• İmam hatipler neden boş kalıyor?

    1940'lı 50'li yıllarda dünyaya gelenlere “baby boomer” deniyor. Amerikalıların icat ettiği bir terim… İkinci Dünya Savaşı bitiyor, geleceğe dair umutlarda çiçekler açıyor, adeta dünyada yeniden hayat başlıyor, doğum hızında “patlama” yaşanıyor, yani “baby boom” oluyor. Baby boomer nesline ait insanlarımız, şu anda 60'lı 70'li yaşlarını sürüyor. Ortak özellikleri teknolojiden uzak olmaları… Yetişme çağlarında, evlerinde işlerinde, hayatlarını kolaylaştıracak cihazlar yoktu, kendi işlerini kendileri yapmaya alışıktırlar. Yaşamak için çalışmadılar, çalışmak için yaşadılar, iş sadakatleri inanılmazdır. Hem çocuklarına, hem ana-babalarına bakmak zorunda kalan nesildiler. Mecbur insan'dılar. Kanaat etme duyguları yüksektir.

    60'lı 70'li yıllarda dünyaya gelenlere “x nesli” deniyor. Şu anda 40'lı 50'li yaşlarını sürüyorlar. Otoriteye uyumlu ebeveynler tarafından yetiştirildiler, bu yüzden otoriteye saygılıdırlar, aidiyet duyguları yüksektir. Disiplinlidirler. İşlerinde sabırlıdırlar, çalışırlarsa, yükselebileceklerine inanırlar. İşleri, hayatlarının tamamını kaplar. Bu nedenle birden fazla işle meşgul olma yetenekleri pek yoktur, genellikle “hobim var” diyebilmek için hobi edinirler. Teknolojik icatların çoğuna bizzat şahitlik etmişlerdir… Bulaşık makinesinden bilgisayara, cep telefonundan sosyal medyaya, hemen hepsini, çocuklarıyla aynı anda görüp kullanmışlardır. İster istemez, teknolojiye adapte konusunda çocuklarının gerisinde kalmışlardır.

    80'li 90'lı yıllarda dünyaya gelenlere “y nesli” deniyor. Şu anda 20'li 30'lu yaşlarını sürüyorlar. Çağ atlayan nesil bu… Kuşaklar arasındaki farklılığın en fazla hissedildiği nesil… Bireysel özgürlüklerine düşkünler, ailelerini şüphesiz seviyorlar ama, aileden bağımsız olmak istiyorlar. Para, tapu, mal mülk biriktirmek için yaşamak istemiyorlar, güzel yaşamak için yeterince çalışmak istiyorlar. Bu nedenle, bir an önce yönetici olmak için, bir an önce kendi işlerini kurmak için, çok sık iş değiştiriyorlar. Ebeveynlerine göre çok daha iyi eğitimliler ve gerçekçiler, küt diye söylerler, acımasız eleştirirler. Otorite sevmezler, kendilerine kural dayatılmasına katlanmazlar. Saçmalığa tahammül edemezler, kendilerinden yapılması istenen bir işin saçma olup olmadığı, yapılmaya değer olup olmadığı, hayati önemdedir. Sosyal medyanın kendilerine verdiği sanal özgürlük sayesinde, günlük yaşamda görüşlerini dile getirme kabiliyetleri yüksektir. Rengarenktirler, kuşaklar arasında farklılıkları en zengin nesildir. Sporu sporcu olmak için değil, bireysel beklentiyle, sağlıklı yaşam için yaparlar. Sanata kültürlü olmak için değil, akranları arasındaki rekabet nedeniyle yaklaşırlar. Zamanı çok iyi kullanırlar, aynı gün içinde hem çalışıp hem eğlenebilirler, ertelemezler, sıraya koymazlar.

    2000'den sonra dünyaya gelenlere “z nesli” deniyor. Bugün en büyüğü 18 yaşında… Diğer tüm nesillerden farklı olarak internet teknolojisiyle doğdular, oyuncak sevmiyorlar, ipad türevleriyle oynuyorlar, sosyal medya üzerinden sosyalleşiyorlar. Bebekliklerinden itibaren internet kullandıkları için, aynı anda üç beş konuyla ilgilenebilme yetenekleri var. Sinema seyrederken twitterdan mesaj atabildiği için, sizi dinlerken başka yere bakabilir, saygısızlık yapıyor zannedersiniz, halbuki kulağı sizdedir. Tüm nesiller arasında fikirleri en çabuk tüketen nesildir, çok beğenirken, hemen ertesi gün sıkılabilir. Geleneksel yöntemlerle eğitebilmek çok zordur, eğitiminin önemli bölümünü internetten aldığı için, neyi bildiğini neyi bilmediğini kestiremezsiniz.

    Toplum, böyle bir şey. Devinim halinde sürekli gelişiyor, farklılaşıyor, alışkanlıklar beğeniler istekler beklentiler davranışlar değişiyor.

    Sen kafayı takmışsın, x y z, hepsini komple “imam” yapmak istiyorsun.*Nesiller arasındaki farklılığı sadece “dindar nesil” veya “dindar olmayan nesil”den ibaret sanıyorsun.

    Yedi defa milli eğitim bakanı değiştirmene rağmen, habire sınav sistemini değiştirmene rağmen, çocukları neredeyse zorla kolundan tutup kaydetmene rağmen… İmam hatiplerin yarısından fazlasının boş kalma sebebi bu.

