• Bu uzun bir inceleme yazısı olacak çünkü İlber Ortaylı'nın Atatürk hakkında bir kitap yazması beklenen bir durumdu ve ne derece başarilı olduğu üstüne söylenecek çok şey var.Öncelikle tarafını ifrat ya da tefritten yana seçip uç noktalarda yaşayanlar yani kendilerini Cumhuriyetçi ya da Osmanlıcı olarak etiketleyenler bu kitapta aradığı Atatürk'ü bulamayacak çünkü sağ olsun Ilber Ortyalı gerçek bir tarihçi gözüyle fundamentalist davranmayarak çok geniş bir Atatürk portresi çizmiş.Yine de bu kitabı biyografik bir roman olarak değerlendirmek bence zor çünkü daha çok dönemin tarihi bilgileri ışığında aydınlanan bir kitap okudum.Mesela Ortaylı Rus tarihine ve Balkanlara oldukça hakim olduğu ićin sık sık oraları da anlattı ki belki de bazen bu üstünde çok fazlaca durdu.

    Öncelikle şuna cevap vereyim.Kitap okunmalı mı?Muhakkak okunmalı diyorum çünkü Atatürk'ü anlamak için Atatürk'ün kurmay olarak üstünlüğünü kavramak ve dönem şartlarında yaptıklarına hayal edebilmek için bu kitaba ihtiyacımız var.Fakat Yılmaz Özdil'in Atatürk ile ilgili kitabına da başladığım için biyografik roman arayanlara öncelikle o kitabı tavsiye ederim.Bu kitabın genel olarak bakarsak olumlu yönü olaylara tarihçi nesnelliğiyle bakılması ve dönemin şartlarını oldukça iyi aktarmasıdır ki bunu sık sık karşilaştırmalarla yapıyor.Eleştireceğim tek yönüyse bütün Ortaylı kitaplarında aşırı bilgiden doğan daldan dala atlama sorunu.Adam o kadar çok şey biliyor ki bu onun dağınık bir anlatim yapmasına sebep oluyor.


    Kitabı okuyamayacak olanlar için bundan sonra yazdıklarım *spoiler olacaktır o yüzden okumayabilirler fakat okumayacaklar için bazı önemli anekdotları yazmak istiyorum.Birincisi 1881'de doğan Atatürk'ün ömrünün ilk 28 yılı 2.Abdülhamid döneminde geçmiştir ki hakan-ı sabık hakkında Atatürkün söylediği menfi şeyler yoktur.Ikincisi Türk kurmayları yetişme tarzları ve eğitimleri açısından gercekten o dönem için ileri seviyededir,aralarında dil bilenleri çoktur ve Kurtuluş Savaşı'ndan önce Arap çöllerinde Trablus'ta ve Balkanlarda yogun savaş tecrübesi kazanmıslardır.Yani Milli Mücadele bir tesadüfün değil böyle ileri komutanların eseridir.

    Bir diğer önemli husus Latin harflerinin kabulüdür.Bu konuda 2.Abdülhamit'in dahi harflerin okumayı zorlaştırdığına dair değerlendirmesini görmek bemi mutlu etti.Kısacası harf devrimi bazı cahil kafaların dediği gibi bir gecede olmuş olay değildir.19.yy'ın basından itibaren mütala edilen bu konuyu Mustafa Kemal daha Selanikteyken Türkologlarla tartısmaya başlamıştı.Harflerin değişmesi bir gereklilikti,sekiz ünlü harfe sahip bir dil üç ünlüye sahip Osmanlıcayla ifade zorluğu ve karışıklıgı yaşıyordu.Şunu da kitaptan hareketle belirtmem lazım ki Arap harflerinin bırakılmasının kültürun kaybedilmesiyle ilgisi yoktur kaldı ki Latin harflerinin sahibi olan Roma da tarihten yok olalı çok oldu.

    Yine fundamentalist kişiler tarafından son zamanlarda deniyor ki Mustafa Kemal Çanakkale'de yoktu.Bu Türkiye'nin ölümsüz liderini yok etme çabasının ürunüdür zira Kurtuluş Savası'nın önderi olurken Anafartalar kumandanı olarak biliniyordu.1.Dünya Savaşı'nda istese Sofya'da kalabileceği halde özellikle yazısarak "Arkadaslarim ates hattındayken burada kalmam doğru değil." kendini cepheye tayin ettiiştir.Bugün bedelli çıktı diye sevinenlerin Atatürk'ü olumsuz anmaya hakkı yoktur.

    Mustafa Kemal kendi anılarında ve Nutukta Sultan Vahideddin'i uyuşuk,iradesiz olduğu kadar da daima yarı kapalı gözleriyle hilekar entrikalar çevirmeyi seven bir kişi olarak tasvir ediyor.Bazıları çıkıp diyor ki "Vahideddin Atatürk'ü kurtulus Savası'nın lideri yaptı."
    bu da cehaletin bir ürünüdür ki ben öğrencilerimin böyle mesnetsiz düşünmesini istemem.Yahu her şeyden önce Atatürk hakkında idam kararı çıkaran biri nasıl Atatürk'ü destekliyor anlamıs değilim.


    Çok uzadı ama Lozan konusu çok tartışıldığı için Ortaylı'nın kitaptaki görüsünü aktarayım "Lozan ne hezimettir ne de bir zafer şartların elverisliliği ölçüsünde bir uzlaşmadır."
    Kısa kısa
    #Hilafet ruhani değil siyasi bir kurumdur.
    #Cumhur kelimesinin bir rejim anlamında kullanımı Türklerin icadıdır.
    #Cumhuriyet ve Osmanlı bir bütündür sadece devletin adı değişmiştir.
    #Menderes gelmiş Türkçe ezanı kaldırmıs deniliyor oysaki Türkçe ezanın kaldırılması Halk Partisinin teklifidir.Kaldı ki Türkçe ezan da kaldırilmadı sadece cezai takibattan kurtuldu.
    #Atatürk 1.68 boyundadır.Kızdıgında asla küfretmez "inatçi katır"derdi.Çevresindekilere "namazı da kılın resim de yapin"derdi.Kendisi de kur'an okur iyi okunmasını isterdi.
