• Bilgilenmede üç aşama var;
    İnsan birinci aşamaya ulaştığında kibir onun elini yakalar. İkinci aşamaya geldiğinde tevazu ona elini uzatır. Üçüncü aşamada ise hiçbir şey bilmediğini anlar.
  • İbn Haldun Arap dünyasından çıkan en büyük mütefekkirlerden olup tarih felsefesinin ve sosyolojisinin kurucusu kabul edilmektedir. 1332 yılında Tunus'ta doğmuş, bir ilim beldesi olan Endülüs ve daha sonra tekrar Tunus'ta yaşamıştır. Yazarı olduğu yedi ciltlik bir tarih kitabı olan Kitabü'l İber ve özellikle onun önsöz ve giriş bölümünden oluşan Mukaddime ile haklı bir şöhretin sahibi olmuştur. Mukaddime'nin önemi daha önce hiç kimsenin uzerinde arastırma yapmayı düşünmediği bir bilim alanı olan ve yazarın ümran ilmi adını verdiği sosyolojiyi temellendiren bir kitap olmasıdır. Mukaddime iki cilt altı ana bölümden oluşmaktadır. Birinci cilt ilk üç bölümü içermektedir ve şimdi bu ciltle ilgili notlarımı ve görüşlerimi maddeler halinde çok özet olarak açıklamak istiyorum.

    1) Yazara göre tarih; efsaneler, mitler ve hurafelerden arındırılmalıdır. Akıl yürütmeye sıklıkla basvurularak tarihi rivayetler kritik edilmeli ve böylece hakikate ulaşmaya çalışılmalıdır.

    2) Yazar her olayın ve halin kendine mahsus bir tabiatı oldugunu ve olayların içtimai (sosyal) hayatın tabiatına uyup uymadığının, böyle bir şeyin gercekleşme ihtimalinin olup olmadıgının incelenmesi gerektiğini söylemektedir.İste bu inceleme ancak yeni bir bilimin konusu olabilir ki bu bilim sosyolojidir.

    3) Yazara göre her beşer için içtimai hayat bir zorunluluktur yoksa insanlar en temel ihtiyaçlarını gideremeyecekleri icin yaşayamazlar. İnsanlar yaşamak için toplumsal yardımlaşmaya muhtaçtırlar.

    4) Yazar, ictimai hayat kurulduktan sonra insanların kendilerini birbirlerinin saldırganlığından korumak için bir yöneticiye ihtiyaç duyduklarını belirtiyor. Hükümdarlığa ihtiyacın insanlar için tabii bir özellik oldugunu dile getiriyor.

    5) Yazara göre iklimin insan karakteri üzerinde önemli bir etkisi vardır. Ilıman iklimde yaşayan insanlar en mukemmel insanlar olup uygarlık bakımından da oldukca gelişmiştirler. Ilıman iklimlerde yaşamayan insanlar hem insanlık hem de uygarlık bakımından geridir. Tabi bu görüşlerin günümüzde geçerliliğini kaybettiğini belirtmeliyim. Günümüz Kuzey Avrupası'nın gelişmişliği ve ılıman kuşakta yer alan birçok ülkenin geri kalmışlığı iklimin etkisinin eski önemini kaybettiğini göstermektedir.

    6) Yazara göre beslenme tarzı da insan karakterini etkiler. Bol gıdaya sahip olan verimli ülkelerde yaşayan milletler daha azla yetinen milletlere gore zihinsel olarak geride kalmıştır. Cünkü fazla beslenme vücudun dengesini bozar ve beyni kuvvetsizleştirir. Tabi bu konu da tartısmaya oldukca acıktır.

    7) Yazar ilginc bir sekilde madenlerin bitkilere, bitkilerin hayvanlara ve hayvanların insanlara dönüsebilme potansiyelleri oldugundan ve hatta bunun derece derece gercekleştiginden bahsetmekte ve gününüz evrim nazariyesine yakın görüşler öne sürmektedir. Yazara göre nasıl hayvan icin bir sonraki aşama insanlıksa insan icinde bir sonraki ulasılacak asama melekliktir. Her şey bir tekamül halindedir.

