• 479 syf.
    ·15 günde·Puan vermedi
    Efendim
    Ne kadar ağır sırtımda geçmişin izleri
    Sanki yıllardır bu ağırlığa, geçmiş denen karanlık girdabın içinde zincirlerle bağlıyım
    Bağlıyım ki gelemiyorum oyunların ardına
    Düşemiyorum tutunamayanların ardına efendim
    Okurken kalbim dökülüyor satırların arasına
    Koşar adım, son nefeste bile olsa yanına varmanın huzuru içinde olayım derken
    Çekiyor beni arkamdan kör kuyu: gerçekleşmemiş hayallerim, telafisi olmayan aldanışlarım, geri alamadığım sözlerim
    Çekiyor beni ve ellerim titreyerek sayfalarını tutuyorsam bundan, gözyaşlarım arasında kelimeleri seçmek için daha çok eğiliyorsam bundan. Ben çağırdığın uçurumlara yetişebilmek için ne zaman ileri atılsam, sarsılıp ardıma düşüyorum geri. Her noktada iç çekişlerim bundan. Gücümü toplamak istercesine nefes alıp devam edişlerim bu ikilemde kalmaktan.

    Efendim Hikmet...
    Sandın ki istersen dilediğin gözbebeklerinin içine girer, karanlık yollarında bir süre kendi halinde dolaşır, belki yaşar, belki yorulur, belki oturur; ama en nihayetinde çıkarsın. Fakat bazı insanlar vardır, efendim, bazı anlar da vardır ve bu 'bazı'larda takılıp kalmazsan boğulacak gibi olursun, o 'bazı' larda durup dinlenmek gereklidir, aile gibi, şarttır efendim. Bu bazılar tuzak kurarlar çiçeklerden asfaltını rengarek boyadığım yollarımıza, öyle ki farkına varamadan biz; kızıl bir nehire döner bu yollar ve ölür gideriz. Bazı insanların tuzakları gözbebekleri değil, kenarlarındaki saf beyazlıkta saklıdır. Göremeyeceğimiz milyonlarca ağ bulundurur bu bazı insanların gözlerindeki beyazlıklar ve sen, Efendim Hikmet, çıkamaz; çıkış yol bulamaz ve bu gözde hapsedilir, ağlar seni içine alırken çaresiz ölümü beklersin.

    Sevgi...
    Bu tuzak yolların, çok çok uyuyuşlarınn yorgunlukların sahibi
    hem ne olursa olsun Hikmet'in kadını.
    Hayallerini ve istediği hayatı ancak rüyalarda dirilteceğinin farkında ki başı, hem yastığın üzerinde, hep gözleri kapalı... Bu yüzden derim ki ben, çok uyuyanlara dikkat edin. Onların keskin kırılmışlıkları vardır, kimseye batmasın der, susarlar. Öyle bir zaman olur ki bu kırılmışlıkları insanın, ucu zehirli bir bıçağa döner ve kendini içten içe öldürmeye başlar, mecal kalmamıştır artık ayakta durmaya bile, böylece kendini yine yatakta bulur dağınık saçlar. Sessiz bir ölümü hak ettiğini söyler gözler, beklerler.

    Karşıma alıyorum seni ve sakın görüntüme aldanma, gerçeği bu değil ki aslımın. Bak, diyorum yerde kanlar içinde bir kadın var oluyor; bir komşu penceresi uzaklığında. Dehşetle kaldırırken gözlerini sen yardım etmek istediğini anlıyorum, ve bir adım dahi atamadığını da. Lacivert kadın, kızıl damarlardan boşanan ılık sertliğin tam ortasında
    Gözlerinin üstünde ışık gibi aydınlık bir huzur var, bunun nedeni akan kanlardaki insanların eseri.
    Aktıkça
    kan çoğaldıkça
    Kadın azaldıkça
    İnsanlar akarak kalbinden uzaklaştığı için gözleri hiç olmadığı gibi huzur bu kadının. Söyleyemiyor buradaki kırmızım balkonda oturuşlarım,
    Kafamın içinden akmış gibi görünenler sancılı ihanetlerim, bu ihanetlerin farkına varışlarım.

    Bilge olamaz bu kadın, Efendim Hikmet. Sen Sevgi'nin tuzaklı yollarında çırpınmaktan yorulup ona koştun. Belki sevdin de az çok, Sevgi'den farklı görüp. Ama yine son kez 'Seni seviyorum' sözünü söylemen için açılan yollar ve engeller ve sarhoşlar ve göze batanlar ve gözden ve akıldan çıkmayanlar ve unutamayanlar ve unutulamayanlar ve sahtesevdalar ve senbenimsinler ve aldanışlar ve karanlıklar ve kirletilmişkalpler ve yalandançıkamayanlar ve yıllar ve boşgözler ve anlamsızsözler ve kırılmışlıklar ve tehlikelioyunlar ve oynayanlar ve oyuna gelenler ve oyunuseyredenler ve evet senin gibi yazıyorum ve anlaşılmayacağını biliyorum ve yine de yazıyorum ve

    Sevgi'ye götürmüştü seni bunlar. Sen bunların hepsindesin, hepsinden güzelsin efendim Oğuz. Hatta çiçegim diyebilir miyim sana ? Ah, çiçekleri unuttum... Çiçek sevenler, çiçek verenler, çiçek veren eller kadar güzel olsaydınız ya hepiniz!

    OĞUZ ATAY

    İçe kapanık bir çocuk olan Oğuz Atay, kitaplarla küçükken tanışmış, annesinin de yönlendirmesiyle sanatın pek çok farklı dalına ilgi duymuştur. Resim ve karikatür çalışmaları yapan yazar, lise yılarında tiyatroya da merak salmış fakat babasının “adam gibi meslek edinmesi gerektiği” düşünceleri ile mühendislik bölümünü bitirmiştir.

    Askerlik döneminde Vüsat O. Bener ile tanışarak, ilk edebi çevresini edinmiş, hem bir dostu hem de bir akıl hocası olarak gördüğü yazar ve şair Bener’le sık sık görüşmeye başlamıştır. Sonrasında iş hayatına atılmış, ilk evliliğini yapmış ve baba olmuştur. Ufak tefek yazı çalışmaları yapmasına rağmen ilk kitabını 1972 yılında yayımlayabilmiş ve ne yazık ki 1977’de bu dünyadan erkenden göçüp gitmiştir.

    Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.
    Sağlığında hiçbir kitabı ikinci baskı bile yapamayan Atay'ın kitapları ölümünden sonra büyük ilgi gördü ve defalarca basıldı. Yıldız Ecevit'in hazırladığı Oğuz Atay biyografisi Ben Buradayım… 2005 yılında yayınlandı. Türk edebiyatında yazdığı Tutunamayanlar ile post-modern tarzda eser veren ilk yazar Oğuz Atay'dır.
    Modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka,kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır. Kastamonu Valiliği kendisi adına 2007 yılından beri Oğuz Atay Edebiyat ödülleri vermektedir.

