• 265 syf.
    Roman ve hikâyelerinde yaşamın çelişik öğelerini bir araya getiren yazar, tutkunun da insanlar üzerinde yazgı gibi önüne geçilmez bir gücü olduğuna eserlerinde sıkça yer verir. İnsan davranışlarını dikkatle gözlemleyen ve özenle işleyen Alphonse Daudet, Fransa'nın güneyindeki yaşamı ve insanları duygulu bir alaycılıkla anlatmıştır. 1871 yılında gönüllü olarak katıldığı Fransız-Alman savaşı sanatçıyı büyük ölçüde etkilemiştir. Bu etki Pazartesi Hikâyeleri'nde gerçek, hayal, alay, sevecenlik ve kaygının iç içe geçtiği şiir yüklü bir üslupla metne yansımıştır.
    *** Daudet ilk öyküsünde okulda son dersini işleyen M.Hamel'in ağzından Savaş sonuçlarının en trajik yönünü şöyle aktarıyor:
    " Çocuklarım, size son defa olarak ders veriyorum. Alsace ve Lorraine okullarında Almancadan başka bir dil öğretilmemesi hakkında Berlin'den emir geldi. Bu sizin son Fransızca dersinizdir...
    Son sözü açtı ve M.Hamel bize Fransızcadan bahsetmeye başladı. Bu dili aramızda muhafaza etmemiz ve asla unutmamamız gerektiğini söyledi. **Çünkü bir millet esarete düştüğü zaman, lisanına sahip oldukça, zindanının anahtarı kendi elinde demektir... Adamcağız sanki gitmeden önce bütün bilgisini bize vermek ve her şeyi bir defasında kafamıza sokmak istiyordu...
  • Annemin sessiz geceleri için!

    Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi

    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.

    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.

    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.

    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.

    Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.

    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça? Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.

    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.

    Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.

    Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.

    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.

    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu)
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü;
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.

    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.

    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.

    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi, yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.

    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.

    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    Yaşam bir tabak yıkamaktır.

    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları? Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.

    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.

    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.

    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.

    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.

    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.)
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.

    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

    [Sohrab Sepehri / Suyun Ayak Sesi]
  • 352 syf.
    ·18 günde
      "Eğer bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz, insanlar inanır. İnsanları, bir yalana inandırmanın sırrı, yalanı süreki tekrar etmektir. Sadece tekrar, tekrar ve tekrar söyleyin."

    1947 de yazılan, kendinden 37 yıl sonrasını gören bu kitap bize gösteriyor ki, politika her zaman aynıydı bu sebeple 1984, kendinden 35 yıl sonraki 2019 dan çok da farklı değil, belki bir tık daha distopik.

      II. Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan faşist baskıcı rejimleri konu alıyor. İnsanlar tek bir gerçek olduğuna inandırılmaya çalışılıyor ve farklı bir düşüncede olmalarına asla izin yok! Olaki 'doğru' ya da onlara göre 'yanlış' düşündünüz o zaman düşünce polisleri düşünce suçundan dolayı düşünmeden sizi buharlaştırma yetkisine sahip. Her şeyi onların sınırladığı ölçüde yapmak zorundasınız. Zaten yapmasanız, tele-ekranlar her yerde... Normalinden farklı bir nefes alışınızı bile fark ediyorlar.

     Hangi politika medyasız geçirilebilirdi ki. İnsanların birbirinden nefret etmelerinin en kolay yolu budur. Buna gerçeği shoplamak diyorum. Kolu kulağa, kulağı burna,  gözleri bakıp göremeyecek duruma getirip, düşünmeniz için yardımcı olacak organı ise jöle kıvamına getirecek bir "SANAT" icra ediyorlar.

