• Türk kimliği ve şuuru; tarih kitabi okuturak, tarihi piyes seyrederek, tarihi film çekerek veya şiirle, müzikle oluşmuş değildir. Doğrudan doğruya kan, ateş ve kavga ile oluşmuş.
  • Türkiye'nin yüzyıllar önce açılan defteri henüz kapanmamıştır ve sık sık da görüyorsunuz ki bu defter kapanmaz. Onun için tarih bilmek; nereden geldiğinizi , nasıl yurt edindiğinizi öğrenmek zorundasınız . Nitekim sürekli önünüze söz konusu defterleri çıkartacaklar ve bundan kaçma imkânı yoktur.
  • Merhaba arkadaşlar. Kitabımız gene bomba gibi. Bir soru cevap çalışması içeriyor. Kitaptaki soru cevapları da konferanslarında gelen sorulara verdiğim cevapları, bölümlere ayırıp kitap haline getirilmiş hali olarak görüyoruz. Bakalım kitabımızda neler var?
    Kitabımız 16 bölümden oluşuyor. Türklerin Ortadoğu Sahnesine Çıkışı; ki burada tarih sahnesine ilk çıkışımız, nereden geldiğimiz, kim olduğumuz ve adımızın nereden geldiği, kimliğimiz, Anadolu’nun ismi nereden geliyor gibi bir çok soruyla yolculuğumuza başladık. Ardından sırasıyla; Türklerin Devlet Anlayışı ve İslam’la Tanışmaları, Dünya Tarihinde Türklerin Yeri, Türk Yazısı, Alfabesi ve Dili işleniyor.
    Bunun yanında yalnızca Türk üzerinden değil, Türklerle beraber diğer devletler de işleniyor. Sasaniler, Karahanlılar, Gazneliler üzerinde de oldukça iyi tespitler yapılıyordu.
    Tabi bir de bilinen tarihimizin ve büyük devletlerimizin arasında Selçuklular var ki; İlber Hoca da bu konuya oldukça zaman ayırmış. 6 konuyu da buraya ayırmıştı. Selçuklular ve Malazgirt Savaşı, Selçuklularda Devlet Yönetimi, Toplumsal Yaşam ve Dil, Şehir Hayatı işlenen konular. Ayrıca Anadolu Selçukluları ve Bizans ilişkileri, 2. Kılıçarslan dönemi ve Haçlıların Anatolia yani Anadolu’ya gelmeleri üzerine de bahisler açtık.
    En son kısımda da Beylikler Dönemi ve tahmin ettiğiniz gibi Osmanlı Beyliği ile Osmanlının Kuruluş Zamanında Orta Asya ve Anadolu da işlenen bir konumuz. Bu konuyu işleyip Osmanlının Doğuşuna da değinmezsek olmazdı.
    Bu konunun hemen akabinde Son Söz olarak kısa bir özet niyetinde 2.5 sayfa vermek ve İlber Hoca’nın vazgeçilmez olayı İndex ile konumuzu bitirdik. Burada benim söylemek istediğim birkaç şey var. Umarım kısaca anlatabilirim.
    Bazı tarih kitapları vardır birkaç gününüzü alır, bazıları vardır birkaç saat içerisinde biter. Şimdi bunu 2 örnekle vereceğim, demek istediğimi anlatacağım. Mesela Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi hem uzun bir konu hem de bölümler aşırı uzun ve öğretici olduğundan hemen hemen 1 haftalık zaman diliminde bitebilir. Hatta normal şartlarda daha uzun da sürebilir. İlber Hoca üzerinden giderek Tarih kitabı örneği veriyorum. Bunun yanında Türklerin Tarihi kitabına bakarsak bunda soru cevap öne çıktığından hangi konuyu okuduğunuzu unutmuyor, kısa notlarla konuyu uzatmaya gitmiyor ve hemen paragraf başında hangi konuda olduğunuzu rahatça görüyorsunuz. Bunun sonucunda da kitabımızın kullanımı oldukça kolaylaşıyor. Bunu da değerlendirmek gerek. Zaten 2 kitabın okunmasını da sitemizde karşılaştırdığımızda aradaki farkı anlayabiliriz. Dışarıya bakmaya bile gerek kalmaz.
    Evet arkadaşlar, güzel ve güneşli bir hafta sonundan herkese mutlu günler diliyorum. Kendinize iyi bakın, esen kalın. Keyifli okumalar..
  • Türk kimliği ve şuuru; tarih kitabı okutarak, tarihi piyes seyrederek, tarihi film çekerek veya şiirler, müzikle oluşmuş değildir. Doğrudan doğruya kan, ateş ve kavga ile oluşmuş. Bu nedenle Türk kimliğine sahip olan adam, Xenophobie (yabancı düşmanı) olmuştur; ister kabul edin ister etmeyin ama bu böyledir. Xenophobie böyle dramatik bir tarihin sonucudur. Halk nezdinde bunun düzelmesi çok zaman alabilir, dahası bunun aksine durumlar tezahür ettiği taktirde toplumda bu duygu devam edecektir.
  • Kitaptan beklentim daha yoğun bilgi akışı olduğundan beklentimi tam olarak karşılayamadı. Soru cevap şeklinde ilerlemesi; sorulan soruların kötü olmasından cevaplarda tekrarlara düşülmesi kitabın olumsuz yönleri. Yine de İlber Ortaylının anlatımı her şeye rağmen sizi kitaba bağlıyor. Tarihi bilgimi de genişletti.
  • “Bütün mesele müthiş bir şekilde gelişen ve 800 yıl insan akıl tarihinde büyük bir rol oynayan bir medeniyetin mensubu olan insanların, bütün bunların nasıl olduğunu düşünmesi, bu medeniyeti geliştiren insan tiplerini tanımasıdır. Bir Birûni’yi bir İbni Sinâ’yı tanımalarını, nasıl çalıştıklarını bilmelerini istiyorum.”