    YAYINLANMIŞ ESERLERİ

    Tutunamayanlar (1972)
    Tehlikeli Oyunlar (1973)
    Bir Bilim Adamının Romanı (1975)
    Korkuyu Beklerken (1975)
    Oyunlarla Yaşayanlar (1975)
    Günlük (1987)
    Eylembilim (1998)

    En sevdiği yazarlar Dostoyevski ve Kafka’ydı.
    İlk romanı Tutunamayanlar’ı ilk okuyan Vüs’at O. Bener’di.
    Kısa film yönetmenliği de yaptı. Ancak çektiği film kayboldu.

    Son sözleri “Sevinmeyin, daha ölmedim” oldu.

    Dua edelim de Tanrı bizlere sonsuz hayatımızda, oturup "Türkiye'nin Ruhu"nu yazarımızın ağzından dinlemek için izin versin...
  • Kitapla boğuşan okurun dramı olarak bir çeşit akıl yürütme, aklındaki dağınık düşünceleri bir yazıda toplama denemesi bu okuyacağınız.

    Kitabı aslında üç ayrı kitap olan Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda oda olarak okudum. Fakat üçleme üzerinden genel bir beyin fırtınası yaptığım için incelemeyi buraya yazmak istedim.

    Sen sen misin? Sen sen değilsen kimsin sen? Kendi konfor alanından çıktığında sen kimsin? İşler rayından çıktığında sen kimsin? Kendi içindeki kendini nasıl bulabilirsin? En önemlisi sen kendini bulduğunda sen kimsin?

    Polisiye ve postmodern kurmacanın harmanı denilmiş kitapla ilgili. Ama polisiye deyince aklınıza katil -dedektif hikayesi geliyorsa kitabı elinizden yavaşça yere bırakın. Çünkü polisiye diyebileceğimiz tek olgu ipuçlarının kovalanması. Bir nevi anti dedektif hikayesi de denebilir. İzlenenin izlettiren olduğu şeklinde değişik bir kurmaca. Çoğu yerde yazar, karakterler, olaylar birbirine giriyor, bu da okurken hep bir diken üstünde durma durumuna sokuyor okuyanı. Hep bir tuzak ya da sürpriz bekliyorsunuz. Acaba böyle bir karakter hiç olmadı mı? Ya da ya ölmediyse? gibi .. Yazar bunları asla cevaplandırmıyor. Hep bir acaba hissettiren anlatımla huzursuz ediyor.

    Yazar bu üç kitabın da aslında aynı öyküyü anlattığını söylemiş, farklı kişilerden yansımalarını okuyormuşuz ama okurken pek aynı şeyi okuyormuşuz gibi hissetmiyoruz. Temasal bir bağ kurabildim ama bunun dışına çok da çıkamadım. Kendini arama, kendini unutup bir başkası olma, başkasında yaşama gibi temaların üzerinde nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, hatta bitmeyen hikayeler... Sonu okura kalmış gibi ama yazar da çok dolandırıp başı ve sonu önemli değil ikisi arasında karakter neler yaşadı, neler hissetti önemli olan gibi bir anlatı. Benim kafam çok karışık yazar da belki karıştırmak istemiş bilemiyorum.

    Cam Kent 'ten çok keyif aldım sanırım en sevdiğim bu oldu. Karakterin başta başka kimlikle dedektif kitapları yazarken, bir karışıklık sonucu dedektif rolüne girmesi, dedektifin de Paul Auster olması, sonra gerçek (kurgudaki gerçek) Auster ile sahtenin karşılaşması okuması çok keyif veren bir kurguydu. Karakterlerin iç içe geçtiği, birbirine karıştığı-dönüştüğü anlatım bana çok keyif verdi.

    #39821107

    Onun dışında Babil Kulesi (bir de ben söyleyeyim) ve Don Quijote kuramı harikaydı.

    Kitapların tümünde karakterlerin yaşadıkları his sanki öyle olması gerekiyormuş hissiydi, yani kendilerine bir komplo teorisi uydurup peşinde koştururken, aradığı şeyi kendi içinde bulmak gibi. Bu tarz kurguya bizdeki en benzer örnek sanırım Kara Kitap. Bilinmeyen, kendisinden gizlenen üstü kapalı bir gerçek olduğuna inanmak ve ipuçlarının izini şehirde sokak sokak sürerken, geçmişten kişilerden iz ararken bir yanda kendisini de sorgulamak ve sonunda kendi gerçeğiyle yüzleşmek, değişmek, bir başka kişiye dönüşmek, aramayı bıraktığın anda aydınlanmaya varmak, aradığı kişinin kendisi olduğunu fark etmek hatta kovaladığın kişi olarak yaşamını sürdürmek. Celal Salik - Galip ilişkisi de böyleydi. Belki Selim Işık - Turgut Özben de...

    Kendini aramanın en derin, en bunaltıcı hissedildiği Hayaletler kitabıydı bence. Çünkü diğerleri biraz daha dedektifvari bir tarz içinde gömülmüş, okurken olay örgüsüne takılıp çok şiddetli hissetmiyorsunuz. Tabi bunlar hep öznel yorumlar.

    Okurken ne hissettin NigRa diye soruyorum kendime? Kitap melankolik bir anlatıydı diyebilirim, hüzünlüydü. Çünkü karakterler sanki yalnızdı. Tutunamayanlar sendromu gibi... Adapte olmakta zorluk çeken, kendisi olmaktan sıkılan tipler gibi.. Hayatının macerasına atılıp, maceradan bambaşka birisi olarak çıkmak, hayatlarının alt üst olması gibi...

    Üç kitap arasındaki bağı, karakterlerden hangisi hangisini kovalıyordu gibi bağlantıları tam çözemediğim için hala bir huzursuzluk duyuyorum. Belki de Auster kitap karakterlerinin bağlantısı varmış, bir şey kaçırmışız paranoyası vermek istemiştir. (Belki bu da benim paranoyamdır.) Çok da önemli değil aslında okuması çok keyif veren bir kitaptı.

    Üzerine saatler boyu konuşulabilir gibi hissediyorum, hatta durup demlendikçe şurası acaba böyle miydi diye keşifler patlaması da gelebilir.

    İncelemeyi kitap bittiğinden beri aklımda dönüp duran, Kaçan Ayna'dan bir alıntı ile bitirmek sanırım kitabın arayış temasına uygun düşecek.

