• Freud, bir doktordu. Ancak isteksiz ve işini sevmeyen biriydi. Yahudilerin seçebileceği meslekler o zaman sınırlı olduğu için, mecburen tıbbı tercih etmişti. Zaten Freud da, “Ne o zaman ne de daha sonra, doktorluk mesleğine karşı bir tutkum yoktu.” demekteydi.

    1906 yılından ölüm yılı olan 1939’e kadar Freud’un yakın dostu olan Ferenczi, onun hakkında şöyle diyordu:

    “Freud, hastaların yalnızca ayak takımı olduklarını söylerdi. Hastalar yalnızca, analistin (tedavi edenin) yaşamasına yardım ettiği (yani para kazandırdığı) ve kavram için materyal sağladığı takdirde iyidir. Onlara yardım edemediğimiz açıktır. Bu, terapatik bir nihilizmdir (yani tedavi hiçtir). Bununla beraber, bu kuşkuları onlardan saklayarak ve tedavi olma ümitlerini harekete geçirerek hastaları kandırırız.”

    Freud, felsefeye büyük ilgi duyuyordu. Bu yüzden teorilerini, hastalarını kendine göre yorumlayarak felsefik temellere oturttu. Psikanaliz adını verdiği metodu özel seanslarda, bir yandan purosunu içerek uygulardı. 1923’te kendisinde çene kanseri teşhis edildikten sonra bile, yine bu alışkanlığını sürdürdü. Kendisine uyanıklığı ve çalışabilme kapasitesini veren şeyin tütün olduğunu söylerdi. Sigmund Freud bu süre içinde çeşitli tümörleri aldırmak için tam otuz bir ameliyat geçirdi, ağzının yarısını değiştiren protezi defalarca çıkarttırıp taktırdı. 1938’de artık konuşması imkânsız hale geldi. Tümör habisti ve ameliyat edilemeyecek durumdaydı.


    Sigmund Freud, Eşi Martha Bernays Freud ve Eşinin Kızkardeşi Minna Bernays, 1929

    Bu sırada Hitler, Avusturya’yı işgal etti. Freud önce ülkeden kaçmak istemedi. Sonunda göçmeye karar verdiğinde de Naziler gitmesine izin vermek için ondan fidye istediler. Ölüm yatağındaki Freud, zengin kütüphanesini ve diğer bütün önemli eşyalarını geride bırakarak Londra’ya gitti, oğlunun oradaki evine yerleşti. Orada da çalışmayı sürdürdü, ama artık hastalarıyla seanslarını kızı Anna yürütüyordu. Freud’un yüzü süzülmüş adeta içi boşalmıştı. Giderek büyüyen kanserin sancılarına rağmen, ağrı ilacı almayı da reddediyordu. Ancak 1939, Eylül ayının son günlerinde pes etti. Doktorlar yanağını kesmiş, terminal tümöre ulaşmaya çalışmışlardı. Açık yaradan gelen koku öyle kötüydü ki, sevdiği köpeği bile Freud’un yanına gitmez olmuştu.


    Sigmund Freud ve köpeği
    83 yaşındaki ihtiyar, artık yiyemiyordu. Yarasına konan sinek ordusundan korunabilmek için her yanı cibinliklerle kaplıydı. Ölmeden iki gün önce doktoruna şöyle demişti: “İlk konuşmamızı hatırlıyor musun? Devam edemeyeceğim gün geldiğinde, bana yardımcı olacağına söz vermiştin. Artık bir işkence haline geldi, anlamı da kalmadı.” Doktor Freud’a bir morfin iğnesi yaptı. Oniki saat sonra bir doz daha verilince, Freud komaya girdi ve ertesi sabah öldü.

    | Prof. Dr. Sefa Saygılı, Zafer Dergisi, Mayıs-2002

    http://akademidergisi.blogspot.com.tr/...ir-bilim-mi.html?m=1
  • ÖLÜME MEKTUP YAZAN "ADAM"... ("KuP KuP BoY" is paying his TRIBUTE... )

