• 88 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Öfke Üzerine Üç Öykü Muhammed El-Mensi Kandil Dedalus Kitap

    #kitapyorumu
    Yakın tarih okumayı seviyorsanız, bu kitabı mutlaka okumalısınız. 2011 Mısır Devrimini anlatan kitap, üç kısa öyküden oluşuyor. Halkın gözünden devrimin yaşattıklarını anlatmış yazar. Öykülerde halkın her kesiminin devrimin getirdiği etkileri aynı oranda yaşayıp, hissettiğini görüyoruz.

    30 yıl süren iktidarın öfke ve acımasızlığını her satırda hissettim diyebilirim. Gençlerin bu öfkenin karşısında dimdik ayakta durmaları ve mücadelelerinden vazgeçmemelerini ise takdir ettim. Kitapta bize benzettiğim birkaç yer oldu ve bu aslında hoşuma gitti. Örneğin devrimin merkezi haline gelen ve savaş meydanına dönen kent meydanında genç bir kızın çadırlardan birini okula dönüştürüp okuma yazma bilmeyen sokak çocuklarına eğitim vermesi takdire şayandı. Bu ortamda eğitimin sırası mı diyenlere verdiği cevapla bana hatırlattığı yüce insanı tahmin etmeniz zor olmasa gerek. Gökten taş yağmasına rağmen korkmayan gençlerin ve 30 yıllık iktidarı sürdürmekte direten cumhurbaşkanının da bana yaptığı çağrışımları tahmin edersiniz diye düşünüyorum.

    Kitapta en sevdiğim öykü ise kitabın en uzun öyküsü olan ‘Nehirle Konuşan Çocuğun Öyküsü’ oldu. Bu öyküde ki Zeytin devrimin büyük kahramanlarındadı. Bir oturuşta okunabilecek kısalıkta olsa da içindekilerinin ağırlığı karşısında birkaç gün sürdü bitirmem. Etkisi büyük olan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Son olarak bu güzel kitabı okumama vesile olan @birkutukitapcom ‘a teşekkür ederim.
  • 200 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kendime notum: Tutarlılığın ne kadar büyük bir erdem olduğunu Sokrates gibi sınanmadan anlayamazsın!.
    Nietzche eski filozoflar için "sadece düzeni değiştirmeye çalışıyorlardı, dünyayı değil." demişti. Ama Nietzche geriye baktığında sonuçlarıyla okuduğu bir tarih vardı.
    Aslında tarihe baktığımızda düzenin kendisi bir anlamda o bilgenin dünyasıydı, kimi o dünyayı değiştirmiş, kimiyse davaları uğruna dünya değiştirmişti. Ve tarih, yakın dönem filozofları için sonuçlarını hazırlamakla meşguldü.
    Kitabı okuyunca yazılı tarih boyunca düzen-devrim ilişkisinde kavramlar ve kahramanların iyi ve kötü sıfatlarında bedenlerde ruha bürünüp kavgayı günümüze 'başarıyla' taşıdıklarını anlıyorsunuz. Ve şunu da anlıyorsunuz ki, 'kötü ve kötülük' çok tanıdık.
    Güç, iktidar, mevki, menfaat insanların her zaman asıl tanrısı olmuş. Bunların etrafında oluşturdukları güç duvarına her kim bir 'zarar' vermeye kalktığında o 'tanıdık' kötülük Sokrates için Atinalılar ( Meletos, Anytos, Lycron vb. gibi zengin senatör ve tüccarlar) oluyordu örneğin..
    An geliyor, o 'kötülük' devrin psikopozunun "bir kadın insanlığa ders veremez!" diyerek kışkırttığı halk olarak çıkıyordu Platon öğretileriyle insanları aydınlatmaya çalışan İskenderiye'li Hypatia'nın karşısına, linç ediyordu onu..
    Bir başka yerde, kadınların yalnızca evde hizmetçi olarak yaşayabileceğini düşünen Sicilyalı hakimler olarak, "eşitlik.. her yerde herkes için eşitlik" diye çırpınan Pisagor'un kafasına ölüm olup düşüyordu 'kötülük'..
    Ya da kötülük, İsa için, sosyal mevkilerini değiştirmek istemeyen İsrailoğulları kılığındaydı..
    Ve statüleri sorgulanmaya başlanan Mekkeli zenginler olarak çıkıyordu karşısına bir gün Hz. Muhammed'in..
    Kötülük, gün gelmiş Kilisenin güç imparatorluğunu sarsacak astronomik araştırmaları yüzünden Galileo'nun başını yakmıştı..
    Bir başka yerde, iyiliği, hanedanlıklarının lütfu gibi kendinde hak gören Abbasiler 'kötülük' olup, Tanrının lütfu olan sevgi ve iyiliğe inancında vücut veren tasavvuf neferi Hallacı Mansur'un derisini yüzüyordu..
    Sokrates de Atinalıların güç duvarlarına dokunmuş, çevresindekileri düşünce sistemiyle fazla etkilemesi bazı 'menfaat tanrılarını" kızdırmıştı..
    Dönemin baskın ve seçkin zümresi olan senatörler ve ticari ilişkilerinin olduğu zümre 'düşünen insan'ın sorgulayan insana dönüşme riskini göze alamamış ve şehrin tanrılarına inanmayıp gençleri ayarttığı gerekçesiyle Sokrates'i mahkemede suçlu bularak ölüme mahkum ettirmişlerdi..