  • 2019 okuma listem
    Mister Pickwick'in Serüvenleri Charles Dickens
    Tanrının ağzından evrenin hikayesi Franco Felluci
    Ibn Batuta Seyahatnamesi
    Büyük Osmanlı Tarihi Hammer
    Politik Teoloji Yazıları Ilhami Guler
    Mirati Hakikat Mahmud Celaleddin Paşa
    Siracul Muluk Muhammed b.Turtusi
    Seçkinlerin Ahlakı Nasreddin Tusi
    Varidat Seyh Bedreddin
    Insan ve Devlet Osman Pamukoğlu
    Islam'dan Deizme Cazim Gürbüz
    Son 18 Saniye George Shuman

    Ilber Ortaylı kitapları
    Osmanlı toplumunda aile
    Tarihimiz ve biz
    Türklerin Tarihi 2
    Imparatorluğun son nefesi
    Ilber Ortaylı seyahatnamesi
    Turklerin altın cağı
    Yakın tarihin gerçekleri
    Son imparatorluk Osmanlı
    Defterimden potreler
    Üç kıtada Osmanlılar

    Gustave Flaubert kitapları
    1) Duygusal Eğitim
    2) Yerleşik düşünceler sözlüğü
    3) Bilir bilmezler
    4) Kasım
    5) Salambo
    6) Saf bir yürek
    7) Üç hikaye
    8) Doğuya seyahat
    9) Cehennem rüyası
    10) Mektuplar

    Cervantes
    1) Yüce sultan
    2) Oviedolu katalina sultan
  • Sultan Süleyman, bunun üzerine, meşru Kral Ferdinand’ın, komutanı Thomas Nadasdy tarafından birkaç bin Alman askeriyle işgal edilen Budin’e kadar Kral Yanoş’a eşlik etmeyi görev saydı. 31 Ağustos’ta Veziriazam İbrahim Paşa, işgalci olarak Macaristan’a giren Almanlara karşı asıl şimdi başlayan savaşın seraskeri tayin edildi. Macarlar tarafından tayin edilen yeni Sırp despot ailesinin son temsilcisi, Macar Johann Beriszlo’nun oğlu, Sultan Süleyman’ın huzuruna çıktığında, Türk ordusu Budin önlerinde Sırp mahallesinin bağlarına kadar gelmişti. Budin’in müdafaa kıtası önce teslim olmayı reddetti ve böylelikle Osmanlılara karşı isyan etmiş sayıldı, ama daha ikinci gün, adamlardan birkaçı Türk tarafına geçtiler. Sultan Süleyman, başında Macarlara özgü bir samur başlıkla Budin’in istihkâmlarını inceledi ve 7 Eylül’de aşağı kısımlardaki kapılardan biri işgal edildikten sonra, askerler ertesi gün hücum eden Türklere kaleyi teslim ettiler. Büyük ganimetler toplayacaklarından emin olan yeniçeriler, sultanın sarayda herhangi bir şeye dokunmalarını yasaklayınca, isyan ettiler ve kapitülasyona sebep olduklarını sandıkları padişah kapusuna mensup birkaç kişiyi taşladılar. Antlaşmaya göre huzur içinde gitmelerine izin verilen Almanlara saldırdılar ve bir kısmını öldürdüler.
    Macar hükümdarı Yanoş Zapolya’ya ait olduğu kabul edilen Budin’de, muhafız alayı olarak sadece elli yeniçeri bırakıldı. Sultan Süleyman, ava çıkıp, kafasını dinlerken, Yanoş Zapolya’ya taç giydirme görevi, sekbanbaşına düştü. Sekbanbaşı, bu görevi hükümdarının herhangi bir beyi için yapacağı gibi yerine getirdi ve Yanoş, Türk saray geleneklerine göre sekbanbaşına 2 bin altın vererek teşekkür etti. Yeniçerilere de binlerce altın dağıtıldı. Sultan Süleyman, daha Budin’e gelmeden önce, Macaristan’ın Aziz Stefan tacını eline geçiren Perenyi’yi yakalatmak için emir vermişti. Böylelikle tacı kendi adayı olan Zapolya’ya giydirip, onu resmen kral ilan edebilecekti. Taç, nihayet fethedilen Vişegrad’da ele geçirildi89.
    Kral Ferdinand, Sultan Süleyman’a para teklif ederek barışı sağlamaya çalışıyordu, ama boşuna. Sultan Süleyman “Viyana (Macarlarda: Bécs) Kralı’nın” elçisini görmek istemiyordu ve her yıl sultana 20 bin ilâ 100 bin ve veziriazama 5 bin ilâ 40 bin arasında altın tutarında hediyeler teklif etme görevini üstlenen Dalmaçyalı Jurisich düşman bir ülkenin elçilerine verilen geçiş izinlerini bile alamadı. Aksine Sırplar, Semendire Sancakbeyi’nin komutasında istedikleri gibi yağma yapmak üzere akıncı olarak Avusturya Düklüğüne gönderildiler ve bu görevi başarı ile yerine getirdiler.
    Asıl ordu, Avusturya sınırındaki Komran, Yanıkkale, Pressburg, Altenburg şehirleri, yani Zapolya’ya, dolayısıyla Sultan Süleyman’a ait şehirleri geçerek, Avusturya Arşidükü’nün mirasla babadan oğlu geçen mülklerine yöneldi. Kendini “Savoy Dükü’nün ve Fransa Kralı’nın anne tarafından akrabası” olarak tanıtan Mihaloğlu Mehmed Bey komutasındaki akıncılar, Avusturya’nın ve Ferdinand’ın komşu eyaletlerinin içlerine kadar ilerlediler. Karargâh, henüz Bruck Şehri’ndeyken (24 Eylül), Yahya Paşa’nın oğlu Bâli Bey Viyana surlarına kadar gelmişti ve Sultan Süleyman’a kesik baş gönderiyordu. 26 Eylül’de Veziriazam İbrahim Paşa, düşmanın başkenti Viyana önlerine varmıştı. Bulutlu, serin ve yağmurlu bir günde, Eylül ayının 27’sinde nihayet Sultan Süleyman bizzat geldi ve kırmızı çadırı Semmering tepesine kuruldu.