    8) Yazar asabiyete (akrabalığa) büyük onem vermekte, onu toplulukları birarada tutan en güçlü unsur olarak görmektedir. Yazar soy ve akrabalık baglarını daha iyi korudugunu düşündüğü bedevileri(göcebeler) hem asalet, hem cesaret hem de zihinsel bakımdan neseplerinin bozuldugunu düşündüğü hadarilere (şehirlilere) üstün tutuyor. Yazarın eserinde sıklıkla hadarileri eleştirmesi ve bedevileri övmesi dikkat çekiyor.

    9) Yazar tüm siyaset teorisini asabiyet (akrabalık) üzerine kurmakta, devletlerin ancak asabiyet sayesinde kurulup büyüyebileceğini ve asabiyet bağları zayıflarsa yıkılacağını bildirmektedir. Ama bu görüş günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen ülkelerde asabiyet eski önemini kaybetmiştir.

    Mukaddimenin birinci cildindeki İbn Haldun'a ait teoriler incelendiğinde bazılarının çağının oldukça ilerisinde olduğu ve günümüzde de geçerliliğini koruduğu ama bazılarının günümüz modern dünyasında geçerliliğini kaybettiği görülmektedir. İbn Haldun'un Mukaddime'sinin ilk cildini okumak bu büyük düşünürün daha önce yüzeysel olarak aşina olduğum bazı fikirlerine derinlemesine nüfuz etmemi ve İbn Haldun'un büyüklüğüne bizzat şahit olmamı sağladı ve oldukca faydalı bir okuma oldu. Sosyoloji ve tarihe ilgi duyan herkese Mukaddime'yi okumalarını tavsiye ederim.
  • Dün YKS de gözetmenlik yaparken 27 kişilik sınıfta 9 ogrencinin uyuduğunu gördüm. Her üç kişiden biri uyuyor. Oran bana çok fazla geldi. En son çocuk horlamaya başlayınca uyandırma gereği duydum. Kafasini kaldırıp ona karşı ayıp etmişim, uyandırmak yerine üstünü falan örtmem gerekiyormuş gibi bakti . Pişkinliğin dik âlâsı :)

    Otobüse binerken akbil basmak isteyen öğrencilere şoförün verdiği tepki analiz konusu olacak kadar vardı. Sol kolunu ustten yarım acik camdan dışarı sarkitmis kıçınin sağ tarafıni kapiya dönük ve yüzü hafif gaz pedalına dönük, göz kontağı kurmadan " bugün ücretsiz yaptık geçin hadi geçin, basmayin " deyişi. Sanırsın belediye başkanı...

    Annelerin babalarin özellikle bu günlerde anlayışlı olma yarışları, yapamasanda arkandayız bizim çocuğumuzsun falan sözleri.. annelerin eyhamli bakışları. Kızını içeri gönderdikten sonra banka oturup dizlerini birleştirip sol elini sag avucunun içine ters koyup vah vah bakışları ilginç bir prototipti. O anne yuzde sekseni temsil ediyor olabilir.

    Bina sorumlularinin üst akil gibi, bütün işi sırtlayan herşeye müdahil olan uzaktan kumanda gibi tuhaf tripleri ilginçtir. Hatta birgün tanıdığım biri bina sorumlusu olmuştu ve o gun tanıyamamistim. Sorumluluğun verdiği külfet ağırlık samimi arkadaşlarına karşı bile tebessümu yasaklıyor. Koltuğun verdiği bir psikolojide olabilir. Yeni atanan müdürün, hakimin mimiklerini bile değiştirip tebessümunu bile iltimas sayip somurtmasi gibi. Belki de haklılar. İltimas etmek icin önce bir tebessum sıcak bir bakış gerekiyordur. Bir anahtar yada kapi gibi. Sonra ikinci aşama isteyebilme, torpil, rica... Lakin kasinti tavirlari çekilecek gibi değil.

