• 150 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hayata dokunuşlar var bu kitapta; acıların, hataların kibarca yüzümüze vuruluşu var. Deneme diye okurken bazen şiire bürünüyor önümüzdeki satırlar bazen hikayeye. Bazen de işte bu benim diyorsun. Bisiklet dersleri mesela. İşte bu bendim, babamın ağaca dayadığı bisiklet bekliyordu beni de. Tentürdiyotu annem değil ama komşu teyze basardı yaralarıma. Rüzgarla yarışırdım ben de. Bisiklet sürmeyi öğretirken desteği yavaş yavaş azaltıp, bırakmayacağım diye söz verdim ama tutamadığım zamanlar oldu benim de. Fakat başka türlü öğrenemezdi bisiklet sürmeyi. Bisiklette denge kurmayı öğrenirken aslında hayata tutunmayı öğreniyorsun diyor yazarımız. Boşluğa terkedilen ellerde değil nereye tutunacağını bilen ellerde diyordu özgürlük.
    Çocuk dizlerindeki yaraların kabukları, serçelere dönüşüp uçuyor satırlarda. Çocuklar sevdikleri, göstermeye bayıldıkları yaralarını büyüdükçe gizlemeyi öğreniyorlar. Ne acı! Bizi en çok yaralayan, evet asılsız mazeretler, tutulmayan sözler, sergilediğimiz ya da gizlediğimiz hislerimiz ama en çok yaralayan yalandır diyor yazarımız. İsyanı yalanın çoğalması ve normalleşmesine. Ne yazık ki her üç dakikada bir yalan söylüyormuş insan.
    Kahin ve kadını okurken bazen şiir bazen hikaye okuyorsunuz. Haber: Mona Lisa’nın iskeleti bulunmuş. Sergileyecekler onu. Resim yapılırken kahin kulağına fısıldıyor Mona Lisa’nın. Öfkelenip terkediyor, tablo yarım kalıyor. İskelet Louvre müzesindeki kalabalığa karışıyor. O benim diyecekti ressamlara oysa. Merak ettiğiniz tebessümün sırrı şu. Bir dilenci sanıp kemikten ellerine para koymasalardı eğer. İnsan da giyinik iskelet olduğunu unutmasa korkmazdı filmdekilerden. Kendiyle dalga geçer gibi anahtarlık küllükler yapmazdı iskeletten.
    Keyifle okunacak, altı çizilecek çok şey var bu kitapta. Özgün benzetmeler de.
    Ben de limonlu çayı çok severim. Ama sarı sandallar gibi bırakmadım hiç ince dilimleri kıpkırmızı sulara.
    Severek okuduğum bir kitaptı. Umarım siz de seversiniz.
  • Sözünü tutan insan, verdiği her sözü önemli görür. Söz vermenin önemlisi, önemsizi yoktur. Haklı nedenler olmadan tutulmayan her söz, sizi kendi gözünüzde kim olduğunuzu derinden yaralar.
  • 240 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    İstanbul’un fethi neden yüzyıllar boyu sürdü? Tarihte birçok benzeri varken neden özellikle bu fetih sonrası çağ değişti tarih sayfalarında; Ortaçağ kapanıp Yeniçağ açıldı?
    İstanbul’u fetheden padişah Kuran-ı Kerim’de bile müjdelenmişti; Osmanlı padişahları yüzyıl boyunca İstanbul’u, boğazın bu nadide incisini fethetmeyi denediler, ama fetih 19 yaşındaki Mehmet’e nasip oldu.

    Yüzyıllardır köşesinde tek başına kalmıştı Konstantinopolis. Orhan Bey zamanından bu yana Osmanlılar Rumeli’ye ve Anadolu’nun içine seferler yapıp duruyorlardı; II. Murat zamanında tüm Balkanlar Osmanlı topraklarına katılmıştı. Ortada fethedilemeyen tek adacık, Konstantinopolis kalmıştı. Fethi kesindi, bekleniyordu, sadece bir zaman meselesiydi. Yıldırım Bayezid boğazın karşı yakasına Anadolu Hisarı’nı yaptırmış, Konstantinopolis’i fetih planlarını yapıyordu, ancak Ankara Savaşı’nda kendisini hazırlıksız yakalayan Timur Osmanlıları dağıtarak Bizanslıların yanıbaşlarındaki bu tehlikeyi 50 yıllık bir süre için savuşturdu.