    Kitap üç bölümden oluşuyor, birinci bölüm Sokratesin savunmasına ayrılmış. İsnat edilen inançsızlık suçlamalarına verdiği mantıksal yanıtları yeterli görecek bir vicdanı olmayan Mahkeme, belli bir miktar para ödeyerek ya da sürgüne gitmeyi kabul ederek canını kurtarma fırsatını da reddeden Sokrates'i idama mahkum etmişti.
    Sonraki bölümler Sokrates'in dostları ve öğrencileriyle diyaloglarına ayrılmış. Bu diyaloglarda bugün dahi ulaşılamamış bir erdem seviyesi servis eder insanlığa; hangi şart altında olursa olsun tutarlı ve ilkeli kalabilmeyi..
    Sokrates'in son anlarına kadar yaptığı buydu; 'doğruyu' aramayı bilgece bir tevazu ve olgunluk içerisinde ve doğrusal mantıkla örneklerle yüceltmek. Bence o hayatta kalmayı seçse belki düzeni değiştirirdi, ama dünyanın değişmesi için ölmesi gerekiyordu. O, formülü bırakıp gitmeyi tercih etti..
    Kitaplar için profil oluşturmak ya da sıralama yapmak gibi bir uğraşı gereksiz bulurum, ama bu kitabı çok özel bir yere koyduğunu söylemeliyim.
    Mutlaka okuyunuz dostlar.
  • Sizden üç çocuğu ölen her bir kadın bu ağır imtihana sabrederse muhakkak vefat eden o çocuklar annesi için cehenneme karşı bir siper olur... ( Hadis-i Şerif)

    Imtihan ne kadar şiddetliyse mükafat da o kadar büyüktür.
  • "Uyanmakta gözün yoksa mağarana girip asırlarca uyuma! Ümmeti Muhammed zaten son üç asırdır uyuyor da uyanmaya hevesi yok!"
  • Abdest, belli organları belli bir usule göre yıkamaktır. Bu yıkama gelişi güzel değildir. Bunun farzları vardır, sünnetleri vardır, edebleri vardır.

    Abdestin farzları:
    1- Niyet etmek. Abdest almak isteyen kimse, hadesin yani abdestsizliğin kaldırılmasına niyet eder. Niyet, yüzü yıkarken yapılır. Daha önce yapılırsa sahih olmaz. Niyet, kalb ile yapılır, dil ile söylenmesi de sünnettir. “Neveytü raf’al-hadesi” yani (abdestsizliği gidermeye niyet ettim) şeklinde niyet edilebilir. Bu niyetin sadece Türkçesi-ni söylemek de kafidir.

    2- Yüzü yıkamak. Yüzün uzunluğu, saç bitiminden çene kemiğinin altına kadardır. Eni ise, iki kulak memesi arasında kalan kısımdır. Yüzde bulunan hafif sakal, kirpik, kaş, bıyık, favori ve dudak altındaki kılların hem altını hem de üstünü yıkamak gerekir. Gür olan sakalın sadece dışını yıkamak kafidir. Hafif sakal, karşıdan bakıldığında altındaki tenin görüldüğü sakaldır. Gür sakal ise, karşıdan bakıldığında altındaki tenin görülmediği sakaldır.

    3- Kolları dirseklerle beraber yıkamak. Kol, parmak uçlarından dirseğe kadardır. Dirsek de dahildir. Abdes-te başlarken ellerin yıkanması kafi değildir. Yüzü yıkadıktan sonra kolları yıkarken de, eleri yıkamak gerekir.

    4- Başın, ten veya saçından bir kısmını mesh etmek. Bir kıl veya bir kıl kadar başın tenini meshetmek de kafidir. Hepsini meshetmek sünnettir.