    “Muharrem ayının 22’sinde”, diye yazıyor Sultan Süleyman birkaç hafta sonra Venedik’teki dostlarına “Beç denilen şehre geldik ve oradaki Kral bunu öğrenince Bohemya ülkesinde Prag denilen şehre kaçtı; orada gizleniyor, bu yüzden hayatta mı değil mi bilmiyoruz.” Viyana’da, her ikisi de Türklerin savaş sanatına vâkıf Salm Kontu Nikolas ve komutan Katzianer ve onların başkomutanları olup, Batı’dan gelen, ancak Viyana’nın kurtuluşunda yine de ilk ikisi kadar önemli bir rol oynamayan; Palatina Kontu Philipp vardı. Sultan Süleyman, ilk günlerde günlüğüne sadece birkaç küçük çatışmanın geçtiğini yazdı. Tıpkı Rodos önlerinde olduğu gibi, 5 Ekim’de Bosna ve Semendire Beyleri lağım döşettiler ve hendekler doldurulmaya başlandı. 9 Ekim’de Karinyola Kapısı’na iki gedik açıldı, ama bunun üzerine yapılan hücum geri püskürtüldü. Üçüncü bir gedik 11 Ekim’de ve ayrıca iki gedik 12 Ekim’de açılabildi.
    Kış erken bastırdı, hatta 17 Ekim’de yoğun bir kar yağışı bile oldu. Kuşatma altında bulunanların sonuna kadar direnmeye niyetli oldukları şüphe götürmüyordu. Bu arada Sultan Süleyman bir harp meclisi düzenlemiş ve yapılacak son bir genel taarruz sırasında Viyana düşmez ise geri çekilme kararı alınmıştı. Vaat edilen bin altın, yeniçerileri iyice coşturdu. 14 Ekim’de iki lağım yine Karinyola Kapısı’na iki büyük gedik açmıştı, ama Osmanlıların en iyi birliklerinin büyük taarruzu geri çekilme kararı ile sonuçlandı. Ertesi gece, toplar sandallara yüklendi ve 16 Ekim’de çadırlar söküldü. Kuşatmanın bu şekilde sonuçlanmasına rağmen, Türkler uzaktaki Batı’da ünlü Viyana Şehri’nin alınması güç surları önündeki kahramanlıklarını, sultanın zaferi olarak kutlamaktan geri kalmadılar.
    Yürüyüş, sürekli kar yağışı altında Yanıkkale’ye kadar zorlukla başarılabildi. Bu arada birkaç araba bile yakıldı ve toplar, şanslarına henüz donmamış Tuna Nehri üzerinde güçlükle taşınabildi. 24 Ekim’de ordu tekrar Budin’e geldi. Sultan Süleyman’ı selamlamak için gelen Kral Yanoş, üç vezir tarafından karşılandı. 28 Ekim’de Sultan Süleyman’ın huzuruna kabul edildi ve her zamanki hediyelerini aldı. Macaristan tacı, Veziriazam İbrahim Paşa’nın henüz yolda olan eşyaları arasında idi ve Macaristan Krallığı için çok önemli bir yer tutan ve önce “atlı Macar beylerine” gösterilen bu taç, ancak bir sonraki karargâhtan, Zapolya’dan bunun için peşinen 2 bin altın alan Gritti, Perenyi ve Viyana önlerinde Türklerin tarafına geçmiş olan Sekreter Simon Deak Athinai tarafından getirilerek “Kral Yanoş’a” teslim edilebildi95.
    Dönüş yolu, gitgide zorlaşıyordu ve yeniçeri ağası yorgunluklara ve yokluklara daha fazla dayanamayarak öldü. 6 Kasım’da Petervaradin’e gelindi ve ancak 21 gün sonra Sofya’ya karargâh kurulabildi. Sürekli yağmurlar altında geçen günlerden sonra, Sultan Süleyman 16 Aralık’ta nihayet sağ salim İstanbul’a döndü. Ferdinand’ın Erdel’deki yandaşları bu dönemlerde Şarlken’in Osmanlı İmparatoru’na karşı kazandığı mutlak zaferden, İbrahim Paşa’nın ve Gritti’nin öldüğünden ve “nehir yoluyla tek başına geri dönen” sultanın kaçışından bahsediyorlardı.
    Bir sonraki yıl (1530), Erdel’e yine Ferdinand’ın taraftarları hakimdi. Radul’un öldürülmesinden sonra boyarlar, Neagoe Basarab’ın meşru oğlu Basarab’ı tahta çıkartmak istemişler ve ülkeye getirmişlerdi98, ama Tuna beyleri daha erken davranıp, önceki hükümdar Vladislav’ın oğlu Moise’yi prens ilan etmişlerdi. Moise, Boyarlardan bir çoğunu idam ettirdikten sonra, Tuna’daki Türkler tarafından Erdel’e kaçmaya zorlandı ve yerine, Türklere tâbi Vlad getirildi (Haziran). Vlad’a karşı savaşmak üzere önce Erdel’den, kazandığı takdirde Yergöğü’nü, Turnu’yu, Niğbolu’yu ve Plevne’yi talep eden Saksonyalı hayalperest Mark Pemflinger geldi ve Türkler yardıma gelemeden Vlad’ı yendi. Şartlar fazla ağır olduğundan, barış görüşmeleri hiçbir sonuca varmadı99. Ağustos ayında, Erdelli Ferdinandçıların lideri Majlath ve Gaspar Horvath komutası altında Romen çeteleri ve yerlilerden oluşan bir ordu, Moise ile akraba olan Oltlu Privuleşti100 ailesinin yardımı ile Moise’yi tekrar Tırgovişte’ye götürmek üzere Sibiu’dan yola çıktı. Ordu, Olt Nehri boyunca ilerleyerek, Tuna Nehri’ne kadar geldi, ancak Moise burada Viişoara Kasabası’nda öldürüldü ve Majlath esir alındı, ama daha sonra tekrar geri döndü. Tuna beylerin başlarından biri olan Mihaloğlu Mehmed Bey’le birleşen Vlad, Erdel geçitlerine kadar geldiler ve buradan geçme cesaretini gösterdiler. Zapolya taraftarlarının arasına katılan Majlath yanlarındaydı ve Braşov sakinleri Kral Yanoş’a sadakat yemini etmeye zorlandılar. Türkler ve Romenler, ayrıca Kral Ferdinand adına Nikolas Gerendy’nin hüküm sürdüğü Sibiu’yu da yağmaladılar. Bu esnada Zapolya tarafından çağrılan Semendire Türkleri, Macaristan’ın Avusturya’ya ait bölgelerine akın ettiler ve birçok Hristiyan esirle geri döndüler102.