     Kitabın bir yerinde ki "Aynı kökten çıkan bir çiçek öbeği iki renkliydi, mor ve kiremit rengi." Sözlerini bir kaç defa üst üste okudum. Kanımca çok güzel bir anlam taşıyor. Mor renk, duygusallığın, bereketin, ilhamın ve dinginliğin rengi, solgun kımızıyı temsil eden kiremit rengiyse, ateşin, tutkunun ve öfkenin rengidir. Bana öyle geliyor ki bu çiçekler biz insanları yansıtıyor -genellikle kımızı daha çok sevilse de- hangi duygu bizi temsil ederse etsin hepimiz aynı kökten çıkıyoruz, insan kökünden ve insan isterse tüm dünyayı değiştirebilir. Nitekim öyle de oluyor...

     Genelde barış adı altında savaşlar çıkararak yapıyor bunu. Kendi türünden olanları bir bir ayırarak. Sömürerek de yapıyor, para için yapıyor, petrol için yapıyor, canı sıkılıyor yine yapıyor. Bu insanların inandığı şey "GÜVERCİN YOK! ZEYTİN DALI YALAN! YALANDAN KİM ÖLMÜŞ!.." Hatta belki barış silahıyla en başta güvercini vurmuştur, bunu bilemeyiz, neden? Çünkü MEDYA!..

      Aşık olamıyorsunuz mesela. Karşı cinsle ilişkileriniz partinin sınırladığı ölçüde oluyor. Bunun için örgütler bile kuruluyor. Ama bilmem kaç yüz yıllık canlının iç güdülerini bir kaç on yılda elbette köreltemezlerdi. 1984 'te herhangi bir dine de sahip olamıyorsunuz. "TANRI İKTİDARDIR!.." parti üyesiyseniz partinin koyduğu emir ve yasaklara uymak zorundasınız! Uymazsanız bittabi cehennem ve zebanisi sizi gerçek cehenneme götürmek için misafir ediyor.

     Aslında kitap hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki! Benim son olarak şahıslar hakkında bir şeyler söylemem gerekirse şimdikilerden ayırmadan rahatça okuyabilirsiniz ben bir kaç yerde isimleri değiştirdim. Çok zevkli oluyor!.. :)) Kitabı kesinlikle, kesinlikle ve kesinlikle tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar. 
  • 120 syf.
    ·1 günde·9/10
    İnsan hatalarıyla ve günahlarıyla insandır bu doğru. Ama öyle hatalar vardır ki o hataların vahim sonuçlarından asla kurtulamazsınız. İçinize girmiş bir kurt gibi yavaş yavaş sizin sonunuzu hazırlar yaptığınız o hatalar.

    Aşık olursunuz. Bu aşk aslında ilk başlarda size basit bir olay gibi gelir. Bilemezsiniz bu aşkın sizin sonunuz olacağını. Bağlandıkça bağlanırsınız ki bir tutku halini alır. Tam unuttum dersiniz birdenbire karşınıza çıkıverir o sevda. Tehlikeli bir tutku. Şimdi diyebilirsiniz ki bu tutkunun ne zararı var? Çok zararı var eğer bağlandığınız kişi ulaşılmaz ise. Yanınızda ama ulaşamıyorsunuz düşünsenize. Yanınızda ama bakamıyorsunuz. Bakmak istemiyorsunuz. Ama bakıyorsunuz kendinizi kandırarak.

    Düşüncelerinizin yanlış olduğunu biliyorsunuz ve defalarca kendinize söz veriyorsunuz. Ama nafile. O güç her ne ise sizi hep ama hep ona itekliyor. Karşı koyamıyorsunuz. Damarlarınızdaki kan bile bulanıyor aşkınızdan. Unuttuğunuzu zannediyorsunuz, “rahatım artık” diyorsunuz ama nefesiniz kesiliyor onu görünce.

    “Kurtulmak çaresi söyleyin bana, prangaları çözün, alın beni götürün onun yanından!”

