• Aşk tekrarlarla yaşar ve bir tutkuyu bir sanata dönüştüren şey tekrardır. Hem insan her sevdiğinde, bu sevdiği tek zamandır. Sevilen şeyin değişmesi tutkunun kendine has özelliğini değiştirmez. Bunu sadece yoğunlaştırır. Hayatta sadece bir büyük deneyim yaşayabiliriz ve hayatın sırrı bu deneyimi mümkün olduğunca yeniden yaratmaktır.
  • Kitapla ilgili bilgiler bulunabilir.
    Kırık Bir Aşk Hikayesi
    Misafirlerin gidip sadece Sergey Nikolayeviç, Vladimir Petroviç ve ev sahibinin kaldığı bir evde basit bir soruyla başlar her şey.
    "Hadi ilk aşklarımızı anlatalım..."
    Ev sahibi ve Sergey Nikolayeviç'in sıradan aşk hikayelerinden sonra mikrofuna eline alan Vladimir Petroviç'in hüzünlü aşk hikayesini anlatır bize Turgenyev bu uzun öyküde.
    Aslında Petroviç hikaye anlatma becerisi olmadığını söyleyip yazarak daha iyi ifade edeceğini teklif eder ve 15 gün sonra buluştuklarında yazdıklarını takdim eder. Ve böylece başlar bu öykü.
    İlk aşk, ilk heyecan herkes yaşamıştır bunu. Kimi hatırlar, unutmaz bir ömür boyu. Kiminin de hafızasında yer bile işgal etmez. Unutulup gitmiştir kör olasıca bellekten.
    16 yaşındaki Vladimir Petroviç'in ilk aşkı ve ilk yazgısının (belki de son) adı da 21 yaşındaki Prenses Zinaida Aleksandrova. Komşu olarak taşınırlar bizim oğlanın evlerinin oraya. Diyeceksin ki prensesin ne işi var orada. Eskiden varsıllarmış canım, sonradan tuş olmuşlar işte. Hikaye nasıl olsun.

    Genç, kibirli, güzel prensese hayranlık ile başlayan süreç günden günden tutkulu bir aşka dönüşür. Prenses hazretlerine sadece bizim oğlan aşık olmaz. Prensesin evinden çıkmak bilmeyen Kont Malevski, Doktor Luşin, Şair Maydanov, emekli kaptan Nirmatski, asker Byelovzorov ve bizim oğlanın babası da tav olur 21 yaşındaki prensese. Ev bildiğin Şampiyonlar Ligi, kurtlar sofrası. Prenseste kaprisleriyle, kibiriyle hepsini sıkıcı hayatında eğlence olarak görmeye başlar. 16 yaşındaki masum, saf duyguları kimin umrunda?
    Velhasıl kelam bizim oğlanın kara sevdası hayat ile olan bağlantılarını kopartır. Severek yaptığı ata binmeleri, yürüyüşleri yapmaz. Üniversite sınavlarına girmek için ders çalışmalarını yarıda bırakır. Artık gecesinde, gündüzünde, düşlerinde bir tek kişi vardır. Prenses Zinaida Aleksandrovna...
    Ve hayatta çoğu şeyin yolunda gitmediği gibi burda da her şey yolunda gitmez. Bizim eleman, büyük saygı duyduğu, annesinden daha yakın bulduğu babasının prensesle olan gönül macerasını öğrenir ve Cahit Berkay'ın Kırık Bir Aşk Hikayesi adlı fon müziği devreye girer.

    https://www.youtube.com/watch?v=BEr5ww63iyM

    Derken seneler geçer, evler taşınır, semtler değişir. Baba kalpten ölür ve oğluna bir mektup kalır: "Oğlum, kadınların aşkına dikkat et; ondan sakın, o yavaş zehirden."
    Genç prensese ne mi olur? Kimseye yar olmaz, kara toprak hariç!
    "Ölüm haberini duydum merhametsiz ağızlardan,
    Kıpırdamadan, dinledim."

    dizeleri dökülür dilinden.