    Batı’nın empoze ettiği, sorgulama ve araştırma ihtiyacı gütmeksizin kabul edilen bir şey vardır: Müslümanlar sanatta, mimaride ve daha önemlisi bilimde tarihin her safhasında geri kalmış, insanlık adına önemli bir katkıda bulunamamıştır. Sezgin’in dediği gibi, “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, batılılara anlatmaktan daha zor…” gerçekten de bu acı önyargının her geçen gün bilinçsizce büyümeye devam ettiğini görmek, insanların, ülkesine ve medeniyetine sahip çıkmadığını da gözler önüne seriyor aynı zamanda…


    Konuşulan yabancı dilden, modaya, ilgi alanlarından, gidilen mekanlara kadar her şey dört gözle takip edilir. İzlenilen bir filmden sonra “kahraman ekol” bilince egemen olur; her yerde bir kurtarıcı moduna girer, böylece hayat onun için bir film penceresi haline gelir. Ilımlılığını buhar edip sürekli bir şeyleri yerme hevesine kapılır. “Böyle yapmakla ileri gidiyorsun.” “Şurada yanlış yaptın.”ların yerini, Amerikan hegemonyasının ürünleri olan, “Bu sersem herif ne yaptığının farkında mı?” “Bu bir aptallık, canı cehenneme!”gibi çok cesur görünen fakat perdenin arkasında korkakça söylevler duyulur. Dört gözle izlenilen bu üstün insan motifinin çok somut bir şey üretmesine gerek de yoktur, yalnızca mensubu olduğu milliyetini bile kendi özgün düşüncelerinin önüne geçirebilir ve hiçbir şeyi süzgeçten geçirme ihtiyacı duymaz. Kendi yetenek ve bilincinin farkında olan bir kişinin başka uygarlıkların üstünlük ve getirilerini bu kadar kolay kabul etmesi çok acınılası bir durum. Önünde yiyeceği olduğu halde başka yerlere dadanan kargayı andırması gibi, sürekli kendinde olanı “yabancı” bulur. Benliğini, kültürünü ve değerlerini unutarak aşağılık kompleksine giren bir insan, ya yozlaşmayı kabul etmiştir ya da kast gururunu içinde taşıyordur…


    “(…) Oradaki bilgiyi yabancı bulmadığım için bende bir aşağılık duygusu yok onlara karşı. Bir Müslüman iyi şartlar içerisinde çok iyi çalışabilirse, çok büyük neticelere varabileceği inancı var bende. Onun için milletimden Türk milletinden, Müslümanlardan böylesi bir davranışa sahip olmalarını isterim. Artık Türkler korkak ve taklitçi bir millet olmaktan kurtulmalıdır. Türkler yaratıcı olmalıdır.”