    5- Ayakları, yandaki aşık kemikleriyle beraber yıkamak. Parmakların arasını ve ayaktaki yarıkları yıkamak da farzdır. Ayak üzerinde ve tırnaklar altında bulunan; suyu, altına geçirmeyen kir ve benzeri şeyleri gidermek de lazımdır. Parmak aralarına, hilalleme yapmadan su ulaşmıyorsa, hilallemek de gerekir.

    6- Tertip üzere abdest almak. Yani sıra ile yüzü, kolları yıkamak, başı meshetmek, sonra ayakları yıkamak. Ancak denize, göle girip çıkan kimse, abdeste niyet ederse abdesti sahih olur, tertip aranmaz.

    Abdestin sünnetleri:
    1- Kıbleye dönmek.
    2- Euzü-Besmele çekmek.
    3- Misvak kullanmak.
    4- Suyu, üzerine sıçratmamak.
    5- Elleri yıkarken, abdestin sünnetine niyet etmek. Mesela, “Neveytü sünnet-el-vudui” (abdestin sünnetine niyet ettim) demek.
    6- Elleri bileklere kadar yıkamak.
    7- El ve ayak parmaklarının aralarını hilallemek.
    8- “Mazmaza” yapmak yani ağza su vermek, “istinşak” etmek yani burna su vermek.
    9- Yıkamaya, yüzün üst tarafından başlamak ve suyu yüzüne çarpmamak. Gür olan sakalı hilallemek.
    10- Başın tamamını meshetmek. Kulakların içini ve dışını yeni bir su ile meshetmek.
    11- Abdest azalarını ovalamak.
    12- Bütün azalarda; sağı, soldan önce yıkamak.
    13- Bütün yıkamaları üçer defa yapmak.
    14- Abdest alırken konuşmamak.
    15- Abdest azalarını silmemek. Yani kurulamamak.
    16- Abdest suyunun artığından içmek ve birazını elbiseye serpmek.
    17- Azaları ara vermeden, arka arkaya yıkamak.
    18- Abdest aldıktan sonra Kıbleye dönerek, ellerini semaya doğru kaldırıp şu duayı okumak:
    “Eşhedü en la ilahe illellahu vahdehu la şerike lehü ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulühü Allahümmec’alni minet-tevvabine vec’alni minel-mutetahhirine sübhanekellahümme ve bi hamdike eşhedü en la ilahe illa ente estağfiruke ve etubu ileyke.”
    Meali:
    (Ben şehadet ediyor [dilimle söylüyor ve kalbimle inanıyorum ki,] Allah’tan başka ibadet edilmeye layık hiçbir ilah yoktur. O, birdir, Onun ortağı da yoktur. Ben yine şehadet ediyor [dilimle söylüyor ve kalbimle inanıyorum ki,]
    Muhammed aleyhisselam, Onun kulu ve Peygamberidir. Allah’ım! Beni, çok tevbe edenlerden ve temizlenenlerden eyle. Allah’ım! Sen, bütün kusurlardan münezzehsin, sana hamd olsun. Ben şehadet ediyorum ki, senden başka ilah yoktur, senden günahlarımın affını diliyor ve (bütün günahlardan yüz çevirip) sana dönüyorum.)

    Abdestin mekruhları
    Abdestin mekruhlarından bazıları şunlardır:
    1- Suyu normalden fazla kullanmak.
    2- Solu, sağdan önce yıkamak.
    3- Azaları üç defadan fazla veya az yıkamak.
    4- Abdest uzuvlarını silmek.
    5- Abdest uzuvlarını silkelemek.
    6- Boynu mesh etmek.
    7- Helada abdest almak.

    Abdesti bozan şeyler:
    1- Ön veya arkadan bir şeyin çıkması.
    2- Baygınlık, delilik, sarhoşluk ve uyumak.
    3- Yabancı bir kadına dokunmak. Hanım, hanımın kız kardeşi, halası ve teyzesi de yabancıdır.
    4- Kendisinin veya çocuk da olsa başkasının ön veya arka avretine elin içiyle çıplak olarak dokunmak.

    Abdest nasıl alınır?
    Önce kıbleye dönülür. Euzü-Besmele çekilir ve abdestin sünnetine niyet edilerek mesela “Neveytü sünnet-el-vudui” (abdestin sünnetine niyet ettim) diyerek eller, bileklere kadar yıkanır.

    Sonra ağıza ve buruna üçer defa su verilir. Misvak kullanılır.

    Sonra abdestin farzına niyet edilerek yüz yıkanır. Niyetin yeri kalbdir. Dil ile söylemek ise, sünnettir. “Neveytü raf al-hadesi” yani (abdestsizliği gidermeye niyet ettim) şeklinde niyet edilebilir. Bu niyetin sadece Türkçesini söylemek de kafidir. Yüz, yukarıdan aşağıya doğru yıkanır.