    Ve ilk aşk, ilk heyecan, ilk keder, ilk sevinç, ilk tutkunun sona ermesi ya da bir ömür boyu akıldan çıkmaması, acının vücuda nüfuz etmesi. Artık hangisi size uyarsa...
    Kitaptan bir pasaj
    "Ah gençlik! Gençlik! Pervasızca, umursamadan gidiyorsun kendi yolunda - dünyanın bütün hazineleri seninmiş gibi; keder bile seni umutlandırıyor, acı bile alnına çok güzel oturuyor. Öz güvenli ve küstahsın ve "Sadece ben canlıyım, bakın!" diyorsun. Kendi günlerin hızla uçup, hiçbir iz bırakmadan yok olur ve içindeki her şey güneşin altında eriyip giderken bile mum gibi... kar gibi... ve belki de senin sihrinin bütün sırrı istediğin her şeyi yapabilme gücünde değil, yapmayacağın hiçbir şey olmadığını düşünme gücünde gizli. Rüzgarlara saçtığın bu, herhangi bir amaç için asla kullanmayacağın hediyeler. Her birimiz, hediyeler konusunda çok savurgan olduğuna inanmışız - şöyle haykırmaya hakkı olduğuna: "Oh, neler yaşamadım, keşke zamanımı boşa harcamasaydım."
    Kitap çok akıcı ve 100 sayfadan ibaret. Kendinizi hemen olayın içinde buluyorsunuz. Bordo Siyah yayınlarından okumayın da nereden okursanız okuyun. İmla ve noktalama işaretlerine hak getire. Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim.
  • Öykü Odabaş'ın Sır serisi defalarca okuduğum bir seri. Özellikle ilk 2 kitabından ( Tutkunun Sırrı ve İntikamın Sırrı ) daha çok sevdim. Hani kimi zaman sebepsizce defalarca bir kitabı okuyup mutlu olursunuz ya, ben de bu seriyi defalarca okudum.

    Konuya gelirsek Batı-Şule, Demir-Dilara, Rüzgar-İpek, Semih-Eylül, Poyraz-Masal ve Elif-Devrim hikayelerini anlatıyor. Toprak ve Duru'nun hikayelerini ilk kitapta, Batı ve Şule'nin ise özellikle ikinci kitapta anlıyoruz ama bu kitap hepsinin hikayesini anlatıp yüreğimizde yer ediniyor. Özellikle Elif'in yaşadıkları kesinlikle yüreğinize dokunacak türden.

    Kimi zaman deriz ya kimi kitaplar için 'boş vaktim varsa al oku' kesinlikle zaman yaratıp okuyun. Ben çok beğendim. Umarım okursunuz. 🤗🤗
  • Sır Serisinin ikinci kitabı ve ben bu çocukları Zeus'tan alıp evlat edinmek istiyorum bunun için tanrılarla savaşmaya hazırım :)

    Bizimkiler yine bildiğiniz gibi, yani harikalar,başlarından bela eksik olmuyor, eski düşmanlarla son bir rövanş zamanı, eskiler az gelince nur topu gibi yeni düşmanlarımız oluyor, haklı oldukları bir gerçek var ki çeyrek mafya olma yolunda son hız ilerliyorlar ( yeni düşmanları onlar bulmasa benim gözüm arıyor, avucum kaşınıyor, ne yaparsın alışkanlık ) :)

    Bu büyük ve muhteşem aileye yeni katılanlar var, hali hazırda bekarların nesi eksik, çoktan kapılmış olanlardan değil mi ama :)

    ilk piyango Rüzgar'a vuruyor, ama aşk anlamında değil, geçmişlerinden gelen ve öldüğü düşünülen bir kız ortaya çıkıyor, Zafer pisliğinin yaptığı daha neler çıkacak bakalım... ( bu arada zafer efendinin ölüme yaklaşma haberini aldığımdan beri çok mutluyum paylaşayım dedim) kızın adı Dilara garibim verildiği ailede çok çekmiş, eziyetler sonucunda duyma yetisini kaybetmiş,ve aynı zamanda kendisi Demir paşanın yeni baş belası olma yolunda hızla ilerliyor :)