    Birçok Osmanlı padişahı kuşattı Konstantinopolis’i, ancak ele geçiremedi. İki yanını denize yaslamış bu yarımadacık, dönemin en güçlü surları sayesinde bütün kuşatmaları savuşturuyordu. Şehir uzun süren kuşatmalara aylar boyu dayanabilecek su ve yiyecek kaynaklarına sahipti. Deniz, o günün teknolojisi ile tümüyle bir tarafın kontrolüne geçemiyordu; rüzgar gücü ile hareket eden çok küçük boyuttaki kadırgalar tüm hamlelerini rüzgarın yönüne göre yapabiliyorlardı zira. Ateşli silahlar olmadığından diğer gemileri batırabilmek ya da ele geçirebilmek, ya gemilere yaklaşıp çapa atmakla, ya da uzaktan yanan meşaleler fırlatmakla mümkündü; her ikisinde de düşmanın saldırıyı savuşturması çok kolaydı. Haliç’in Doğu yakası, Pera’nın yamaçları, bugünkü Karaköy Ceneviz’lilerin elindeydi; ticaretlerini her şeyden daha çok önemseyen Cenevizliler tüm bu kuşatmalar ve seferler sırasında her iki taraf ile de ticaret yaparak büyük servetler kazandılar.

    Fetih, genç sultan II. Mehmet’e nasip oldu. II. Murat’ın 3 numaralı oğlu idi Mehmet; diğer kardeşlerinin aksine soylu bir anneden değil Türk asıllı cariye Hüma Hatun’dan olmuştu. Diğer kardeşleri gibi sarayda büyümemiş, annesi ve tutucu dadısı ile birlikte Edirne’de yaşamıştı. 2 ağabeyi de peşpeşe ölünce babası II. Murat tarafından saraya alındı ve iyi bir eğitim alması sağlandı. 11 yaşındaydı.

    II. Murat, hayal ettiği tefekkür hayatına zaman ayırabilmek için tahtı gönüllü olarak 12 yaşındaki oğlu Mehmet’e bırakıp inzivaya çekildi. Ancak bu ayrılık uzun sürmedi. Tarih kitapları, düşmanın saldırılarıyla bunalan oğulun, “eğer Padişah sen isen gel ve ordularının başına geç. Eğer padişah ben isem sana emrediyorum, gel ve ordularımın başına geç.” diye yazarak babasını yardıma çağırdığını yazar. Yazarımıza göre ise, II. Murat’ın çok güvendiği ve oğlunu ve yönetimi emanet ettiği Çandarlı Halil Paşa ve yakınındaki diğer paşaların genç sultanın fevri ve söz dinlemez tavırlarından tedirgin oldukları, ordunun oğlu genç sultana güvenmemesi, tepki göstermesi ve yeniçerilerin giderek kontrol edilemez noktaya gitmesi üzerine tahtına geri dönmüştür. Nitekim Çandarlı Halil Paşa’nın bu tavrı, belki de yıllar sonra, Konstantinopolis’in fethinden hemen sonraki idamının sebeplerinden biri olacaktır.

    II. Murat’ın ölümü sonrası 19 yaşında tahta tekrar çıkan II. Mehmet, Konstantinopolis’i almayı kafasına koymuştu. Çevresindeki baba yadigarı tüm vezirlerin olumsuz görüşlerine karşın sefer hazırlıklarını yürüttü ve en önemli noktayı keşfetti: surları yıkabilecek güçte toplar olmadığı müddetçe Konstantinopolis’in fethi imkansızdı. Nitekim Macar mühendis Urban’ın, yeni teknolojisi için Bizanslılardan istediği parayı alamaması, ancak II. Mehmet’in kendisini çok daha yüksek ücretlerle Osmanlı saflarına katması Fatih Sultan Mehmet’in resmi nasıl doğru okuduğunun önemli göstergesidir. Osmanlılar; Bizans’ın umduğu yardımı Hristiyan kilisesinden alamaması, Fatih’in Haliç’e deniz yoluyla sokamadığı kadırgalarını karadan denize indirmesi, ama en çok da yatırım yapıp çok da başarılı kullandıkları bu top teknolojisi sayesinde Bizanslıları yenilgiye uğrattılar.

