• 328 syf.
    ·8/10
    https://youtu.be/Ba7e7G0SqCs?t=1586
    İncelemeye videoda bahsi geçen Balzac’ın yazma rutini ve çalışma azminin bende uyandırdığı hayranlıkla başlamak istedim.
    Günde 15 saate yakın çalışan bu yazar, Vadideki Zambak eserini kaleme almak içinse ömrünün 20 yılını vermiş. Hatta kitap ilk basıldığı zamanlarda Balzac’ın beklediği ilgiyi görmemiş ve onu hayal kırıklığına uğratmış. Balzac ise üzerinde en fazla çalıştığı romanı olduğunu belirterek, ona olan ümidini kesmemiş. Yine de zaman Balzac’ı haklı çıkarmış ve kitabı onun başyapıtı haline gelmiş. :)
    Cemil Meriç de Bu Ülke kitabında Dünyanın en büyük romancısı olarak tanıttığı Balzac'tan ve kitaplarından şöyle bahsediyordu: ‘Ayrı bir dil konuşuyordum çağdaşlarımla. Gurbetteydim. Benim vatanım Don Kişot’un İspanyasıydı, Emma Bovari’nin yaşadığı şehir. Sonra Balzac çıktı karşıma, Balzac’ta bütün bir asrı yaşadım, zaman zaman Votren oldum, Rastinyak oldum. Dört bin kahramanda dört bin kere yaşamak.’
    Hatta eserleri Türkçeye kazandırılmadıkça, ülkemizde gerçek romanın kolay kolay boy atamayacağını da söylemişti ve ‘Edebiyatta ilk aşkımdır.’ demişti aynı yazar için. Bu satırları okuduktan sonra Balzac okuma arzum epey büyüdü ve Balzac’ın en sevdiği, başyapıtı olduğunu söylediği bu eserle onu tanımaya karar verdim.
    Yazar bütün kitaplarını İnsanlığın Komedyası adı altında toplamış. Vadideki Zambak da ‘Taşra Yaşamından Sahneler’ bölümünün bir romanıdır.
    Balzac bu eseri için şöyle der: "Benim her gün olup biten gizli ya da açık olaylara, bireysel yaşamın eylemlerine, bunların nedenleriyle ilkelerine, şimdiye dek tarihçilerin yalnız ulusların genel yaşantılarındaki olaylara verdikleri önem kadar önem verdiğimi göreceklerdir. Indre Vadisi’nde Madame de Mortsauf’la aşkı arasında olagelen o gizli savaş belki herkesin bildiği o ünlü savaşlardan herhangi biri kadar büyüktür."
    Kitap kısaca genç Felix de Vandennesse adlı kahramanın, bir gece baloda karşılaştığı güzel ama evli bir bayan olan Madam de Mortsauf’a duyduğu aşkı konu alır.
    Ama Vadideki Zambak, salt bir aşk romanından çok daha fazlası bence. Kitap boyunca bir çok kavramı sorguluyorsunuz; aşk, erdem, tutku, fedakarlık, doğu ve batı, kadınların doğası, taşra hayatı ile şehir hayatı, sadelik ve debdebe.. Yazar bu karşıt duyguları yahut aynı duyguların farklı ruhlarda nasıl canlandığını iki kadın üzerinden o kadar güzel anlatıyor ki. Bu kavramlara verdiğimiz yanıtlarla bizi biz yapan, değerlerimizi ve hayat tarzımızı ortaya koyan kimliğimizi inceleme fırsatı buluyoruz.
    Küçük bir not: Kitap hakkında çoğu kişiden tasvirlerinin, betimlemelerinin yoğun olduğunu, yarım bırakıldığını duydum. Evet ben de kitabın 133. sayfada Henriette’in yazdığı bir mektupla bana açıldığını söyleyebilirim ama bu sabır için hakikaten değer.. Oraya kadar yavaş giden yazım üslubu beni o noktadan itibaren içine çekti.
    Roman yazmayı ülkeleri fethetmeye benzeten bir yazarın 20 yılını vererek telif ettiği bu eseri 21 günde hakkıyla okuyabildiğimi ve inceleyebileceğimi elbette düşünmüyorum ama bu kadar severek okuyunca onsuz da olsun istemedim. :)
  • 161 syf.
    ·4 günde·Beğendi·3/10
    “Kitaplar,insanı kitaplara götürür.”
    Bu kitabı okuma serüvenim tam da bu cümleye uygun gerçekleşti. İsmet Özel’in Faydasız Yazılar kitabında bahsedilince ilgimi cezbetti Simyacı kitabı. Sonrasında kitabı okurken de daha önceden okuduğum birçok kitaptan cümleler akın etti hafızama, ne demiş İsmet Özel “Okumanın rehberi okumaktır.”