    "“Kimsin sen?” diye sordum en sonunda kendi kendime, bu sorunun ağırlığını, büyüklüğünü duyumsar duyumsamaz da, geri kalan her şey yok oldu."
  • Burada hiç olmazsa biraz olsun yaşlılığın izine rastlamak mümkün, gençlere yakışmayacak şey var mı, çirkin kimi küçük ayrıntılar da gençliğin tükenmez kudret kaynağında yitip gidiyor. Bir gencin tuzak kurmuş bakışları olsa bile kötüye yorulmaz; aslında bunu kimse fark edemez, hatta gencin kendisi de fark edemez. Yaşlılıkta ise elde tutabildiklerimiz ancak zerrecikler, bunlar yenilenebilir değildir, hep kollanmaları gerekir; yaşlanmakta olan bir kişinin tuzak kurmuş bakışları sadece tuzak kurmuş bakıştır, bunun farkına varmak çocuk işidir.
  • “…kendisine bir yuva yapan örümcek gibi; oysa yuvaların en çürüğü örümcek ağıdır.” Kuran, XXIX, 40

    “İşte,” dedi Dunraven, kasvetli bataklığa, denize, kum tepelerine, çoktandır onarılmamış bir ahırı andıran, gösterişli ama yıkık dökük yapıya puslu yıldızları da katan bir el hareketiyle: “Atalarımın toprakları burası.”

    Yoldaşı Unwin piposunu ağzından çıkarıp onay anlamına gelen bir şeyler mırıldandı. 1914 yılının ilk akşamıydı; onurlu tehlikelerden yoksun bir dünyadan bıkmış bu iki arkadaş, Cornwall’ın iyice dışındaki bu yerleri çok önemsiyorlardı. Dunraven kara bir sakal bırakmıştı. Kendisini, konusunu henüz bilmediği, ama yazıldığında çağdaşlarının ancak sayfalarını karıştırmakla yetinebilecekleri koskoca bir destanın yazarı olarak görüyordu. Unwin’inse Fermat tarafından Diophantes’in sayfalarının birinin kenarında yazıldığı sanılan kuram üzerine bir incelemesi yayımlanmıştı. Her iki erkek de –söylemeye gerek var mı?– genç ve heyecanlıydılar, başlarında kavak yelleri esiyordu.
    “Bundan bir çeyrek yüzyıl önce,” dedi Dunraven, “bilmem hangi Nil kabilesinin başı ya da kralı İbni Hakan el-Buhâri, bu yapının ortasına düşen odada yeğeni Zeyd tarafından öldürüldü. Aradan bunca yıl geçmesine karşın, ölümü hakkındaki gerçekler açıklığa kavuşmuş değil.”
    Unwin, âdeti olduğu üzere “Neden?” diye sordu. “Birçok nedeni var,” karşılığını aldı.
    “Birincisi, bu yapı bir labirenttir. İkincisi, buranın bekçiliğini yapanlar bir köleyle bir aslandı. Üçüncüsü, gizli bir hazine vardı, o yok oldu. Dördüncüsü, cinayet işlendiğinde katil ölüydü. Beşincisi…” Sıkılan Unwin onun sözünü kesti:
    “Bilinmeyenleri çoğaltıp durma,” dedi.
    “Olayların sadeliği bozulmamalı. Poe’nun çalınan mektubunu, Zangwill’in kilitli odasını unutma.”
    “Ya da karmaşıklaştırılmalı her şey,” dedi Dunraven. “Sen de evreni unutma.”

    Dik kum tepelerini tırmanarak labirente ulaşmışlardı. Bu kadar yakından bakıldığında, bir insan boyundan biraz daha yüksek, sıvasız, tuğladan örülü, dümdüz, neredeyse sonsuza dek uzanan bir duvar gibi görünüyordu. Dunraven, yapının bir çember biçiminde olduğunu söyledi; çember o kadar genişti ki eğimi neredeyse kaybolmuştu. Unwin’in aklına düz bir çizgiyi sonsuz bir çemberin eğimi sayan Cusa’lı Nicholas geldi. Yürüdüler, yürüdüler; gece yarısına doğru çıkmaz, tehlikeli bir geçite açılan dar bir delik buldular. Dunraven evin içinde birçok çatallanan yol olduğunu, ama hep sola dönerlerse bir saatten kısa bir sürede labirentin tam merkezine ulaşabileceklerini söyledi. Unwin bu öneriyi kabul etti. İki erkeğin temkinli adımları taş döşeli zeminde çınladı; koridor çatallanıyor, daha dar başka koridorlara açılıyordu. Tavan, onları evin içine hapsetmek istermişçesine iyice alçaldı. Koyu karanlığın içinde tek sıra halinde yürümek zorunda kaldılar. Unwin önden gidiyor, kaba örülmüş duvarlarla dönemeçlerin sıklığı yüzünden sık sık adımlarını yavaşlatmak zorunda kalıyordu. Görünmeyen duvar, elinin altında sonsuza dek akıp gitmekteydi. Karanlıkta hızı kesilen Unwin, arkadaşının ağzından Hakan’ın ölümünün hikâyesini dinledi:

    “Belki de ilk anılarımdan biri,” dedi Dunraven, “İbni Hakan el-Buhâri’nin Pentreath limanında boy gösterişidir. Ayaklarının dibinde aslan olan bir zenciyle hem de – hiç kuşku yok ki, İncil’deki gravürler dışında hayatımda gördüğüm ilk zenci ve ilk aslan. Daha çocuktum, ama güneş rengi hayvanla gece rengi adamın beni İbni Hakan’ın kendisi kadar etkilemediklerini hatırlıyorum. Gözüme çok uzun boylu görünmüştü; kara sarı suratlı, kara gözleri yarı örtük, burnu dünyaya meydan okuyan, etli dudaklı, safran rengi sakallı, geniş göğüslü, yürüyüşü kendinden emin ve sessiz bir adamdı. Evde, ‘Gemiyle bir kral geldi,’ dedim. Daha sonra, duvarcılar burada işe koyulduklarında, ünvanı genişlettim, Babil Kralı dedim ona.
    “Bu yabancının Pentreath’da yerleşeceği haberi sevinçle karşılandıysa da, evinin boyutları ve biçimi hoşnutsuzluk ve şaşkınlığa yol açtı. Bir evin tek bir odayla millerce koridordan oluşması doğru değildi. ‘Yabancılar arasında böyle evler yaygın olabilir,’ diyordu herkes, ‘ama, burada, İngiltere’de, olacak iş değil!’ Alışılmışın dışında şeyler okumaya meraklı olan rahibimiz Mr. Allaby bir yerlerden bir Doğu masalı bulup çıkardı; bu, bir labirent inşa ettiği için Tanrı tarafından cezalandırılan kralın masalıydı, bize kürsüden okudu. Hemen ertesi gün, İbni Hakan, rahibin evine bir ziyaret yaptı; ikisinin arasında geçen kısa konuşmanın ayrıntıları o sıralarda bilinmiyordu, ama kilisede bir daha gurur denen günaha ilişkin vaaz dinlemedik, Mağripli de duvarcı bulmakta güçlük çekmedi. Yıllar sonra, İbni Hakan öldüğünde, Allaby yetkililere aralarında geçen konuşmanın içeriğini açıkladı. “Kendisine gösterilen iskemleye oturmayı reddeden İbni Hakan ona aşağı yukarı şu sözleri söylemişti: ‘Benim yapmakta olduğum işi hiçbir insanoğlu yargılayamaz. Öyle günahlar işledim ki, Tanrı’nın adını yüzlerce, yüzlerce yıl boyu tekrarlasam da çekeceğim azapların bir tekinden bile kurtulamam; öyle günahlar işledim ki, seni şu ellerimle öldürsem Peder Allaby, Yüce Yargı’nın benim için uygun gördüğü işkenceleri bir nebze olsun artırmaz bu. Ünümün yayılmadığı ülke yok yeryüzünde. İbni Hakan el-Buhâri benim adım; zamanında elimde demir asayla çöl kabilelerine hükmettim.