    Sultan Süleyman’ın yeni bir seferi söz konusu olamazdı, zira siyasî açıdan hiçbir hedef görünmüyordu. 1530 yılında Ferdinand’ın elçileri olarak Lamberg ve daha önce reddedilen Jurisich geldiler. Sultan Süleyman, Viyana kuşatması sırasında Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın gücünü daha iyi görmüş olduğundan, daha nazik karşılandılar ve Sultan Süleyman’ın Budin’de, Bruck’ta ve “düz bir vadiye kurulu, güzel bağları ve etrafı dağlar ve ovalarla çevrili” olup, “bir ev kurmayı isteyebileceği” Viyana’da beklemesine karşın, efendileri Ferdinand’ın gelmediğine dair sitemlerle karşılaştılar. Veziriazam İbrahim Paşa, ayrıca Ferdinand’ın Macaristan’daki bütün mülklerinden ve haklarından feragat etmesini ve ağabeyi Şarlken’in, miras olarak devraldığı “İspanya’nın Alman bölgelerinden çıkmasını” sağlamasını talep etti. Bu şartları şayet kabul etmek istemiyorlarsa, herhangi bir vergi de söz konusu olamazdı, zira: “Sultan, toprak satmıyordu ve paramıza da ihtiyacı yoktu. Pencereden, bize para, gümüş ve altınla dolu Yedikule’yi gösterdi ve bunlara henüz dokunmadığını söyledi”
  • İstanbul 'un fethinden sonra, Hristiyan Avrupa' da anti-Semitizm kadar anti-Türklük de gelişmiştir.
  • Dört gün süren bir deniz yolculuğundan sonra İstanbul’dan kaçan gemiler Eğriboz’a varmış ve burada güçlü filosu ile dönen Loredano ile karşılaşmıştı. Papaya ait kadırgalar daha önce emir almadan geri dönmüşler ve kaptanları bu yüzden mahkemeye çıkartılmışlardı.
    Felaket haberi ise fethedilen şehirdeki akrabalarının ve dostlarının kaderini öğrenmek için birçok ileri gelen ve halktan kişinin endişe içinde haber bekledikleri Venedik’e ancak Haziran ayının sonlarına doğru, Sommaripa* Kadırgası’nın ve daha sonra Mora yollarından geri dönen gemilerin getirdikleri haberlerle doğrulandı. En iyi, en zengin ve en yetenekli evlatları artık kaybedilmiş İstanbul’da, sultan tarafından el konulan ve intikamın nasıl alınacağı belirsiz olan Galata’da bulunan Cenova için felaket haberinin boyutu daha da büyüktü. Roma’ya ilk gelen mektuplar, yaşlı ve iyi niyetli Papa Nikolas üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Tüm ticaret şehirlerinde ve tüm Hristiyan prenslerinin saraylarında bir zamanlar güçlü ve zengin olan Bizans’ın düşüşüne ilişkin haberler endişe ve üzüntü yaratıyordu.
    Aynı zamanda gelen ateşli uyarılar, Batı’ya Fatih’in hırslı amaçları hakkında bilgi veriyordu ve derhal yardım isteniyordu. İsodor, Sakız Adası’ndan Leonardo ve denizlerin Venedikli kaptanı gibi 29 Mayıs tarihindeki felaketten sağ kurtulmayı başarmış olan tecrübeli politikacılar bile İtalyan tüccarlar ve öğrenciler gibi Takımadaları fethetmeye ve belki de Karadeniz’de ve Tuna boylarındaki konumunu sağlamlaştırmak için Kefe’yi ve Cenova’nın Kırım’daki topraklarını, daha sonra Trabzon’u, Silistre’yi, Belgrad’ı ve Semendire’yi topraklarına katmaya niyetli olan sultanın yaptığı hazırlıklardan bahsetmeye başladılar. Rodos Şövalyeleri’nin üstad-ı a’zamı baharda adalarına yapılacak bir saldırıdan endişe duymaya başladı, Kıbrıs Kralı da Venedik’ten kendi devleti için koruma istedi4. Eylül ayında Kıbrıs Sarayı’nın bir elçisi, Türklere karşı yardım talebi ile birçok İtalyan saray ve şehirlerini ziyaret etti ve gittiği her yerde, Yeni Roma’nın kâfir yeni imparatorunun kibirli ve parlak sözlerle eski mukaddes Roma’yı papazların elinden alıp, cihan imparatorluğunu Osmanlı biçimine uygun bir şekilde tekrar kurmak ve zamanın “Büyük İskender”i unvanına sahip olduğunu göstermek için yanıp tutuştuğunu söylediğini iddia etti. Türk ordusunun yaklaşık 200 bin askerden; önyargılı ya da endişe içindeki aynı gözlemcilere göre donanmanın da 24 büyük kadırga, birçok kalyon ve tekne ile büyük sayıda nakliye araçları olmak üzere 200 araçtan oluştuğu tahmin edilmekte idi.