    Kitap sıklıkla Tevrattan, onun haricinde Hristiyanlıktan ve İslamiyetten izler taşıyor, hatta bazı karakterler Bu Kitaplar’da yer alan kıssalardaki insanların yansıması olarak çıkıyor karşımıza.
    Hal böyle olunca ben de Müslümanca bir bakış açısıyla cümleleri eleştirmekten kendimi alamadım. Bu bakış açısıyla eleştirdiğim karakterlerden ilki Billûriye Tüccarı oldu: “Değişmek istemiyorum çünkü nasıl değişeceğimi bilmiyorum. Artık tam anlamıyla kendime alışmış durumdayım.” diyordu hayallerini gerçekleştirmekten korkan tüccar.
    Okur okumaz tüccarın ne kadar zayıf karakterde olduğunu; kendisini, fıtratına ne kadar da aykırı bir düşünceyle sınırladığını düşündüm. Çünkü bizi yaratan Allah sadece “yaratan” (خالق) sıfatına sahip değildi, aynı zamanda “sürekli yaratan, yaratmaktan bıkıp usanmayan” ( خالاق) bir Allah’ımız vardı. Bu durumda biz de, Müslümanlar olarak, her an yeniden yaratıldığımıza ve etrafımızdaki her şeyin de bu sürekli yenilenişin bir parçası olduğuna iman etmiş oluyorduk. Durağanlığı, monotonluğu, pasifliği reddetmemizi gerektiren bir inanca sahiptik biz. İman sözde kalınca değil, eylemle ispat edilince anlam kazandığına göre de iman ettiğimiz bu gerçeğin sorumluluğunu yüklenmemiz gerekiyordu. Zaten “iki günü bir olan ziyandadır.” hadisi de bize bu sorumluluğu hatırlatmıyor muydu? Bu durumda Müslüman bir insana “kendime alışmış durumdayım” gibi bir mazarete sığınmak ve seferden geri kalmak yakışmazdı.

    Hikayemizin ana karakteri olan çobanın sonunda gönlüne ve gönlünden geçenlere layık bir hanım efendiyle tanışıp birbirlerine aşık olmaları ise kitapta “iyi ki yer verilmiş” dediğim kısımlardandı. Bu iki insanın gerçek sevgisine şahit olmak, günümüzde sahte aşklara bu kadar maruz kalan bizler için daha kıymetlidir diye düşünüyorum. Fatıma isimli bu hanım kızımızla çobanımızın aşkı bize gösteriyor ki gerçek sevgi insana kimliğini kaybettirmez, hayallerinden onun uğruna vazgeçmesini beklemez. İnsanı tutsak etmez aksine onu özgür kılar. Eğer aşk zannetiğiniz şey sizi birine ya da bir şeylere mahkum ediyorsa o aşk değil tutkudur ve tutku tutuklar.

    Burada gerçek sevginin bariz bir örneğini görmüş olduk. Sevgisine kapılan çoban, uğruna çöller aştığı hayallerinden, Fatıma için vazgeçmeye hazırken ona karşı gerçek bir sevgi besleyen Fatıma bunu yapmamasını söyledi ve böylece çoban emek verdiği hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmadı. Birbirlerine duydukları sevgi onları birbirlerine mahkum etmedi, aksine özgür kıldı. Sonunda amacına ulaşmış, bu hayatta yapması gerekeni yaptığına inanarak dönen çoban dönüş yolunda, “aşkın, bir insanı kişisel menkıbesinden asla uzaklaştırmaması gerektiğini kendisine anlatan bir çöl kadınına rastaladığı için” şükrediyordu.
    Bu satırları okurken benim, Furkân Suresi yetmiş dördüncü ayette bahsi geçen “Bize göz aydınlığı olacak eşler ver!” duasından anladığımın tam da bu türden bir ilişki olduğunu fark ettim. Birbirinin “daha iyi” olmasına müsaade eden; bu yolda birbirini destekleyerek birbirini ileri götüren iki insan arasındaki gerçek sevgi.
    Gerçek sevgi ve çarpık sevgi arasındaki farkı çok güzel anlatan ve benim de en sevdiğim başucu kitaplarımdan olan Yürek Devleti kitabını bu satırları okurken sıklıkla andım, bu konudan dertli olanlara tavsiye ederim.

    Son olarak kitapta genel olarak da üzerinde durulan ama sonlara doğru daha da çok vurgulanan yüreğimizden gelen sese kulak verme ve hayallerden vazgeçmeme meselesine değinmek istiyorum. Bu konuda çobanımız da bir hayli dertli çünkü kendisi de kolaylıkla pes edebilen karakterde birisi, eğer yan karakterler gelip de onu motive etmese yolun başında çoktan vazgeçmişti. Ama bizim hayatımızda nasıl her düştüğümüzde bizi kaldıran biri olmuyor sonunda kendimiz kalkmayı öğreniyorsak, çoban da bunu öğrenmek zorunda kalıyor.