    Anlayacağınız bu kitapta ilk aşk acısı çekenlerin başında Demir gelecek,valla bu adamın aşkı da hiç çekilmiyor, ne kendinden emin ne kızdan, ne yakınlaşıyor ne uzaklaşıyor, verem eder adamı verem, ah birde atarlanmaları var ki sormayın, havada uçuşan tehditleri küfürleri de cabası, sayesinde gülmeye doydum :)

    Tamam kabul, görünen o ki bizim psikopatlar biraz çabuk aşık oluyor, ama oldular mı da kızların vay haline, gölgelerine gölge düşse eller beldeki silahlarda, primitif öküzlerim benim :))

    Aileye yeni katılan diğerleri ipek, Masal,Yağmur bebek,ve Ateş bebek ki onlarda baya atarlı bir şekilde dahil oluyorlar aileye, silahlar,kaçırılmalar,yanlış anlaşılmalar,gerisini siz düşünün artık, zaten normal yolla gelseler şaşarım, ayarım bozulur,sinirlenir bırakırım kitabı o derece yani :)

    Eski düşmanlardan Fatih efendinin başına gelenleri okudukça, Hannibal Lecter bunları görse çıraklık için başvururdu diye düşündüm yeminle, amanın o nasıl işkencedir, o nasıl fantezidir öyle, kanım dondu resmen, birde dinlenme molasında yemek yemezlermi, gerçi patlamış mısır daha iyi gider diye düşünmedim değil... (yazarken gülümsediğim düşünülürse azcık yardım mı alsam ne, psikolojik olarak, ah hep bu çocukların yüzünden) :)

    Eğlendiğim yerler çoktu, mesela, giydikleri kıyafet yüzünden okul kantininde kızların peşinden koşmaları inanılmazdı ah ömrümü yedi o sahne benim, sonra mafya babasından kız isteme sahnesi, dökülen ecel terleri,koca koca tanrılar ne hallere düştüler yazık oldu koç yiğitlere :)

    Eleştirdiğim yerler var mıydı azcık, yani kabul Rüzgar'ın aşkı biraz acele oldu belki, tamam ipek'in hayatı biraz abartıldı gibiydi,her şeyi yapıp edip, polislere hiç yakalanmamaları, şehirde at koşturuyorlar gibi bir durum yarattı, ama onuda para ve adam güçleriyle hallediyorlardı, belki de ondandır,ama bu kitabın muhteşemliğinden bir şey kaybettirdi mi hayııır :)