    Yıllar boyu, yeğenim Zeyd’in yardımıyla inim inim inlettim onları. Sonunda Tanrı yakarışlarını duydu da bana başkaldırmalarına göz yumdu. Ordularım dağıldı, kılıçtan geçirildi; yağmacılık yaptığım günlerde biriktirdiğim servetle birlikte kaçmayı başardım. Zeyd beni tam bir kümbetin dibinde yatan kutlu adamın türbesine götürdü. Köleme gözünü çölden ayırmamasını söyledim. Zeyd ve ben altın sikkelerle dolu sandığımızla içeri girdik, bitkin bir halde uykuya daldık. O gece, kıvıl kıvıl yılanların tuzağına düştüğümü gördüm rüyamda. Dehşet içinde uyandım. Şafak vaktiydi, Zeyd yanımda uyuyordu; bana bu rüyayı bedenime sürünen bir örümcek ağı gördürmüştü. Korkağın teki olan Zeyd’in böylesine deliksiz uyuması ağrıma gitti. Elimdekinin bitmek tükenmek bilmez bir servet olmadığını, Zeyd’in de bundan pay isteyeceğini düşündüm. Gümüş kabzalı hançerim kemerimde duruyordu; kınından sıyırıp boğazını kestim onun. Acı içinde kıvranırken tam olarak anlayamadığım bir şeyler fısıldadı. Baktım ona. Ölüydü, ama olur da dirilir diye köleme ölünün yüzünü ağır bir taşla ezmesini söyledim. Sonra güneş altında epeyce yol aldık, bir gün bir deniz gördük. Çok uzun direkli gemiler yol alıyordu bu denizde. Bir ölünün bu denizleri aşamayacağını düşündüm, uzak ülkelere kaçmaya karar verdim. Gemiyle yola çıktığımızın ilk gecesi, Zeyd’i öldürdüğümü gördüm rüyamda. Her şey aynı biçimde olup bitti, yalnız bu defa söylediklerini anladım. Dedi ki: ‘Nerede gizlenirsen gizlen, şimdi senin beni öldürdüğün gibi, ben de bir gün seni öldüreceğim.’ Bu tehdidi boşa çıkarmaya ant içtim. Zeyd’in ruhu yolunu kaybetsin diye, kendimi bir labirentin yüreğine gizleyeceğim.’

    “Bunları söyledikten sonra çıktı gitti. Allaby, Mağripli’nin kaçık olduğunu ve deli saçması labirentinin de kaçıklığının apaçık bir belirtisi olduğunu varsaymak için elinden geleni yaptı. Arkasından da bu açıklamanın eşi görülmemiş yapıyla eşi duyulmamış hikâyeye uyduğunu düşündü. Ne var ki, İbni Hakan denen adamın kendi üzerinde bıraktığı güçlü izlenim buna uymuyordu. Kim bilir, belki de böyle masallar Mısır’ın kum çöllerinde yaygındı; böyle garip yapılarsa (Plinius’un ejderhaları gibi) bir kişiden çok, bir kültürün malı olabilirdi. Londra’ya bir inişinde, Allaby, Times’ın eski sayılarını karıştırdı; ayaklanmanın ve el-Buhâri’yle korkaklığı herkesçe bilinen vezirinin bunu izleyen düşüşlerinin gerçek olduğunu gördü. “Duvarcılar işlerini bitirir bitirmez, el-Buhâri, labirentin merkezine yerleşti. Onu kentte bir daha gören olmadı; ara sıra Allaby, Zeyd’in kralı yakalayıp öldürdüğü kuşkusuna kapılıyordu. Geceleyin, rüzgâr, bize aslanın kükremesini ulaştırıyor, ağıldaki koyunlar yüzyılların ötesinden gelen bir korkuyla birbirlerine sokuluyorlardı.

    “Doğu limanlarından gelip Cardiff’e ya da Bristol’e giden gemilerin küçük körfeze demirlemeleri âdettendi. Köle labirentten çıkıp (labirent o sırada şimdiki gibi soluk pembe değil kızıl renkteydi) limana iner, gemilerin tayfalarıyla gırtlaktan gelen sesler çıkararak bir şeyler konuşur, sanki adamların arasında vezirin hayaletini arardı. Bu gemilerin yasak mallar taşıdıkları bilinirdi, alkol ya da kaçak fildişi taşıyan gemiler neden ölü adam taşımasın?

    “Yapının bitirilişinden üç yıl kadar sonra, bir ekim sabahı Sharon Gülü tam dik kayalıkların orada demirledi. Ben bu gemiyi gözlerimle görmedim, onun için zihnimde yaşattığım imgesi çoktan unuttuğum Abukir ya da Trafalgar gemilerinin gravürlerinden etkilenmiş olabilir. Ama sanıyorum, bu gemi öyle ince ayrıntılarla bezenmiş bir gemiydi ki, bir gemi mühendisinden çok bir marangozun, hatta bir tahta oyma ustasının elinden çıkmış gibiydi. Cilalı, koyu renkli, hızlı ve sessiz bir gemiydi (gerçekte değilse bile, en azından rüyalarımda), mürettebatıysa Araplarla Malayalılardan kuruluydu.

    “Şafakta demir attı ve aynı günün akşamı İbni Hasan, Allaby’yi görmek için papaz evine daldı. Tam anlamıyla müthiş bir korkunun pençesindeydi. Zeyd’in labirente geldiğini ve köleyle aslanın öldürüldüğünü anlatıncaya kadar akla karayı seçti. Büyük bir ciddiyetle yetkililerin kendisine yardım edip edemeyeceklerini sordu. Allaby daha ağzını açıp bir şey söylemeden çıktı gitti el-Buhâri; sanki kendisini ikinci ve son kere papaz evine getiren o korkunç dehşetin önüne kapılmış gidiyordu. Kütüphanesinde tek başına kalan Allaby, şaşkınlıkla bu korkudan ödü patlamış adamın, Sudan kabilelerine kılıç zoruyla boyun eğdiren adam olduğunu; savaşın, öldürmenin ne demek olduğunu bildiğini düşündü. Allaby, ertesi gün geminin yola çıktığını öğrendi. (Sonradan anlaşıldığına göre Kızıldeniz’deki Suakin Limanına doğru yola çıkmıştı.) Kölenin ölümünü doğrulama görevinin kendisine düştüğü inancıyla labirente yollandı. El-Buhâri’nin soluk soluğa anlattıkları ona tamamen akıldışı gelmişti, ama koridorun bir dönemecinde aslanla karşılaştı, aslan ölüydü; bir başka dönemeçte köleyi gördü, o da ölüydü. Tam ortadaki odadaysa yüzü taşla ezilmiş el-Buhâri’yi buldu. Adamın ayaklarının dibinde küçük, sedef kakmalı bir sandık duruyordu; kilit zorlanarak kırılmıştı, içinde tek bir kuruş bile yoktu.”
    Arada, söylev çekiyormuşçasına duraklayan Dunraven son cümlelerinin etkileyici olmasına çalışmıştı. Unwin, arkadaşının bu cümleleri daha önce kim bilir kaç kere, hep aynı kendine güvenle, ama hep aynı yavan etkiyi uyandıracak biçimde tekrarladığını düşündü. İlgilenmiş görünmek için, “Aslanla köle nasıl öldürülmüşler peki?” diye sordu.
    Dinleyicisine aman vermemeye kararlı ses, kötücül bir kendinden hoşnutlukla,
    “Onların suratları da taşla ezilmişti,” diye getirdi gerisini.

