• Etnik kıyımlar bazen bilinçli ya da bilinçsiz,
    elbette üzüntü verici ama anlaşılabilir ve "insan
    doğasının özünde var olduğundan" ne olursa
    olsun kaçınılamaz olan toplu tutku suçları gibi
    ele alınır...
  • Kıskançlık, tarih boyunca şiddet ve çatışma yaratmıştır. “Tutku suçları” o kadar bilinen bir terim haline gelmiştir ki ne kadar yanıltmalı olduğunu nadiren düşünürüz -tutku ve suç, aşk ve ölüm. Bu gaddar paradoks, insanın en fazla sevdiğini öldürmesine neden olur.
  • Kürkteki kan lekesi nasıl çıkarılır, sorun bana.
    Ben ciddiyim, çekinmeyin.
    Sorun.
    Bu işin sırrı mısır unu ve kürkü ters yöne
    fırçalamaktır. İşin hüneri ise çenenizi kapalı
    tutmaktır.
    Piyanonun tuşlarındaki kan lekesini
    çıkarabilmek için tuşları talk pudrası veya
    süt tozuyla ovmak gerekir.
    Şimdi söyleyeceğim şey çok aranan bir beceri
    olmayabilir, ama duvar kağıdındaki kan lekelerini
    çıkarmak için mısır nişastasıyla suyu karıştırıp elde
    ettiğiniz lapayı lekenin üzerine sürmeniz
    yeterlidir. Bu yöntemle çarşaf veya koltuklardaki
    kan lekelerini de çıkarabilirsiniz. Önemli olan bu
    tür şeylerin ne denli çabuk olabileceğini
    unutabilmektir. İntiharlar. Kazalar. Tutku suçları.
  • "Namus suçları" denilen şey, "tutku suçları" kavramıyla karıştırılmamalıdır. Tutku suçları, ilişkideki bir eşin (karı veya kocanın) diğerine karşı (duygusal veya tutkuyla) ani bir tepki olarak (çoğunlukla 'cinsel tahrik' savunması zikredilerek) işlediği suçla sınırlıdır. Namus suçları ise (genellikle) kadınların ailenin bir ya da daha fazla üyesi tarafından (eşleri dahil) bireysel ya da ailevi namus adına istismar edilmesi veya öldürülmesini içerir.
    Kolektif
    Sayfa 29 - bgst yayınları
  • 358 syf.
    "insan, insan sevmedikçe
    ister yatakta, ister kolda kelepçe." büyük ev ablukada

    "alnın açık bir şekilde vatani görevini yerine getirmen dileğiyle..." notu düşülmüş bir ilk sayfa. kitaba gözlerimi ilk olarak böyle açtım.

    "bu şehirde çelikten bir disiplinle eğitim gördü, kendini tanıdı, ruhunu o çelik disiplinin zincirlerine vurdu." 10. sayfa
    "disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır." tabelasının neredeyse her yerde karşınıza çıktığı askeriyede, askerlik ile ilgili bütün mekanlarda, savaş alanlarında disiplinin olmasıyla kan ve gözyaşı neden hiçbir zaman bitmezdi peki?

    sol apolet, sağ apolet, sol taraftaki melek, sağ taraftaki melek... savaş suçları, günahların rütbesi mi yoktu bir tek acaba?

    acının, kanın, gözyaşının çevirmenliği nasıl kelimelere dökülebilirdi? stranların, mıtırbların, dengbejlerin dilinden düşürmedikleri o şarkıların tınısında geçen kelimeleri gerçekten nasıl anlayabilirdik?

    bütün bunlar neden?

    birisi zenginlik içinde büyür, aydınlıkta uyuyordur. diğeri savaşın ortasında büyür, karanlıkta uyanıktır. savaşın belirsizliği öyle bir belirsizliktir ki, heisenberg bile kıskanır bir süre sonra. einstein, zweig, szilard savaştan kaçtığı sırada tam tersine savaşın içine sürüklenen onlarca hayatın içinde buluruz kendimizi.

    baktığımız, kafamızı çevirdiğimiz yıldızlar ne kadar süre daha gökteki değil omuzlardaki rütbelerin yıldızları olursa bir o kadar umutsuzuz, o kadar uzağız küçük prens'in hayallerinden. kendi ülkemizde birbirimize yabancıyız.

    yin ile yang bile içindeki aydınlık ve karanlığı dostluk ve düzen içinde tutarken nedir bu sürekli karanlıkta kalışımız, karanlığımızla barışamamamız?