    Bu fırsattan istifade ederek, en iyi klâsik kaynaklardan seçilen Latin malzemelerini kullanmakta birer hitabet ustası olan ve bir Cicero gibi ateşli konuşmalar yapmak veya bir Livius stilinde güzel tasvirlerde bulunmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan hümanizmin savunucuları, feryat ve figan etmeye, kehanetlerde bulunmaya, lanetler yağdırmaya ve hayali projeler hazırlamaya başladılar. İstanbul’un fethinden sonra II. Mehmed’e acizane ve övgü dolu sözlerle bir akrabasının serbest bırakılması için yazmayı düşünen Filelfius, daha 1451 yılında kaleme aldığı bir eserle kuzeyden Macarlar; Batı’dan Fransızlar, İtalyanlar, Arnavutlar ve Mora Despotluğu’nun güçleri ile Fransa Kralı VII. Charles’ın komutası altında birleşmiş bir Avrupa deniz gücü ile Osmanlılara karşı yapılacak üçlü bir saldırıdan bahsetmişti. Katedral baş papazı Veronalı Timoteo, Haçlı Seferi için Venediklilere ve Cenevizlilere, Giacomo Piccinino’ya, Carlo Gonzara’ya, güçlü Sforza’ya, zengin Floransalılara ve tüm İtalyan prenslerine seslenmişti. Benzer bir şekilde Alman Kreyburglu Benedikt de şikâyet ve uyarılarda bulunmuştu. Latin Kilisesiyle birleşen Rumların lideri olan ünlü Kardinal Bessarion, Venedik Doju’na yazdığı bir mektupta İstanbul’un, “En yüce san’atların okulu” olan” bu şehrin kaderine ağıtlar yakıyor ve gittikçe güçlenmeye başlayan Osmanlı gücünün kolayca nasıl kırılabileceğini göstermeyi kendine vazife ediniyordu. Başkaları da benzer yolları takip ediyorlardı, ama kullanılan sözcükleri her seferinde ne kadar değişse de içeriğindeki hayali safsataları hep aynı kalıyordu: Olağanüstü, uygulanması mümkün olmayan ve kibir dolu.
    Bilginler, “Muhammed’in dini” ve “Osmanlı hanedanının soy kütüğü” hakkında araştırmalar yaparak, vakit geçirirken; Doğu’daki Hristiyanlar ağıtlar yakarak, eski kehanetler14 ve genelde büyük oranda hayali dayanan hikâyelerle avunurken; Batılılar, bahtsız bir imparatordan, hain bir vekilden ve şeytanın zafere götüren entrikalarından bahseden safdil efsaneler uydururken; nihayet imparatorun kendisi dahil olmak üzere “Yahudiler tarafından çarmıha gerilen İsa’nın vekili” olarak papaya gönderilen “Hektor’un ve diğer Truvalıların halefi ve intikamcısı” II. Mehmed tarafından gönderildiği iddia edilen sahte aşağılama mektubu orada, burada okunurken, İtalya’daki gerçek siyasetçiler ve mesuliyetlerinin boyutunu çok iyi anlamış olan Papalık makamı, olanların intikamını almak veya düzeltmek için hiçbir çare bulamadılar. Venedik’in, yazı sanatının bir ustalık örneği olan uyarı mektubu, Roma’ya vardığında; gerek alıcısı, gerekse onu Haçlı Seferi’ne çağıran göndericisi, İtalya’daki şartlar ve bunların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan Lombardiya Savaşı’ndan dolayı, İsa adına barışı sağlama bahanesi ile bir müdahalenin söz konusu olmadığını biliyorlardı. Kasım ayındaki bir oturumda İtalya’da barışı sağlamak için orada bulunan Floransalı elçiler, kalbi derinden yaralı yaşlı papanın, Türk tehlikesi hakkında resmî bir konuşma yaparken gözlerinin yaşardığını görmüşlerdi. Ama bu yaşlar sadece acısından değil, hiçbir şey yapamamanın yarattığı çaresizlikten de kaynaklanıyordu. Papa, Fermo ve San Angelo Kardinallerine barış ve kutsal savaş adına Napoli Kralı ile onun rakibi Floransa’yı, ayrıca Venedik’i ve Milano’yu ziyaret etme görevini vermekle yetinmek zorunda kalmıştı. Kısa bir süre sonra, herşeyin bağlı olduğu Napoli’den olumlu cevap geldi: Ankona’da bir barış kongresi yapılacaktı. Çoğu, en azından beş yılık bir ateşkes antlaşması yapılacağından emindi. Papa ise tüm Hristiyan dünyasına savaş vergisi çağrısında bulundu, ama kimse bu fedakârlığı yapmaya hazır değildi; kardinallerden ise gelirlerinin yüzde onunu bağışlamalarını istedi. Bir sonraki yaz, üçüncü bir vekil, Ragusa Başpiskoposu (Arşiveki) Johann, “Türklere karşı savaşacak filonun Papa vekili” tayin edildi. Başpiskopos Johann, papaya ait beş kadırgayı silahlandırmak üzere Venedik’e geldi, ama hazırlıklar birkaç yıl sürmesine rağmen, bu misyon da sonuçsuz kaldı. Papa, uzun çabalar sonucunda nihayet 25 Şubat tarihinde, Napoli’de İtalya Cumhuriyetleri ve yarımadanın tiranları arasında sağlanan barışı ilan edebildi. Cenova’nın Osmanlı Sultanı’ndan bir beklentisi yoktu ve kendini Osmanlılarla savaşta görmüyordu. Giustiniani, ölen Bizans İmparatoru’nun paralı askeri olarak kabul ediliyordu. Galata ise resmen Bizanslıların tarafını tutmamıştı. Sadece metropole geri dönen ve Türklerden ağır zararlar gören bazı Galatalıların menfaatleri açısından ara sıra tedbirler alınıyordu. Eylül ayında, Osmanlı Sultanı’na elçi gönderme fikri ortaya atılmıştı, ancak Ekim ayının sonunda, özellikle Kefe’yi kurtarmak için elçiler seçilebilmişti. Elçilere verilen talimatlarda, Kefe ve Karadeniz’deki diğer topraklar Bizans’a ait olmadığı için Cenova’nın vergi ödemeyeceği belirtiliyordu. Her zaman dikkatli olan, ancak büyük talihsizlikler yaşamış olan kurnaz Cenevizlilerin, İstanbul’un fethinden sonra yapabilecekleri tek şey bu idi. Cenova, Temmuz ayında Napoli Kralı’nın ve Katalanların düşmanca niyetlerini ve sürgün edilen siyasi mültecilerin (Fuorusciti) entrikalarını unutmamıştı.