    Kimse bize yapabilirsin demezken hatta aksini iddia ederken nasıl oluyor da hayallerimizden vazgeçmeyecek gücü kendimizde bulabiliyoruz? Çünkü yüreğimiz fısıldıyor. Eğer ona bu yoldan ayrılmayacağımızın güvenini verirsek fısıldamaktan öte gümbür gümbür destek çıkıyor bize. Aamir Khan’ın dediği gibi “Yürekler çabuk korkar, o yüzden onları her şeyin yolunda olduğuna inandırmak zorundasınız. All izz well.”

    Kitapta da delikanlı ile yüreği arasında bir sohbet geçiyor:
    #50058486
    İnsanlar hayallerinden vazgeçtikçe yüreklerin de bu konuda artık sessiz kalmayı tercih ettiğini anlatıyor delikanlının yüreği ona. Asla susmayız ama diyor, fısıldarız ancak. Böylece eğer o insan hayallerinin peşinden gitmeye cesaret edememiş de ait olmadığı bir hayatı yaşıyorsa, biz ona hayallerini hatırlatmayız ki pişmanlık duyup acı çekmesin. “Çünkü yürekler en çok acı çekmekten korkar.”

    Çobanın yüreğine söz verdiği gibi...
    #50058499
    Ben de söz veriyorum: “Eğer hayallerimden uzaklaşacak olursam göğsümde sıkış ve beni uyar. Bu uyarı ne zaman gelse onu dikkate alacağıma yemin ediyorum.”

    Yüreklerimizden gelen ve bize Hakkı tavsiye eden sesin asla kısılmaması, tam tersine gümbür gümbür şen şakrak bir şekilde içimizden taşması ve bizim bu sese kulak verdiğimiz bir ömür yaşama duasıyla...

    Selametle.
  • 416 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Lütfen incelemeyi bu kitabı okuyanlar ve okumadan önce farklı bakış açısı kazanmak isteyenler okusun...