    Serinin devamı mutlaka gelmeli,zira onlar gelmezse ben gitmeyi düşünüyorum :))
  • * Kötülüğün ilkesi irade gerilimindendir, huzuru yaşayamamaktır.(s.10)
    * Toplum -bir kurtarıcılar cehennemi.(s.11)
    * Ölmekte olduğunu bütün canlılığıyla bilmek ve bunu gizleyememek bir barbarlık eylemidir.(s.15)
    * Aşırı hassas yalnızlıklarımız, ötekiler için ne cehennemdir! Ama hep onlar için ,bazen de kendimiz için icat ederiz görünümlerimizi...(s.16)
    * Ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan arasında , iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır ; bununla birlikte ikisi de ölür; fakat biri ölümünden habersizdir, ötekiyse bunu bilir; biri sadece bir anda ölür, ötekiyse sürekli ölmektedir...(s.18)
    * Sıkıntı, kendi kendine yarılan zamanın içimizdeki yankısıdır... boşluğun açığa çıkmasıdır, hayatı destekleyen -ya da icat eden- o sayıklamanın kurumasıdır.(s.21)
    * Hayat sayıklama içinde yaratılır ve sıkıntı içinde dağılır.(s.21)
    * Yalnızlığa karşı işlenen günah (s.24)
    * Etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında ölürüz... Konuşanların sırrı yoktur. Ve hepimiz konuşuruz. Kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz ; her birimiz dile gelmezliğin celladıyızdır; her birimiz sırları,en başta da kendi sırlarımızı yok etmek için yırtınırız.(s.24)
    * Merak, sadece cennetten dünyaya düşüşe değil, her günkü sayısız düşüşe yol açmıştır.(s.24)
    * İnsan, aktarılamayan Kêlam'ın sonsuz vecdi içinde yalnızca kendini dinlemeliydi; kendi sessizliği içinde kelimeler ve sadece kendine ait pişmanlıklar için işitilebilen akortlar uydurmalıydı. Ama evrenin gevezesidir o, ötekiler adına konuşur, benliği çoğul biçimi sever. Ötekiler adına konuşan kişi ise daima sahtekardır. Siyasetçiler, reformcular ve kolektif bir bahaneden yana çıkan herkes üçkağıtçıdır.(s.25)
    * Hayatları, istifade edemedikleri uçsuz bucaksız bir ölme özgürlüğünden ibarettir: Tarihin ifadesiz kurban töreni, toplu mezar, onları yutar.(s.29)
    * Zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi.(s.30)
    * Her bir dakikamın elli dokuz saniyesi,” diye söylendim sokaklarda, “acıya ya da… acı fikrine vakfedilmiş. Keşke bir taş olabilseydim! ‘Yürek’: Bütün azapların kökeni… Nesneye imreniyorum… maddenin ve donukluğun lütfuna… Küçük bir sineğin gelgiti bana kıyamet bir iş gibi görünüyor. Kendinden çıkmak günah işlemektir. Rüzgâr, havanın çılgınlığı! Müzik, sessizliğin çılgınlığı! Bu dünya hayatın önünde pes ederek hiçliğe karşı kusur işlemiştir… Hareketten ve rüyalarımdan istifa ediyorum. Nâmevcudiyet! Tek zaferim sen olacaksın… ‘Arzu’, sözlüklerden ve ruhlardan hepten silinsin! Yarınların başdöndürücü şakası önünde geriliyorum. Ve bazı ümitlerimi hâlâ muhafaza etsem dahi, ümit etme melekemi hepten kaybettim.”(s.32)
    * Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.(s.34)
    * yüreğimiz geniş bir alanın boyutlarında olsa dertlerimiz daha da büyük olurdu; çünkü her acı dünyanın yerine geçer ve her kedere başka bir evren gerekir.(s.34)
    * Zaman’ın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar; sense, onu durdurmak için, nokta olarak hareketsizleştin.(s.37)
    * Her akıl yürütme ünlem yerini tutar.(s.38)
    * can sıkıntısı tekil bir biçimde güdümlüdür.(s.39)
    * Bu dünya elimizden her şeyi alabilir, bize her şeyi yasaklayabilir, ama kendimizi yok etmemizi engellemeye kimsenin gücü yetmez.(s.45)