    Ekrana bakıyorum şimdi ..Ne yazsam , nasıl bir giriş yapsam diye ..O' nun ölüm haberini aldığım gün , tvlerde vakıf bahcesinin içindeki dozerler falan geliyor gözümün önüne .. Dozerlerin eksozlarından çıkan kara ,kapkara dumanlar .. Nasıl rahatsız oluyorum o an o dumanlardan anlatamam ..Cd lerimi , plaklarımı bardak altlığı yapsalar o dakika gözümde yok hiçbiri.. "Çocuklar koştursun üzerimde" mısraları geliyor aklıma .. Hiç görmediğiniz , hiç tanımadığınız , bir kez dahi konuşma fırsatınız olmamış bir adam bu.. Öyle yakın ki size , bir imza gününe gitseniz , kimin adına imzalayayım kitabı dese darılırsınız beni nasıl tanımadın diye .. Sanki senelerdir tanıyorum ben kendisini .. Pekçok arkadaşımın ölüm haberini aldım , akrabalarım falan .. O dozer sesleri ..O anki hissiyat bir garip .. Acı , hüzün , fiziki mücadeleyi kaybediş ama zihinsel savaşla gelen zafer mukayese dahi edilemez benimkilerle .. Hem de katıksız saf inkar edilemez bir zafer .. Öyle ki , düşmanları bile adını saygıyla anmak zorunda kalmışlar sonrasında.. Sanki bir gladyatörü izliyorum ölürken ..Yüzlerce hasmını yere sermiş ve o serdiği adamlardan oluşan ceset dağlarının üzerinde oturmuş , az sonra son nefesini verecek olan.. Hem üzülüyorum , hem de bir garip gurur var içimde.. Ölüme son kazığını da attın gittin diye seviniyorum içimden ..

    Ertesi gün kalktım .. Ertesi gün daha da bir garip!!! Nasıl anlatayım size bunu bilemiyorum ki..Sanki hiç sahip olmadığınız , ama uzun süredir kullandığınızı düşündüğünüz bir eşyanızı kaybetmişsiniz .. Hayat daha ekşi , kekremsi ,acı ve ardındaki hava daha buhranlı .. Hiç içmemiş olanlar için şekersiz çayın ilk yudumu gibi .. Cardiodan çıkıp pastaneye koşup ,fındıksız fıstıksız ,safi gülsulu (IYYY!!!) güllaç almak zorunda kalmak gibi .. Yemek sepetine sipariş verdiğin , çilingir sofrasına katık yapacağın 3 porsiyon acılı adananın yerine bir karışıklık sonucu ,plastik bir kap içinde kısırı gömüp eline bıraktıkları anda yaşadığın haklı cinnet gibi.. Kolajlayıp zerk etmişler beynine o an .. 3' ü 5' i bir arada .. Kimi zaman ayrı ayrı saldırıyorlar falan .. Olguların , duyguların , şahısların şimdiki zamandan - dili ,-mişli geçmiş zamana geçişleri yaşanan o an bir bakıma .. Normalde yaşı ilerlemiş olanların aksine bu yaştaki insanlar için ölüm olgusu daha farklıdır ..

    Ölmüştür karşındaki ..
    Üzülürsün ..
    Özlem vardır içinde ..
    Göremeyecek olmaktır seni o an üzen ..
    Çünkü KARŞINDAKİDİR ölen ..
    Kendini koymazsın o kefeye ..
    Hiç aklına gelmez ..
    Birgün seni de koyarlar o kefeye..
    İşte o an kendimi de düşündüm bir nebze..
    Yaşım ve aklım elverdiğince..

    - KuP KuP BoY - (hep goygoy yapmayalım dedik..)

    Aziz Nesin devam etsin az da ..

    "...İnsan nice ölüm gerçeğini , bu gerçeklerin en gerçeğini benimsese bile , yine de kendisinin öleceğine bütün gerçekliğiyle inanamıyor! İnanmıyor çünkü insanın bir şeye , bir olaya ,bir olguya tam inanabilmesi için , onu bikaç kez yaşaması , tekrar etmesi gerekir. Oysa biz ölümü kendimizde değil , BAŞKALARINDA yaşarız.Ölüm , bizim yaşayamayacağımız , kendimizde tekrarlayamayacağımız bir olay olduğu için de, birtürlü kendi öleceğimize bütün gerçekliğiyle inanamayız.Elbet ölecegeğiz deriz, öleceğimizi biliriz ama - bunu başkalarında görüp bildiğimizden - tam bilgi değildir.Yani biz ölmeyeceğimizi sanırız.Kendimizi ölmeyeceğiz sanınca , dostlarımızda bizimle birlikte var olacaklarından ve biz de onlarla birlikte var olacağımızdan , kendimiz olan dostlarımızın da öleceğine inanmayız ..."