    Fetih, birçok bakımdan eşsizdi. Bizans, tüm yaşadığı güçlüklere ve dezavantajlarına rağmen onurlu bir savunma yapmıştı; imparator Konstantine askerleri ile birlikte surlarda savaşırken hayatını kaybetti, cesedini dahi kimse bulamadı. Fatih Sultan Mehmet kendisine uzun süre direnen şehri, diğer direnen şehirlerde olduğu gibi tümüyle yağmalamadı; artık şanlı Bizans’ın da imparatoru olduğunu, bu büyük ve güzel şehri ancak halkı ile beraber alırsa zenginliği ve gücünden faydalanabileceğini anlamıştı. Bu, devrinde pek rastlanmayan bir öngörü idi; daha 50 yıl önce yörede kan ırmakları akıtan Timur ve benzerleri için tek kriter olan ganimetin yerini bir arada aynı bayrak altında yaşayacak halklar alıyordu; bu dünya siyasetini değiştirecek önemli bir felsefi değişiklikti.

    Ortadoks ve Katolik kiliseleri arasındaki çekişme, verilen ancak tutulmayan sözler, Katolik kilisesinin yardım için kiliselerin birleşmesini şart koşması ancak bu karara rağmen ikircikli davranması ve tüm bunların sonunda kutsal Roma İmparatorluğu’nun mirasçılarından şanlı Bizans’ın tarih sahnesinden silinmesi Hristiyan dünyada çok önemli bir değişikliğin önünü açtı. Kiliseye güven olmuyordu, kararlar inanca göre değil çıkara göre veriliyordu; dinde reform şarttı. Yıkılmaz denen surları dahi yıkabilecek büyüklükte toplar icat edilmişti; artık surlarına güvenen hiçbir şehir yeterince güvende değildi, teknolojiye yatırım ve ilerleme şarttı. Kilise artık bilimsel ilerlemenin önünde eskiden olduğu gibi duramazdı. İşte bu yüzden bu küçük şehrin genç sultan tarafından fethi tarihte bir koca Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın açılmasını sağladı.

    Her zamanki gibi bu tarihi kitabı da çok keyifle okudum. Bizans tarihçisi Steven Runciman İstanbul’un fethini, ilgili tüm tarafların neler yaptığı, ne gibi hesapları olduğu ve nelerin ters gittiğini basit ve akıcı bir dille anlatarak okuması çok keyfili hale getirmiş. "Tarih okumak sıkıcı" diyenlere dahi tavsiye ederim, pişman olmazsınız:)
  • 504 syf.
    Hani okuduğumuz kitaplarda , yazarın, kahramanların ve hatta başka okurların hayatları vardır ya, o hayatları hissetmeyi seviyorum. Onların yerinde olduğumu hayal ediyorum. Bir çok kitapta böyle olsa da bu kitap için hayal etmeye gerek yok.
    Devir dönemini çocukluğum ve mesleki hayatım yılları içerisinde farklı zamanlarda yaşanmış olsam da duygularım, bakış açım aynen çocukluğumdaki kadar temiz kaldı.
    Aynı mahallede oturduğu ya da aynı iş yerinde çalıştığı halde birbirlerine günaydın veya merhaba demekten selam vermekten aciz olanlara rağmen, burnu düşse yerden almayacak kibirlilere bencillere saygısızlara rağmen, kişisel menfaatleri için her şeyi mübah sayanlara rağmen. Hepsine rağmen her şeye rağmen , Ufacık bir mahallede kocaman yürekli insanlardı komşularımız.