    "Kendi kendimizle mücadelelerimiz de bile kendilerimiz birbirine karşı yalnızdır." Evet kitap kendisini yine kendi bünyesinde çok güzel bir şekilde özetlemiş. Kitabın ana çizgisi bunun üzerine ilerliyor. Kendi kendimizle mücadelemiz. Ve yalnızlığımız. Öncelikle kitap enfes ruhsal tahlillerde bulunuyor. Okuma zevkini yükselten ana etkenlerden birisi bu. Araya giren birçok yabancı terim olsa da okuma bütünlüğümüze bir zararları yok. Hatta durumların açıklanmasında önemli dayanak noktaları bu terimler. Şimdi kitabın asıl anlattığı ama tam olarak çıkaramadığımız o duruma gelelim. Yani kitabın alt metni. Neredeyse her müzikte,her filmde ve her kitapta bir alt metin vardır. Aslında asıl düşüncenin altta kalmasının sebebi gerçeğin hazmedilemez korkunçluğudur. Ve sanatçı bizi bu gerçekle direk yüz yüze getirmez. Getiren eserler de toplum tarafından damgalanır. Toplum demişken romandaki karakterler üzerinden ilerleyelim. Tüm karakterlerden bahsetmek lüzumsuz. İki karakter dısındakiler tamamlayıcı karakter. Ama bazı tamamlayıcı karakterlerin temsil ettikleri kavramlar önemli olduğu için bahsetmek gerekiyor. Bunlardan ilki Besim. Besim temel iç güdüleri temsil ediyor. Açlık ve şehvet. Biz romanda şehvetten çok oburluğunun baskınlığını görüyoruz. Açlığı dışarı muazzam bir gevezelik olarak yansıyor. Bu gevezelik onun hazcı yapısının temel tepkisi. Her ne kadar hazlarına göre yaşasa da bundan herhangi bir utanç duymuyor. Aksine cemiyetle dalga geçer gibi bir hali var. Tüm bu alaycılığına karşın içinde içinde herhangi bir gizli kapaklı iş çevirme dürtüsü veya gereksiz kompleksleri yok. Kitaptaki en açık sözlü karakter denebilir. O ikinci kişiliğinin izinden gitse de onu yalancılıkla itham edemeyiz. Bu arada kişilik demişken Samim'den bahsetmemiz gerekir. Samim aslen toplumun ulaşılmasını istediği aydın kesimi ve toplumun kendi kural ve mantık düzeneğini temsil ediyor gibi görünse de asıl olarak insanın ilk kişiliğini yani mantık ve sağduyu ile düzenlenmiş,iç güdülerin ortaya çıkardığı tutarsız duygudurumlarından uzak bir ruh yapısını temsil ediyor. Birinci kişiliğine bağlılığı onu yalan söylemekten uzak tutuyor. Ulaştığı dingin ve rasyonel ruh yapısı ona insan tahlillerinde güçlü bir avantaj veriyor. Fakat tüm bu meziyetlerine rağmen kendisiyle çelişen bir tarafı var. Meral'in kendi kızı olma ihtimali. Bu ihtimalin varlığı bile temsil ettiği tüm cemiyet kurallarını yıkacak güce sahipken o tüm o ideallerini bir kenara bırakıp kısacası unutup Meral'i sevmeye devam ediyor.Kendi deyimiyle "Unutmak için en iyi çare unutmaya çalışmak değil unutmamaktır." Kitapta Samimden bu hususta en küçük bir unutma çabası görmüyoruz. Sonuç kaçınılmaz olarak unutmak. O her ne kadar kendi cemiyetinin kurallarını alt üst edecek bir bilgiye sahip olma ihtimaline sahip olsa da bu cemiyete bir ihanet değil. Kitapta ne diyor. " Yalancılığa da doğruculuğa da tahammül etmeyen bir dünyadayız. Sırasına göre yalanla doğruyu kombine eden bir cemiyet ve ruh yapımız var. " Kısacası Samim'in temsil ettiği cemiyet, gerçekliği manipüle ederek onu işine geldiği gibi kullanıyor. Yani bu bir kendi kendine yalan söyleme meselesi. Bu açıdan bakıldığında Samim'in kendisiyle olan kavgası Meral'in kendisiyle kavgasından çok daha ağır. Lakin bu kavga kendi iç diyaloglarına bile yansımayacak kadar derinlere çekilmiş. Ve bir de Samim'in gençliğinde Meral'in annesiyle olan bir ilişkisi var. Meral annesine sarsıtıcı bir şekilde benziyor. Sadece ruhsal yapıları değil yaşam çizgileri de benzeşmeye başlıyor. Bu noktada belki de yazar kaderin veya zamanın kendisini sürekli tekrar ettiği bir yaşam çizgisine değinmiştir. Ters açıdan bakarsak Samim her ne kadar arkasında bırakmış da olsa ikinci kişiliğine bürünmüştür. Yani eleştirdiği şeye dönüşmüştür. Ha dün olmuş ha yarın. Romanda bize sunulan aslında karmaşık bir zaman örgüsü mevcut. Çünkü insan bilincinde zaman farklı bir şekilde işliyor. Bu zaman algısındaki kırılmayı kitabın tam da son sayfasında görebiliyoruz. Ve gelelim Meral'e. Meral iki kişiliği arasında muazzam bir çatışma yaşıyor. Bu çatışmayı cemiyetin kuralları körüklüyor. Cemiyet yani Samim. Yalana sığınan ve hatta kendi varlığını yalan üzerine kuran bir yapısı var. Bu bize iki kişilik arasındaki dengesizliğin dış dünyaya yansımasını gizlemek için yalanı kullandığını gösteriyor. İki kişilik arası kutuplardaki dengeli gidip gelmeler herhangi bir soruna neden olmazken hangi kutuba ağırlıklı olarak ait olduğunu bilememe hissi iki kişiliği de parçalıyor. Meral yalancı,düzenbaz, ikiyüzlü hatta ve hatta Samim'in ifadesiyle iradesiz olabilir ama bu onu kötü birisi yapmaz. Sadece keskin gidiş gelişler yaşıyor. İntihardan önceki anlarında bile bu böyle. O malum kaza olmasa belki kendini öldürmeyecek. Yaşama bağladığı o dengesiz hovarda tutku tesirini gösterecek.
    Samim'le ilişkisine gelirsek, Samim'in kendi babası olduğu ihtimalinden haberi bile olmamasına rağmen kitapta da bahsi geçen hatta sırf bu yüzden kitaba konduğunu düşündüğüm " kolektif şuursuzluk" kavramından dolayı bir terslik olduğunu seziyor. Ama bunu kitap boyunca asla Samim'e yormuyor. İntihardan önceki birkaç düşüncesinde abisine yalvarıyor. "Bu damgayı sil alnımdan" diye. O düşüncenin bize görünen yüzü bu. Fakat hatırlayın. O düşüncede abisinin karyolasını sallıyor. Ferhat şıçrayarak uyanıyor. Biraz geriye gidersek. Arnavutköy deki o kabus geceyi hatırlayın. Bu arada söylemeden edemeyeceğim muhteşem bir bölümdü. O parapsişik olayın olduğu gece Meralin annesi karyolasının bilinmeyen bir sebeple sallanmasından dolayı uyanıyor. O bölüm zaten kolektif zihin fikrini güçlendirmek için yazılmış bir bölüm. Peki bu iki sallanış arasındaki bağ ne olabilir. Anne oğul ve kız arasında bir üçgen oluşuyor. Ortada bir meçhul var. Kardeşlerden birinin çarpık bir ilişki içerisinde olma ihtimali ve aynı zamanda asıl babanın temsilcisi olan Ferhat'ın kızkardeşine aşırı öfkesi. Dediğim gibi kitapta kolektif zihin fikri ortaya atılmış. Bu demek olur ki bilinmeyen bir şeyi sezebilir ve doğal olarak ona tepki gösterebilirsiniz. Bilinmez,belki de Meral'in içindeki bu çatışma sırf bu histen doğmuştur. Bu arada Meralin ölüm şekli de ilginç. Yanarak ölüm. Tam bir cehennem tasviri. Ve kitapta bunun üzerinde yani neden farklı bir biçimde kendisini öldürmediği üzerine çok kafa yoruluyor. Her ne kadar bir kaza da olsa Einstenin dediği gibi " Tanrı zar atmaz" değil mi? Ve kitapta da geçtiği gibi "Meçhulun karnından istediğimiz çocukları doğurtabiliriz." Peyami Safa'nın bu kitabı insana dair birçok vasfı bizlere sorgulatıyor. Ve içerisinde çok ağır bir alt metin barındırıyor. Kapanışı yine kitaptan yapalım. "Yalnızım,evet herkes yalnızdır,yalnızız..."
  • 384 syf.
    ·10/10
    Sanırım Elizabeth kitapları arasında en merak ettiğim kitaptı. Diğer kitaplarda bahsi geçtiğinde bile karakterler beni heyecanlandırmıştı. Umduğumdan da fazlasını buldum. Harika karakterler, son derece değişik bir hikaye ve tutku dolu sahnelerden oluşan nefes kesici bir kitaptı. Tarihi kurgu seven herkese ya da başlamak isteyenlere Elizabeth Hoyt kitapları tavsiyemdir.

