyet , Türkiye’nin ve en çok da İstanbul’un zengin gettolarında mutant yaratıklar peydahlıyor. Genetik kodları iktidarın şehvetiyle bozulmuş bu yeni sınıf , özdeğerini sadece parayla ve onun satın alabileceği şeylerle sağlıyor. Daha fazla para ve daha fazla iktidar karşısında bir çözünme , bir aşağılanma ve nihayet bir yaltaklanma hissi yaşıyor. Însani olanın o kadar uzağına düşüyor ki mutantlaşıyor , sadece para , şöhret ve başkalarından gördüğü yapmacık ilgiyle hayatını idame ettiriyor.
  • 248 syf.
    Mahfi Eğilmez, “Değişim Sürecinde Türkiye”, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Sosyo-Ekonomik Bir Değerlendirme, isimli kitabında imparatorlukların yıkılıp ulus devletlerin kurulduğu, tarım devriminden sanayi devrimine ve ordan da küreselleşmeyle endüstri devrimine geçilen bir dünyada Türkiye özelinde yaşanan değişimi sosyo-ekonomik açıdan değerlendiriyor.

    Eğilmez, köken olarak ekonomist ve uzun yıllar ekonomi alanında çalışmış bir isim. Değişim ise tamamen sosyal bir alan. Kitab altı bölümden oluşuyor. İlk üç bölüm sırasıyla; değişim, Yirminci Yüzyıl Öncesi ve Sonrası dönem değelendirmesi ile Yirminci Yüzyılın Getirdiklerine ayrılmış.

    Değişimin kavramsal alt yapısının oturtulduğu ve dünyada yaşanılan değişimin anlatıldığı bölümlerin ardından Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine yaşanılan dönüşümlerin ve değerlendirmelerin yapıldığı bölümler geliyor.

    Kitabı okurken özellikle son bölümlerde Eğilmez’in sosyal bilimci kimliğinden çıkarak salt bir muhalif kimliğine büründüğünü sezdim. Birçok örneğini verebileceğimiz bu durum özellikle kitabın sonlarına doğru gelindiğinde ilgi kaybına ve yazarın söylemlerinin değerini düşürmeye başlıyor. Bu bir handikap.

    Kitaba “Değişim Sürecinde Türkiye” gibi iddialı bir isim verildiğinde kitaptan beklenti de bu oranda artıyor. Fakat kitap özellikle değişim konusunda sosyolojik alt yapıyı tam yakalayamıyor. Yapılan değerlendirmeler oryantalist bakış açısı ve basma kalıp yargıların istatistiklerle bezenmiş yorumlarından öteye geçemiyor.

    Konuyla ilgili örneklerden sadece bir tanesi: Eğitim.

    Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti’ni eğitim konusunda temel kıyas bana göre abesle iştigaldir. Okuma yazma oranlarıyla yapılan basit kıyaslamanın bize kazandıracağı hiçbir yarar yoktur. Herşeyden önce Osmanlı Devleti bünyesindeki toplum tarım toplumu idi Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan toplum ise sanayi toplumu yolunda ilerleyen bir toplumdu. Bu temel ilke bile başlı başına bir karşılaştırmayı hükümsüz kılmaya yetmektedir.

    Ayrıca Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken gerçekleştirilen “dil devrimine” hiç değinilmemiş olması ayrı bir eksik. Yeniyi övmeye yeltenirken eskiyi yerme adetinin geçmişte kalması gerekirken hala bu yanılgıya düşmek geçmişte kalmak demek.

    Eğitim ülkemizin tedavi edilememiş bir sorunu fakat bu sorun son 15 yılın sorunu değil, neredeyse son yüzyılın sorunu. Yazarın bu sorunu getirip dayattığı nokta ise imam hatiplerin sayısının arttırılması. 28 Şubat öncesi imam hatip liselerinin kalitesi ortadayken imam hatiplerin sayısının artmasıyla eğitim kalitesinin düşmesini paralel göstermek de yine sayılarla oynayarak algı oluşturmanın ötesine geçememek demek.

    Bir ekonomistin gözüyle değişimi okumak gerçekten farklı bir pencere açtı önümde: Toplumunu bilmeyen toplumsal dönüşümü yazmasın.

    Daha eleştirilecek çok nokta var, fakat ben sadece bir örnek vermekle yetineceğim. “Değişim Sürecinde Türkiye” başlığının ne yazık ki içinin fazlasıyla doldurulamadığını, doldurulan kısmın da eksik kaldığını görüyoruz kitapta.

    Kitabın arka kapak yazısı şu şekilde bitiyor: “Bu kitap Türkiye’nin Osmanlı’dan bu yana yaşadığı bu karışık ve kararsız değişimi değerlendirmeyi amaçlıyor.”

    Aslında sorun tam olarak bu cümlede çözümü birlikte yer alıyor. Türkiye’de değişimdeki kararsızlık toplumsal kodları bilmeden yukarıdan topluma dayatılan değiştirme isteğinde kendisini buluyor. Toplumsal beklentiyi göz ardı edilerek yapılan her dönüştürme hareketi bir zaman sonra geri dönüşüm şeklinde hayat buluyor, yazar bunu geriye gidiş olarak okuyor. Halbuki toplum aslına rücu ediyor. Cumhuriyet elitleri sadece bu gerçeği anlayabilseydi ve buna uygun davransaydı bugün yaşadığımız kutuplaşma belki de bu kadar sert ve uçlarda yaşanmayacaktı.