    Sokağımızda, bir kaç tane Hayriye Teyze vardı. Kürt Hayriye, Göçmen Hayriye, İncesulu Hayriye ve Dul Hayriye .. Mahallenin demirbaşları sayılır bir dedikleri iki edilmezdi. Göçmen Hayriye Teyze, mübadele yıllarında balkanlardan geldiklerinde sol hükümet bize pek çok eziyet etti hayatta onlara oy vermem , anamın babamın kemikleri sızlar derdi de her seçimde Demirel kazandığında lokma tatlısı dağıtırdı. Dul Hayriye Teyze , Ecevit hayranı idi, nedendir bilinmez belki de farklı bir hissiyattan Karaoğlan posterleri evinin bir çok odasında çerçeveli halde asılı dururdu. Kürt Hayriye teyzenin oğulları ülkü dernekleri yönetiminde idi ve bu ona ayrı bir hava katardı. 12 Eylül sabahı hatırladığım bir yaştaydım halen bugün gibi hafızamda; Kürt Hayriye teyzenin oğullarını almaya gelen askerler, çocukları evde bulamadılar niye mi? Dul Hayriye Teyzenin bahçesindeki kömürlükte saklandıkları için, kimse kimsenin yerini söylemediği için , bizim mahallede ihtilal zayiatı olmadı. Hiç kimse tutuklanmadı , kayıplar olmadı, yaslar tutulmadı, analar ağlamadı... DEMEK İSTERDİM... Ama maalesef işte bunlar olmasını istediklerim ama olmayanlardı. Gizlediğin sürece bütün günahlar mübahtır. Haftada bir sokakta ev kurşunlaması olurdu, solcuların evini sağcılar, ülkücülerin evlerini devrimciler. Teksas'ı aratmayan aksiyonlar. Kömürlüklerde saklanan silahlar, birbirlerini ihbar eden insanlar ne kötü zamanlardı. Kız alıp verirken dikkate alınan siyasi kimlikler, kimin ne okuduğuna , kimin kiminle samimi olduğuna kadar bakılan anlamsız davranışlar. Gözaltına alınıp kayıtları tutulmayan onlarca kayıp gençler, yıllar sonra kendisinden vazgeçip emanet bir hayata merhaba demeye korkarak ortaya çıkanlar, tahliye olanlar, erkekliğini, kadınlığını aklını yitiren yarım kalmış insanlar. Yıllar sonra polis olduğumda, ihtilali yaşamış ama verdiği zararın farkında olmayan yüzlerce meslektaşım oldu. Halen sağcı, solcu, ülkücü, devrimci türküsü söyleyen , solcuyu komünist dinsiz , sağcıyı faşist belleyen yüzlerce zavallı. Falanlar, filanlar.... İnsanların çiğliğini ,duyarsızlıkla kuşandığı rahatlığını, ben buyum, dediğim dedik , ben doğruyum işine gelirse safsatalarını hiç kabullenemedim. Bir insanı nasıl öldürürseniz katil olursunuz. Sadece bedenine kastederek değil tabii . İnsanın duyguları canlıdır. Bir insanın masumiyetini yok ederseniz, insanlara olan güvenini yitirmesine neden olursanız ,sevgiye, aşka olan inancını, eminlik duygusunu yok ederseniz insanı insan yapan,diğer kişilerle ilişkilerini sağlıklı olarak yürütmesine neden olan duygu ve davranışları da yok ederseniz, o insanın katilisiniz demektir.
    Kitaptan da bahsedeyim azıcık; farklı mahallelerde farklı yaşam kalitesinde ama aynı görüşe sahip iki ayrı ailenin çocukları , Ali ve Ayşe. Çocuk masumiyetiyle dönemi o kadar anlamlı anlatırken yer yer de tebessüm etmenize sebep oluyor. Ankara , meclis, yaşananlar yasaklar, ilişkiler tüm okuduklarınız dönemi Ayşe ve Ali ile birlikte adım adım yaşamanıza vesile olacaktır. Son söz olarak;
    Birbirimizin kalbindeki dertleri, acıları, coşkuları , beynindeki düşünceleri fikirleri bilemeyiz. İnsan insana her dem biraz da olsa muğlaktır aslında. Ancak hissetmeye çalışır, anlamayı denersek ve saygı duyarsak , mantıklı, anlaşılır, değerli ,yararlı davranışlarda bulunarak insan olmanın tadına varabiliriz. Keyifli okumalar.
  • Söz vermenin önemlisi önemsizi yoktur. Haklı nedenler olmadan tutulmayan her söz, sizin kendi gözünüzde kim olduğunuzu derinden yaralar.
  • Söz vermenin önemlisi, önemsizi yoktur. Hakli nedenler olmadan tutulmayan her söz, sizin kendi gözünüzde kim olduğunuzu derinden yaralar.