    Sahiden gitmek çözüm mü diye düşünüyorsunuz ama kopamadığınızı asla kabullenmiyor beyniniz. Büyük bir savaş var artık içinizde. Beynin kalp ile savaşı. Akıl mı galip duygular mı?

    Ve sorular geliyor sırayla. Ben mi ölmeliyim, yoksa beni kora çeviren o kadın mı? Yoksa ikimiz birden mi? Geriye bir ihtimal daha kalıyor tabi… Bizi bizlikten eden şeytanı mı öldürelim yoksa?

    Sorular can yakmaya devam ediyor. Peki şeytan kim? Siz karar verin…

    Bu da benden Meçhul'e gelsin...

    https://youtu.be/fHZHXjRrRII

    Saygılarımla...
  • 143 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Shakespeare'yi az buçuk bilen okurlar onun süslü bir dile sahip olduğunu bilirler. Ilk eserinden olgunluk eserlerine kadar böylesi bir şairane ruhun onda sanki doğuştan içkin bir duyguymuş gibi şiirsellik fışkırtr.  Nitekim Macbeth eserinde o süslü ve ağdalı dilin yanında daha oturaklı ve olgun politize edilmiş bir dil ile karşılaşmaktayız. Cunku politik olanın yıkıcılığı şiirsel olamaz ! Politik mecrada cenkleşme vardır ve savaşı kazanan bir Othello, kılıcı ile övünür iken , Macbeth Kral Dunkan'a hizmet olarak sunar bunu. Övgüye layık görülse de gerçeklik ona daha çekici gelmektedir. Ve böylece olgun dönem eserindeki ciddiyet yer yer eksik noktalar barındırsa dahi yine de ciddiyetin yanında diğer eserler kadar olmasa da şiirsellik bir ölçüde mevcuttur. Shakespeare'yi Shakespeare yapan en önemli nitelik de sanırım budur. Buradan shakespeare'nin günümüz yazarları gibi suya sabuna dokunmadan giysilerini yıkadığı çıkarımına varilmasin. Bugünkü sözde demokrasi koşulların da bile birçok Edebiyatçı Shakespeare'nin o dönemdeki politik göndermelerinden ve iğneleyici sanatsalligindan oldukça uzaktır. O her zamanki hakikat arayışının sonuna bir tür tanrısal imgeselligi değil, baba katlini serimler. Bununla ne demek istiyorum ? Baba katlinin her daim ilgi çekici olmasının yanında, Shakespeare'de sahnelenmesi ve her ne kadar etik olarak onda doğru görülmemekle birlikte yine de böylesi bir mitin yuceltilmemesinden bahsediyorum. Bu çok önemli bir ayrıntıdır. Tabi ki burada kastedilenler tamamen benim yorumlarimdan ibarettir. Bir tür Shakespeare dedikodusunu meşrulaştırmaya çalışmak da denilebilir buna.

      Macbeth eserinde işlenen konunun yani sıra kısaca özetlemek gerekirse - ki özet yoktur dediği gibi Delleuze'nin.  ( ek olarak yorumlar vardır da denilebilir ne var ki bu oldukça vülger aparatif bir yorum olur ) Norveç ve Isveç savaşını konu edinir. Macbeth savaş kahramanı unvanı ile sahneye çıkar. Onun ünü ondan önce sahnede söylemsel olarak vücut bulur. Reel olarak orada değilken hayaletimsi imgesi söylemde canlanır. Kral Dunkan ise oldukça Krallık vasfının altında görünür bize. Kraldaki asabiyet ve duyarlılık onda bir ölçüde daha gerilerde gibi görünür. Yine de Shakespeare, onu önplana pek fazla çıkartmadan arka planda gelecekte tüm hikâyenin onun ölümü üzerine kurulu olması gayretiyle işlevsellik kazandırır. Kral'ın ölümü Macbeth'in " Savaş Kahramanı ve Dürüst Insan " gerçekliğini veya maskesini bir tarafa atıp, onun politik bir tutum takınmasına yol açar. Geçmişte " Vicdan Sahibi " olan Macbeth,  katil olduktan sonra Cellât kesilir. Hatta Lady Macbeth başlarda onu kışkırtmasana rağmen  ikilik yaşasa da sonrasında ondan gizli cinayetler işlemeye başlar. Bir ölçüde Kral'ın ölümü,  Macbeth'in gerçek kimliğini veya politik suratsız kimligini ortaya çıkarır. Olaylar böylece birbirini takip edip durur. Bir tur düğüme dönüşen şey ölüm üzerinden şekillenmeye baslar.