    Sinava çok çalışan öğrenci kendisini belli ediyor. Salona en erken onlar girer. Lavaboda o küçücük muslukla duş alıp gelirler. Su kalemler silgiler evraklar tek tek kutudan cikar dizilir. Susamamak için şeker dahi yemezler. Suyu yudum yudum. Kanbur dururlar elleri genelde sıranın altındadir. Çevrelerine pragmatistçe bakarlar. Hapşurandan öksürüne kadar herkese ters bakarlar. Ve en önemlisi kayguli duyarlar, kaygıları beden dillerine yansır. Bu tipoloji yüzde 80 tutar. Hem çok çalışmış hemde çok rahat yuzde yirmi bile yoktur.
  • Tantracı görüş açısından , tüm varoluş süreci "ölüm" , "ara ölüm" ve "yeniden doğuş" olarak bilinen üç aşama bağlamında açıklanır.
    Bu değişken durumların bir örneği de günlük varoluşumuzda , yirmi dört saat içinde geçirdiğimiz derin uyku , uyanıklık dönemi ve rüya halinden oluşan döngüde de bulanabilir.
  • BEN

    - III -

    Peki bugünlere nasıl gelmiştim? Daha 21 yaşındaydım ama çocukluğumu bile hatırlayamıyorum. Takip edemediğim bir süreç olduğu kesin ama bu halimin başlangıcını kestirememek, nedenlendirememek beni delirtiyor. Neler oldu, neler yaşadım, neler yaşayamadım da buralara geldim, bilemiyorum açıkçası. Yazara göre: '' İnsan, onaylanmak isteyen bir hayvandır. Hatta onay, insan için kan gibi hayati bir ihtiyaçtır ki; tüm 'ruhsal problemler' dediğimiz hastalıklar bir şekilde onay eksikliğinden kaynaklanır.
    Onay takviyesi anne ve babadan başlar. Bu takviye süreci kahvaltı gibi en temel aşamadır. Anne ve babadan sonra bu takviyeye yardımcı olmak üzere bir de 'öğretmen' dediklerimiz görevlendirilir. Ancak öğretmenlerin temel görevi onay vermek olmadığından, onlar bu göreve dolaylı olarak katılırlar. İyi ya da kötü bir onay üçgenine giren çocuk, kendini güvende hissetmeye başlar. Ancak ne acıdır ki, bir üçgen kurulan bu aşamada da çocuk, kendini fark etme gafletine düşmeye başlar. Evet, o da bir bireydir ve olması gereken bir üçgen değil, dörtgendir. Üçgenden dörtgen elde etmek en ızdıraplı aşamadır. Tam bu noktada, aslı ''isyan'', yetişmişler tarafından 'ergenlik buhranları' diye adlandırılan, 'bağırma, öfkelenme, mutsuzluk' dönemleri yaşanmaya başlar. Tüm kavgası bir kenar için olan isyankar, tüm üç kenara da meydan okur. Ancak kendi kenarı için açılacak olan alanın tek anahtarı mantığıdır. Mantık, kendi kenarı için açması gereken alanı sağlamak amacıyla diğer kenarlardaki zayıflık ve boşlukları gözetir ve bulabildiği zayıflık ve boşluklardan kendi kenarını oluşturma aşamasına geçer. Bu aşama, tüm kenarlar yok olana kadar devam eder ki, isyankar, her kenar zayıflığında ya da eksilişinde yeni bir denge kurmak ve bunu yaparken eksilen ve kalan kenarları gözetmek zorundadır. Daha kendi kenarını tam olarak oluşturamayan isyankar, diğer kenarların sürekli bozulan rijitlikleri yüzünden, bir türlü bitmek bilmeyen sarsıntılarla uğraşmak zorunda kalacaktır. Bu farkındalığa sahip olan bireyler ömür boyu uğraşmak zorunda kalacakları bu sarsıntılarla ya 'ölü gibi' yaşayabilecekler ya da 'yaşayamayacaklardır'. İstisnalar yok değildir ve tabi ki farkında olmayanlar da bu tartışmanın konusu değildir.''