    Diğer taraftan Venedik, her fırsatta vermekte olduğu güzel vaatlere rağmen, güçlü Osmanlı Sultanı’na karşı herhangi bir düşmanlıkta bulunmak istemiyordu ve bu yüzden sadece Eğriboz’da, Pitileon’da, Aegina’da, Modon’da, İnebahtı’da, hatta İşkodra’da ve tehdit altındaki diğer kolonilerde takviyeler ve tamiratlar yapmakla yetindi. Loredano ayrıca Doğu Akdeniz sularında sürekli olarak geziniyordu ve bu esnada birkaç korsan gemisi zapt etmişti. Venedik, hemen 14-16 kadırga, daha sonra ayrıca 20 kadırga daha inşa etme kararını almıştı. Doğu Mora’ya giden yollar o yıl için yasaklandı. Ayrıca Eğriboz’un fethedildiğine dair yanlış bir haber yayıldı. Sultan Mehmed’in teveccühünü kazanmak için Venedik o kadar ileri gitti; daha doğrusu o kadar derine battı ki, İstanbul’un fethi sırasında katledilen soydaşlarını göz ardı ederek, hiçbir şey olmamış gibi davrandı. İlk genel yas günlerinin daha henüz sona erdiği 12 Temmuz’da Marcello’ya olup bitenlere rağmen, sultanın sarayına planlanan ziyareti gerçekleştirmek için yoluna devam etme ve Osmanlı Sultanı’na fetih esnasında Venediklilerin İstanbul’daki çatışmalara katılımından Venedik’in haberdar olmadığını ve böyle bir yönlendirmede bulunmadığını ileri sürerek, mazur gösterme emri verildi. Sultan bu arada daha yüksek bir güç mertebesine ulaştığı için ona ayrıca uygun şartlar altında barış teklif edecekti. Venedik, sadece haraç ödeme yükümlülüğünün vereceği utançtan mümkün olduğunca uzak kalmak istiyordu. Bunun dışında, özellikle “Boğazların” ötesinde Bizans İmparatoru’na ait olan Limni, Gökçeada ve Semadirek Adalarını Venedik’e devrettiği takdirde, “ticarî vergi” adı altında yılda 3 ila 5 bin altın ödemeye razı olacaktı. Ayrıca ithal edilen tüm mallar üzerinden yüzde 2 oranında ve ihraç edilen mallar üzerinden de aynı oranda gümrük ödemeye ve Türkler ve Venedikliler veya Venedik vatandaşları arasındaki hukuki anlaşmazlıklarda bir kadının yetkisini tanımaya hazırdı39. Buna rağmen, barış antlaşması işi uzadıkça uzadı ve Aralık ayında durumun tehlikeli bir hâl aldığı gerekçesiyle savunma için tedbirler alındı. Nihayet, 23 Nisan 1454’te Sultan Mehmed antlaşma imzalamaya yanaştı. Barış antlaşması çerçevesinde eski maddeler yenilendi ve ticarî ilişkilerle, komşuluk münasebetlerini düzenleyen yeni maddelerle genişletildi. Ancak, alınacak vergi ve buna bağlı olarak Bizans adaları ile ilgili hususlar bu antlaşmada yer almadı.
    Venedikliler bu arada Karamanlıların elinde bulunan ve ipek, kırmızı kök boya ve şap ticareti için çok uygun bir konumda bulunan Kızkalesi (Gorigos Limanı)’nin İstanbul’un yerine geçecek bir liman olduğuna karar vermişler ve bu amaçla bir elçi heyeti göndermişlerdi.
    1455 yılının başlarında Venedik, Eğribozlu Nikola Sagundino’yu Aragon Kralı’na göndermişti, ama boşuna. Napoli’de yaptığı konuşma büyük bir ilgiyle izlenmişti, ama uzun zaman önce Bizans İmparatoru Konstantin’den Limni Adası’nı isteyen ve topraklarını işgal etmeyi çok arzuladığı Arnavutlarla ilişki içinde olan Kral Alfonso, ortaklaşa yapılacak bir faaliyete ikna olmadı. Napoli, Doğu’daki geleneksel siyaseti gereğince, kralın “ordunun komutanı” dediği yeniden faaliyete geçmiş olan İskender Bey’e, “Kral vekili” olarak Raymond Orrofa komutasında birkaç birlik gönderdi44. Bu aslında Venedik’e karşı düşmanca bir hareketti, zira İskender Bey daha Temmuz ayında Dıraç Balyosu’na karşı düşmanca niyetler beslediğini belli etmiş ve ancak sonbaharda bu düşmanlıklardan vazgeçmişti. İstanbul’un düşüşü, Akçahisar’ın bu genç kahramanının şerefini o kadar zedelemişti ki, Venedikli gemilerle Leş Limanı üzerinden İtalya’ya geçmeyi ve Roma ile Napoli’yi de ziyaret etmeyi düşünmüştü. Napoli Kralı bu arada ayrıca “Lancelothus de Macedonia” adında bir kişi ile irtibat hâlinde idi. Ancak Avrupa’ya ilk kez gelen Karaman elçileri bile kralın harekete geçmesini sağlayamadılar. 1453 yılının Ekim ayında Napoli’de bulunan ve vaftiz edilmiş olan Türk veliahtı Şehzâde Davud’a yabancı prens olarak mutat hediyeler verilmiş ve İstanbul’dan kaçan Demeter “Calapa” ve “Rum şair Theodor”a o kadar özen gösterilmemişti. Kral Alfonso ise hırsını göstermek için Cerbe, Tunus ve Trablus’taki Müslümanlara karşı seferler düzenleme imkânına sahipti ve bunu da çağdaşları tarafından övgülerle yüceltilen kahramanca seferlerle haklı olarak kanıtladı.