    Bir diğer önemli nokta ise Shakespeare'nin bilinçdışının örneklerini verdiği öğelerdir. Hırs tutkusunu Macbeth karakteri üzerinden politik bir arzu makineye dönüştürür. ( Bu çağdaş kavramın anakronik tehlikesini görerek kullanıyorum. Inatçı kustahligimdan vazgeçemediğimin nişanesi olsun. )
    Hırs tutkusunun yanında vicdanın geri planda kalması ve bu yükselme hırsı dolayısıyla kendi kendine hayaller görmesi ve bir türlü kurtulamamasi her ne kadar shakespeare tarafından eksik bırakılmışsa dahi yine de önemli noktalar göze çarpmaktadır. Vicdanı Kralı öldürmesine basta engel olsa da, cinayet ( eylemsel duyarlılık) işlendiğinde vicdan geri plana - bilinçdışına - atılır ve sonrasında tekrar bilinç yüzeyine çıkar.


    ( Yeri gelmişken söylemeden gecmeyelim : Shakespeare'den geniş dizgesel psikoanalitik bir karakter acimlandırmasi beklemiyoruz. Ne var ki karakterin dürüstlüğüne rağmen hırs tutkusunun irdelenmemesi ve Lady Macbeth'in kadın karakterinin dinsel ve mitsel çağrışımı hissettirmesi Shakespeare'nin kadınlara karşı onyargisinda bulabiliriz. Feminist bir okuma elbette bunu net şekilde görür. Tabi o dönem için düşünülünce Shakespeare'nin böylesi bir atilim yapmasını beklemek tamamen saçmalık olur. Yine de hırs ve politik tutkunun Macbeth karakterine içkin mi dışsal mi sorunsalinin Lady Macbeth üzerinden sekteye uğraması karakterin analizini çözmemizde zorluk çıkartmaktadır. Çünkü Macbeth karakteri savaşlarda basarili iken Lady Macbeth'in ondaki politik hırsı ortaya çıkartması yeterince irdelenmemektedir. Böylelikle Macbeth karakterinin etik yonelimselliginin kötüye yogrulmasinin yanında tamamen haksızca cezalandırılmasına yol açmıştır. )

    Son olarak birkaç cümleyle bitirmek gerekirse,   Kitaptaki diğer karakterlerin örneğin Banqou'nin Macbeth karakterine göre arka planda işlevselliğini göstermesi de eksik bırakılmış yazar tarafından. Kral Dunkan'ın karakterinin Macbeth ile olan ilişkisi de Kral - Kont ilişkisi gibi değil, Baba- Oğul ilişkisi gibidir. Ikinci olarak kitapta en dikkat çekici olan noktalardan biri Lady Macbeth'in Kral Dunkan'ı öldürememe gerekçesi olarak babasına benzetmesi ! Bu türden bir söylemsel ilişki de ister istemez psikoanalitik bir nokta aramadan durmak baya zor geldi. Yine de bunun basit birer söylemden ibadet olduğunu dusunmemekteyim.