    Ve ölüm öyle bir olgu ki , safi o şahsı değil , onunla birlikte anıları da , bambaşka dünyaları da alıp götürüyor .. Ardında bilinmezlik.. Hiç kalkmayan bir sis bulutu .. Hep toz duman .. Bilinmeyenlerle başbaşa kalıyor kişi.. Aziz Nesin 1915 doğumlu..Vakti zamanında Birlikte Yaşadıklarım ve Birlikte Öldüklerim diye 2 ayrı klasör açmış.. Tek bir kitapta toplamakmış amacı tüm sevdikleri ve sevmediklerini.. Ömrü vefa etmemiş maalesef..O dosyaları ,Nesin Vakfı eski yazıdan günümüz türkçesine çevirip aranje ederek yayınlamış..600 küsür sayfalık bu kitabı ben üçüncüye okudum ..Diyebilirim ki , tamamlanıp yayınlansaydı çok ses getiren bir eser olacağı kesin .. Sevdiklerini sevmediği yönleriyle , sevmediklerini ise hakkını vererek takdir ettiği taraflarıyla aktarmış notlarına ..Safi notlardan da oluşmuyor pek tabii bu kitap.. İçinde çeşit çeşit dergiye gönderilen yazılardan tutun da , yazarlar arasındaki mektuplaşmalara ve yaşanılan anılara , gazete haberlerine varıncaya kadar pek çok doküman var .. Türk Edebiyatının kulis arkası desem hiç yanlış olmaz.. Kimler var diye sorma .. Bir bu kadar daha isim yazmam gerekir ..Ama şunu söyliyeyim ki cidden apayrı bir lezzet bu kitap.. Hani herkes diyor gülüyorsun Aziz Nesin okurken .. Evet cidden çok güldüğüm yer oldu bu kitabı okurken .. Bir o kadar da sinirden parmağımı, tırnağımı kemirdiğim an da cabası ..

    Bir kaç örnek vereyim size ..

    Bir gece vakti Sait Faik' le beraber onu yakan , sürüm süründüren eski aşkını aramak için İstanbul' un karanlık sokaklarına daldığınızı , o kadının evine gittiğinizi hayal edin Aziz Nesin ile.. Onu bir başkası ile gören Sait Faik' i avutmak için bir meyhanede soluğu aldığınızı ..

    Yaşar Kemal ile beraber İlya Ehrenburg ' un evine girişte Jean Paul Sartre ve Simone De Beauvoir ile selamlaşmak, tanışmak isteyen çıkmaz mı aranızda ? Bu karşılaşma sonrası Ilya Ehrenburg ile sohbet sırasında yaşananları size anlatamam .. Yaşar Kemal' in duvarda asılı bir goblen halının üzerinde gördüğü desenler üzerine , halıyı Türk halısı sanması sebebiyle dönen muhabbet .. Tarif edemiyorum .. Aziz Nesin halının goblen olduğunu biliyor ama uyaramıyor falan .. Rezilliğin daniskası tabii =)) Bu kızgınlığını öyle bir yazmış ki kitapta belki 30 40 kez okudum .. Her okuduğumda yerlere yuvarlandım =)) LEZZET TARİF EDİLEMEZ ..AKTARAMIYORUM .. 404 : NOT FOUND!

    Ya Sabahattin Ali' nin ölümü sonrası mahkemelerde sorgulara katılmak isteyeniniz ? Onun son eşyalarını , yeşil yazan dolma kalemini görmek isteyeniniz ? O yeşil yazan dolma kalem ile Jack London ' ın Demir Ökçe'sini almancaya çevirişinin ve ardından gelenlerin öyküsünü okumak isteyeniniz ?

    Kemal Tahir ile bir polis arabasına tıkılıp ,gözaltına alınıp , mahkum olup Sultanahmet Cezaevi' nde aynı hücrede ayakuçlu başuçlu yatarken sarf edilen sözler .. Akıllardan geçenler .. Kemal Tahir ' in 13 senelik mahpusluğu..

    Zar tutan Tahsin Saraç' la Cem Kitabevinde tavla atıp , adını hep duyduğunuz ama pekçoğunuzun bir kez dahi açıp okumadığı Fazıl Hüsnü Dağlarca ile tanışmak istemez misiniz ?

    Rıfat Ilgaz ve yaz kış sırtından çıkarmadığı paltosunun öyküsünü bilmek isteyeniniz?

    Cengiz Aytmatov ile kısa bir sohbet edip , Yılmaz Güney'e mektup yazalım , Hasan Hüseyin Korkmazgil' den mektup alalım diyenler?

    Attila İlhan' ın şairliğe ilk başladığı dönemler .. Nazım Hikmet ve yıktırılan Tan gazetesi ..6 7 Eylül olayları dönemleri?

    Uzun ama gayet zevkli bir yolculuk bu .. Yüzlerce isimle tanışmakta cabası..