    Kontenjanı sınırlı tutarak, nitelikli öğrenci alınan, gönüllülük esasıyla çalışan imam hatip sistemini, herkese zorla dayatılan, hobaraaa diye girilen, akademik başarısı yerlerde sürünen, mütedeyyin ailelerin bile fellik fellik kaçtığı bir sistem haline getirmenin sebebi, bu.

    Memleketin bütün okullarını imamlaştırayım derken…
    Aslında imam hatipleri imha ettiğini farketmeme sebebin de bu.


    Yılmaz Özdil
  • 1940'lı 50'li yıllarda dünyaya gelenlere “baby boomer” deniyor. Amerikalıların icat ettiği bir terim… İkinci Dünya Savaşı bitiyor, geleceğe dair umutlarda çiçekler açıyor, adeta dünyada yeniden hayat başlıyor, doğum hızında “patlama” yaşanıyor, yani “baby boom” oluyor. Baby boomer nesline ait insanlarımız, şu anda 60'lı 70'li yaşlarını sürüyor. Ortak özellikleri teknolojiden uzak olmaları… Yetişme çağlarında, evlerinde işlerinde, hayatlarını kolaylaştıracak cihazlar yoktu, kendi işlerini kendileri yapmaya alışıktırlar. Yaşamak için çalışmadılar, çalışmak için yaşadılar, iş sadakatleri inanılmazdır. Hem çocuklarına, hem ana-babalarına bakmak zorunda kalan nesildiler. Mecbur insan'dılar. Kanaat etme duyguları yüksektir.

    60'lı 70'li yıllarda dünyaya gelenlere “x nesli” deniyor. Şu anda 40'lı 50'li yaşlarını sürüyorlar. Otoriteye uyumlu ebeveynler tarafından yetiştirildiler, bu yüzden otoriteye saygılıdırlar, aidiyet duyguları yüksektir. Disiplinlidirler. İşlerinde sabırlıdırlar, çalışırlarsa, yükselebileceklerine inanırlar. İşleri, hayatlarının tamamını kaplar. Bu nedenle birden fazla işle meşgul olma yetenekleri pek yoktur, genellikle “hobim var” diyebilmek için hobi edinirler. Teknolojik icatların çoğuna bizzat şahitlik etmişlerdir… Bulaşık makinesinden bilgisayara, cep telefonundan sosyal medyaya, hemen hepsini, çocuklarıyla aynı anda görüp kullanmışlardır. İster istemez, teknolojiye adapte konusunda çocuklarının gerisinde kalmışlardır.

    80'li 90'lı yıllarda dünyaya gelenlere “y nesli” deniyor. Şu anda 20'li 30'lu yaşlarını sürüyorlar. Çağ atlayan nesil bu… Kuşaklar arasındaki farklılığın en fazla hissedildiği nesil… Bireysel özgürlüklerine düşkünler, ailelerini şüphesiz seviyorlar ama, aileden bağımsız olmak istiyorlar. Para, tapu, mal mülk biriktirmek için yaşamak istemiyorlar, güzel yaşamak için yeterince çalışmak istiyorlar. Bu nedenle, bir an önce yönetici olmak için, bir an önce kendi işlerini kurmak için, çok sık iş değiştiriyorlar. Ebeveynlerine göre çok daha iyi eğitimliler ve gerçekçiler, küt diye söylerler, acımasız eleştirirler. Otorite sevmezler, kendilerine kural dayatılmasına katlanmazlar. Saçmalığa tahammül edemezler, kendilerinden yapılması istenen bir işin saçma olup olmadığı, yapılmaya değer olup olmadığı, hayati önemdedir. Sosyal medyanın kendilerine verdiği sanal özgürlük sayesinde, günlük yaşamda görüşlerini dile getirme kabiliyetleri yüksektir. Rengarenktirler, kuşaklar arasında farklılıkları en zengin nesildir. Sporu sporcu olmak için değil, bireysel beklentiyle, sağlıklı yaşam için yaparlar. Sanata kültürlü olmak için değil, akranları arasındaki rekabet nedeniyle yaklaşırlar. Zamanı çok iyi kullanırlar, aynı gün içinde hem çalışıp hem eğlenebilirler, ertelemezler, sıraya koymazlar.

    2000'den sonra dünyaya gelenlere “z nesli” deniyor. Bugün en büyüğü 18 yaşında… Diğer tüm nesillerden farklı olarak internet teknolojisiyle doğdular, oyuncak sevmiyorlar, ipad türevleriyle oynuyorlar, sosyal medya üzerinden sosyalleşiyorlar. Bebekliklerinden itibaren internet kullandıkları için, aynı anda üç beş konuyla ilgilenebilme yetenekleri var. Sinema seyrederken twitterdan mesaj atabildiği için, sizi dinlerken başka yere bakabilir, saygısızlık yapıyor zannedersiniz, halbuki kulağı sizdedir. Tüm nesiller arasında fikirleri en çabuk tüketen nesildir, çok beğenirken, hemen ertesi gün sıkılabilir. Geleneksel yöntemlerle eğitebilmek çok zordur, eğitiminin önemli bölümünü internetten aldığı için, neyi bildiğini neyi bilmediğini kestiremezsiniz.