      Kral Dunkan'ın öldürülmesinin uykuyu öldürmek olarak addedilmesi de kitapta dikkat çekici olan bir diğer önemli noktadır. Bana daha çok Hamlet eserini hatırlattı. Babanın Ruh'u metaforunu animsatacak bir metafor kullanmasa da , Rüya metaforu düşsel incelemedeki psikoanalitik öğeye vurgu yapar gibidir. Banqou öldürülürken Macbeth tarafından- dolaylı olarak- onun hayaletinin onu rahatsız etmesi iki eser arasında benzerlik kurmama yol açtı. Sonuç olarak yazarın böylesi bir etkilenim içerisinde bunu büyük bir buluş olarak gördüğünün kanıtı olması açısından gayet dikkate değer bir noktayı işgal eder.
  • 127 syf.
    ·2 günde·9/10
    İncelemeye başlamadan önce bana bu kitabı hediye eden sevgili, meryem 'a çok teşekkür ederim. Çünkü bu kitap Ayfer Tunç'la tanışma kitabım oldu ve sanıyorum ki ilk olmakla kalmayıp devamı gelecek. Bana bir mum yaktığın için teşekkür ederim.
    Şimdi ufaktan bir giriş yapalım;

    Günlük yazmayı sever misiniz?

    Hani şu: "Sevgili Günlük" diye yazdığımız.

    Çoğumuz bu şekilde çocukken yazmıştır elbet. (ilkokulda zorunlu bir derste bu şekilde yazmıştık. İşin komik tarafı).

    İnsan neden günlük yazmak ister? Sıkıntıdan, yalnızlıktan, mutluluktan esasen birçok cevap türetilebilir bu soruya. Ayfer Tunç da başka bir pencereden yorumluyor bu soruyu kitapta. Diyebilirsiniz ki insan duygularını dökmek için yazar pekala; üzgünüm ama hayır. Çünkü bu sadece bir günlük değil, satırlarda nefes vermek.

    "Kendimi kapadım yazdığım defterlere içimi açmaktan çok korktum"(syf:13)

    Suzan Defter, sade ve akıcı anlatımıyla aklınıza mıh gibi çakılacak. Çünkü öyle duru bir anlatımı var ki sanki sizinle konuşuyor, gülüyor, ağlıyor içinizden geçeni direkt söylüyor yer yer tebessüm ettiriyor. Suzan Defter, bir günce değil, bir varoluş. Okuyucuyu şaşırtan, kimilerinde hatalı sayfa (ben de öyle düşünmüştüm) basımı olduğunu dahi düşündüren bir kitap. Hâlbuki hata falan yok, kitabı biraz okuduktan sonra anlıyorsunuz ki kitap iki ayrı günlüğün aynı anda aktarılmasından oluşmaktadır. Kitabın sol tarafindaki sayfalarda erkek karakterin, sağ tarafindaki sayfalarda ise kadın karakterin yazdıkları yer alıyor. iki insanın bir defterde buluşmasıdır bu. Evet evet bir günlük, günlük olmasına ama bir sayfasını Ekmel Bey'in bir sayfasını Derya'nın paylaştığı..

    Suzan Defter birden fazla aşkın, birden fazla sevdanın, tutkunun, aile içi çöküntünün bir potada toplanıp harman edilmesidir. O yüzdendir ki tüm hikayeler; yıkık, dökük ve yarımdır.

    İnsan, günlükte ne anlatır? En yakınlarını değil mi? Yaralarını, sevinçlerini, yuvasını kısaca geçmişini. Öyle ya hayatımız geçmiş, gelecek ve şu andan ibaret. Araya keşkelerin girdiği mutsuz "an"lardan birde.

    "Günlerin zaman ne zaman boğazıma dolandı?
    Ne zaman sıkıcı bir tekerlemeye döndü hayatım?"(syf:122)

    Kitabın kurgusundan bahsetmek gerekirse;

    Bir adam ki yaşamın kıyısında, sadece seyirci olmaktan öteye geçememiş. Mutlu "an"lara katılamamış ya da dahil edilmemiş. Şuanda değil geçmişte takılı kalmış.