  • `kararmış çömlek ` `yannis ritsos`

    çok uzaktı geldiğimiz yol. kardeşim, çok uzak.
    ağırdı, çok ağırdı bileklerde kelepçeler. akşamları
    sallayıp başını "vakit geçti" deyince küçük lamba
    dünyanın tarihini okuyorduk belirsiz isimlerde
    mapusane duvarlarına tırnakla kazınmış tarihlerde
    ölümü beklemiş insanların çocuksu çizgilerinde -
    bir yürek, bir yay, zamanı gerçekten yaran bir
    -----yelkenli -
    bizim bitireceğimiz tamamlanmamış dizelerde
    bitmeyelim diye bitirilmiş dizelerde.
    çok uzaktı geldiğimiz yol - zorlu mu zorlu.
    şimdi senindir bu yol. avucunun içinde tutuyorsun
    bir dost elini tutup nasıl dinlersen yürek atışlarını
    kelepçelerin bıraktığı bu izin üstünde.
    düzgün yürek atışı. bir güvenli el. bir güvenli yol.
    yanıbaşında, bu sakat adam çıkarıp ayağını
    bir yana bırakıyor yatmadan önce - kof tahta bacak -
    doldurmalısın onu, çiçek dikmeden önce saksıyı nasıl
    -----dolduruyorsak toprakla
    geceler yıldızlarla nasıl dolarsa
    ağır-ağır nasıl düşünceyle sevgiyle dolarsa yoksulluk.
    karar aldık, bir gün herkesin iki bacağı olacak
    bir neşeli köprüsü gözden göze
    yürekten yüreğe. bu yüzden nerede durursan dur -
    güvertede çuvalların arasında sürgüne giderken
    transit istasyonunun hapishane parmaklıkları
    -----ardında
    "yarın" demeyen ölünün yanında
    acı, sakatlanmış yılların binlerce değneği arasında -
    sen "yarın" deyip rahat ve güvenli oturuyorsun
    insanların karşısında bir dürüst insan nasıl durursa.
    duvarlardaki bu lekeler belki de kandır
    - günümüzde her kırmızı kandır -
    karşı duvara yansıyan akşam güneşidir belki de.
    her akşam sönmeden önce kızıllaşır nesneler
    ve daha yakın durur ölüm. parmaklıkların dışında
    çocukların ve trenin sesi duyulur.
    o zaman daha da daralır hücreler
    ama sen başak dolu bir yaylada ışığı düşünmelisin
    yoksulların masasındaki ekmeği
    pencerede gülümseyen anneleri
    ayaklarını uzatacak bir yer bulmak için.
    o saatlerde yoldaşın elini sıkarsın
    ağaç dolu bir sessizlik olur
    ağızdan ağıza dolaşır ikiye bölünmüş sigara
    ormanı tarayan bir fener gibi - baharın yüreğine
    ------varan
    damarı buluyoruz. gülümsüyoruz.
    içimize doğru gülümsüyoruz. ama gizliyoruz
    -----şimdilik.
    yasa dışı gülümseyiş - güneş nasıl yasa dışı olduysa
    gerçek de yasadışı. gizliyoruz bu gülümseyişi
    sevgilinin resmini nasıl gizliyorsak cebimizde
    yüreğimizin iki yaprağı arasında nasıl gizliyorsak
    -----özgürlük düşüncesini.
    buralarda hepimiz için tek bir gökyüzü ve ortak bir
    -----gülümseyiş var.
    bizi öldürebilirler yarın. ama alamazlar bizden
    ne bu gülümseyişi, ne de gökyüzünü bizden alırlar.
    tarlaların üzerinde gölgemizin kalacağını biliyoruz
    yoksul evin kerpiç duvarı üzerinde
    yarın örmeye başlayacakları büyük evlerin çatılarında
    taze fasulye ayıklayan annenin eteğinde
    serin avluda kalacak gölgemiz. biliyoruz bunu.
    kutlu olsun acımız.
    kutlu olsun kardeşliğimiz.
    kutlu olsun dünya.
    bir zamanlar kurumluyduk kardeşim,
    çünkü hiç bir güvencimiz yoktu.