    Toplum, böyle bir şey. Devinim halinde sürekli gelişiyor, farklılaşıyor, alışkanlıklar beğeniler istekler beklentiler davranışlar değişiyor.

    Sen kafayı takmışsın, x y z, hepsini komple “imam” yapmak istiyorsun.*Nesiller arasındaki farklılığı sadece “dindar nesil” veya “dindar olmayan nesil”den ibaret sanıyorsun.

    Yedi defa milli eğitim bakanı değiştirmene rağmen, habire sınav sistemini değiştirmene rağmen, çocukları neredeyse zorla kolundan tutup kaydetmene rağmen… İmam hatiplerin yarısından fazlasının boş kalma sebebi bu.

    Kontenjanı sınırlı tutarak, nitelikli öğrenci alınan, gönüllülük esasıyla çalışan imam hatip sistemini, herkese zorla dayatılan, hobaraaa diye girilen, akademik başarısı yerlerde sürünen, mütedeyyin ailelerin bile fellik fellik kaçtığı bir sistem haline getirmenin sebebi, bu.

    Memleketin bütün okullarını imamlaştırayım derken…
    Aslında imam hatipleri imha ettiğini farketmeme sebebin de bu.

    --
    YILMAZ ÖZDİL
  • "Delikanlı, yüzünü bile göremeden sevdiği yavuklusuna aşkını, ilan etmek için penceresi önüne bir parça kömür, bir limon, bir de kuru ekmek bırakır.
    Kömür, 'Aşkından yandım kavruldum' demektir.
    Limon, 'Sevdanla sararıp soldum.'
    Kuru ekmek ise 'Yeter ki kavuşalım, ömrümce kuru ekmek yemeğe razıyım.'" (Refik Halid Karay'ın Üç Nesil, Üç Hayat Kitabından)  
  • Emevilere Karşı diğer bir Cephe: Köktenciler

    Emevilere karşı en ciddi muhalefet cephelerinden birisi, onların inanç, ibadet ve muamelât alanındaki bazı görüş ve uygulamalarını bidat kabul edip tekrar saadet asrı (altın çağ) veya selef-i sâlihîn olarak gördükleri Hz. Peygamber, sahabe ve sonraki kuşak (tâbiîn) dönemine dönmek isteyenlerden oluşuyordu. Problemlerin çözümünü geçmişin geleneksel hayat biçimlerinde (Asâr) veya sünnet adı verilen dinî tecrübede arayan bu kesim Abbasîler döneminde güçlü bir taraftar kitlesi edindi. Dinin anlaşılmasında zahirî bir söylemi öne çıkaran ve lafız-mânâ ilişkisinde lafzı önceleyen, dinî nasslarda mecazı reddeden, akla, kelâm ve felsefeye karşı yoğun bir mücadele içine giren bu kesim Hadis Taraftarları olarak isimlendirildi. Başta İmam Mâlik ve taraftarları, Ahmet b. Hanbel ve taraftarları, İmam Şafiî ve taraftarları bu grubun içerisinde yer aldı. Bu hareket Abbasîlerin ilk yüzyılında ve Mutezilenin mahkûm edildiği yıllarda, “selef-i sâlihîn” adını verdikleri altın çağı Hz. Peygamber ve sonrasındaki ilk üç nesil ile sınırlandırdı. Bundan sonraki nesiller ve tarih, onlara göre, her geçen gün daha kötüye gitmekte ve kıyametin kopmasını hazırlayan olumsuz alâmetlere sahne olmaktaydı. Kötü gidişattan Müceddid veya Mehdi yoluyla kurtulma fikri bu kesimler arasında da büyük ilgi gördü. Bu beklentilerin meşrulaştırılması için Mehdilik ile ilgili rivayetler, 9. asırdan itibaren hazırlanan hadis külliyatına girdi. Bu dönemin dinî tecrübesi ile ilgili veriler hadis, sünnet veya âsâr adı altında toplanarak zengin bir edebiyat oluşturuldu. Bu kesimler, zengin edebiyatları ve daha sonra bazı siyasilerin desteği ile Ehl-i Sünnet’in toplumsal tabanını oluşturan halk kitlelerini ve onların İslâm yorumlarını derinden etkiledi. Gelenekçi-Muhafazakâr kanat, bir dönem Abbasî devletinin din politikalarına karşı olduğu kadar Ebu Hanife reyciliği ve Mutezile akılcılığına da karşı oldular. Bedevi toplumunun kültürel izlerini taşıyan Hâricîlik ile Arap kültürünün etkisinden kurtulamayan ve metnin zâhirine sıkı sıkıya bağlı kalan Hadis Taraftarları, iman anlayışı, bazı noktalarda Müslümanları tekfir, ibadetlerin terki hâlinde zora başvurma ve güç kullanma konularında birbirine yakınlaştılar. Nassları anlama ve hayatı yaşamada lafızcı ve şeklî bir anlayışı savunmaları dolayısıyla her iki söylemi, Zahirilik adı altında birleştirmek mümkündür. Hâricîlik, Emeviler döneminden sonra bir çözüm yolu olmaktan çıkmış ise de Zâhiriliği esas alan ve şiddete başvuran kesimler hep olmuştur. Özellikle Hanbelilik, Zahirî anlayışın en aşırı uçlarında yer alan ve zaman zaman şiddete başvuran bir harekete evrilmiştir. 18. asırda ortaya çıkan Vehhabîlik ve günümüzdeki Selefi akımları da böyle bir evrilmenin sonucudur.