    _______________________________________


    MÜSLÜMANLARIN GERİLEMESİNE TARİHSEL BİR BAKIŞ
    İnsanların sosyal ve bireysel yaşamlarında iniş çıkış dönemleri olabileceği gibi devletlerin ve medeniyetlerin de tarih sahnesinde bu dönemleri geçirerek çöktüğü, ayağa kalktığı ya da silindiği anlarını oluşturan yaşamları vardır, fakat, 70 - 80 yıl yerine ‘asırlar’ olarak görürsek bu şekilde değerlendirebiliriz. Buna, büyük kültürlerin ve medeniyetlerin kaderleri açısından bakmalıyız. Bu medeniyetler, zamanı geldiğinde bulundukları konumlarını, yükselişlerini, kendilerinin hazırladığı ardılı olan medeniyete vermek zorundadır. Bütün uygarlıklarda olduğu gibi, onların da kısa veya uzun bir süreden sonra yıpranmaları, aşınmaları, yaşlanmaları, yerlerini bir veya birkaç ardıla bırakmaları tarih sahnesinin bir gereği haline gelir. Yaşlının bir zamandan sonra önderliğini gence bırakması gibi tarihin bir gerçeği vardır. Müslümanların bu alanda tarih sahnesinden çekilmesi Portekizlilerin Afrika’nın bakir topraklarına işgaliyle beraber Hint Okyanusu’na yaptıkları seferler ile başlar; Müslümanlardan elde ettikleri deniz kılavuzlarıyla yeni rotalara keşifler yaparak bir anlamda fitili ateşlemiş olurlar. Coğrafi keşifler ve akabinde gelen Rönesans hareketleri bayrağın kimde olduğunun tescili haline gelir…


    Bir bölümde “Din bilime engel değil.” cümlesiyle iddialı bir teze varıyor Sezgin. Hakkında bir kitap yazılabilecek, belki en az 10 satırla altı doldurulabilecek cümlenin açıklaması olarak yine cümlenin kendisini görüyoruz. Müslümanların gerilemesiyle ilgili bir geçiştirme yolunun izlenmesi ise eserin, dolayısıyla söyleşinin getirdiği bir diğer diğer eksi yön olarak görebiliriz.

    Asırlar önce bir insan düşünün ki sayısı 100’leri bulan eserlere imza atsın ve bu eserler Avrupa’da yüzyıllar boyu ders kitabı olarak okutulsun. İbn Sina’dan Fahreddin Razi’ye, El Biruni’den, İbnü’l Heysem’e kadar birçok İslam müfessiri, bilgini, filozofu ve gökbilimcisi, sayılamayan birçok vasfı icra etmiş, bilimlerde "öncü" olarak birçok şeyin temelini atmışlardır... Bütün bu hakikatin yok sayılmasına mı üzülür insan, yoksa bilinip de hatırlanmayışına mı? Haklarının teslim edilmemesine mi, yoksa hiç isimlerinin bilinmiyor oluşuna mı? Gülhane’deki İslam Bilim Tarihi Müzesi’nde hep bunu sordum kendime… Kalıplaşan önyargılar ve geçmişi öğrenmenin ancak malumat şişkinliği getireceği düşüncesi çok kez tırmaladı zihnimi. Okudukça ve daha yakından gözlemledikçe, geçmişe dönük tamamen bir asimile ürünü olan bilgi kirliliğini daha net görebilmiş oldum…


    “Ben, 60 yılımı verdim. Milletler için zaman, bir insanın ömründen ibaret değildir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, İslam medeniyetinin muayyen şartlar içerisinde, muayyen bir devirden sonra, başka iktisadi ve jeopolitik şartlar altında ortaya çıkan devamından ibarettir.”