    Çok uzattım farkındayım ama bunu yazmazsam cidden olmayacak .. Sabah tesadüf eseri hem kendi , hem de dedemin dergi ve mecmualarını karıştırırken rast geldim .. Sapsarı bir Varlık Dergisi ..75 yılı..Bu yazıyı oturdum , üşenmeyip yazdım tekrar .. Biraz aceleye geldi ama olsun .. Niçin yazdığımı da açıklayayım .. Marcel Proust bir daha kalkmamak üzere yatağa düşmüş.İmamın kayığına binmesi an meselesi.. Gözlerini bir anda aralayıp , "bana" demiş , "hemen son yazdıklarımı getirin! O son ölüm sahnesini baştan aşşağı yanlış yazmışım ve bunu ancak şimdi anlıyorum." Aziz Nesin de geçirdiği bir kalp krizi sonrası o an aklından geçenleri anılarında yazar.. Daha doğrusu ölümü yazamadan ölecek olmasına üzülüyordur yazdıklarında..Hatta sevgili Zehraca , Sizin Memlekette Eşek Yok Mu incelemesinde buna da değinmiş ( #17989992 ) . Hal böyleyken , Aziz Nesin ölümünü yazamadı hiçbir zaman .. AMA ÖLÜME BİR MEKTUP YAZDI .. Buyrun okuyun ..

    Canalıcıma ;

    " Uykumdayken , kancıkcasına baskın verme ! Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!! Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış , canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım.Düşün ki ben seni , varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim.Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel! Sana olan saygımı yitirtme bana.Gürrültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil , bir de ben bileyim yeter. Gelişin , herkesleri ayağa kaldırmasın.Tam bana göre , bana uyan bir davranışla gel.Sessiz sessiz , sürdürdüğüm bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun , susuk gel! Çünkü benim için geleceksin , beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil.Uykumda birden bastırma ki , bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın.Saygıyla ayağa kalkıp seni buyur edeyim.Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim. Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup , bana bir de sen çektirmeye kalkma! Her ne çektimse hepsine güleryüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım ,sevinçlerimi el 'le bölüştüm.Sonum da böyle olsun isterim.Bilirim, güçlüsün..KİMSELERE EĞİLMEMİŞ BAŞIM, senin önünde eğilebilir ; ama bana bunu yaptırtma! Bana yaşamamı yadsıtıp ,sonunda beni kendimden utandırtma! Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme! Güleryüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni...

    DİMDİK YAŞADIM , sen de beni dimdik kucakla , al götür.Pusu kurma , arkadan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına... Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim.Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var , şimdi yok olalım.Bekletme beni.Elini çabuk tut.Herşey birden bire olup bitsin.

    - BU CEZA BANA YETER! -

    Sen öyle bir kesin gerçeksin ki , sana yalan da söylenmez.Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiçbirini kıskanmadığımı bilirsin; iyi yürekliliğimden değil, hiçbirini kendimden büyük görmediğimden...Yine bilirsin , yaptıklarımla da yapmayı tasarlayıp dahaca yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğim mühlet içinde , tasarladıklarımı yapamadımsa , evet , suç kimsenin değil, benim...Bu ceza yeter bana ; çünkü acısını duyanlar için CEZALARIN EN AĞIRIDIR.

    Herkes gibi ben de seninle ilk ve son olarak yalnız bikez karşılaşacağım.Bu karşılaşmamız, nerede , ne zaman , nasıl olsun diye, zaman zaman değişik istekler geçirdim içimden.Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu.Kahramanlar ilk savaşlarında ölmeyen , son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır.Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar.Savaşın , yaşam boyu sürdüğünü , yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öeyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp, " Merhaba!" diyebileyim. Bir zamanlar da uzun uzun yaşayıp bitkiselliğe dönüşmeyi , bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim.Şimdiyse , ne kahramanlık gösterisinde , ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.Dilersen , en beklemediğimi sandığın zaman gel.Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın ,beynimde bir kıymık gibi ...Korkmadan bekliyorum gel!!!