    Peki ben ne biliyorum şu anki durumumla ilgili? Sanırım tek bildiğim yazarın da dediği gibi ölü olduğum; ''Ölüyüm mutlak yolumda, tek bavulum da cesedim. Tüm kesici aletler sevenlerimin elinde, olmasaydı onu da yok ederdim.''
    Karşımda duran tabanca bile annemin üstüne kayıtlı sanki, bir türlü gitmiyor elim. İstemeden de olsa onlara aidim ve onlara borçluyum ya da ben öyle hissediyorum. İçimdeki ses bu duruma hep karşı çıkıyor; sevdiklerime kur yapmak için gelmediğimi söylüyor dünyaya. Haklı da, fakat neden hep ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Somut olarak tamamen bana ait olan bu tabancanın tetiğinde neden babamın parmağı var, ''Sana izin vermeyeceğim!'' diyor? Neden söyleyemiyorum onlara, ''Aldatıyorum hepinizi ölümümle, ayrılmamız hepimiz için daha iyi'' diye? Daha ne kadar aldatabileceğim onları? O kadar iyi ezberledim ki kuralları, en iyi dedektifi bile tutsalar yakalayamazlar beni. İtiraf etsem suçumu ne kadar ceza verebilirler ki bana? Eminim ıslah olmadan salarlar ve aldatıldıklarını öğrendikleriyle kalırlar. Sonra yine devam ederim en büyük günahıma, ne de olsa değişmeyecek ezberler. Yalan makineleri aklayacak beni hep. En iyi yöntem hangisi diye düşünürken ben, soracaklar bana nabzıma bağladıkları yalan makineleriyle, '' Niye dalgınsın yine?'' diye. Cevabı çok iyi öğrendim, kalbimle, damarlarımla. Hepimiz birden '' Hiiiç! '' diyeceğiz, utanmadan gülümseyerek üstelik ve onlar yine inanacaklar başka şansları olmadığından. Nasıl ben istemeden gelmişsem dünyaya, onlar de eminim böyle bir çocuk istemezlerdi, gerçeğimi bilselerdi.
    Tabancamla baş başa ölümü düşünüyorum şu an. Belki hiç öldürmeyeceğim kendimi ama böyle bir süreç yaşamış olacağım yine de. Hanginizin haberi olacak bundan? Öğrenemeyeceğiniz bu gerçek, sizi büyük bir üzüntüden kurtaracak belki, peki ama ben ne olacağım? Bu süreci yaşayan çocuğunuz, bu ölümle yaşayan adamın bilmediğiniz hastalığı sizi mi mutlu edecek, yoksa beni mi diriltecek? Hangi ezberinizde var bu sorunun cevabı, hangi kitabınızda, öğretinizde, sayfanızda..? Şu halimin bir fotoğrafını çekip yollasam size, ne düşünürsünüz bilmem, ama kızacağınızdan eminim. Üstelik anlatamam da sizlere ''Ölülere kızılmaz!'' diye. İlla ki ölmesi gerekir bedenimin ki, inanasınız öldüğüme. Evet, siz bedenimi kanlar içinde görünce anlarsınız kızmamanız gerektiğini? Seçenekler bunlar desem, hangisi olsun isterdiniz acaba? Yoksa bu sefer de sizleri tehdit etmekle mi suçlanırdım? Benim ölümün de dirimin de hayrı yok desem sizlere, ayrılmak isteyen sevgili bahanesi der geçer miydiniz? Ya da tüm bunların hepten ergenlik buhranları olduğunu düşünüp, nasıl olsa biter diye geçiştirir miydiniz?