    büyük laflar ederdik
    süslerdik dizelerin kollarını altın sırmalarla
    bir uzun sorguç dalgalanırdı şarkımızın alnında
    gürültü ederdik - korkardık, işte bu yüzden gürültü ederdik
    korkumuzu sesimizle kaplardık
    topuklarımızı kaldırıma çalardık
    uzun adımlar, çalımla,
    insanların pencereden izlediği
    ve kimsenin alkışlamadığı
    içi boş topların geçiti gibi geçerdik.
    o zamanlar tahta kürsülerde, balkonlarda söylevler duyulurdu
    radyolar gümbür gümbür tekrarlardı söylevleri
    korku bayrakların berisinde gizliydi
    davulların içinde ölüler sabahlardı
    aşkolsun anlayana
    belki borular uyum sağlıyorlardı adımlara
    ama yüreğe uyum sağlamaktan uzaktılar. biz uyumu arıyorduk.
    silahların, camların parıltısı bir an bir şey verir gibi
    ----oluyordu göze - tek bu
    sonra hiç kimse tek sözcük anımsamıyordu,
    ----anımsamıyordu bir tek söz ya da ses.
    akşam ışıklar sönüp rüzgâr sokaklarda kâğıt bayrakları sürüklerken
    ve dururken kapının önünde silindirin ağır gölgesi
    uyumuyorduk bizler
    serpilmiş sesini topluyorduk sokakların
    serpilmiş adımları topluyorduk
    uyumu buluyorduk, yüreği, bayrağı.
    işte bak, kardeşim, sonunda öğrendik konuşmayı
    tatlı tatlı yalın konuşmayı.
    anlaşabiliyoruz şimdi - fazlası da gereksiz.
    ve yarın diyorum, daha da yalın olacağız
    tüm yüreklerde, tüm dudaklarda aynı ağırlığı edinen
    ----sözler bulacağız
    adıyla anılacak herşey,
    ve ötekiler gülümseyip "böyle şiirleri
    biz de yüzlerce yazabiliriz" diyecekler. bizim de
    ----istediğimiz bu işte.
    çünkü şarkımız insanlardan ayrı sivrilmek için değil, kardeşim
    insanları birleştirmek içindir şarkımız
    demek ki inanmaları için
    "bağıran haklıdır" demeleri için bağırmam
    ----gerekmiyor.
    hak bizden yanadır, biliyoruz bunu
    ve ne denli alçak sesle seslensem de sana, inanacaksın
    ----biliyorum -
    alıştık alçak sesle yarenliğe: tutukluyken,
    ----toplantılarda, yer altında çalışırken işgalde
    alıştık küçük kesik sözlere, korkunun, acının üstünde,
    gündüzün, saatin; gecenin korkunç dilsiz köşelerinin
    ----parolası
    geleceğin ışıklarınca bir an aydınlanan zamanın
    ----kesişmeleri
    acele sözler, yaşamın kısa özeti, en önemli noktalar
    ----yalnız
    bir sigara paketine yazılmış ya da şu kadarcık bir kağıda
    ayakkabının içinde saklı, ya da ceketimizin astarında,
    ölümün üstünde bir büyük köprü gibi bir küçük kağıt.
    bunlar önemli değil, diyecekler, kuşkusuz.
    ama kardeşim sen, biliyorsun: bu yalın sözlerden
    bu yalın davranışlardan, bu yalın şarkılardan
    yaşam boy atıyor, boylanıyor dünya, biz de büyüyoruz.
    pek önemli bir şey yaptım denilemez.
    sadece, sizlerin dokunduğu duvarın yanından geçtim
    ----ben de dokundum ona, yoldaşım,
    sadece yiğitlerimizin, kurbanlarımızın adlarını
    ----okudum transit istasyonlarında
    bende taşıdım size takılan kelepçeleri
    sizlerle acı duydum, düş gördüm
    seni buldum, sen de beni yoldaşım.
    kampta hristo amca bir fırın kurdu.
    durup bakıyordum ne yaptığını bilen yaşlı ellerine
    o yalın, bilgili, yoldaş ellere -
    giitikçe yükseliyordu fırın
    yükseliyordu dünya
    yükseliyordu sevgi
    v sıcak somundan ilk lokmayı tadınca
    bu tadla birlikte içime bir şey sindirdim
    yaşlı duvarcının bilgili ellerinden bir şey
    karşılık beklemeyen erinç gülümseyişinden bir şey
    dünyanın ekmeğini yoğuran tüm yoldaşların
    ----ellerinden bir şey
    yararlı ve gerekli nesneleri yaratan insanın
    o erinç güvenini.