    - HİÇ KORKTUM MU? -

    Nice yaşadımsa , seninle baş başa , diş dişe döğüştüm.Pekçok kez yendiğim de , yenildiğim de oldu.Canım ki , en kutsal olan herşeyim benim. Onu elbet bana yakıştığı gibi ayakta , saygıyla , yiğitçe vermek isterim ; TESLİM OLMADAN...Bir armağan gibi vermek canımı! Sen de , yeniğin kalemini - Kİ O KALEM HEP KILIÇTI - teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz , arı - duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi. Kimselere demedim ,sen de kendine of dedirtme bana.Ne kahramanlıkta ,ne bitkisellikte , işte şimdi olduğum gibi bir sıra, ELİMDE KALEM ; önümde kağıtla daktilom , böyle bir zamanımda gel! İstersen gece , istersen gündüz, istersen yazın , istersen kışın gel ; kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki , kendi gözümde kendimiküçültme bana, kimseden su istetme, yardım diletme bana...Seninle yiğitçesine döğüşmedim mi? Bunları istemeyi hak etmedim mi? Bana ille de of dedirteceksen , hiç olmazsa bunu ikimizden başkası duymasın.Bunca yıl durmaksızın karşı karşıya savaşmış iki savaşçıyız.Üstelik benim savaşım , seninkinden çok daha yüceydi.Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben , sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum.Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı ? Bir an olsun korktum mu , ya da kaçmayı düşündüm mü?

    -ÖLÜMÜ HAK ETMEK İSTERİM -

    Birazcık daha yaşayabilmek için , birazcık daha iyi yaşayabilmek için , bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi , ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya , ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım.Bir güzel ada , atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkımda atlasta görünemeyecek denli küçücük olsa da , var.Ne mi yaptım ? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi .Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.Saygıyla, gel bekliyorum. "

    Yazılış tarihi 9 Haziran 1974 imiş.. Varlık dergisinde yayınlanış tarihi Eylül 1975

    İŞBU SATIRLARIN YAZARINI ÖLÜM ,TESLİM ALIRKEN İKİ ELİYLE BAŞININ ÜSTÜNE SAYGIYLA KALDIRARAK ALDI.. İZMİR' DE BİR OTEL ODASINDA ÖLDÜĞÜNDE , ELİNDE KALEM-KAĞIT ,ÖNÜNDE DAKTİLOSU VARDI ...

    Işıklar içinde uyu AZİZ "BABA" !!!

    Ve pek tabii bonusumuz : https://www.youtube.com/watch?v=UHzWhCIP3qg

    Bu da benim bonusum olsun : 3:46 ' ya alayım .. 2 yudum "MAZOT" , 2 adet DUZLU FISTIH..

    https://www.youtube.com/watch?v=pcgFTZU9sew
  • Necip Fazıl Kısakürek'in "Üstat, neden sigarayı bırakmıyorsun?" diye soranlara, "Benim için yanan bir sigaram var, ondan da mı vazgeçeyim!" diye savunduğu tütün, beş asırdır hayatımızda.
  • Ey tütüne haramdır diyen ahmak,
    Niçin haram olsun bir yeşil yaprak?
    Tütün yetiştirmedi mi bu mukaddes toprak ?
    Haram olsaydı içer miydi Şeyh Altıparmak!
    Kolektif
    Sayfa 44 - Hediyeler hediyeler..
  • Necip Fazıl Kısakürek’in, “Üstat, neden sigarayı bırakmıyorsun?” diye soranlara, “Benim için yanan bir sigaram var, ondan da mı vazgeçeyim!” diye savunduğu tütün, beş asırdır hayatımızda.
  • İlk okuduğum dergi diyebilirim. Daha önce neden dergi okumadım dedirten bir eser bana göre... İçinde kendinizi bulabileceğiniz şiirlerden tutun denemelere kadar uzanıyor. Çizilen resimleri hele ayrı bir tat bırakıyor... Keşke daha önce başlasaymişim bile dedim hatta. Kesinlikle en yakın zaman da alıp okumanızı gerektiren bir dergi. Sadece bu sayısı için demiyorum. Her yeni sayısında ayrı bir tat var. Ayrı bir huzur var. Bazen durup bir sayfada saatlerce düşüncelere dalabiliyorsunuz. Şiddetle tavsiye edilir...
  • Küçükler bunu yapmazlarsa hep küçük kalacaklarını bilirlerdi, çünkü edepli olmak “bizim zamanlarda” yaşayan, hayatları ile “efendi” ve “hanımefendi” kelimelerine hakkını veren güzel insanların önemsediği bir şeydi. Çünkü bu insanlar kendilerinden önce, diğer insanları düşünen, fedakâr, diğerkam ve hasbi insanlardı. Onlar için kendi dışındakilerle uyumlu yaşamak çok önemliydi. Sadece insanlarla mı? Onlar kurtla, kuşla, taşla, toprakla, kısacası bütün mahlukatla ahenk içerisinde yaşamaya önem verir, kimseye ellerinden ve dillerinden bir zararın gelmemesi için kılı kırk yarar, titizlik gösterirlerdi.
    Azığını yemek için yere serdiği yaygısına o esnada giren karıncaları, bir sonraki mola yerinde fark edip, “ben bu karıncaları yuvalarından ettim” diyerek o kadar yolu geriye dönmek bu insanlar için olağanüstü bir şey değildi mesela.
    Otururken cübbesinin kenarında uyumuş kalmış kediyi rahatsız etmekten çekinen ama diğer taraftan da cemaati kaçırmak istemediği için cübbesinin kedinin kıvrıldığı kısmını keserek işine bakan insan bu toplumun içinden çıkmıştı.
    Yolda bir arkadaşı ile yürürken, kendilerinden habersiz, istifini bozmadan çaprazdan üzerlerine gelen kediyi görünce “aman mirim, şunun keyfini kaçırmayalım” diyerek arkadaşını durdurup kedinin önlerinden geçmesini bekleyen İstanbul efendisi de öyle…
    Bu insanların sabahları bindiği şehir hatları vapurunun gecikmesi normaldi, çünkü birbirlerini buyur etmekten bir türlü vaktinde vapura binemezlerdi.
    Edeple bezenmiş müstesna hayatlardan alınmış bu kareler toplumun her köşesinde görülebilecek derecede yaygındı, çünkü bu toplumun en belirgin özelliği edepli ve terbiyeli olmasının da ötesinde edebi bir insanlık vasfı olarak baş tacı etmesiydi. Edep İslam ahlakının nakış nakış dokuduğu bu toplumun hayata yansıyan karelerindeki en belirgin tondu. O ton, insanların sadece birbirleri ile muamelelerini değil, bütün mahlûkatla muamelelerini derinden etkiliyordu, çünkü insanların kalitesi ve kıratının ölçüsü edepten nasipleri kadardı.
    Edebin ve terbiyenin düşmanları çok, dostları ise az artık. Herşeyin alınıp satılma ölçüsünde değer gördüğü bir dünyada edep ve terbiye kıymeti olmayan meta hükmünde neredeyse. Herkesin kısa vadeli yaşadığı bir zamanda, uzun vadede kazanacak değerleri kimse önemsemiyor. İşin gerçeği ne biliyor musunuz? Edebi takdir edecek büyükler kalmadı ki küçükler buna özensinler.