    Şimdi adamların ayak seslerine bir de yağmurun boğuk fısıltısı karışmıştı. Unwin geceyi labirentte, labirentin merkezindeki odada geçirmek zorunda kalacaklarını düşündü, bu sıkıcı zorunluğa ilerde bir serüven gözüyle bakılabilirdi hiç değilse. Sesini çıkarmadı.
    Dunraven dayanamadı, sonuna kadar gitmeye kararlı bir adam tavrıyla, “Bu hikâyenin açıklaması olabilir mi?” diye sordu.
    Unwin, sesli düşünüyormuş gibi, “Açıklaması olup olmadığını bilmem. Tek bildiğim yalan olduğu,” dedi.
    Dunraven bunun üzerine öfkelendi, oldukça sert sözler sarf ederek bütün Pentreath halkının söylediklerine tanıklık edeceğini, masal uydurmak istese çok daha iyisini uydurabileceğini, ne de olsa yazar olduğunu ileri sürdü. En az Dunraven kadar şaşıran Unwin özür diledi. Karanlıkta zaman genişlemiş, yayılmıştı sanki; her ikisi de yollarını kaybettiklerinden korkar, yorgunluklarını hissetmeye başlarken, yukarıdan gelen cılız bir ışık dar bir merdivenin alt basamaklarını aydınlattı. Basamakları çıkınca, yıkık bir odaya girdiler. Kötü yazgılı kral, korkusuna tanıklık eden iki şey bırakmıştı geride: bataklığa ve denize bakan ince, yarık biçiminde bir pencereyle tam merdivenin eğimi üzerine açılan kapaklı bir tuzak. Geniş olmasına karşın, oda bir hapishane hücresini andırıyordu. Yağmurdan korunmaktan çok, dostlarına anlatacak ilginç bir olay bulunsun diye, iki adam geceyi labirentte geçirdiler. Matematikçi deliksiz uyudu; bir işe yaramadığını bildiği halde aklına gelen şu dizelerden bir türlü kurtulamayan şairse gözünü bile kırpmadı:

    Suratı yok o somurtkan, o korkunç aslanın Suratı yok korkudan dili tutulan kölenin Suratı yok Kral’ın…