    Sönmez KUTLU
  • İncelemeye başlamadan önce başlıkta da belirttiğim gibi; konu seçimi yaparken Psikoloji kelimesi yoktu. Kitap da günümüzün nesli, koca bir nesilden bahsetmektedir. Bu yüzden okuyup paylaşmanızı istiyorum. Maksat konu seçimine Sosyoloji-Psikoloji alanı da eklensin. Neden eklenmediği hâlâ zihnimde bir muamma. Felsefe var da neden Sosyoloji ve Psikoloji yok... Bu tepki yazısından sonra incelememize başlayalım haydi bismillah...

    Ben Nesli kitabını ilk keşfim, başka bir kitabı okurken muhtevasında kitapla ilgili alıntı yapmasıyla oldu. Sonra dedim ki, ben bu kitabı kesin okumalıyım. Hakikaten günümüzün gençleriyle ilgili olan Ben Nesli dediğidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, bu nesli a'dan z'ye kadar yaşayışını ele almıştır. Sadece Psikolojik alanda değil, bunu yaparken de Sosyolojik alanla mündemiç etmiştir.

    Kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, birçok gazete ve köşe yazarlarının ilgi odağı olmuştur: Akşam, Hürriyet, Gerçek Hayat, Taraf...

    "Düşünce yapımız, ideolojimiz veya inancımız ne olursa olsun, geleceği tehlikede olan söz konusu "varlıklar", canımız, cananımız, bizim çocuklarımız...
    (Psikiyatr Dr. N. Mustafa Merter [Türkiye Benötesi Psikoloji Derneği Başkanı
    Üsküdar, Ocak 2009] ) sayfa dokuzdaki bu alıntıyı olur okumaz bir kez daha iyi bir kitabı keşfettiğimin haklı gururumu yaşıyordum. Aynı zamanda tüylerim diken diken oluyordu. Ne oluyoruz... Nereye gidiyoruz veya gidiyolar...

    Kitap her ne kadar Amerika toplumunu anlatmışsa da bize çok yakın özellikleri barındıran yaşamlarına satır aralarında tanıklık ediyoruz. Bu yüzden önyargılı okumayın. Özellikle de ebeveyn ve ebeveyn olmaya yakın insanlar okumalı. Koca bir nesil geliyor ardımızdan, bizle beraber. Kitapta üç nesilden bahsediliyor aslında 2. Dünya Savaşı'nın olan nesil, 1960 nesli ve günümüz Ben Nesli...

    Çeşitli istatistik verileri ortaya koyarken bu üç nesli karşılaştırarak geçmişten günümüze insan yaşayışlarının ve tavırlarının panaromasını gözler önüne serer. Eskiden insanlar birbirleri için yaşarken çağımızın vebası olan Ben'i düşünerek narsizm gibi bir tehlikeye gark oluyorlar. Artık kimse kimseyi düşünmüyor. Bir soru sorulunca cevabında o kişinin hesabına nasıl geliyorsa öyle veriliyor. Eskiden bir grup veya cemaat diyelim; onlardan birine bir soru sorulduğunda cevabı cemaatin uygun görmesi, diye cevaplandırılırdı. Şimdilerde ise kendi duygu ve düşüncelerini temel alarak veriliyor cevaplar.

    İşte kitap bu cevapları veren bireyleri kimler yetişirdi... işte tam da bunun peşindedir. Medya... filmler... şarkılar... kitaplar... bunların tek tek analizini yaparak açıklamıştır. Hakikaten de öyle oluyor bu işler. Nesil yetişirken sağdan-soldan duyduklarını yapmazsa nereden gelir bu düşünceleri... uzaydan mı... (Uzaydan geldi diyenler devam etsin)
    Hep kendini düşünme vardır bu nesilde. Benim kariyerim... benim param... benim hayatım... Bu şekilde yoz yaşam sürüyoruz malesef. Bu şekilde toplumumuzu yıkıyoruz. Oysa ki insan çoğu zaman tek başına yemek dahi yiyemez. Nice cimri insanlar topladıkları paraları yemeden ölüp gittiler. Hakikaten de bu durumla bu neslin durumunun birbirinden hiçbir farkı yok. Yalnız hiçbir şey hiçbir zaman olmaz.

    'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' mantığı da vardır bu nesilde. Ve boş düşüncelere dalma da vardır. Siyasetle ilgilenmez. 'Ben tek başına neyi değiştirebilirim ki' demekle yol tutar hayatında. İşte asıl mesele de bu: sen tek başına değiştiremezsin. Hele bir grup bilinci kazan, hele bir kendini değil de insanlığı düşün. İşte o zaman farkı görürsün. Sosyoloji Nedir (Joseph Fichter) kitabında da yazar: "İnsanların içinde gizil güçler vardır. Bu gizil güçler birkaç kişiyle,(toplumla) yaşamaya iter." Hakikaten de öyle bizler toplumla yaşamaya mecburuz. Münzevi hayat insan fıtratına aykırıdır. Aile yapısını bu şekilde yok ediyorlar veya ediyoruz; diyeyim.