    Görgü Kuralları: Frenk Tarzı Hayatın Kartviziti
    Şimdi o zamanlarda yaşamıyoruz. Önce büyüklerdeki güzel halleri yitirdik. Hal gidince büyüklük kalmadı tabii. Zaten zaman öyle döndü, devran öyle değişti ki artık büyüklüğün tarifi de farklı. Tevazu, teenni, itidal, vakar, hasbilik, fedakârlık, muhabbet, emanet ve ahde vefa, tazim, hilm, müsamaha, cömertlik, iffet, hayâ, sadakat gitti; yerini, egoizm, gurur, kibir, büyüklenme, fırsatçılık, yağcılık, dalkavukluk, ferdiyetçilik, övünme, hava atma, şatafat, lüks severlik gibi kötü sıfatlar aldı. Artık iltifat, bu sıfatlarla işini gören, köşeyi dönen, düşene bir tekme de kendisi atan yeni tiplere. İşte adabı muaşeret kitaplara bu yüzden girdi ya… Yaşanmayan, unutulmaya yüz tutmuş kuralları ancak kitaplarla muhafaza edebilirsiniz. Zaten “Adabı Muaşeret” kavramını artık kimse kullanmıyor. Bu kavramın yeni ismi görgü kuralları oldu. İsmiyle birlikte muhtevası de değişti tabii. Frenk diyarından ithal, bizimle ilgisi olmayan bir hayat tarzını önceleyen kurallar dizisine dönüştü. Bu kurallar bir arada yaşamanın edebini talim etmiyor, Frenk diyarından ithal asri hayatların birbirine kartvizit oluyor. Adabı Muaşeretin gerektirdiği hayat tarzını inkâr eden bahtsızlar bir arada yaşamanın değil yekdiğerine üstünlük sağlamanın usturuplu yollarına görgü diyorlar. Bunlar için kendisi gibi olmayan görgüsüz, olup da küçümsedikleri ise sonradan görme…
    Adabı Muaşeretin yerini görgü kurallarına bırakmasının bir hayat tarzının diğer hayat tarzına üstünlük sağlamasından daha fazla bir anlamı var. Aslında ne olduysa varlık, zaman ve mekân algısının şirazesi kaydığı için oldu. Neredeyse tüm doğrular yanlış, tüm yanlışlar doğru olarak görülür oldu ki şaire;