    Unwin, el-Buhâri’nin ölümü hikâyesine karşı kayıtsız kaldığını sanıyordu, ama bilmeceyi çözdüğünden emin olarak uyandı. Gün boyunca, kafası meşguldü ters davrandı, bulmacanın parçalarını bir araya getirmeye çalıştı. İki gece sonra Londra’da bir pub’da Dunraven’e rastladı ve ona özetle şunları söyledi: “Cornwall’da sana, anlattığın hikâyenin yalan olduğunu söyledim. Veriler gerçekti ya da gerçek oldukları varsayılabilirdi, ama senin anlattığın biçimiyle yalan oldukları çok açıktı. Yalanların en büyüğünden başlayacağım – o akıl almaz labirentten. Bir kaçak labirente saklanmaz. Kendisine, denize bakan dik bir kayalığın tepesinde, her gemideki mürettebatın en uzaktan bile görebileceği kızıl renkte bir labirent yaptırmaz. Bütün dünya zaten bir labirentken kendine ne diye labirent yaptırsın? Londra, gerçekten saklanmak isteyen biri için, bütün koridorları bir gözetleme kulesine çıkan bir yapıdan daha iyi bir labirenttir. Bu basit sonuca, geçen gece seninle birlikte damı döven yağmuru dinler ve uykuya dalmayı beklerken vardım. Yağmurun etkisiyle, senin saçmaladıklarını salim kafayla düşünmeye çalıştım.”
    “Diziler kuramını mı yoksa uzamın dördüncü boyutunu mu düşündün?” diye sordu Dunraven.
    “Hayır,” dedi Unwin, ciddiydi.
    “Girit Labirenti’ni düşündüm. Merkezinde boğa kafalı bir adam olan labirenti.”
    Dedektif hikâyelerine son derece düşkün olan Dunraven, esrarengiz bir olayın çözümünün, olayın kendisinden daha az ilginç olduğunu düşünürdü. Esrarengiz olaylarda doğaüstü, hatta Tanrısal bir yan vardı; çözümlerse her zaman bir tür ‘el çabukluğu’ndan zarar görürdü. Kaçınılmaz sonucu geciktirmek üzere, “Paraların üzerinde ve heykellerde Minotauros’un boğa kafalı olduğu görülür. Dante, Minotauros’u, boğa gövdeli ama insan kafalı bir yaratık olarak düşünmüştü,” dedi.
    “O görüş de benim çözümüme uyar,” diye onayladı Unwin.
    “Önemli olan hem inin hem de inde yaşayan canavarın korkunç olmaları. Minotauros labirentine yakışır, onu haklı kılar. Rüyada savrulan bir tehdit içinse aynı şey söylenemez. Minotauros imgesini yakaladığımda (içinde labirent olan böyle esrarengiz bir olayda kaçınılmaz elbet) mesele yarı yarıya çözülmüştü diyebilirim. Gene de açık söyleyeyim, bu antik imgenin nasıl olayın anahtarı olabileceğini tam anlayamamıştım, senin anlattıklarında bir ayrıntı yakaladım – örümcek ağı.”
    “Örümcek ağı mı?” diye tekrarladı Dunraven, afallamıştı.
    “Evet. Örümcek ağı (Platoncu örümcek ağı – bunu aklından çıkarma), katile (çünkü ortada bir katil var) işlediği cinayeti hatırlatmışsa hiç şaşmam. Türbedeyken, el-Buhâri’nin rüyasında kıvıl kıvıl yılanlar gördüğünü, uyandığındaysa bu rüyaya neden olanın bir örümcek ağı olduğunu anlattığını hatırlarsın. El-Buhâri’nin o rüyayı gördüğü geceye dönelim. Yenilgiye uğrayan kral, vezir ve köle, yanlarında hazineyle birlikte çölde kaçıyorlar. Geceyi geçirmek için bir türbeye sığınıyorlar. Korkak bildiğimiz vezir uykuya dalıyor; yürekli bildiğimiz kral uyumuyor. Hazineyi paylaşmamak için kral veziri bıçaklıyor. Birkaç gece sonra vezirin hayaleti kralı rüyasında tehdit ediyor. Bütün bunlar inandırıcı değil. Benim yorumuma göre, olaylar başka türlü gelişti: O gece yürekli bir adam olan kral uyudu, korkak Zeyd ise gözünü bile kırpmadı. Uyumak her şeyi unutmaktır ve böyle bir unutuş da, arkandan eli bıçaklı adamların geldiğini biliyorsan, mümkün değildir. Gözünü hırs bürüyen Zeyd uyumakta olan kralının üzerine eğildi. Onu öldürmeyi düşündü (hatta belki bıçağıyla da oynadı), ama cesaret edemedi. Tavşan uykusunda olan köleyi uyandırdı, hazinenin bir bölümünü türbeye gömdüler ve önce Suakin’e, oradan da İngiltere’ye kaçtılar. Kendilerini el-Buhâri’den gizlemek için değil, ama onu bulundukları yere çekip öldürebilmek için, örümceğin ağını örmesi gibi, denize bakan yüksek tepelerin üzerindeki kızıl renkli labirenti yaptırdılar. Vezir, gemilerin kızıl sakallı adam, köle ve aslan söylentisini Sudan kıyılarına taşıyacaklarını biliyordu. Er ya da geç el-Buhâri gelecek, labirentlerinde onları arayacaktı. Labirentin son dönemecinde, tuzak bekliyordu onu. El-Buhâri, Zeyd’i hiçbir zaman ciddiye almamıştı, şimdi de en ufak önlem bile almaya gerek görmedi. En sonunda, beklenen gün geldi; İbni Hakan İngiltere’ye vardı, dosdoğru labirentin kapısına dayandı, onun çıkmaz koridorlarında dolaştı ve belki de merdivenin ilk basamağına ayağını henüz atmıştı ki, veziri onu tabandaki kapaklı tuzağın oradan vurarak öldürdü – tabanca kurşunuyla mı, bilmiyorum. Köle, aslanın işini bitirecek, tek bir kurşun da kölenin işini bitirecekti. Sonra Zeyd, bir kayayla her üçünün de suratlarını ezdi. Böyle yapması gerekiyordu; suratı kayayla ezilmiş tek bir adam, ortada bir kimlik sorunu olduğunu akla getirirdi, ama hayvan, kara derili adam ve kral bir dizi oluşturuyorlardı ve ilk ikisi göz önünde tutulduğunda, sonuncusu doğal görünecekti. Allaby’yle konuşurken korku içinde olduğuna şaşmamak gerek; korkunç eylemini yeni tamamlamıştı, İngiltere’den kaçıp hazineyi bulacaktı.”
    Dunraven, Umvin’in sözlerini dalgın bir sessizlik ve belki de inanmazlıkla karşıladı. Karar vermeden önce, bir büyük bira daha ısmarladı.
    “Benim İbni Hakan’ın, aslında Zeyd olabileceğini itiraf ederim,” dedi. “Böylesi dönüşümler, oyunun klasik kuralları, okurun ısrarla beklediği geleneksel kurmaca gereklerindendir. İtiraf etmeye yanaşmayacağım şeye gelince de senin hazinenin bir bölümünün Sudan’da gömülü olduğu yolundaki varsayımın. Zeyd’in hem kraldan hem de kralın düşmanlarından kaçtığını unutma; birazını gömerek zaman kaybetmektense bütün hazineyi çaldığını düşünmek daha akla yakın. Sonunda, sandıkta tek kuruş bile bulunmaması bütün paranın harcanmış olmasındandır belki de. Nibelungların kırmızı altını, gibi tükenmek bilmez olmayan altın, tamamen duvarcılara harcanmış olabilir. O zaman İbni Hakan çoktan yenip bitirilmiş bir hazineyi ele geçirmek üzere denizler aşmış demektir.”
    “Bence yenip bitirilmiş denemez,” dedi Unwin. “Vezir, bir gâvur adasında, yalnızca kralı kendine çekmek için değil, aynı zamanda krala mezar olsun diye çember biçiminde, büyük bir tuzak kurmaya yatırdı o parayı. Tahminim doğruysa, nefret ve korkuyla hareket etti, hırsla değil. Hazineyi çaldı ve ancak bundan sonra aslında başka bir şeyin peşinde olduğunu fark etti. Aslında İbni Hakan’ın ölümünü görmek istiyordu. Kendini İbni Hakan’mış gibi yaptı, onu öldürdü ve sonunda da İbni Hakan oldu.” “Evet,” diyerek bu görüşe katıldı Dunraven. “İşe yaramaz serserinin tekiydi; bir tek dileği vardı, o da ölüp de bir hiç olmadan önce, geriye baktığında bir zamanlar kral olmuş olduğunu ya da herkesi kral olduğuna inandırdığını hatırlamak…”

    Jorge Luis Borges // Alef
  • Prof. Dr. Yücel Ogurlu

    Onlar her yerdeler… İdarede, bürokraside, belediyelerde, kurumlarda, dairede, üniversitelerde, şirkette, sokakta, kafede… Sayıları da gün gittikçe artıyor…

    Yalakalık bir ruh hali ve karakterdir. Satıcısı ruhunu satar, alıcısı ise çevresindeki yalakalar üzerinden itibarının yükseldiğini zanneder.

    Yalaka, üstlerine karşı alabildiğine sevecen, diğerlerine karşı o derece uzak ve soğuktur. Fırsat eline geçtiğinde altındakilerin ne ürettiğine bakmaksızın acımasızca ezer…

    Yalaka, üstlerinin ahlaka, hukuka, insanlığa ve her türlü ilke ve duruşa ters taleplerine asla “hayır” demez. Sürekli tabasbus eder, el ovuşturur, gerdan kırar… Çok kıvraktır…

    O, insanlık bilmez, iyiliği, hayrı anlamaz; onun vefası, duruşu, karakteri yoktur. Hayatında menfaati karşılığı olmayan hiçbir işi ve hesabı yoktur. İnsan suretinin altında, çıkarlarına ulaşacak basamaklar olan sahte bir gülüşle kaplı suratı ve şeytanca yönettiği ilişkiler yumağı vardır.

    İçi boş teneke gibi olan yalaka için şekiller, biçimler, suretler çok önemlidir. Yalaka, genellikle sıkı bir narsistir. O, kendi bedenine, menfaatlerine ve şeytani aklına taparcasına âşıktır…

    Bir fikri olmadığı için sözlerinin gerçek bir değeri olmadığı gibi aklının, hayatının ve ruhunun köşeleri, sınırları yoktur; o yusyuvarlak bir toptur. Yuvarlanamayacağı mecra, giremeyeceği delik, şeklini almayacağı kap yoktur… Yalaka için yegâne kıble, çıkarları, hevâ ve hevesidir.