    Silence kocasını korumak için kötü kalpli korsan Mickey O'Connor ile bir anlaşma yapmış bunun bedelini ise tek gerçek aşkını kaybederek ödemiştir. Ne olursa olsun ona inanacağını düşünen kocası Silence'a sırtını dönmüş genç kadın bir kaç ay sonra onun öldüğünü öğrenerek hayatının en derin kederini yaşamıştır. Bu kederden kurtulmasını sağlayan tek şeyse kapısına bırakılan bir bebektir. Aradan geçen dokuz ayda genç kadın bebeğin annesi olmuş ve bir gün onun kaçırılması üzerine tekrar ünlü korsan Mickey'in karşısına geçmiştir. Karşısındaki adam aylardır annelik yaptığı bebeğin babasıdır ve hayatları tehlikededir. Bebek için adamın sarayında kalmayı kabul eden Silence zamanla Mickey'in çok daha farklı yönlerini keşfedecek Mickey ise bu kadını yanında tutmak için kendi çocuğunun sevgisini kullanacaktır.

    Mick eğilerek ona yaklaşınca kadının saçındaki lavanta kokusunu aldı.
    "Benim olan benimdir, sevgilim," diyerek fısıldadı, "ve ben bana ait olan hiçbir şeyin elimden alınmasına izin vermem."

    Kitap İsmi : Saklı Şehvet
    Yazar : Elizabeth Hoyt
    Yayınevi : Pegasus
    Tür : Historical / Erotik
    / 5 Puan
  • 488 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Kadın..!

    Tutuklu bir kitap...
    Yasak bir şiir...
    Sessiz bir şarkı...
    Kırık bir heykel...
    Çıplak bir resim...
    Yaralı bir türkü...
    Yakılmış bir Köy...
    Özgür bir Ağıt...
    Ve,
    İşgal edilmiş bir ülke'dir...
    Mezopotamya'nin, Kederli yüreğinde..!