    İstanbul subaşısı bugün haklı olarak “Eski Saray” diye anılan yeni bir sarayın inşasını sürdürürken, Sultan Mehmed Edirne’de Balkan Yarımadası’nın tüm Hristiyan güçlerinin, Takımadaların, Trabzon’un ve Rodos’un elçilerini kabul ediyordu. O, artık eskiden olduğu gibi “hükümdar ve emir” değil, madolyonlarında yazdığı gibi “Rumeli ve Anadolu’nun büyük padişahı” ya da İtalyan sanatçı Konstantius’un bronz bir resmindeki ünvanıyla “Asie et Gretie İmparator55” idi. Bu yeni kimliğiyle Sultan Mehmed, bu arada İstanbul’un fethinin somut delilleri olmak üzere Mısır Sultanı’na İstanbul’da alınan 200 genç esir göndermişti. Müslümanların bir diğer hükümdarı olan yaşlı Tunus Kralı’na da aynı şekilde hediyeler göndermiş ve her ikisine İslâm davasını müttefik güçlerle destekleme teklifini götürmüştü. Müslüman dostları da özel elçiler göndererek zaferini kutlamışlardı, ama bunların hepsi o an için sadece şekilden ibaretti: Mısır Sultanı, II. Mehmed’i sadece “Osmanoğlu büyük Murad Bey’in oğlu, Muzaffer Melik (Melek el-Nasr Mehmed)” olarak görüyor ve Sultan Mehmed’in haklı üstünlüğünü tanımıyordu. Aksine, Kıbrıs Kralı’na karşı davranışlarından dolayı Sultan Mehmed’i “sert bir şekilde kınıyordu”.
    Enez, Sakız Adası ve Midilli Adası’ndaki Cenevizliler, daha küçük adalardaki Rumlar ve İstanbul’daki felaketin haberi geldiğinde, Venediklileri ve hatta Türkleri yardıma çağıran Arnavutların Aksak Peter komutası altındaki genel bir isyanını bastırmak zorunda kalan Mora despotlarının haraç vergisi yükseltilmişti. Despotlar bundan böyle yıllık 10 bin , Sakız Adası 6 bin ve Midilli 3 bin duka altın ödeyecekti.
    Ancak artırılan vergiler karşılığında, Venedik’in ticarî vergiyi ödemek için talep ettiği şartlar kendilerine de tanınarak bir dereceye kadar tazmin edildiler. İstanbul’un düşüşünden birkaç gün sonra kalan son Bizans adaları Limni, Gökçeada ve Taşoz sakinleri, Bizans İmparatoru tarafından tayin edilen komutanları İtalyan gemilerine binip kaçtıktan sonra, kayıtsız şartsız teslim olacaklarını bildirmek üzere Gelibolu’ya Kaptan-ı Derya Hamza Bey’in yanına metropolitlerini ve kurnaz Kâtip Kritovulos’u göndermişlerdi. Bunu haber alan Sultan Mehmed, Takımadaların bu bölgesine Müslüman bir subaşı göndermeye gerek duymamıştı; aksine iki şehir, altı kale ve 100 köyü kapsayan ve metropolitin ikameti olan büyük Limni Adası ile Taşoz Adası 2.325 altına kadar bir haraç artışı karşılığında, oğlu padişahın sarayında bulunan Midilli hükümdarı Dorino’ya bırakıldı. Enez’de bulunan diğer Gattilusio’ya 200 altın karşılığında küçük bir yerleşim merkezini, 20 kale ve sadece 20 köyü kapsayan Gökçeada tahsis edildi. Bundan Sultan Mehmed’in denizlerde sadece üç amaç güttüğü görülebilir: Büyük İskender’in ünü, Cengiz Han’ın zenginliği ile onun güvenli ve rahat devlet yönetimi. Amaçları, doymak bilmez toprak hırsı ve Batı Avrupa’da Hristiyan kanına susamışlığı hakkında en dehşet verici çeşitli rivayetler yayılırken, Sultan Mehmed yaz boyunca Edirne’de kalmış ve burada elçileri kabul etmişti. Ancak yılın sonlarına doğru önce Galata’ya, daha sonra 24 Aralık tarihinde de İstanbul’a gelmişti. Yanında artık Halil Paşa yoktu; Arnavut kökenli Zağanos Paşa da gözünden düşmüştü; ikisine de Anadolu’da toprak verilmişti. Padişah, Zağanos’un kızı olan eşini bile göndermişti. Sultan Mehmed üzerinde tesiri olan tek kişi artık Zağanos Paşa’nın diğer kızı ile evli olan Rum kökenli Mahmud idi. O, aynı zamanda Hellaslı Arhont Filaninos’un torunu ve Mihaloğlu’nun oğlu olup, kendi şahsi cesareti dışında soyunun tüm zihinsel özelliklerini de taşıyordu.
    Sultan Mehmed, İstanbul’da kaldığı süre içinde, tüm tesisler ve görkemli bahçeleri ile birlikte en az sekiz fersah büyüklüğünde olacak olan yeni sarayın inşaatını gezdi ve İstanbul surlarında yapılan acil, ama kaba tamiratları izledi. Kiliseler, cami olarak kullanılacak şekilde tamir edildi ve duvar resimleri ile mozaiklerin çoğu kireçle kapatıldı. Manganai Manastırı’na dervişler yerleşti; Pantokrator Manastırı’nda artık Türk kunduracıları çalışıyordu. Küçük kiliselerin kurşunlu çatılarıysa sökülüp, sultanın sarayında malzeme olarak kullanıldı.
    Gelibolu’da yeni vezirin denetimi altında donanmayı büyütme çabaları başlatıldı ve böylece İstanbul fatihinin bir sonraki seferinin büyük Eğriboz Adası’na yapılacağı izlenimi yaratıldı.
    Ancak, 1454 yılının bahar aylarında yelken açan donanmanın asıl hedefi, daha yakındaki adalardı, ama kesin hedefi belli değildi. Bu yüzden Midilli Adası’nın Beyi, bu bilgiye sahip olmamızı sağlayan tarihçi Dukas aracılığıyla sultana haracını, toplam 6 bin altın tutarında bir hediye, değerli kumaşlar ve bol erzak gönderdi.