    * Kader -mağluplar terminolojisinin gözde sözcüğü… Devasızlığa bir isim kadrosu bulmaya meraklıyızdır ve isimler icat ederek, felâketlerimizin üzerinde asılı aydınlıklarda bir hafifleme ararız. Kelimeler merhametlidirler: Narin gerçeklikleri bizi kandırır ve teselli eder…(s.47)
    * Sözle anlatılmayacak kadar normal bir hale gelmek istedim(s.51)
    * İnsan öldürme eğilimlerini kendilerine itiraf etme cüreti olmayanlar da cinayetlerini rüyalarında işlerler, kâbuslarını cesetlerle doldururlar. Mutlak bir mahkeme önünde, bir tek melekler beraat ederdi. Zira başka bir varlığın ölümünü -en azından bilinçsizce- dilememiş bir varlık hiç olmamıştır. Her birimiz ardımızda bir dost ve düşmanlar mezarlığı sürükleriz; bu mezarlığın yüreğin uçurumlarına atılmış veya arzuların yüzeyine yansıtılmış olması da pek mühim değildir.(s.63)
    * Herkese göre evrendeki tek sabit nokta kendisidir. Eğer bir insan bir fikir için ölürse, bunun nedeni fikrin onun fikri olmasından, onun hayatı olmasındandır(s.69)
    * samimiyette ve zihin açıklığında bir sınır-vaka olduğu gibi, eğer arzularımızla davranışlarımız eğitim ve ikiyüzlülük tarafından frenlenmese, bizim de ne olabileceğimizin örneğidir.(s.73)
    * Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir “yeni” hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm.(s.79)
    * Zihin Aynılığı keşfeder, can Sıkıntı’yı, vücut Tembelliği.(s.79)
    * Arzularımızın her biri dünyayı yeniden yaratır, düşüncelerimizin her biri de yok eder…(s.80)
    * Yeni bir iman öneren kişi zulme uğrar, kendi de zalimleşinceye kadar: Doğrular, polisle çelişkiye düşülerek başlar ve polise dayanılarak biter; zira adına acı çekilmiş her saçmalık, yasallığa dönüşerek yozlaşır(s.85)
    * Başlangıç aşamasında sekterlerinin kanıyla beslenen her “ideal” yıpranır, kalabalık tarafından benimsenince de sönüp gider. Okunmuş su kabı tükürük hokkasına dönmüştür:“İlerleme”nin kaçınılmaz ritmidir bu…(s.85)
    * Alışkanlık var olma şaşkınlığımızı köpürtür: Oluruz -ve bunun üzerinde durmayız, var olanlar sığınağındaki yerimizi doldururuz.(s.114)
    * Hayat ancak içine kattığımız yutturmaca derecesiyle hoşgörülebilirdir.(s.115)
    * anonim ter, toplumun temeli.(s.118)
    * Güç iştahı Tarih’e kendini yenileme ve yine de temelli aynı kalma imkânı verir. Bu iştahı alt etmeyi dinler de denemiş ve sadece onu azdırmayı başarmışlardır.(s.117)
    * İnsanlık da böyle ilerler: birkaç zenginle, birkaç dilenciyle - ve bütün yoksullarıyla…(s.118)
    * GELGİT
    Varlıklar arasında boş yere kendine model ararsın: senden uzağa gidenlerin sadece lekeleyici ve zararlı veçhelerini edinmişsindir: bilgenin tembelliğini, azizin tutarsızlığını, estetin ekşiliğini, şairin edepsizliğini - ve hepsinde bulunan kendiyle geçimsizliği, gündelik şeylerdeki kaypaklığı, sadece yaşamak için yaşayandan nefret etmeyi. Safsan, çirkefin pişmanlığını çekersin, kirliysen edebin, hayalperestsen kabalığın. Olmadığın gibi hiç olmayacaksın; ya olduğun gibi olmanın hüznü… Cevherin hangi aykırılıklara batmış ve dünyaya sürülmende hangi karışık deha ağır basmış? Kendini ufaltmadaki ısrarın, ötekilerdeki düşüş iştahını benimsettirmiş sana: filan müzisyenin falan hastalığı; filan peygamberin falan kusuru; kadınların -şair, hovarda veya azize- melankolileri, bozulmuş usareleri, ten ve düş çürümeleri. Kararlılığının baş ilkesi, harekete geçiş ve anlayış biçimin olan burukluk, dünyadan tiksinmenle kendine acıman arasındaki gelgitin tek sabit noktasıdır.(s.142)