    Zeriya Pinar

    Bir şiirle başlamak istedim sözlerime zira kadın bu coğrafyada daha iyi anlatılamazdı heralde.
    Kitaba başlarken Afife Jale hakkında sınırlı bilgiye sahiptim ve biyografi okumayı sevmediğimden dolayı önyargıyla başladığımi itiraf etmeliyim.Ancak beklenilenin aksine kitap bittiğinde biyografiye olan önyargım kırıldı.Gerek yazarın üslubu gerekse yaşamı sürekli mücadeleyle geçen bir kadını konu edinmesi kitabı gözümde nirvanaya çıkarttı.
    Annesi Medhiye hanım ve babasi Hidayet Bey olan Afife mutlu bir çocukluk geçirir. Tiyatroya olan tutkusu çocuk yaşlarında başlar ve sürekli doktor olan dedesi ile tiyatrolara gider,zaman zaman firsat buldukça da kuzeni Ziya ile oynadıkları tiyatro calismalarini dedelerine izletirler.Afife'nin tiyatroya olan tutkusunu pekiştiren dedesi onun çok iyi bir oyuncu olacagini düşünmesine rağmen Osmanli döneminde müslüman kadinlarin sahneye cikamamasindan dolayi Afife için içten içe üzülmekte ancak bunu torununa belli etmemektedir.
    Afife'nin babası dinine bağlı bir adamdır ve kızının da kendisi gibi olmasini istemektedir.Ancak işler hic de Hidayet Bey'in istediği gibi olmayacaktir.Afife bir yandan okuluna devam ederken bir yandan da ailesinden gizlice oyunculuk sinavina girer ve kazanir. Hayatta tek destek olacağıni düşündüğü dedesi bu sirada ölür ve Afife herşeye rağmen tutkusuna sıkı sıkıya sarılır. Ama "Gerçeklerin mutlaka ama mutlaka,gün yüzüne çıkmak gibi "kötü "bir tabiatları vardır."(Osman Balcigil)Babası Afife'nin oyunculuk dersleri aldığını duyduğunda bırakmasını ister ancak Afife ölürüm de bırakmam diyerek hayalini gerceklestirmezse kendisinin bir ölüden farksiz olacağını tüm netligiyle ifade eder.Afife ve annesini bundan dolayi evden kovar ve Afife'nin zorlu hikayesi bu andan sonra başlar.
    Tiyatro oyunculuğu uğruna çok fazla mücadele verir Afife.Defalarca polis baskını ile oyunları yarida kesilip yaka paça karakola götürülür ve ilk baskindan sonra başına saplanan ağrı yüzünden hayat adeta iskenceye döner.Herseye rağmen yılmayan,mücadelesini birakmayan bu kadina tüm kadinlar adina sonsuz şükranlarımı sunuyorum zira o bu süreçleri yaşamamış olsaydı şu anda hâlâ kadinlar yerinde sayıyor olurdu.
    Yazari ilk kez okudum ve hayran kaldim kalemine.Acik,anlaşılır ve akıcı bir üsluba sahip.Kitap dört yüz sayfaydi ama bi dört yüz sayfa daha olsaydi da okurdum dedim bittiğinde. Bahsi geçen her kişinin sayfalarin alt kismindaki açıklamada yer verilmesini çok sevdim.
    Yeni kitaplarda buluşmak üzre..
    Selam ,dua ve huzur eksik olmasın..🤗
  • 430 syf.
    ·29 günde·10/10
    Somut bir varlık, en küçük bir nesne, sıradan bir hayal ve kaybolmaya yüz tutmuş bir anı Proust’un aynasında öyle bir başkalaşım geçirir ki, dağılan parçacıkların bir araya gelmesiyle kendini yenileyen düş gücü ve onu oluşturan halet-i ruhiye, tek kelimeyle hayran kalınası bir incelik kazanır. Bu olağanüstü ayna, adeta bir sihirli değnek etkisi yaratarak modern edebiyatın ‘zaman kavramı’na Proustvari bir nitelik bahşederken, paragrafların arasında zamanı bir süre dondurur, iç ve dış seslere kapalı durumda bırakıldığımızda bu parlak zihnin labirentlerinde yolculuğa çıkmaya başlamışızdır artık…


    Geçmiş dediğimiz, yaşadığımız şu anın ürünüdür. Şu an yazmakta olduğum bu satırlar ve geçmekte olan her saniye artık geçmiş haline gelir ve her zaman şu anın yaratısı halinde kalırız… Ya geçmişin sınırları? Bu soruyu en detayıyla yakın merceğe alan isim -ve belki de en büyük isim- Proust’un ta kendisi.