    Ben Nesli'nin karşı cinsleriyle ilişkilerini de ele almıştır bu kitap. Artık kürtajlar yasallaşmış. Çocuk yapmak karara bağlanmıştır. Evlenmeden birliktelikler çoğalmış... son dediğime dikkat edin! Evlenmeden birliktelikler... birliktelikler... birlikte... Bunun tehlikeli olduğu farkına varmamışsanız biraz yardımcı olalım. Eğer bu birlikteliklere çekidüzen verilmezse aile kavramı yok olur. Nasıl mı... Bunlar aynı evde yaşayacaklar ve çocukları da olacak evlenmeden(ki olan da var bayağı). En basitinden erkek olan evi terk ederse... Alın size babasız bir çocuk. Babasız büyüyecek. Ki ben Amerika'da öyle olan çok insan tanırım. Shaquille O'Neal(emekli olan ünlü basketçi) da onlardan biri. Nafaka hakkı yok. Çocuğa miras yok. Baba şefkati yok. Aile yok... toplum yo...

    Tekrar edecek olursak... Yeni bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bizim toplumumuza yansıması an meselesi. Bizler bunlara izin vermemeliyiz. Çocuklarımızı ahlakî değerlerini öğretip toplumla yaşamaya adapte olan bireyler halinde yetiştirmeliyiz. Kitabın son bölümünde kendince çözüm önerileri sunmuştur yazar. Bazıları benim de kafama yattı. Kendisine çok teşekkür ederim yazarın. Hakikaten beni aydınlattı. Bilmediğim konular da vardı. Artıl bildiğim konular oldu. Bayağı kütüphane gezmiş bu kitabı telif etmek için. Araştırma yapmak için çok kitap tozu yutmuş kendisi. Koca bir nesilden bahsediyor, kolay mı... Kitabı okuyun mutlaka. Canınız sıkılsa da...
  • Memleketin en ücra köşelerinden birinde, denizin kenarında bir ev vardı. Bu ev, yanındaki yoldan geçenlerin dönüp bir daha bakmasına sebebiyet veren bir içtenlikle kurulmuş, ilkbahar ve yaz mevsimlerinde bahçesindeki rengarenk ağaçların, üzerlerinden böceklerin ayrılamadığı çiçekleriyle o yerleşim yerinin en havalı, vazgeçilmez eviydi. Bu evde yaşayan adam;
    Kır saçlarıyla, buruşuk elleriyle, orta sayılabilecek boyuyla adı Ziya olan bir adamdı.
    Ziya bey, sabah erken saatte kalkar, bahçesinin işleriyle uğraşır, ağaçlarının gövdesini okşar, çiçeklerini sular, kahvaltısını yapar daha sonrada evinin balkonuna çekilirdi. Deniz kokusu getiren yumuşak rüzgârın eşliğinde kahvesini yanına alır kitap okumaya başlardı. Her gün bir kitap bitirme sözü vermişti kendisine, her ay düzenli olarak birçok kitap sipariş eder birini bitirmeden diğerine asla geçmezdi.
    Eskiden öğretmenlik yapmış olan bu adam, birçok nesil yetiştirmişti. Yetiştirdiği kimi öğrenciler hayatın içerisinde kaybolmuşlar dibe çökmüşler, kimileri hedeflerini takip etmişler azim ile bu hedeflere yönelerek onları altüst etmişlerdi.
    Her yaz muhakkak aileleri ile bu sevimli tatil beldesine gelen öğrencileri, Ziya beyi de ziyaret ederler, uğramadan asla geçmezlerdi. Geçen yaz, öğrencilerinden Ahmet, hocasını ailesi ile birlikte ziyaret etmiş, büyümüş milletvekili olmuş, Ziya beyin karşıt siyasi görüşünü savunduğu için tatlı bir siyasi konuşma yapmışlardı. Güzel bir yemekten sonra bahçesinden, çocuklarına elma, çilek ve erik vermiş, onları yolcu etmişti.
    Ziya bey karısını bundan beş yıl önce kaybetmişti. Beyin tümörü teşhisi koyulan Ferhunde, bu acıya ancak beş yıl dayanabilmiş, kocasını bu acımasız dünyada yalnız bırakmıştı. Ziya bey, bu olanları unutmaya çalışıyor, zamanını işlerle meşgul ediyor, en önemlisi de tek arkadaşları olan kitaplara içini döküyordu.
    Gözlüklerini takmış, kahvesini muhteşem deniz manzarası eşliğinde, rüzgârın getirdiği o dayanılmaz deniz kokusunu soluyarak kitap sayfalarını çeviren bu yaşlı adam; Sabahattin Ali`nin Kuyucaklı Yusuf`unu okuyordu. Ruhu şâd olsun, ne güzel de yazmıştı. Her sayfasında ayrı bir hüzün, ayrı bir dram yatıyordu bu kitabın…
    Kahvesinin son yudumunu almıştı ki içerideki telefon çalmaya başladı. Ziya bey, kitabını masanın üzerine koyarak telefona doğru yöneldi. Büyük bir salonun içerisinde, eski model kanepelerin tam ortasında duran sehpanın üzerindeki telefona elini uzatarak ses verdi;
    ‘’Buyurun?’’
    ‘’Baba?’’ içini bir anda hüzün sardı Ziya beyin. Arayan kızı Filizdi. Yıllar önce annesi daha sağlıklı iken okumak için üniversiteye gitmiş, bir daha da geri dönmemişti. Çok uğraşmışlar, onu bulmak için başvurmadıkları yol kalmamıştı. Sesi titreyerek, yanı başındaki koltuğa oturdu Ziya bey;
    ‘’Filiz! Sen misin kızım?’’
    ‘’Benim baba, -ağlıyordu- nasılsın baba, seni çok özledim.’’
    ‘’Bende seni çok özledim kızım. Nerelerdeydin bunca zaman, yıllarca seni aradık be kızım!’’ sesindeki titreme tüm vücuduna yayılmıştı bu koca adamın. Koca nesli düzene oturtmuş, eğitmiş bu adam, kızını eğitememişti.
    ‘’Biliyorum baba, her şeyi açıklayacağım. Yarın geliyorum. Beni bekle baba, anlatacaklarımı duyduğunda sende bana hak vereceksin.’’ Telefonu kapattı. Ziya bey, kulağında telefon, yerinde öylece kaldı. Dakikalarca, saatlerce kıpırdayamadı.
    Ertesi gün olduğunda saat 11:32`yi gösteriyordu. Ziya beyin gözleri sürekli bahçelerinin kapısında, ardından giden yoldaydı. Herhangi bir araba sesi geliyor mu diye kulaklarını kabartmış dinliyordu.
    Aradan geçen on dakikadan sonra araba sesi duydu. Hızlı adımlarla, bahçenin kapısından çıkarak yola baktı. Bir yılan misali düz olan bu yoldan taksi geldiğini gördü. Elleri titremeye başladı, aradan geçen 12 koca yıldan sonra, kızını yine görecekti. Onu son gördüğünde, sarı saçları, yemyeşil gözleri, artık bir kız olduğunu gösteren göğüsleri ile bahçesindeki en güzel çiçeğe benziyordu.
    Şuan nasıl olmuştu acaba? Başına ne gelmişti, vücuduna herhangi bir zarar gelmiş miydi? Bıraktığı gibi mi duruyordu? Bu sorular kafasını kurcalarken taksi kapının önünde durdu. Arka kapı açıldı ve Filiz arabadan indi. Ziya bey ağlıyordu, o kadar içten ağlıyordu ki, Filiz de dayanamadı kendini bıraktı. Babasına koşarak sarıldı, öyle içten sarıldı ki yılların getirdiği özlem o anda en az seviyeye inmiş gibiydi.
    Babası, kızının yanaklarını öpüyor, saçlarını okşuyordu. Tam bu sırada Ziya bey arabadan bir kişinin daha indiğini gördü.