    eee peki... alnım bütün bu anlatılanlardan sonra nasıl aydınlık kalmaya devam edebilir ilk sayfaya o notu düşen arkadaşım? o kadar aşılanan korkudan, dökülen kandan ve susmayan silahtan, namus pompalamalarından sonra?

    sistem, bize kitaptaki gibi bir av-avcı rolü biçmiş. besin zinciri hayvanlar için var derler ama bu dünyada esas besin zinciri savaşlardır. bu askerlik ise olacakların sadece bir fragmanı, küçük bir kesiti. sınırsız itaat, disiplin, sorgusuz sualsiz uygulanan emirler... kan ve gözyaşı gerçekten de disiplinin olmadığı yerlerde mi vardır?

    toki'ler dikilip yerel insanların taziye kültürlerini, türkülerini, ağıtlarını yerle bir eder ve rant mimarilerini översin. bitmek bilmeyen savaşlardan soyları kırmaya devam edersin.

    e iyi de, bütün bunlar neden?

    topraklarında sudan çok kanın aktığı, kanın koyu renginin giderek karanlıklaştırdığı bu ülkeyi terk edenler aydınlık özlemi içinde yanıp tutuşanlardı. aslında varlıklarından haberimizin bile olmadığı insanlar, amacı olduğunu sandığımız ama aslında çıkmaz yolda debelendiğini gördüğümüz başıboş savaş hikayelerinden ibaret şu kitaptaki karakterlerin hayatı.

    sürekli ölenler yine bizleriz, her gün ölüyoruz, hayatımız, ölümün karanlık-uyanık huzurundan daha beter.

    korkuyu diri tutmak, 1984, cesur yeni dünya, biz, hayvan çiftliği, fahrenheit 451 gibi kitaplarda sürekli bahsedilen motto değil miydi?

    nereye ve ne zamana kadar devam edecek bu böyle? ağıtların, stranların, türkülerin, onların dediğini anlamadan, savaşları anlatan, durmadan üretilen sayısız eserlerini susturabilecek miyiz kitabın baş karakterlerinden baz'ın dediği gibi? onları anlamaya çalışıyor muyuz? ya da onlar bizi anlamaya çalışıyorlar mı? dün öldürdük, bugün öldürüyoruz, yarın bir gün bile olsa birbirimizi, coğrafyamızın kaderini, kanla tıkalı bu hayat menfezlerini anlamak isteyecek miyiz?

    "eğitimde merhamet, vatana ihanet" dedirtirler askerlikte adama. peki, senden hiçbir farkı olmayan bir dünya kardeşine ihanet, yaradılışa ihanet değil mi?

    muhtemelen askeri bir bilgisayar olan kafedeki bu bilgisayarın klavyelerinden herhangi birine ilk kez bu kelimeler için dokunuluyor, ama kimse sorgulamazsa, kimse neden demezse, herkes başarısızlıklarına, coğrafyaya kader deyip geçerse nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa?

    girmeyiz içtimalara göğe ve yıldızlara beraber bakmak için,
    girmeyiz içtimalara, toplanmayız hep beraber tefekkür etmek, felsefe, edebiyat, sanat, müzik konuşmak için,
    tutmayız nöbetleri, kafamızın içindeki kafesten kaçan olmasın diye,
    yürümeyiz uygun adımda kırlara beraber piknik yapmaya, tabiatın sunduğu gündelik hayatın bütün mucizelerini konuşmaya cibran'ın yaptığı gibi.

    mottomuzdur öldürmek,
    arzumuzdur kan ve şiddet.
    namus demişler silaha, kadına, milliyetçi kalması gereken bütün askeri düşüncelere,

    dostoyevski, tutku, en istisnai duygudur derken bu istisnanın ortadoğu'da bitmek bilmeyen kan ve şiddet olacağını hiç ama hiç istemezdi.

    "türk kürt kardeş falan değil ayan beyan sevgilidir
    ayıran kalleş değil ancak hayatın tam da kendisidir." hakan vreskala

    biz onları anlamadan, onlar bizi anlamadan savaşın çıkmaz sokağında, etrafımızdaki sıvası kan, odaları şiddet, kapıları cehalet olan evlere bakıp duracağız. bu yazılanlardan 100 yıl da geçse asırlar da devrilse yine alışmak, unutmak, sorgulamamak, denileni aynen kabul edip, ağzımızdan çıkanı kulağımızın duymaması hayat amacımız olacak.

    bütün bunlar neden?

    nedenini sorma, sana denilenleri harfiyen yap, geç.
    itaat et, rahat et. ama bil ki; aydınlık da karanlık da itaatle gelmiyor ve gelmeyecek.

    baz ile kevok, kitabın iki baş karakteri, coğrafyanın eline aldığı devasa bir kader küreği. kevok, güvercin demek. güvercinler oluklara konmak için vardır, oluk oluk kan akıtmak için değil. baz, şahin demek. şahinler, arabayla drift yapmak için değil, yaşamak için varlar. özgürlük için, yaşama hakkı için varlar. sev(-ebil!)mek, sevilebilmek için varlar...