    Roman boyunca çeşitli norm ve tarihi olayların silsilesini isteyen satırlar, buna hazırlıksız yakalananlar için büyük bir handikap, bunu net bir şekilde görmek mümkün. Bilinç akışı anlatısının içine girmek, tekrar anlamlandırmaya çalışmak nasıl abes kaçıyorsa, dış ortamın ve hatta kendi iç sesimize kulak vermemiz de o derece sönük kalacaktır. Tıpkı Proust gibi anlatılanları bir gözlemci edasıyla görmek, Proust’un aynasıyla bağ kurabilmek için gözden kaçırılmaması gereken bir düstur olduğunu söylemeliyim…


    Bir karakter ki annesine “iyi geceler” demek yerine bunu satırlarca uzatarak ifade etmeyi yeğliyor. Bir kadına olan tutku, bir tabloya olan hayranlık da aynı düzlemde yer bularak uzun uzun cümlelere dökülen abartılı bir anlatıya sahne almış oluyor. Romanda belirli bir zaman, olay ve karakter döngüsünün bulunmaması da tamamen bununla bağlantılı bir durum. Ancak tabii ki bu olağanüstü bir şey, Joyce’u Joyce yapan şey neyse, Proust’u Proust yapan da bu; bilinmeyen bir yerden kopan cümlelerin köprü haline getirilmesi ve bilinç akışının paragraflara boca edilip uzun uzadıya bir anlatı haline gelmesidir. Bu paragraflardan sağ çıkabilmek için kendimce çözüm yolu olarak, kitabı hiçbir süre şartı olmadan, zamansız ve uzamsız olarak bir ay gibi bir süreye yayıp, bir yolculuk kitabı olarak yanımda taşımam oldu ve bitirdiğim an romandan bana geçen-geçmeyen sorgulamasına hiç kalkışmadım bile. Okuduğumuz en küçük detayın bile bilinçaltımızın derinliklerinde yer tuttuğunu düşünenlere dahilim. Üstelik, Proust gibi bir tasvir ustası varsa karşınızda, okunulan her satır ‘kayıp zaman’ı tersine çevirmeye yetecektir!


    “Gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusu yaşamayız.”


    Bellek, tarih ve diğer şeyler…
    Sinestezik çağrışımlar ön plana çıkar romanda; Bergson’un zaman kavramı, aşk, roman ve onun yaratıcısı, yazar ve var olup olmadığından hissedilen varlık problemi, eşya tasviri gibi konuların bir romanda böylesine detay bombardımanına tutularak anlatılması cümlelerin şaha kalkan görüntüsünü oluşturdu zihnimde. Bir ressam, sadece Swann’ların Tarafı’ndaki betimlemelerin coşkusuna kapılarak çok mükemmel portreler ortaya çıkarabilir. Bir okur ise betimlemelerde bahsi geçen Rönesans tablolarının içindeki gravürlerde yaşayabilir. Bu alegorik betimlemeler çok şey uyandırdı nazarımda, bu kadar uzun bir süreye yaymamı sadece bu sebeple açıklamam kafi… Ne kadar sanatsal işaret ve gramatik yaklaşım varsa en uç noktasında kullanılmış bir anlatı Swann’ların Tarafı. Serinin bu ilk romanının akabinde okuyacağım herhangi bir romanın tasviri, öncesinde yeterli doyuma fazlasıyla ulaştığımdan bana yavan geleceği önyargısına yeterince ikna oldum artık. Romandaki üç işaretin en kalıcı olan nesnesi sanat; hiçbir zaman bükülemez, değiştirilemez, parçalanamaz, kaybolamaz… sanat eseri esastır, zamanla tutulabilir, çünkü söz gibi, anılar da uçar, ‘hayatımın en güzel anı’ dediğimiz anlar da, artık geri gelmeyececeğini bildiğimiz hatalarımız da. Ama yazı kalır; çünkü o sonsuzluktur, insanın adlandırdığı oranında rahatlaması, özgür olma biçimidir. Mozart’ın sonatası, Bellini’nin portresi, Sainte Beuve’in şiiri geride bırakılan, kaybolmayan izlerdir. Zaman kavramı öyle bir pik noktaya ulaşıyor ki burada, zaman kavramını ancak onu aşan bir sanat eseriyle ulaşabiliyoruz.