    İlk olarak küçük ayakları göründü, daha sonra minicik bedeni. Karşısında henüz 5-6 yaşlarında olan küçük bir kız duruyordu. Sarı saçları, yeşil gözleri ile tıpkı kızının kopyasıydı. Utangaç gözler ile dedesine bakıyordu. Annesinin bacakları arkasına geçerek, elini tuttu. Yeni geldiği bu ortamdan, en önemlisi de ilk kez gördüğü bu adamdan çekiniyordu.
    Filiz, gözlerini ellerinin tersiyle sildikten sonra;
    ‘’Tanıştırayım baba, torunun Zeynep!’’ Cümlenin başlangıcı ile bitişine kadar olan sürede Ziya bey, öyle bir hisse kapılmıştı ki bir müddet hiçbir şey söyleyemedi. Kendini toparladıktan sonra, kızın hizasına çömeldi. Kıza dikkatli bir şekilde bakarak;
    ‘’Şimdi bu, bu kız benim torumun mu?’’
    ‘’Evet baba, öz be öz torunun.’’
    Ziya bey, küçük kızı kendine çekerek sımsıkı sarıldı. Kızın burnunu, alnını, yanaklarını her tarafını öpücük yağmuruna tutarak sarılıyor, hüngür hüngür ağlıyordu. Filiz, kendini toparlamıştı ki bu görüntü karşısında yeniden gözyaşlarına hâkim olamadı.
    İçeri geçmişler, yemeklerini yemişler, Zeynep dedesi ile şakalaşmış, oyunlar oynamış ona alışmıştı. O kadar alışmıştı ki artık Ziya beyi, ‘’Dede’’ olarak çağırıyordu. Akşam olduğunda küçük hanım yatmıştı. Baba-kız deniz manzarasına bakan balkonda oturuyorlar, susuyorlardı.
    Filiz, manzaraya bakıyor, derin bir nefes alarak deniz kokusunu içine çekiyordu. Elindeki kahvesini de yudumlamayı unutmuyordu.
    ‘’Çok özlemişim baba, o kadar çok özlemişim ki sana anlatamam.’’ dedi. Ziya bey, kızına dönerek gülümsedi.
    ‘’Bende seni çok özledim kızım, o kadar yıl geçti, bu evden çıktın bir daha geri dönmedin. Bunca yıl ne yaptın, ne içtin, nasıl yaşadın. Nerelerdeydin be kızım?’’
    Filizin içini saran bir ürperti, sıkıntı baş gösterdi. İçini çekti, çok pişman olmuşçasına sözlerine başladı;
    ‘’Biliyorum baba, sizlere çok haksızlık yaptım. Özellikle sizi merakta bırakmak size yapılmış olan en büyük ihanetti.’’ Sustu. Anlamsız bir susuştu bu, uzaklara dalmış dakikalarca konuşmadı. Ziya bey, konuşmasını o kadar çok merak etmişti ki, manzaraya karşı duran sandalyesini ona çevirmişti. Filiz, cesaretini topladıktan sonra tekrar sözcükleri sıraladı;
    ‘’Üniversiteye başladığımda her şey çok normal gidiyordu baba. Derslerime giriyorum, dışarı çıkıyorum eğleniyorum. Derslerimi ihmal etmiyor, sınavlarımı başarıyla geçiyordum derken ona rastladım, Çağatay… Uzun boylu, esmer tenli, özenle yapılmış saçlarıyla beni mest eden adam. Bana bakışlarını ilk olarak yakaladığım zaman, içimi öyle bir heyecan sardı ki birden ayağa kalkıp sınıftan çıkmak zorunda kaldım. Bir süre bakıştıktan sonra artık konuşmanın vakti gelmişti. Kızlarla sohbet ederken, yanıma geldi. Konuştuk, saatlerce konuştuk. Beni ona çeken bir şey vardı, adını koyamadığım bir şey. Zaman geçtikçe ona âşık oldum. O da beni seviyordu bunu biliyordum. Tek eksiğimiz sisteme karşı çıkmasıydı, iktidarda ki partiyi sürekli eleştiriyor, üniversite içinde, toplum içinde sürekli protesto ediyordu. Üniversitenin solcu kesimiymiş. Sürekli kavga ediyorlar, birilerini protesto ediyorlarmış, polislere taş atıyorlarmış onlarla mücadele ediyorlarmış. Kızlar beni uzak durmam konusunda uyardı ama aşkın böyle ihtimallere yer verme gibi bir lüksü yok. Vazgeçemedim. Bana evlenme teklifi etti, sadece üç kişiden oluşan bir nikâhtan sonra evlendik. Kalabalık olmaması gerekiyormuş, özel işleri varmış onları yoluna koyunca sana öyle bir düğün yapacağım ki aklın hayalin duracak diyordu. Ne size haber verdim, ne size telefon açtım. Numaramı değiştirdim, yurdumdan çıktım. Eve yerleştik, polisler kocam artık ne yaptıysa onu arıyorlardı, her gün eve geliyorlar onu soruyorlar evi arıyorlardı.’’