    Düşündüm, BİR HAYAT NEDİR?
    Başlar ve biter, BİR HAYAT NEDİR?
    Acı ve tatlıdır, unutulur hepsi, BİR HAYAT NEDİR?"(syf:46).

    Kendisini, yaşamını bir saman çöpü olarak görmüş. Her ne kadar bir aile kursa bile yaşamı ''hiçten'' ileriye gidememiş. "Hayatımız bir hiç. Kızımın hayatı. Benim hayatım."(syf:44)
    Saman çöpü nedir ki? Buğdayın sapı, arta kalanı değil mi? Ekmel Bey'de ailesinin kalanıydı, onlardan kopan parça. Samanlık, onun yuvası (ailesi) şimdi o yuvada yalnızca bir çöptür artık.

    "Sarı saman çöpü,
    Zararsız saman çöpü,
    Samanlardan bir saman çöpü,
    Değersiz saman çöpü,
    Samanlıktan korkan saman çöpü,
    Değirmende saman çöpü,
    Kötek yedi saman çöpü"(syf:124)

    Sağ tarafta yer alan satırları ise Derya kaleme almıştır.
    "Bir kadın birdenbire günlük tutmaya başlamışsa, ya aşık olmuştur ya terkedilmiştir" (syf: 9) demişti çok sevdiği Suzan.

    Derya, hep önemli olaylardan sonra almış kalemi eline. İlk kez Kıbrıs Savaşı zamanında sonra da 12 Eylül döneminde.Yaşayamadığı küçük mutluluklar elinden çalındı tank, tüfek ve polis seslerine karıştı.Öyle ya hayat geçmiş, gelecek ve şu andan ibaret. Şimdi hepsi geçmişte kaldı. Küçük yaşta aile sevgisi tadamamıştı. Evin direği "karanlık işlerin" pençesinde sıkışmıştı. Aile denilen organizma bir elin 5 parmağı gibidir. Bir parmak koparsa diğerlerine daha sıkı sarılırsın. Bencilleşirsin. Sonunda da iç çekilme yaşarsın.
    Kişi, hayatta değer verdiği insanları bir bir kaybetmeye başladığı an kendi çukurunu da yavaş yavaş kazmaya başlar çünkü onu tutacak kökleri kurumuştur artık. Yalnızın merhemi yine başka bir yalnızdır.

    Hani dedik ya bu iki insanda geçmişinden ailesinden, evlerinden ilk darbeyi aldılar. Hayat tesadüflerle dolu, belki de bu darbe onların başlangıcı olacaktı.

    Günlüklerde; iki karakter de geçmişlerini, özlemlerini, kırgınlıklarını, aile ilişkilerini, içinde kalan uktelerini ve pişmanlıklarını içtenlikle anlattılar. Biri Suzan'a olan borcunu, öbürü Suzan geldi diyerek kapı gıcırtısını.

    "İnsan ölmek istiyor," dedi neden sonra.
    "Kasvetten mi?"
    "Kederden."(110)

    Keyifli okumalar dilerim.
  • 480 syf.
    ·1/10
    Bence yayınevi o editörü işten çıkarsın.
    ***
    "Her şey para değil mi senin gözünde?" Tutku, yüzüne vuran her yeni keşfettiği şeyle, abisine olan güveninin sular altında can çekiştiğini adım adım yaşıyordu.
    ***
    Savaş daldığı düşüncelerden Yılmaz'ın susmasına istinaden çıktı. Şu anda Tutku için o kadar üzgündü ki onun çektiği acıları dinlerken bile yaşıyor gibiydi.
    ***
    -de -da -ki vb. dilbilgisi facialarını geçtim, cümle düşüklükleri artık ayıptı. Yazarımız sahnede detone olan bir şarkıcıydı. Hikaye gereksiz, kurgu komikti. Karakterler kendileriyle çelişiyor, klişeler sağa sola monte ediliyordu. Çok kötüydü. Çok.