    Sayfaları çevirdikçe dil öğrenmenin önemine vurgu yapıldığını görüyoruz çok kez. Sezgin'e göre dil masa başında öğrenilmeli. Anadilimizin bile çok iyi konuşulmadığı ülkemizde, İlkokul düzeyinde sunulan bir yabancı dil öğreniminin hepimizin bildiği üzere işe yaramadığı hatırlatılıyor. Arapça öğrenebilmek için her gün 7 saat masa başında çalışıp bunun sonucunda 7 ay gibi bir sürede öğrenebilen bir insan görüyorsak, bu işin eğitim ile değil, sebat etmek ile mümkün olduğunu tasdik edebiriz. Fakat her şeyi çok kısa sürede elde etmek gibi tezcanlı olmaktan ötürü istediğimizle kalıyoruz. Artık klişe haline gelen kötü sistemsellik gibi laflardan sıyrılıp çamuru üzerimizde aramak gerekir. Sezgin’in bu konudaki tavsiyeleri oldukça umut verici. “Bir dil öğrenmekle insan bir medeniyetin mirasına konar. Ancak Türklerin gramer bilgileri olmadığı için yazmak konusunda sorun yaşıyorlar. Bu bizim milletimizin en büyük problemlerinden biri.”


    “Yaşadığımız çağda bilgiye ulaşmak elimizin altındayken, insanların bilgiden bu kadar uzak oluşlarına şaşırmamak elde değil.” Paketlenmiş hazır bilginin kolay edinimi insanı tembelliğe sürüklemesinin ana sebebi. Zor insanı yoğurur, derine inmesini sağlar, uğraşmak karşılığında güç getirir; daha önemlisi öğrenmeyi keskinleştirir, yeni zorlara hazırlıklı kılar. “Yaşadığımız çağda insanların bilgiye ulaşması zor bir şey iken, bilgiye bu kadar yakın olmalarına şaşırmamak elde değil.” diye zamanı geri sararak uyarlayalım cümleyi. Salt internet ortamında ulaşılan ne idüğü belirsiz bilgiler şunu demeye vardırıyor: “Her zaman, her şeye fazla çabalamadan ulaşabilirim.” Elde tutma düşüncesi insanı uyuşturduğu gibi insanın kendi kendini kandırmasından da başka bir işe de yaramıyor maalesef. Yarın, yarın, yarın, hep yarın…

    _____________________________________


    ORYANTALİZM VE TEFRİKA OYUNLARI
    Batı oryantalistliği, İslami ilimler başta olmak üzere birçok alana bulaştırdıkları birtakım fikir ve tefrika oyunlarıyla rotasından saptırma girişimini amaçlayan bir oluşumu amaçlar. Bir nevi gizli ajan rolüne soyunmak da denilebilir. Arabistan’lı Lawrence’ın ektiği fitne nasıl ussal bir düşünce olarak kabul edildiyse, batıl inanç kabul edilen birtakım unsurlar da oryantalistlerin farklı bir yoldan izlediği tefrikaların ürünüdür. Doğruyu yanlış, yanlışı doğru kabul ettirmek için Müslüman kimliğine bürünüp sahte fikirlerini aşılayan şeytanımsı ideolojilerdir bir nevi…


    Müslümanların bilimler tarihindeki hazinelerini keşfetmeye çalışan Sezgin, Batılılardaki intihalle İslam kültüründeki rivayet zincirini kıyaslarken hem Avrupalıları hem de Müslümanları eleştirir. Sezgin, kaynak zikrederek ilim yapma geleneğinin tarihte belki de ilk defa İslam medeniyetinde teşekkül ettiğinin altını her zaman çizme gereği duyar. Söyleşisinde çok kez yineler bunu.
    İslam prensiplerinin başında ‘Hak’ gelir. İster ecnebi hakkı, ister ateşe tapan hakkı olsun, kaynak zikretmede gereken dikkat verilmiyorsa hırsızlığa düşülmüş olur. “Müslümanlar ecnebi hocalardan öğrendiler, onlarla birlikte çalıştılar, komplekse kapılmadılar, aşağılık duygusu hissetmediler. Bilgiyi Aristo’dan alınca Aristo’yu düşman görmediler. Ondan büyük üstat diye bahsettiler.” Sezgin’e göre, Batılı birçok düşünür, İbn Rüşd, El Cezeri ve İbnü’l Heysem’den aldıklarını eserlerinde zikretmez, intihalcilik yaparak kaynak isimleri göstermezler. Dolayısıyla İslam’da kaynak zikretme diğer kültür diyarlarında olduğundan daha fazla özen gösterilmesini Sezgin’den öğreniyoruz. Bir zamanlar o üstün Müslümanların, Hak ile bilimi yoğuran o büyük insanların, Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmemesi beklenemezdi zaten…