    Lügat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvaplarım, tutun elimden;
    Aynalar söyleyin bana, ben kimim?
    dedirten de bu oldu sanki. Erozyon bir yerde de durmadı; bütün hızıyla devam ediyor. Küreselleşen dünyada, iletişim imkânlarının genişlemesi bize ait olanı daha büyük bir hızla götürmeye başladı. Edebin ve terbiyenin düşmanları çok, dostları ise az artık. Herşeyin alınıp satılma ölçüsünde değer gördüğü bir dünyada edep ve terbiye kıymeti olmayan meta hükmünde neredeyse. Herkesin kısa vadeli yaşadığı bir zamanda, uzun vadede kazanacak değerleri kimse önemsemiyor. İşin gerçeği ne biliyor musunuz? Edebi takdir edecek büyükler kalmadı ki küçükler buna özensinler.


    Edep Haddini Bilmek Demek
    Kısaca haddini bilmek demek olarak tarif edeceğimiz edep, en başta Allah’a karşı edeple başlayan ve hayatımızın tümünü içine alacak kadar geniş bir konu. Haddini yani sınırlarını bilene edepli diyoruz. Edepli, nerede nasıl davranacağını, kime nasıl muamele edeceğini bilip buna göre davranır. Oturması, kalkması, yürümesi, yemesi, içmesi, kısaca bütün hayatı belirli ölçüler dâhilinde seyreder. Edep sahibi kimseye rahatsızlık vermez, aksine herkese yetişmeye, yardımcı olmaya çalışır. İncitmemek ve incinmemek prensibine göre yaşamaya çalışır.
    Evde, sokakta, telefonda, nette nasıl davranacağımız, yalnızken ya da diğer insanlar arasında ne yapacağımız, nasıl davranacağımız hep edebin sınırları içerisine girer. Edebi bu anlamda nasıl yaşayacağımızı gösteren bir rehber olarak görebiliriz. Günümüzde bu rehberi kimse ciddiye almıyor ama. Kimse edeple varılacak yere talip değil çünkü değer algıları ters yüz olmuş durumda. Kendilerine büyük denilen insanlar da, küçükler de maddiyat ve daha çok kazanmanın temel belirleyici olduğu bir hayatın katı gerçeklerinden hareket ettiklerini düşünüyorlar. Öyle olunca da nezaket, nezahet, zarafet ve fazilet gibi kavramlara arkeolojik malzeme muamelesi yapılıyor. Genel geçer algılar o kadar sıradan ve basit ki kimse nasıl konuşacağını, nasıl yürüyeceğini, nasıl yemek yiyeceğini, topluluk içerisinde nasıl hareket edeceğini, bakışlarına bir nizam vermesi gerekip gerekmediğinin derdine düşmüyor. Çünkü bu hayat, ölçüsüz, kuralsız ve sınırsız bir hayat ve bu hayatın dağdağası içerisinde kimsenin bu kuralları ne duymaya, ne öğrenmeye ne de tatbik etmeye zamanı var.