    * Doğru diye adlandırılan şey, yetersiz bir şekilde yaşanmış, henüz içi boşaltılamamış, ama eskimesi kaçınılmaz olan ve yeniliğini tehlikeye sokmayı bekleyen bir yeni hatadır.(s.151)
    * Hakikî bilgi, karanlıklar içinde uykusuz beklemekten ibarettir: Bizi hayvanlardan ve hemcinslerimizden ayırt eden sadece bu uykusuz gecelerimizin toplamıdır. Hangi zengin ya da tuhaf fikir, bir uykucunun ürünü olmuştur? Uykunuz iyi mi? Rüyalarınız külfetsiz mi? Anonim güruhu kalabalıklaştırırsınız. Gündüz, düşüncelere düşmandır; güneş karartır onları(s.152)
    * Kendi kendine, “bildiklerim hüzün verici,” diyebilen kişi ne mutludur(s.152)
    * Evren her bireyle başlar ve biter (s.153)
    * “Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firarî bir cinnet - geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?”(s.161)
    * vaiz olsam, duanın gülünçlüğünü açığa vururdum; kral olsam, başkaldırının amblemini dikerdim. İnsanlar gizliden gizliye birbirlerinden tiksinmeye heves ettiklerine göre, her tarafta kendine sadakatsizliği tahrik ederdim, masumiyeti hayrete düşürürdüm, kendine ihanet edenleri çoğaltırdım, kesinliklerin çürüme yerinde çoğunluğun kokuşup gitmesine engel olurdum.”(s.161)
    * Her tarafta isteyen insanlar…, çapsız ya da esrarengiz hedeflere doğru koşuşturan adımların maskaralığı, çakışan iradeler, herkes bir şey istiyor, kalabalık bir şey istiyor, bilmem neye doğru yönelmiş binlerce insan. Onları izleyemezdim, hele onlara hiç meydan okuyamazdım. Şaşırıp kalırım: Onlara bunca canlılığı hangi mucize vermiştir? Olağanüstü hareketlilik: Bu kadar az ette bunca hayatdoluluk ve histeri! Hiçbir kuruntunun teskin etmediği, hiçbir bilgeliğin yatıştırmadığı, hiçbir burukluğun keyfini bozmadığı o telaşe müdürleri… Tehlikelere kahramanlardan daha rahat bir biçimde meydan okurlar: iş yararlığın bilinçsiz havarileridir bunlar(s.163)
    * Ümidin büyüsüne de artık ümit etmediğimiz zaman maruz kalırız: Hayat - kafayı ölüme takanlar tarafından canlılara sunulan hediye…(s.166)
    * Seven kişi aşkı incelemez, harekete geçen kişi eylem üzerine hiç düşünmez: İnsanoğlunu araştırıyor olmam, olmaktan çıktığı içindir; kendi kendimi incelemem de artık “ben” olmadığımdan(s.167)
    * Büyük sözlere fazla içtenlik katmada bir edepsizlik vardır(s.171)
    * Şu ki, uykusuz geceler bitebilir, ama sizde bıraktıkları ışık sönmez(s.174)
    * Bir din, kendini dışlayan doğruları hoşgördüğü zaman tükenir; artık adına öldürülmeyen bir tanrı da gerçekten ölmüş demektir.(s.176)
    * Topluluklar ancak tiranlıklar altında sağlamlaşır, yüce gönüllü bir rejimde de çözülüp dağılır - o zaman, bir enerji sıçramasıyla özgürlüklerini boğmaya ve kaba ya da taç giymiş gardiyanlarına tapmaya koyulurlar.
    Ürküntü devirleri sükûnet devirlerini bastırır; insan, olay bolluğundan ziyade olay yokluğundan rahatsız olur; Tarih de onun can sıkıntısını reddetmesinin kanlı ürünüdür.(s.176)
  • Neredeyse kitabın tamamını alıntı yapacaktım kendime zor sahip çıktım.Yazar o kadar dolu ki her sözü beni büyüledi.Usul usul okunması gereken etkileyici bir kitap.
    Konusu çok farklı değil ama yazarın usta kalemi kitabı farkı bir düzeye çıkarıyor. ...
  • Ben, en çok
    sevdiğim şeye fırlatan çaresizliğim en çok sevdiğim şe­yin yıkımına yol açıyor.