    İki zaman konsepti tüm sayfalara siner; gerçek ve kurgusal zaman, şu an ve kurgulanmış bir zamanla sentezlenir ve anlatılmak istenen uzun bir zamana mıhlanarak metin halini alır. Bergson’un bu konsepti zaman kavramını çatallar ve bir nevi Proust’un düşün dünyasının buna tamamen uyduğunu da söylemeye gerek yoktur. Bir nevi kılıfına oturmuş diyebiliriz. İkinci zaman konsepti ise, geçmişte bastırılmış olan kötü anıların hortlamasıyla gün yüzüne çıkan yüzleşmelerdir. Evet, Freud’un çocuk hikayesi tam olarak buna parmak basıyor. Swann sevindiğinde geriye dönüyor, yeni ve mutluluk veren bir işe kalkıştığında, geçmişin bir silüet gibi beliren o kötü anısı gözünün önüne geliyor, sevdiğinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırıyor, üzüldüğünde mutlu günleri anımsayarak mutsuz bir ‘şu an’ı kendine tattırıyor, geçmişe doğru yolculuk yaptığı ve altını eştiği her şey, ikinci bir kişiliğin doğmasına sebebiyet veriyor, ama karakterimiz için hiç de kötü bir durum değil, aksine bu gel gitli ruh hali, kendisinin şevkle bağlandığı ve kanıksamadığı bir durum. Swann’da hafıza yoktur, ya da yanlış hafıza vardır, yanlış hafızanın bir ürünü ya bu anlatı, geriye dönüldüğünde, nesnelere ve insanlara sürekli yeni biçimler verilir bu yüzden, binbir türlü tashih dökülür satırlara ve böylesine gelgitler içerisinde kendi kendini yenileyerek olgulara biçim veren bir ruh yapısının geçmişle gelecek arasına köprü kuran ‘gerçek yalan’ların izine düşeriz biz de... Karakterlerin de zaman gibi bölünmüş olması, kesinliğin yok sayılmasına büyük bir vurgudur. Zamanların sürekli kaybedilişinden duyulan bu isyan bizi de bir Swann haline getirir ve görüntülerin arasında kaybolmaya yüz tutarız…

    https://www.youtube.com/watch?v=Xsz_VFLAfg0

    “Swann, aylak bir hayat sürmüş olan ve aylaklığın, zekalarına sanat veya bilim kadar ilgilenmeye değer konular sunduğu ve “Hayat”ın, bütün romanlardan daha ilginç, daha romansı durumlar içerdiği fikrinde bir teselli, belki bir mazeret arayan zeki insanlar sınıfındandı.”


    Hatıralar ve travmalar beklenilmeyen zamanlarda yüzeye çıkar. Hafıza, mekan-tarih ilişkisi ile iskelet haline gelir; Swann kaybeder, unutur ama yeniden inşa ederek insanlara ve nesnelere yeniden biçim verir; geçmişin havada uçuşan renksiz görüntüsü “şu an”a taşınarak kayıp zamanı kurtardığına kendini inandıran-kandıran- bir benlik, kendisiyle ve geçmiş ile an’ın görüntüsü arasında sıkışarak ‘ben’liğiyle savaşım verir. Aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik olan gerçeği kavrayamaz ya Swann, deli gibi korkar, şüphe bütün benliğini sarmaya başladığında duyularıyla emdiği her şey, binlerce hatıranın yoğunluğunu beraberinde getirir. Swann’ın aşka olan inancı sarsılmaya başladığı zaman, yeni şeylere gerçeklik kazandırma gücü de sarsılır. Bir zamanlar hayat bulduğu eski şeylere saplar kendini. Her şeyde, tüm yaşamın merkezinde Odette vardır, doğanın bir ışığıdır o, yokluğunda ise her şey sönük ve çoraktır. Çünkü bir hayatın parçası olduğumuzda, o aşkın hayatına nüfuz ederiz ve geride kalan her şey önemsizleşmeye başlar... Bu merhaleden çıkan kişiliğimiz başkalaşım geçirerek yeni bir kişilik haline gelir. Anılar geçmişteki izlerin yaratısıdır evet, ona anlam yüklemek üzere tekrar, tekrar tekrar hortlatırız. Beynimizde hayal kurduğumuz bölgenin hatırladığımız bölgeyle aynı noktada tetiklenmesi romanın düşün dünyasına dair küçük bir ipucu veriyor aslında. Havadaki buluttan yerdeki en küçük nesnelere kadar bütün detaylar, bu ürünün sonucu olarak en yoğun bir şekilde film şeridini andırırcasına karşımıza çıkar. Dairesel zaman algısı, hafıza ve onun labirentleri, çok iyi tanığımız, ama zihnimizde bulanık bir yer edinen hayatımızın film şeridini tekrar hatırlatıyor bize aslında…

    Zihnimizin sadece 8 yıl öncesini bulanık hatırlayışı, hatta bir çoğumuzun dün ne yediğini unuttuğu gerçeği bu oyunun en büyük mihenk taşı… Sanat eserleri kalıcıdır, ya insan? Bırakalım kendimizi, tarihin sayfalarına ismini kazımış çok büyük adamların bu dünyadan geçerek kendilerini dönüştürmeleri ve o sayfalarda tozlu olarak kalmaları buna en iyi örnek değil midir? Motosiklet kaskına dönüşen Schubert, bir tişört veya kahve kupası haline gelen Che Guevera, "sema" ile eşleştirilen Rûmî'nin sadece birer ikon haline gelmesinin geçiciliğini anlatır belleğin bu yolculuğu... İnsanlık unutur, her daim unutacaktır. Proust’un gayri irâdi, unutmaya meyilli belleği gibi…

    İyi yolculuklar ve iyi Proustlanmalar dilerim.