    Gerçek bir insanın en önemli organları olan kalp ve beynin yerini yalakada “dil” alır. Onunla üstlerinin duymak istediklerini anlatır; yalan söyler; çarpıtmalar yapar, gevezelik eder. O, cerbeze sanatının ustasıdır. Aynı dille yağ çeker, şirinlikler yapar… Aynı dille, el, ayak, hangi organ önüne çıkarsa yalar. Onunu için bu dilin önemi, ona çıkarlarını, konumunu, makamını koruyacak; onu daha yukarı taşıyacak bir koruma sağlamasıdır.

    Ruhunun, kalbinin, aklının boşluğunu markalarla, lüks araçlarla, afili araç-gereçlerle kapattığını düşünür. Onun dünyasında ilke, kural, erdem ve gerçek yoktur. İlkesizlik hayatının kuralıdır… Küçük menfaatleri için bütün dünyayı ateşe verebilir.

    Yalaka için vatan yoktur, yurt yoktur, kurum menfaati ve dostlarının değeri yoktur. Her biri geçici birer binek ve araçtır. O, liyakatle tırnaklarıyla dişleriyle hak ederek yükselenler gibi değil, yalaya yalaya yükselmeye çalışır.

    Yalaka, tutarsız, kimliksiz ve kişiliksizdir. Sabun gibi elden kayıp gider. Rüzgâr gülü gibi hızla yön değiştirir. Dışarıya aksini göstermeye çalışsa da yalakanın fikirleri, ilkeleri ve inançları yoktur. Zeytinyağı gibi suyun her zaman üstündedir… O hiçbir sonuç ve başarısızlıktan sorumlu değildir…

    Yalakanın tanrısı menfaatidir. Araçları ve basamakları ise çevresinde onun menfaatlerine hizmet edecek ve kendilerine dost gibi davrandığı, ama gerçekte köle gibi gördüğü, kullanabileceği insanlardır. Hedefi ve sloganı, daha yukarısı, hep daha yukarısıdır... O baştan ayağa bir ihtiras küpüdür.

    Yalaka, kaostan beslenir; kargaşa onun beslendiği azığıdır, gıdasıdır. Çünkü, kaos ve kargaşada mesleki yetersizlikler görülmez; uzmanlıklara bakılmaz; sadece peçete karakterinde kullanışlı insanlar ve araçlar aranır…

    Yalaka için devletin, idarenin, bürokrasinin, üniversitenin, çalıştığı kurumun, dairenin, derneğin, vakfın ve insana hizmet edebilecek hiçbir organizasyonun değeri yoktur. Onun için bütün bu varlıklar, sözde/söylemde kullanabileceği ve kendisine hizmet ettiği kadar mana taşıyan kalıplardır.

    Yalakaların sardığı kurumlar gelişemezler… O kurumlarda şeklen, sureten işler çok güzel yürür. Gerçekte ise yalakaların sardığı kurumların içi boştur, anlamsız, plansız ve hedefsiztir.

    Yalaka, gevezelik, cerbeze, el çabukluğu ve göz boyama ile kendi yetersizliğini ve beceriksizliğini kamufle etmekte oldukça mahirdir. Başarısızlıklarının her zaman yüzlerce bahanesi vardır. Laf kalabalıkları arasında gerçeği örtmeyi başarmakta oldukça başarılıdır. O, ölçülebilir değerlerden ölümden korkar gibi kaçar...

    Yalakalar, kurum, toplum, millet vs. için asla risk almazlar; inisiyatif kullanmazlar… Sorumluluklar ortaya çıktığında sıvışıp meydandan yok oluverirler… Başkalarının başarılarının üstüne atlayıp yağmalamayı da çok iyi bilirler ve fark edilmediklerini zannederler… Ama girdikleri çadırlarda kuyrukları hep dışarıda kalır...

    Onlar, hayırda, iyilikte, insanlıkta öncülük yapmazlar. Yeteneklerini sadece kendi basit çıkarları için kullanırlar… Diğerlerinin işlerini zorlaştırır, ön açmaz, yol ve çığır açamazlar, açık yolları da kapatırlar… Sürekli bir tıkaç görevi görürler.

    Yalaka, ayrık otu gibi ayırır ve sarmaşık gibi sarar… O, sırnaşıktır, utanmazdır, yüzü kalındır… Bulunduğu yerde diğer yalakaları bir mıknatıs gibi kendisine çeker. Birbirleriyle menfaatleri çatışmadığı sürece aralarına kemik atılmamış köpekler gibi kardeşçe ve sürü halinde yaşayabilirler. Ama ahenklerini bozmaya tek bir kemik parçası bile yeter...

    Onlar, zor gördüğü ve bedelini ödeyemediği uzmanlık, bilgi, yetenek ve topluma katkılarıyla yükselmezler… İlişkileri ile yükselirler… Aklı, becerileri ve kişiliğinin üstünde yükselenler gibi değil, yükselmek için başka yerlerini kullananlara benzerler. Yalakanın ırkı, cinsiyeti, dini, mezhebi, ideolojisi fark etmez; yalaka yalakadır...

    Onlar, yalakalıkları ödüllendirildikçe azgınlaşıyorlar; amip bölünmeyle çoğalıyor ve daha yukarılara doğru sel gibi taşıyorlar ve birbirlerini de taşıyorlar… Çevrelerini fasit bir daireye sokarak kaliteyi aşağıya çekiyorlar…

    Ancak şunu da tespit etmeliyiz: Aynen rüşvet suçu gibi, yalakalığın alıcısı olmazsa, satıcısının malı elinde kalır.

    Peki, kimlerdir yalakalığın alıcıları?
    Yalakalağın tüccarlarına/satıcılarına bir önceki yazımızda yaptığımız göndermeler, çok sayıda olumlu dönüşle karşılık buldu. Anlaşılan bu hastalık, herkesin mustarip olduğu, fakat rahatlıkla dile getirilmeyen ortak bir dertmiş. Yüzlerce olumlu dönüş ve sosyal medyada destekleyici paylaşımlara rağmen, yazıdan alınanlar da olmuş… Alınanların olması, yazının hedefine ulaştığını gösteriyor.

    Alıcısı olmayan metanın, satıcısı hiç bu kadar makbul olur mu? Öyleyse şimdi de yalakalığın müşterilerine birlikte bir göz atalım…

    Piyasaya baktığımızda anlaşılıyor ki, yalakalık tüccarları müşteri bulmakta zorlanmıyorlar. Onların kifayetsizlerinin ve ellerindeki çürük malların alıcısı da rahatlıkla bulunabiliyor. Yani kifayetsiz olan kifayetsizi, tencere-kapak misali göz açıp kapayıncaya kadar bulabiliyor…

    Açıkçası, tabasbus (çıkar için yaltaklanma), insan onurunu ayaklar altına aldığından, bütün ahlak/etik/moral üzerine yazılmış eserlerde aşağılanan bir düşkünlüktür. Diğer yandan, hayatın ve idarenin profesyonel kuralları oldukça nettir: Her seviyeden yönetici, görevinin hakkını verme derdini taşımadıkça; yalın gerçeği kendilerine sunacak kişileri çevrelerinde tutmadığı sürece yanlış kararlar vermeye mahkûmdur.