    Edep İsteyen Edepli Bulsun
    Peki ne yapmak lazım? Öncelikle herkesi tek tipleştiren, sıradanlaştıran, bayağılaştıran bu sürece karşı çıkmanın tek yolu bu hayat tarzına teslim olmamaktan geçiyor. Bizim hayatımız edebi baş tacı yapan bir hayat olmalıdır. Bizler sıradan ve bayağı olamayız, çünkü hayatımıza yüklediğimiz anlam buna sığmayacak kadar aşkın ve yüksek bir hakikatten besleniyor. Biz gönderiliş amacını “güzel ahlakı tamamlamak” olarak tarif eden bir Peygamber’e ümmet olmakla şereflenmişiz. Kendisine benzemenin hayat gayemiz olduğunu bildiğimiz, Kur’an’da yüksek bir ahlak üzere gönderildiği ifade edilen bu güzeller güzeli kendi edebinin bizzat Cenab-ı Hak tarafından talim edildiğini ifade ediyor. Bu yüzden edep dinimizin en önemli umdelerinden birisidir. İmanın kemale ermesi edep iledir. Hz. Mevlana öyle söylemiyor mu: “İman nedir, diye aklıma sordum. Aklım da kalbimin kulağına eğilip; İmân edepten ibârettir, diye fısıldadı.”
    Edep insan olmak, hayvanlıktan sıyrılmak ve en yüce insanlık ufkuna erişmeye çalışmaksa edebi öğrenmek, edeplenmek ve edepli olmak en başta gelen dini vazifelerimizden birisi oluyor.
    Peki, edebi kimden öğreneceğiz? Tabii ki edeplilerden. Her ne kadar bir Allah dost “Edebi edepsizlerden öğrendim. Yaptıklarını yapmadım” demiş ama o seviyede olana her gördüğü ve tecrübe ettiği zaten ibrettir. Yola yeni çıkanlar ve gençler, edebi hayatlarının süsü haline getirmiş, edepli olmayı önemseyen güzel örnekler bulup, onların kıyılarında, köşelerinde konuşlanmaya bakmalılar. Bu açıdan neyin edep olup olmadığını uzun uzun anlatmaya gerek olmadığını düşünüyoruz, çünkü edep yazarak, okunarak öğrenilecek bir şey değildir, görerek, tecrübe ederek ve hâllenerek edinilecek bir şeydir. Edep kitaptan değil, edepli insandan talim edilir.
    Edep, bir kulluk borcudur. Edep, İslami ahlakımızın en bariz neticesidir. İnsan olmanın en önemli göstergesi, dünyada bulunuş gayemizdir. Biz edebi insanlık sıfatı olarak gören bir medeniyetin çocuklarıyız. Amacımız edepli insanlar olmaktan da ötedir. Amacımız edebin insanları olmaktır. Biz edepsiz bir hayat düşünemeyiz. Edebi önemsemeyen bir hayat ve dünya bize yabancıdır. Kalitemizi edepten aldığımız nasiple ölçeriz. Edepten nasibi olmayanların, hakikatten nasibi olmadıklarını düşünürüz.
    İnsanların Efendisinden Edep Dersleri
    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin hayatı bir edep dershanesidir. Hiç yüksek sesle konuşmazlardı. İnsanların yanından yavaşça ve tebessümle geçerlerdi. Hoşlanmadıkları kaba bir söz işitince insanların yüzlerine karşı bir şey söylemezlerdi. Kahkaha ile gülmemişlerdi. Tebessüm hâlinde bulunurlardı. Kimsenin yüzüne dikkatle bakmazdı. Kimseye fena söylemez, kimsenin sözünü kesmez, kimsenin hatâsını yüzüne vurmazdı. Kendisine birisinden hoşlanmadığı bir söz ulaştığında: “Falana ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyor.” demez de, “Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyorlar” buyururdu. Kesinlikle hakâret etmez, mübârek ağzından kaba bir söz çıkmaz ve lânet etmezdi. Kimseyle münâkaşaya girişmezdi. Hakk’a itiraz edilmesinin ve hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezdi. Birisini azarlayacak olduğunda sadece: “–Allah iyiliğini versin, ona ne oluyor ki…” derdi. Boş ve lüzumsuz konuşmazdı. Kendisinden bir şey istendiğinde, «hayır» dediği vâkî değildi. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca, onu yarım bırakmaz, tamamlardı. Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa, oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzu ederdi. Bizzat yapmadığı bir işi başkalarına emretmezdi.
    Medeni Cesarete Ve Özgüvene Evet Ama...
    ‘‘Fazla da İleri Citmeyelum’’
    Bir halk otobüsünün biletçisi durakta binmek isteyen yolculara yer açmak için içeridekilere sesleniyor: “İleri cidelum, ileri cidelum…” Gençlerin birkaç tanesi bu söze ve aksana yüksek sesle gülünce biletçinin zeki uyarısı geliyor: “Fazla da ileri citmeyelum…”
    Rahatlık tabii ki güzel şey. Medeni cesaret sahibi olmak bu devirde sahip olunması gereken en güzel meziyetlerin başında geliyor. İnsan nerede ve hangi durumda olursa kendisi ifade edebilecek cesarete, öz güvene ve birikime sahip olabilmeli şüphesiz. Hele bizim gibi küçüklükten bu yana “yapamazsın, edemezsin” telkinleriyle yetiştirilen nesiller için bu meziyete sahip olabilmek daha önemli. Ama rahatlığın ve medeni cesaretin de bir sınırı var. Özgüveni, kendimize ya da karşıdaki insana saygısızlıkla karıştırmamak, yani fazla da ileri gitmemek gerekiyor. Medeni cesaret sahibi olmakla saygısız olmak arasındaki ince çizgiyi fark edebilmek öyle kolay değil. Edebin en lazım olduğu yer burası işte. Zamanın ve zeminini aşmış bir medeni cesaret gösterisi küstahlıktan başka nedir ki?
    Son sözümüz Mevlana’dan olsun: “Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimsenin Allah’ın lutfundan mahrumdur. Edebi olmayan yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.”