    Hâlâ donanmanın kaptanı olan Hamza Bey, nihayet 180 gemi ile Sakız Adası önlerinde mevzilendi (29 Mayıs). Sakız Adası, kısa bir süre önce bir Cenevizli’nin alacağı olan 40 bin altın yüzünden Osmanlılar ile anlaşmazlığa düşmüş olduğundan Hamza Bey bu adaya düşmanca davrandı ve San İsidora Limanı’nın çevresindeki üzüm bağlarını tahrip etti. Sakız Şehri ise oldukça sağlamdı ve savunma için 20 gemi hazır bekliyordu. Ada sakinleri tarafından gönderilen aracılar - bunların arasında bulunan Quirico Giustiniani dahil olmak üzere - esir alındılar. Türk gemileri daha sonra, limanında birçok büyük savaş gemisinin hazır bulunduğu Rodos önlerinde belirdi. Daha sonra Küçük Langos Adası’nda ve Rodos Şövalyeleri’ne ait İstanköy Adası’nda yağma yapıldı. Burada 22 gün kaldıktan sonra Türkler, İstanköy ve Raheia kalelerinde mustahfız kıtası bırakmadan tekrar gemilerine bindiler. Hamza Bey’in seferi, Sakız Adası’nın ödediği 20 bin altın dışında neredeyse hiçbir kazanç getirmediği için, ondan önceki Kaptan-ı Derya Baltaoğlu’nun İstanbul surları altındaki mağlubiyetini affetmiş olan Sultan, Hamza Bey’in önce kellesini istedi, ama daha sonra bundan vazgeçip, onu Antalya subaşısı olarak Anadolu’ya gönderdi71.
    Takımadalara yapılan bu askerî harekâtla birlikte Sultan Mehmed ayrıca Karadeniz’e de bir seferin yapılmasını emretti. Bu sefer, oradaki Ceneviz kolonilerine kendi hükümdarlığını kabul ettirmekten ziyade, daha çok eski komşularına gücünün büyüklüğünü hissettirmek içindi.
    Cenova, bütün risklerden kurtulmak için Kasım ayında yapılan bir antlaşma ile Karadeniz’deki topraklarını Banco di San Giorgio’ya devremişti72. Buna rağmen, Cenova kendini burada yaşayan soydaşları için sultanla görüşmesi gerektiğini düşündü. Bu yüzden 1454 yılının Mart ayında Kefe’nin ve etrafındaki yerlerin gelecekte Osmanlı Devleti ile ilişkilerini II. Mehmed’le birlikte düzenlemek üzere iki elçi gönderildi.
    Elçiler, elleri boş döndüler. Cenevizlilerin Karadeniz’deki hakimiyetini engelleyen, bugüne kadar Osmanlı Sultanı’na hiç başvurmamış olan Tatar Hanı idi. II. Mehmed’in üstün gücü, Timur’un ve Cengiz Han’ın halefi; Lehlerin, Rusların ve Romenlerin korkulu rüyası Tatar Hanı’nın hoşuna gitmiyordu. Hacı Giray, Kefe’yi kendisi için istiyordu; bunun karşılığında köleler dahil olmak üzere toplanan ganimetin tamamını sultana bırakmaya hazırdı. Kefeliler, bunun üzerine vergiyi 600 Sommi* daha yükselterek hanı kendi taraflarına çekmeye çalıştılar. Cenevizlilerin tüm limanlarında ve Turla (Dinyester) Nehri ağzında zayıf Boğdan Prensi Petru Aron’un elinde bulunan Akkirman’da tehlikenin savulması için hazırlıklar yapıldı. Takımadalarla meşgul olan Kapudan Paşa’nın vekili olarak gönderilen Timur Hoca’nın komutası altındaki 56-60 gemiden oluşan Osmanlı filosu nihayet geldiğinde herşey tam bir savunma konumunda idi. Türkler, Akkirman (Monkastro) Limanı’nı ziyaret edip, kısa bir süre için Sivastopol’u işgal ettiler ve 13-14 Haziran tarihinde çok ciddi bir biçimde olmasa da Kefe’ye saldırdılar. Ayrıca Mankup veya nam-ı diğer Theodori’de Uluğ Bey adında Tatar ismi taşıyan bir Hristiyan hanın hüküm sürdüğü Kırım sahillerinde ganimet aramaya çıktılar. Bu gemiler, Sultan Mehmed’in yeni gücünü en görkemli şekilde sunduktan sonra yaz aylarında Gelibolu’ya geri döndüler.
    1455 yılının Mart ayında nihayet Kefe elçileri ile bir antlaşma yapıldı; orada bulunan Cenevizliler, gizliden gizliye yine de ellerinde tuttukları Samastro’dan vazgeçtiler ve sultanın hazinesine vergi olarak 3 bin altın ödemeyi taahhüt ettiler74. Sultan Mehmed bu arada Boğaz’a sekiz yeni tabya kurmuş ve bu sayede Karadeniz’deki hükümdarlığından vazgeçmeye niyeti olmadığını ilan etmişti.
    Akkirman ve Tuna ağzında bulunan Kili limanlarının civarını Türklerin yeni saldırılarından korumak ve Boğdan balıkçılarının bundan sonra da açık denizlerde yelken açma hakkını korumak amacıyla Prens Petru Aron da sultanın emirlerine boyun eğmek ve gönülsüz de olsa yılda 2 bin Macar altını vergi ödemeyi taahhüt etmek zorunda kaldı. Sultanın bu konuda bugüne kadar muhafaza edilen bu türdeki tek vesika olan imtiyaz belgesi, II. Mehmed Belgrad kuşatmasından geri döndüğü ve Anadolu’da bulunduğu bir dönemde Saruhan Bey İli’nde hazırlanan 5 Ekim 1456 tarihli belgedir.
  • Fatih, İlyada Destanı'nı kenarlarına şerh düşerek orijinalinden okuyabiliyor. Bu destan, öyle herkesin okuyabileceği bir metin değildir. Yunancasının düzgünlüğünü Fatih'in muasırı yazarlar De Languschi ve Kritovulos söylüyor.
  • Fatih çok büyük bir kişiliktir. Ölümü de bir dağın çökmesi veya devasa bir geminin batması gibidir.