    sonra, bir yığın şey öğrendik, ama herşeyi oturup
    ----anlatsam
    hiç bitmeyecek şarkım
    nasıl bitmezse sevgi, yaşam ve güneş.
    yalnız sarılmak için sana ve ağlamak için geliyorum kardeşim
    uzun ayrılıktan sonra sevgilisine dönen vurgun gibi
    bir tek öpüşle beklemiş olduğu o yılları
    öpüşten sonra da anlatarak kendilerini bekleyen yılları.
    saatlerce aynı işaretlere baktık
    yaşamlar boyunca araştırdık bu işareti,
    ama güvenince bir kez ona, verdik yüreğimizi, ellerimizi.
    ve binlerce acılı insanın baktığı o işaret
    bir şeyler ediniyor gözlerimizden, bakışmamızdan
    ve büyüyor, büyüyor, büyüyor,
    nasıl büyüyorsa hamur teknede, ağaç güneşte, umut yüreğimizde.
    ötekilerse, çok büyük, tutulmayan görülmeyen şeyler
    bizim oldu şimdi çünkü onlarla birlikte baktık
    uzun uzun, birlikte sevdik onları, bir parçamız oldular yanımızda
    tuzluk gibi, çatal, tabak gibi,
    ve şimdi aynı şekilde, bir yaprağa bakıyoruz yalın ve sevgiyle
    ----ya da bir yıldıza
    oturduğumuz taşa ya da geleceğin yüksek bacalarına bakıyoruz.
    yüreğim bugün günbatımlarında yalımlanan bir buluta benzemiyor
    ne de cennet'in ağaçları arasında masa kuran meleğe
    çırparak ak kanatlarıyla yıldız kırıntılarını sakallarından eski azizlerin.
    yok böyle bir şey. şimdi geniş, kil bir çömlektir yüreğim
    kaç kez ateşlere sürülmüş
    binlerce yemek pişirmiş yoksullar için
    emekçiler, gezginler için
    işçiler için ve küçük birimleri için
    aç güneş için, dünya için - tüm dünya için - işini gereği gibi yapan
    ----yoksul, islenmiş, kararmış bir çömlektir
    otlar ve arada bir parça et kaynatırm içinde
    aç kardeşlerim altta karıştırırken ateşi
    - herbiri odununu katar
    her biri payını bekler.
    oturmuşlar koyunlarıyla, büyük başlarıyla birlikte
    şimdi tıpkı sizin oturduğunuz gibi çepeçevre
    havadan söz ediyorlar, güneşten, yağmurdan, barıştan
    her geçen gün bakanları çoğaltan işaretten
    hiç bir yıldızın söndüremediği o yıldızdan söz ediyorlar
    ölüler de tablamızın çevresinde toplanıyor
    paylarım bekliyor, onlar da.
    ve bir gömlek kaynıyor, şakıyarak kaynıyor.
    bir kaç gündür rüzgar kovalayıp duruyor bizi.
    çevrede her balışta dikenli tel örgü
    yüreğimizin çevresinde dikenli tel örgü
    umudun çevresinde dikenli tel örgü. havalar soğuk bu yıl.
    daha yakın. daha yakın. ıslanmış kilometreler toplanıyor
    dört bir yanlarda.
    çocukları ısıtacak küçük ocaklar taşıyorlar
    cebinde yıllanmış paltoların.
    sıraya oturmuşlar, buhar tütüyor yağmurdan, uzaklıktan.
    solukları dumandır uzağa, çok uzağa giden trenin. söyleşiyorlar
    ve odanın solmuş kapısı dönüşüyor kollarını kavuşturup
    kulak kesilen bir aynaya.
    işte bunları duyarak güçlenip doğruluyorum---
    orada ben de söze karışıyorum ateşe odun atarcasına---
    canlanıyor ateş, ışık çoğalıyor --odun attıkça--
    duvarlar kızıllaşıyor, rüzgar çekiliyor, gıcırdıyor pencereler
    hâlâ çayırda otlayan eşek sıpasını duyuyoruz dışarıda
    ve köpek, ölülerin ayak uçlarına oturmuş, rahat.
    güneşin doğmasını bekliyoruz.
    rüzgâr dindi. sessizlik. düşünceli bir saban---
    tarlayı sürmek için bekliyor --- odanın bir köşesinde.
    daha iyi duyuluyor çömlekte fokurdayan su.
    tahta sırada oturup bekleyenler
    yoksullar, bizimkiler, güçlüler,
    emekçiler, proleterler.