    ...

    Ama ispatlamama az kaldı. Göreceksiniz, duyacaksınız ve tüm duyularınızla algılayacaksınız benim hissettiklerimin gerçekliğini ve tedavisiz bir ben olduğunu bende. Yanlış anlamayın, kızmıyorum kimseye, suç ya da suçlu olmadığının farkındayım. Nedensiz bir ben varım ortada ve tüm sorun bu. Evet, problem benim var oluşumla ilgili. Var oluşum hataysa, hayatımın da telafi olduğunu söyleyebilirsiniz bana. Ama ben bunu da reddediyorum. Adem ile Havva’nın suçlarının sorumlusu ben değilim. Redd-i miras, bu yaptığım. Hayırsız evlat damgası basabilirsiniz bana, umurumda da değil. Tüm insanlık da bilsin bunu, bazı miraslar kabul edilemez. Gücüm yok bu telafi için üstelik, tabancamı koymuşken karşıma ya da ben oturmuşken onun karşısına. Şükretmekten de bahsetmeyin sakın bana. Dedim ya insan bencildir. Başkasını düşünmez ve kendisinden daha kötü durumda olanlar için üzülmez, acır sadece, acır ve rahatlar. Derdim ne acındırmak kendimi ne de şükretmek. Ayrıca kim daha kötü durumda? Ölçütleriniz neler, ''huzur ölçer'' diye bir şey icat edildi de haberimiz mi yok? Bana bakıp şükretmek isteyenler buyursun, ona ''Eyvallah'' derim ve başkalarının mutlu olması için elimden geleni yaparım bu konuda. Nasıl olsa bir uğraş değil bu benim için, oynamam da gerekmiyor. Hatta saf iyilik olduğunu bile söyleyebilirim bunun ki bir çıkarım da yok kimseden karşılığında. Gelin izleyin beni, acıyın, sevinin ama bana belli etmeyin. Sadece belli etmeyin, yoksa sizi de zehirlerim içinden çıkılmaz sorularımla. Ne dost ne düşman olalım. İki türlüsüne de gelemezsiniz emin olun. Kimseye kızmıyorum dediğim gibi, isyan ediyorum sadece. Kendi beynimin akustiğinde kendime anlatıyorum her şeyi. Söz, ele de vermeyeceğim sizleri. En kötü düzen, düzensizlikten iyidir ne de olsa!!! Söz veriyorum, kışkırtmayacağım aç insanları, yazarın yaptığı gibi; ''Doyurun karınlarınızı en illegal yollardan. Korkmayın, doldurun hapishaneleri. Sizin için yeni hapishane açamayacaklarına göre, emin olun aftan karnı tok çıkarsınız. Üstelik devlet de başka çözüm yolları arar açlığınıza. Her türlü kazanan olursunuz!'' Demeyeceğim kimseye. Neyse kızmayacaktım kimseye, ama yine sinirlendim elimde olmayarak. Size değil ama merak etmeyin, plansızca başladığım bu yolculuğuma. Alışamadığım bu ezbersiz hayatıma. Düşüncelerimle eylemlerimin tutarsızlığına. Her şeye ama size değil. Alışamadım bu hayata. Ve tüm alışamadıklarımız gibi bocalıyorum işte. Utanıyorum mesela, ''iyi değilim'' demeye. Çünkü alıştırmamış annem beni buna. Keşke alıştırsaydı da en az yalanı ben söyleseydim… Ona da kızamıyorum ki, o da öyle öğrendi, annesi-babası da, onların ki de... Soy ağacımızı çıkartmalıyım; çizmeli, yazmalı bir kağıda ve bu hatalı gen nerede, bulmalı. Rahmetlilerden en az kaybı verecek şekilde silmeli ki, manşet olmayalım giderayak, ''Cinnet geçiren torun, aile katliamına yol açtı!'' diye. En az kayıpla kazanmalı bu savaşı…