    İdareciler, ekipleriyle iş yaparlar; isimleri yıllarca yanındakilerle seviyesinde anılır ve başarıları ekiplerinin gerçekçi ve güçlü insanlardan oluşmasıyla ortaya çıkabilir. İyi idarecilerle kötü idareciler arasındaki en bariz fark, iyilerin iş ve insan odaklı çalışması karşısında diğerlerinin menfaat odaklı çalışması yer alıyor.

    İyi bir idareci/yönetici kendisini yanıltacak tek bir dalkavuğu bile çevresinde tutmaz. İyi idareciler, gerçeği usulünce kendisine söyleyebilen ve işinin ehli insanları bulup çıkarmak zorunda olduklarını bilirler. Onların etraflarında şaklabanlar yoktur; işini hakkıyla yapan, düzgün iş arkadaşları ve dostları vardır. İyi yöneticiler, işlerinin hakkıyla, yerinde, zamanında, sağlıklı ilişkiler üzerinden yürütülmesine değer verirler.

    Kişilikli insanlar, akılları, mesleki yeterlikleri, iş disiplinleri, iş ahlakları ile yükselirler. Yalakalar ise bu niteliklere sahip olmadıklarından her adımda ruhlarını ve itibarlarını sata sata saygınlığını kaybederek ilerlerler. Alın teriyle değil, çok şık duran “ilişki yönetimleri” ile var olurlar. Bedelini ise ruhlarını, kişiliklerini diğerlerinin ayaklarının altına sererek öderler. Görevlerini hakkıyla yapmak yerine, açıklarını ve kifayetsizliklerini gizlemek üzere yalakalığı bir sanat gibi icra ederler. Onların, sıkıştıklarında çıkarları uğruna satamayacakları hiçbir değer ilke, kural ve insan yoktur. Bunun için akıllı bir yönetici onlara itibar etmez, değer vermez.

    Yalakalığın alıcısı, asla ve asla karakterli, kişilikli ve kimlikli yöneticiler değildir. Yalakayı koruyan üstler, kendilerindeki kişilik zaaflarının, kompleks ve karakter sapmalarının farkında değildirler. Çünkü sağlıklı bir insan yakın çevresinde, kendisine yalandan kompliman yapan, el ovuşturan, yalanlarıyla kendisini yönlendiren bir insanı asla istemez. Yalakalar, ancak zayıf kişilikli yöneticilerin kanatları altında varlıklarını sürdürebilirler.

    Yalakaları koruyup kollayanlar, kendilerine emanet edilen makamları hırsla koruduklarını zannederlerken inandığımız ilke ve değerlere, insanlığa ve ülkeye kendi çıkarları adına açıkça ihanet etmiş olurlar.

    Yalaka, yöneticilerinin duymak istediğini söyler… Aksayan işleri aktarmaz, çözüm üretmeye çalışmaz. Görev yeri onun için bir meslek alanı veya “ekmek teknesi” değil, yalnızca çıkarlarını koruduğu bir mekândır. Yani teritoryasını koruyan bir timsah veya çakalla aynı içgüdülerle hareket eder. Çıkarlarını korumak için saldırır, tuzak kurar…

    Yalan, iftira, gıybet onun temel araçlarıdır. Yanında bulunduğu yöneticiyi yanıltır. Rakamlarla oynar, sonuçları saptırır; diğerlerinin işlerin tamamlandığını zannetmesini sağlar.

    Sürekli kompliman ve övülmeyi bekleyen, zaafları olan, komplekslerini makamlarına taşımış olan zayıf kişilikli insanlar oldukça, kendilerine ihtiyaç duyulacak bu kişiler her zaman kendilerine sığınacak bir yerler bulacaklar.

    Kimse kendi sermayesiyle kurduğu şirketinde beceriksiz bir yalakayı istemez, yanında barındırmaz; dalkavukları çevresinden uzaklaştırır ve iş bilen, becerikli insanlar aranır. Devlet bürokrasisi ve kamu işlerinde de ehliyetli, uzman, profesyonel çalışacak, yüreğini ortaya koyacak insanları bulup çıkarmadıkça yalakalık Türkiye'nin acı bir gerçeği olarak sistemi işlemez hale getirene dek sarmaya devam edecek...

    Görevlerini hakkıyla yapanlar ödüllendirilerek; yapmayanlar ise tedip edilerek idarenin çağdaş, teknik, insani ve vicdani gerekleri uygulanmadıkça fırsatçı yalakalar her zaman var olacaklar.

    Ne mi yapmalı?

    Bir İdare Hukukçusu olarak Türkiye'nin orta ve uzun vadeli menfaatlerini düşünerek idarenin felsefesi, sistem ve değerler başlıklarıyla bu köşede açıkça yazdığım dokuz yazıda ve yine “Perspektif Kodları” adlı kitabımda özellikle vurguladığım kriterler yönetimin temel ve köşe taşlarıdır. Onlar, vahyin emri olduğu kadar insan aklının da çağımızın güncel idare ve kamu yönetiminin de vazgeçilemez, tevil götürmez gerekleridir. Bu ilkeler, insan onuru (izzet), adalet, hakkaniyet, insanın hak ve hukuku, liyakat ve ehliyet, emaneti ehline teslim, ehliyle istişare (uzmana danışma) ilkeleridir. Bunlar, konjonktüre ve hava durumuna göre değişmeyen, savaş halinde bile dikkate alınması gereken ilkelerdir.

    Şirketten kamu idaresine kadar yönetimin olduğu her yerde, bu ilkeleri ve özellikle liyakat ve ehliyet esası yerine, ilişki yönetimi ve el oluşturmayı kriter edinen bütün yöneticiler dünya-ahiret vebal altındadır.

    Bu ilkeler yerine, konjonktür “daha mühim” denilirse, sonuçlarına hep birlikte katlanacağız. Kaostan beslenen yalakaların bütün insani birikimi heba etmesine izin vermemeliyiz.

    Eleştiriden (tenkit) korkmayalım. Devlet ve idare işleri için de geçerli olduğunu düşündüğüm 45 yaş sonrası edindiğim bir hayat tecrübesi çıkarsamamı sizlerle paylaşarak bu yazıyı da bitireyim: Beni eleştiren dost çok iyidir, beni eleştiren düşman da beni geliştireceği için iyidir. Beni yanlışlarıma rağmen usulünce eleştirmeyen ve susarak hataya düşmemi izleyen dost görünümlüler ise kesinlikle kötüdür…

    Yine hayat tecrübesiyle sabit bir gerçek daha: Mert bir düşman, yanı başınızdaki dost görünümlü hainden nasıl yeğse; yeterli, sözüne sadık ve işinin ehli olan mert bir eleştirmen, kifayetsiz bir itaatkârdan bin kez yeğrektir…