    ‘’Peki bize niye gelmediniz kızım?’’ diye sordu Ziya bey, Filiz gülümseyerek babasına baktı, eline uzanarak onu tuttu ve öptü.
    ‘’Seni de annemi de böyle bir karışıklığın içine atamazdım baba. Size gelsek buraya da gelecekler sürekli sorun çıkaracaklardı. Bu işe sizi de dahil edemezdim. O yüzden sizle iletişimde olmayı kestim. Her şey normalleşene kadar, her şey rayına oturana kadar sizinle görüşmeyecektim. Çağatay, bir gün eve geldi, harap bir halde üstü başı kan içinde, yüzü mosmor. Günlerce yatakta yattı, sorguya çekmişler, çok hırpalamışlar. Ne çektiğini, neler yaşadığını hissetmeye kalksak yanından bile geçemeyiz.
    Bir hafta yattı, doğrulamıyor bile, gözlerini yumdu bir daha hiç açmadı. O sıra Zeynep`e hamileydim. Ona bunu söylememiştim. Kocam ölmüştü, karnımdaki kızımızı bilmeden, öğrenemeden göçüp gitmişti bu dünyadan.’’
    Ağlamaya başladı, dizlerini yüzüne kadar çekmiş, başını onlara dayamış ağlıyordu. Ziya bey, sandalyesini kızının tam yanına çekti. Ona sarıldı, başını, kızının başına dayayarak bir süre durdular. Filiz, kendini toplar toplamaz devam etti;
    ‘’Zeynep doğdu, onu bu yaşa kadar büyüttüm. Babasının kim olduğunu asla bilmedi. Fotoğraflarını, giysilerini ondan kalan ne varsa hepsini attım. Sıfırdan hayat çizdim kendime, o sıra sizi aramaya koyuldum ki haber aldım. Annem vefat etmiş. Benim biricik anam ölmüş, al sana bir çıkmaz yol daha. Al sana bir uçurum daha. Annemin cenazesine geldim. Gizli gizli arkanızdan anneme baktım, benim yumuşak elli annemin, gözleri yemyeşil olan annemin mezara girmesini izledim. Arkamı döndüm kayboldum.
    Daha fazla dayanamadım, bunu sana daha fazla yapamazdım baba. Kararımı verdim, Zeynep`in de ellerinden tutarak yola çıktım. Otogarda seni aradım, haber verdim. Şimdi buradayım işte baba. Senin merhametine sığındım, affetmene, o koca kalbine sığındım. Beni affedebilecek misin baba? Torununa dedelik yapacak mısın?’’
    Ziya bey, anlatılanlar karşısında mezara girmiş de tekrar çıkmış gibi hissetti kendini. Kızının kendisine öyle bir bakışı vardı ki, hayatta en dibe çöken insanlardan bile aşağıdaydı. Hayatta düşülebilecek en son noktaydı. Filizi, biricik kızı, bir zamanlar bahçede birlikte oynadıkları, bahçeye aşık bu kızı ona öyle bir bakıyordu ki Ziya bey, ölseydim de bu anları yaşamasaydım, kızımı böyle görmeseydim diye düşünüyordu.
    ‘’Tabii ki kızım. Tabii ki benim meleğim.’’ Diyerek sarıldı kızına. Öyle bir sarıldılar ki, tüm düşmanları toplansa onlara saldırsa, ayırmaya çalışsa hepsi yerle bir olacaktı.
    Ertesi sabah olduğunda, güzel geçen bir kahvaltıdan sonra dedesi, torununu merkeze indirmeye karar verdi. Torunu ile sahili gezecekler, ona pamuk şeker alacak, lunaparka götürerek onu eğlendirecekti. İkili, rengarenk çiçeklerin arasından, büyük ağaçların gölgesinden geçerek bahçe kapısına ulaştılar. Zeynep annesine, Ziya kızına el sallayarak arabaya bindiler ve merkeze doğru yol aldılar.