    Geçtiğimiz Haziran ayında aramızdan ayrılan Fuat Sezgin’i, gelecek nesillerce okunup, eserleriyle çokça hatırlanacak bu güzel insanı rahmet ve minnetle anıyorum. Geride bıraktığı eserlerle daima akıllarda olacak…


    Perdelenmiş birtakım gerçekleri ortaya çıkarmak için İslam Bilimler Tarihi alanında bir ömür adayan Fuat Sezgin'in bizlere bıraktığı bazı tavsiyeleri...
    -Dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek!
    -Allah korkusunu tüm şuurumuzda hissetmek.
    -Masa başında oturmak ve okumak.
    -Dil korkusunu yenip hemen gramere sarılmak.


    Kitaplarla ve gerçeklerle kalınız. İyi okumalar…
  • Kitapta Defne Kaman’ın maceraları ile birlikte başta Umay Bayülgen‘in, Komiser Ümit Kaman’nın, Sahaf Semahat’in ve diğer karakterlerin hayatına çok keyifle tanık oluyoruz. Onların hayatları bizlere kendi toplumsal ve bireysel durumumuz hakkında ayna oluyor. Çok küçük ayrıntılarda temel sorunlarımız ile yüzleşiyoruz. Örneğin, toplumumuzun kadına bakışı, farklılıklara gösterdiğimiz toleransın düzeyi, doğayı nasıl algıladığımız vb. gibi. Kitabın kurgusunda ise referans olarak Şamanizm ve Kutadgu Bilig alınmış.

    Şamanizm bireyi ve toplumun tümünü ilgilendiren toplumsal bir olgu. Antropolojik açıdan ve dinler tarihi açısından çok çeşitli şekillerde ele alınmış. Şamanlık, Orta Asya ‘da yaşayan eski Türklerin, Moğolların ve başka birçok kavmin inancı ve zamanla da geleneğe dönüşmüş bir inanç. Bugüne geldiğimizde ise günlük ritüellerimizde, kullandığımız simgelerde ve pek çok şekilde farkında olmadığımız etkileri ile karşılaşıyoruz.

    Kutadgu Bilig ise Yusuf Has Hacib tarafından 11.yüzyılda yazılan bir mutluluk bilgisi kitabı. 6.645 beyit ve 13.920 mısradan oluşan Türk kültür tarihinin en muazzam eserlerinden biri. Eseri okumaya başladığınız ilk andan itibaren kendinizle ve bugününüzle yüzleşmeniz kaçınılmaz. Enteresan bir şekilde bugününüzü 11. Yüzyılda yaşıyorsunuz.

    Şamanizm’in ve Kutadgu Bilig’in etkisi ile su gibi akan kurguda kitabı okumaya devam ederken SU Kitabı ile karşılaşıyoruz ve Komiser Ümit ile birlikte okumaya başlıyoruz. SU, abıhayattır. Bütün akanlar arasında sadece SU’ dur, insanın dışını yıkarken içini de temizleyen. SU kuttur, saadettir, SU devlettir. SU kaybolmaz. SU döner. SU dolaşır. SU akar. SU geçer. SU uçar. SU yağar. SU uyur.
    Ve SU bilir.
    Kitapta referans olarak alınan gerek Şamanizm gerekse Kutadgu Bilig’ de yer alan bilgiler, bireyleri ve toplumu ilgilendiren felsefik, simgesel, estetik, ekonomik ve siyasal olgular. Bunlar bizim geçmişimizde yer alan kaynaklar. Eğer bu kaynakların bugüne gelen yansımalarını doğru bir şekilde anlayıp, hayata geçiremezsek , döngüden çıktığımız için bugünümüzü ve geleceğimizi sıkıntıya sokabiliriz.

    Kitabı bir cümle ile anlatmam istense şu cevabı veririm:
    Geçmişimiz ile bağımızı koparttığımızda, kaynaklarımızın farkına varıp onları olumlu yönde değerlendirmediğimizde, yani hayatımızın akışını görmediğimizde, bugün ve gelecekte, gerek bireysel gerekse toplumsal problemlerle karşılaşmamız kaçınılmazdır..