    "kanın devleti yok, hepsi kafalarda
    tek yürektik hani öğretmenim
    aynı kürekle gömülmeyecek miyim" büyük ev ablukada
  • İmparatorluk toprağına eriştiğinde, Belisarios karısını Bizans’tan gelmiş buldu. Gözden düşmüş olan karısını gözetim altına aldı ve ortadan kaldırmak için birbiri ardına girişimlerde bulundu. Ama her seferinde, bana sorarsanız gözlerini karartan tutku nedeniyle geriledi ve başarılı olamadı. Dedikodulara göre, karısı onu tutsak etmek için sürekli olarak büyü sanatını uyguluyor ve her seferinde kararından caydırıyordu. Bu arada Photios, anasına kâhya olarak verdiği hadımlardan Kalligonos adında birini yanına alarak aceleyle Ephesos’a doğru yola çıktı. Yolda adamı zincire vurdurarak, Antonina’nın bütün sırlarını açıklayıncaya kadar işkence yaptırdı. Önceden dikkati çekilen Theodosios ise, Ephesos’da en kutsal sayılan ve özel bir saygı gören Hagia İoannis Kilisesi’ne sığındı. Ama Ephesos Başpiskoposu Andreas, rüşvet karşılığında Theodosios’u izleyicisine teslim etti.
    Antonina’nın başına gelenleri işiten ve onun güvenliği için kaygı duymaya başlayan Theodora, Belisarios’a karısını hemen Bizans’a getirmesini emretti. Bunu öğrenen Photios, Theodosios’u Kilikia’ya gönderdi. O sırada seçkin mızrakçılar ve yaya muhafızlar kışı geçirmek için Kilikia’da bulunuyorlardı. Theodosios’u götürenlere, onu tamamen gizli bir yerde saklamalarını, nerede olduğunun kimse tarafından öğrenilmemesine dikkat etmelerini sıkı sıkı tembih etti. Kendi ise, epey tutan Theodosios’un parasıyla Kalligonos’un eşliğinde Bizans’a döndü. Orada ise İmparatoriçe Theodora, yapılan kanlı hizmetleri daha büyük ve daha kirli armağanlarla nasıl karşılayacağını bütün dünyaya gösteriyordu. Antonina, kısa bir süre önce tek düşmanı Kappadokialıyı tuzağa düşürmüş ve Theodora’ya teslim etmişti ya, şimdi de Theodora bir sürü adamı Antonina’nın insafına bırakıyor ve bir suçlamada bulunmadan onları yok ediyordu. Belisarios’la Photios’un birtakım yakın arkadaşlarına işkence uyguladı. Oysa onların Belisarios’la Photios’un arkadaşları olmaktan başka hiçbir suçları yoktu. Kimini öyle bir biçimde ortadan kaldırdı ki, onların başına ne geldiğini şimdi bile bilmiyoruz. Bir bölümüyse, aynı nedenlerle sürgün cezasına çarptırıldı. Onlar arasında Photios’la birlikte Ephesos’a kadar giden başka bir Theodosios vardı. Aynı zamanda senato üyeliği payesine erişmiş olan bu kişinin elinden imparatoriçe bütün mallarını aldı ve adamı bir zindana attı. Orada adamcağız, boynunda daima sıkışan ve hiç gevşemeyen bir kementle bir yemliğe bağlı durumda, kör karanlıkta ayakta durmak zorunda kaldı. Ve zavallı adam yemliğe sürekli bağlı, yiyip içerek, uyuyarak ve öteki doğal gereksinimlerini bu durumda yerine getirerek, anırmak dışında tam bir eşeğe benzedi. Dört ay kadar böyle yaşadı, en sonunda melankoliye düştü ve aklını kaçırdı. Bunun üzerine hapisten saldılar, hemen ardından da öldü.
    Theodora ayrıca, Belisarios’u Antonina’yla olan anlaşmazlığını unutmaya zorladı. Photios’u ise korkunç bir işkenceden ötekine atıyor, acımadan kamçılatarak sırtının ve omuzlarının derisini yüzüyor, Theodosios’la hadım kâhyanın bulunduğu yeri açıklamasını istiyordu. Ama Photios, yapılan işkenceler karşısında sözüne sadık kalmakta direniyordu. Oysa ince yapılı, karaciğeri hasta olduğu için sürekli olarak sağlığına dikkat eden ve bu çeşit işkenceleri kaldıramayacak bir insandı. Yine de dayandı ve Belisarios’un sırlarından hiçbirini açıklamadı. Sonunda saklanan gerçekler ortaya çıktı, imparatoriçe hadım kâhya Kalligonos’u buldu ve onu Antonina’ya verdi.