    Dolambaçlı yollardan, iki kenarı da ormanlık olan bu merkez yolundan inmişlerdi. Arabalarını park ederek bir güzel eğlendiler. Lunaparka gittiler, pamuk şeker yediler, deniz kenarında oturdular sohbet ettiler. Zeynep, artık tamamıyla dedesine alışmıştı. Ona her seslenişinde; ‘’Dede’’ diyor, onun sözünden çıkmıyordu.
    Akşam olduğu bu vakit, bu küçük yerleşim yerine, tatil beldesine öyle güzel bir hava çöker ki bunun kanıtını binlerce insanın sahil kenarına inerek sohbetler ettiğini, çekirdek çitlediklerini, küçük çocukların parklarda koşuştuklarını gördüğünüzde anlayabilirsiniz. Birde rüzgâr, o deniz kokusunu sizin burnunuza kadar getiriyor, bedeninizi yumuşak dokunuşla sardıktan sonra geçip gidiyorsa, işte o zaman Dünya`da hâlâ yaşanacak bir şeylerin olduğunu anlarsınız.
    Ziya beyin, oturduğu yerin bu saydıklarım içinde bir fazlalığı daha vardır. O da yüksek kesimde olduğu için, muhteşem manzarası yetmezmiş gibi, havanın daha ılık ve soğuk olmasıdır. Kışın çekilmez, yazın tadından yenmez. Baharda ise, kur yatağını, yat aşağı o derecedir. Dede-torun arabadan inmişler, bahçe kapısından içeri girmişlerdi. Ziya beyin yüzündeki gülümseme, bir anda yok oldu. Evin ışıkları yanmıyordu, bahçede sessizlik hâkimdi. Ortamda işitilen tek ses; Yumuşak rüzgârın ağaçların yapraklarını sallandırmasıydı. Çiçekler, hafif şekilde yana yatıyorlar, geri eski hâllerine dönüyorlardı.
    Ziya beyin, tahmin ettiği olmamıştı umarım. Zeynep olaya anlam veremiyor sadece dedesine bakıyordu. Ziya bey, titremeye başlayan adımlarıyla evin kapısına yürüdü. Kapının gıcırtısı eşliğinde içeri girdi, ışıkları yaktı. İçeri seslendi ama hiçbir cevap alamadı. Balkona çıktı, masanın üzerinde bir mektup buldu. İşte olmuştu, Ziya beyi tekrar en dibe çekecek olan şey oluyordu. Mektubu eline aldı, zarfını açtı, okumaya başladı;
    ‘’Babacım, canım babam benim. Koca yürekli, koca kalbi olan dev adam. Kızın Filiz yine gidiyor. Yine kaçıyor, her zaman yaptığı gibi. Kızın çok hasta baba, hastalık tüm vücudunu yiyip bitiriyor. Bir gün tamamen dur diyecek bana ve duracağım. Nefes alışlarım zorlaşıyor, saçlarım dökülmeye başlıyor.
    Gece ansızın bastıran bir ağrı kızını, küçük filizini yiyip bitiriyor. Benden sana kalan tek şey; Şuan senin yanında duruyor, sana anlamsız bir şekilde bakıyor. Torunun Zeynep… Ona baktıkça beni hatırla baba, beni nasıl sevdiysen onu da öyle sev.
    Gidiyorum, nereye gittiğimi bilmeden. Belki de yolda bu hastalık bana dur artık diyecek. Bilemiyorum, anneme gidiyorum baba, yumuşak ellerini tutmaya gidiyorum, yanaklarını öpmeye gidiyorum.

    Ona kendimi affettirmeye gidiyorum babacım. Kendine iyi bak, Zeynep`i benim için öp, yavrumu biricik kızıma yaptığım bu haksızlıktan dolayı kendimi hiç affetmeyeceğim. Hoşça kal kızım, hoşça kal babacım. Filiz`in yaşamı burada biter, Filiz yine kaçar!’’
    Kızınız Filiz…
  • Yeni bitirdim ,oldukca etkileyici bir roman benim sevdigim turden. hemen hemen uc nesil suren hikayeler genelde cok sevdigim tarzdir. Burdaki hayat mucadelesi , aile sorunlari, kisisel ve toplumsal sorunlar, yazarin agzindan öyle guzel anlatilmiski nerdeyse roman bitmesin istiyorsunuz. yazarin diger eserlerinide okumaya devam edecem. basit ask hikayeleri degil bence.Cok sey var icinde tabiki eger biz degerlendirebiliyorsak.