    Sonra parmak uçlarından, dirseğe kadar (dirsek dahil olmak üzere) üçer defa önce sağ kol, sonra aynı şekilde sol kol yıkanır, parmak araları hilallenir. Bu yıkamalar yapılırken organlar ovalanır.

    Sonra başın tamamı meshedilir. Sonra yeni bir su ile kulakların içi ve dışı meshedilir.

    Sonra sağ ayak, yandaki aşık kemiklerine kadar (bu kemikler dahil olmak üzere) üç defa yıkanır, sonra aynı şekilde sol ayak yıkanır ve ayak parmaklarının arası hilallenir. Abdestte kullanılan sudan bir miktar içilir ve biraz su elbiseye serpilir. Bundan sonra bildirilen dualar okunur.
  • 334 syf.
    ·4 günde·7/10
    Arif Tekin bu kitabında İslam peygamberinin ölümünün şüpheli olduğunu ve bu ölümde Ömer, Osman, Ebubekir, Ayşe gibi yakın çevresinin parmağı olduğunu birçok farklı kaynağa dayandırarak aktarıyor. Muhammed'e ölmeden önce eşleri Ayşe ve Hafsa tarafından zehirli ilaç vermek suretiyle ölümüne neden oldukları, Ömer'in Ebubekir'i halife yaparak ortamı kendisi için hazırladığı, yine Ömer'in Ali ve Fatma'yı öldürtmek istediği, Osman'ın Muaviye'yi ve oğlunu her fırsatta koruduğu, Osman'ın hazine mallarını istediği kişilere peşkeş çektiği, Ali'nin birçok olayda sessiz kalmasının şüpheli olduğu, Ebubekir'in birçok haksız katliam yaptığı, sahabelerin ve birçok Müslümanın (Ömer de dahil) güç, itibar, siyasi alanda rol alma, ganimet gibi nedenlerden dolayı Müslüman olduğu ve birçoğunun Müslümanlığının sahte olduğu gibi daha nice iddialara yer veriyor yazar.

    Arif Tekin İslam tarihinin sansürlerle, çarpıtmalarla, yalanlarla, sahtekarlıklarla dolu olduğunu ve detaylı taramadan geçmiş İslam tarihinin yeniden yazılması gerektiğini söylüyor. Muhammed'in Ayşe'yle iddia edildiği gibi ileri yaşlarda değil 9 yaşında evlendiğini; Zeynep, Rukiye ve Ümmü Gülsüm'ün Muhammed'in öz değil üvey çocukları olduğunu; Osman'ın Kuran nüshalarını yakıp kendi yazdıklarını öne sürmesini; Muhammed'in cenazesinin üç gün defnedilmediği ve Ömer'le Ebubekir'in bu sırada halifelik derdine düştüğünü örnek olarak veriyor.

    Yazar kitabındaki konulara kaynak verirken çokça tekrara da düşüyor ve aynı şeyleri birkaç farklı başlık altında sürekli tekrar ediyor. Buna rağmen görüşlerine yer verdiği isimler (Ahmet bin Hanbel, Taberi, İbni Kesir, Beyhaki, İbni Hişam, Suyuti, Buhari, Müslim vb.) de sıradan olmayınca insan "acaba?" diye düşünmeden edemiyor. Ben, geçmişi incelemenin mümkün olmadığı için gerçeğin hiçbir zaman bilinemeyeceğini, kulaktan kulağa aktarım geleneğinin olduğu coğrafyada birçok gerçek dışı söz ve uygulamanın İslam, Kur'an, hadis, ayet, sünnet adı altında tabulaştırıldığını ve nesillerin bu asılsız mitoloji-efsane-masal karışımı Vahhabivari bilgilerle uyutulduğu kanısındayım. Şekilcilikten uzaklaşıp "öz"e yönelmemiz gerektiğine inanıyorum. Oysa insanlar can alıcı noktayı yakalamak yerine hala gereksiz ayrıntılarla boğuşuyor, dışarıya karşı izlenim vermenin peşinde koşuyor, söylemleriyle eylemleri çelişkili şekilde yaşamını sürdürüyor, sahte ve yalan yaşamlar sürüyor. Bu kadar istismarın yaşandığı ortamda yazar, Seneca'nın şu sözüne yer veriyor: "Din sıradan insanlar için gerçek, aydınlar için yalan, iktidarlar için de kullanışlıdır."
  • Adı güzel kendi güzel Muhammed'in mübarek gözleri bu dünyayı altmış üç yıl gördü, bize de ziyadesi gerekmez.