    Ardından Theodosios’u Bizans’a getirtti ve sarayda sakladı. Ertesi gün Antonina’ya haber gönderdi ve “Sayın yurttaş, dün elime görülmedik güzellikte bir inci geçti, istersen saklamayacağım ve sana göstereceğim” dedi. Bütün bunların nedenini anlamayan Antonina, imparatoriçeye inciyi göstermesi için yalvarıp yakardı. O sırada Theodosios, hadımlardan birinin odasından çıkarılarak Antonina’ya gösterildi. Başlangıçta, Antonina heyecandan bir kelime bile söyleyemedi, daha sonra Theodora’nın kendine lütuflar yağdırdığını belirtti ve onu koruyucusu, velinimeti ve efendisi olarak selamladı, imparatoriçe, Theodosios’u sarayda alıkoydu ve her çeşit lüks içinde yaşattı. Yakın bir gelecekte Theodosios’u Bizans ordusuna general olarak atayacağına yemin ediyordu. Ama adalet bunu engelledi, Theodosios dizanteriye yakalandı ve bu da onun sonu oldu.
    Theodora’nın gözlerden uzak, gizli, ışık ve ses geçirmeyen hücreleri vardı, buralarda geceyle gündüz belli olmazdı. Photios’u buraya hapsetti ve uzun süre gözaltında tuttu. Photios olağanüstü fırsatlardan yararlanarak iki defa kaçmak ve buradan uzaklaşmak olanağını buldu. Birincisinde Hagia Maria Kilisesi’ne sığındı. Bizanslılar bu kiliseye en kutsal yer gözüyle bakarlardı ve aynı nedenle bu adı taşıyordu. Photios yakaran bir kişi olarak kutsal masanın önüne oturdu.
    Theodora, onu oradan kaba kuvvet kullanarak kaldırdı ve hapse geri yolladı. İkinci kaçışında Hagia Sophia Kilisesi’ne gitti ve kimsenin engellemesine fırsat kalmadan, Hıristiyanlarca saygı gösterilen vaftiz kurnasının içine oturdu. Ama Theodora denilen kadın, onu oradan da sürükleyerek çıkarttı. Artık Theodora için, dokunulmazlığı olan tek yer kalmamıştı. Gözünde kutsal yerlere ve eşyalara saldırının hiçbir önemi yoktu. Halk gibi Hıristiyan papazlar da kadından o kadar yılmışlardı ki, yolu açık tuttular ve ne isterse yapmasına izin verdiler. Böylece Photios hapiste üç yıl geçirdi. Sonra bir gün düşünde Peygamber Zekeria ona göründü ve söylenenlere bakılırsa, hemen kaçmasını bu defa kendine yardım edeceğini bildirdi. Gördüğü düşe inanan Photios yeniden hapisten kaçtı ve İerusalem’e kadar gitti. Binlerce kişi onu yakalamak için peşine düşmüştü, ancak izleyicileri Photios’la yüz yüze geldikleri halde onu tanıyamadılar. İerusalem’de saçlarını kestirdi, keşiş oldu ve böylece Theodora’nın öcünden kurtuldu.
    Belisarios ise, verdiği söze aldırmadı ve üvey oğluna yardım yolunu seçmedi. Oysa yukarıda anlattığım gibi, çok iğrenç davranışlarla karşılaşmıştı. Böyle olunca, bundan sonraki girişimlerinde Tanrı’nın elini kendine karşı bulmasına hiç şaşmamalı. Bizans topraklarını üçüncü defa işgale başlayan Kyros ve Perslere karşı gönderildiğinde, korkaklıkla suçlanacağı davranışlarda bulundu. Gerçekten, savaşta dikkate değer bir başarı kazanmış ve savaşı bu bölgeden uzaklaştırmış gibi görünüyordu, ama Kyros Euphrates Nehri’ni geçip hiçbir direnmeyle karşılaşmadan zengin Kallinikos kentini ele geçirerek, on binlerce Bizanslıyı tutsak alınca, Belisarios düşmanın üzerine yürümek zahmetine bile katlanmadı. Bu durumda herkes, ya görevini isteyerek yerine getirmediği ya da korktuğu kanısına kapıldı, iki görüşten biri doğru olmalıydı.