    ---bir bardak şaraptır onların her sözü
    bir lokma kara ekmektir
    kayanın yanında bir ağaçtır
    bir penceredir güneşe açılmış.
    bizim isalarımızdır onlar, bizim ermişlerimiz
    kömür yüklü vagonlar gibi ağır pabuçları
    ellerinde kuşkusuz davranış---
    çalışmış eller, zorlu, nasırlaşmış eller
    tırnaklan yıpranmış, sert kılları
    insanın tarihi kadar geniş baş parmak
    uçurumun üzerindeki köprü gibi karışı.
    tarihin arşivinde de saklıdır parmak izleri
    sadece cezaevlerinin arşivlerinde değil,
    sık örülmüş demiryollarıdır parmak izleri
    geleceğe uzanan. ve benim yüreğim yoldaşım
    kilden, kararmış bir çömlektir
    üstüne düşeni gerektiği gibi yapan.
    şimdi çocuklarım, masal söyleyen dedeler gibi düşünüyorum
    (sakın gücenmeyin bana "çocuklarım" dedim diye sizlere,
    belki sadece yaşça ileriyim sizden
    o kadar
    ve yarın siz "çocuğum" diyeceksiniz bana, ve ben gücenmeyeceğim
    çünkü var oldukça dünyada gençlik ben genç olacağım
    bana "çocuğum" deyin, çocuklarım) ---
    böylece, şimdi düşünüyorum çocuklarım
    bir sözcük arıyorum özgürlüğün boyuna denk:
    ne daha uzun ne daha kısa
    ---fazlası yakışıksız
    azı utangaçtır
    amacıma gelince böbürlenmek değil
    ne aşağıyım ne de üstünüm herhangi bir insandan.
    varacağız şarkımıza. iyi biliyoruz bunu. senin görüşün nedir,
    yoldaşım?
    iyi, iyi.
    otlar kaynadı. yağı az. zararı yok.
    fazlasıyla iştahımız, yüreğimiz fazlasıyla.
    zamanıdır.
    burada kardeş bir ışık var --- eller, gözler yalın.
    burada ne sen benden üstün ne ben senden üstün olmalıyız
    burada her birimiz kendinden üstün olmalıdır.
    burada büyük duvarın yanı sıra bir akarsu gibi akan
    bir kardeş ışık var.
    düşlerimizde bile duyarız bu akarsuyu.
    ve uyurken battaniyeden sarkıp elimiz
    ıslanır bu akarsuda.
    iki damla çırpsan bu sudan karabasanın yüzüne
    kaçar duman olur ağaçların berisinde.
    ölümse bir yapraktan başka bir şey değildir
    yükselen bir yaprağı beslemek için düşen.
    ağaç şimdi seninle göz göze şimdi yapraklarının arasında
    senin kökün yolunu gösteriyor bütünüyle
    sen dünya ile göz gözesin --- bir şeyin yok gizleyecek.
    ellerin temiz, güneşin kalın sabunuyla yıkanmışlar
    dostların masasına çıplak bırakıyorsun ellerini
    güvenip bırakıyorsun ellerini yoldaşların ellerine.
    davranışları gösterişsiz, kesin onların.
    ve arkadaşının ceketinden bir saç kılı aldığında bile
    takvimden bir yaprak koparır gibisindir
    dünyanın dizemini hızlandıracak olan.
    dünyaya gülmesini öğretene dek
    daha çok ağlayacağını bilmene karşın.
    demek ki bir çömlek. o kadar.
    kilden, kararmış bir çömlek,
    kaynıyor, kaynıyor şakıyarak,
    güneşin altında kaynıyor şakıyarak
    çeviren : `herkül millas`