Geri Bildirim
  • Yeni bitirdim ,oldukca etkileyici bir roman benim sevdigim turden. hemen hemen uc nesil suren hikayeler genelde cok sevdigim tarzdir. Burdaki hayat mucadelesi , aile sorunlari, kisisel ve toplumsal sorunlar, yazarin agzindan öyle guzel anlatilmiski nerdeyse roman bitmesin istiyorsunuz. yazarin diger eserlerinide okumaya devam edecem. basit ask hikayeleri degil bence.Cok sey var icinde tabiki eger biz degerlendirebiliyorsak.
  • "Delikanlı, yüzünü bile göremeden sevdiği yavuklusuna aşkını, ilan etmek için penceresi önüne bir parça kömür, bir limon, bir de kuru ekmek bırakır.
    Kömür, 'Aşkından yandım kavruldum' demektir.
    Limon, 'Sevdanla sararıp soldum.'
    Kuru ekmek ise 'Yeter ki kavuşalım, ömrümce kuru ekmek yemeğe razıyım.'"
  • Kitaplığımı karıştırırken, arada sıkışıp kalmış İlhan İrem’ in Pencere, Köprü ve ötesi adlı kitabının ilk baskısını görünce kelimenin tam anlamıyla ‘’Çocuklar gibi şen’’ oldum. Ehh tekrar okumadan olmazdı. Çünkü 1980’ li yılların ortalarında üniversite öğrencisi olacaksın da İlhan İrem’ in şarkılarını dinlemeyeceksin. Sevmeyebilirsiniz; ama,
    Sazlıklardan havalanan, bir ördek gibi sesin
    Ürkek şaşkın kararsız, duyuyorum
    Ve sen bir gökkuşağı kadar, güzelsin
    Rengarenk ve az sonra gidecek, görüyorum...
    Ve ben yağmurlar altında bir yolcu,
    Islak yorgun tutkulu, yürüyorum...
    Sensiz, ben yolumu bulamam....sözlerinden oluşan ''Ayrılık Akşamı'' şarkısını duymamanız mümkünmü? Bu şarkının sözlerine dudak bükenler olduğu gibi İlhan İrem' in bu şarkıda ki ''betimleme'' yeteneğini kavrayanların sayısı da hiç az değildir.

    İlhan İrem şarkıcı, söz yazarı ve besteci kimliğinin yanın da söylemleriyle farklı bir yer de olan bir filozof belki de..… O dönemin belki de bu ülkenin değişmeyen ya da değişemeyen ‘’ya benimsin ya toprağın’’ anlayışından çok uzak bir ‘’sevgi’’ yi anlatıyor bizlere. Bir kişiyi seven, onun dışında tüm dünyaya kayıtsız kalmamalı bu durum sevginin yüceliği değildir. Akıllıca sevmek varken delice sevmek neden diye soran İlhan İrem çağın düşünce yapısının dışında kalan bu nedenle de dönem dönem içine kapanan bir sanatçı.
    Bu kitapta onun hayat yolculuğunun hikayesi aslında. Pencere…. Köprü …. Ve ötesi 1983 ve 1986 yılları arasında İlhan İrem’ in piyasaya sürdüğü ve ülkenin müziğinde çıtayı çok yükseklere çıkardığı bir dönemi bence. Senfonik pop müziğinin öncüsü. (Tabi burada müzik konusunda ki bilgimin iyi bir dinleyici olmaktan öteye gitmediğini de belirtmem gerek. ) Serinin son albümü. Ve ötesi...
    https://www.youtube.com/...42TJYjt4&t=2156s

    İşte bu üç albümün oluşum sürecinde İlhan İrem’ in iç dünyasını anlattığı aynı ismi taşıyan kitabı Pencere....Köprü.... Ve ötesi....1980 li yıllarda üniversite öğrencisi olan ben yaştakilere yakıştırılan ‘’kayıp nesil’’ yakıştırmasının, aslında o dönem gençliğine yapılan büyük bir haksızlık olduğunun da kanıtı :) :)
    Kitabın ilk bölümünde İlhan İrem bu üç albümünde ki felsefeyi yer yer düzyazı şeklinde, ama çoğunlukla hayat yolculuğunu neden, nasıl sorularıyla harmanladığı şiirlerle anlatmakta okuyucuya. Bu anlatım kitabın bir bölümünde de Nuri Kurtcebe’ nin harika çizimleriyle çizgi roman tadında çıkıyor karşımıza.
    Kitabın ikinci bölümün de İzzet Eti, Burak Eldem ve Adnan Özer’ in gözünden İlhan İrem anlatılıyor. İlhan İrem’ in kişiliğini, kaç kere yenildiğini ve kaç kere ayağa kalktığını sevgiye ve sevgiliye bakışını öğreniyoruz. İnsan olmanın İlhan’ ca felsefesini ve ölümlü olmanın sadece nefes almak olmadığını.
    ‘’Hit’’ olan şarkılar yaratan bir İlhan İrem’ den ‘’Metafiziğe’’ yönelen İlhan İrem’ e geçişin yolculuğu cümlesi ile kitabın özetini yapabiliriz aslında.
    1975 yılında Çıkardığı ‘’Kuklacı amca’’ şarkısı; gezegeni kirletenlere karşı bireysel olarak karşı çıkabilmenin özlemini anlatıyor mesela. Anlatıyor ama o yılların modası! gereği albüm hemen toplatılıyor tabi. Dinlemek isterseniz buyrun …https://www.dailymotion.com/video/xcgobq

    2009 yılında çıkardığı albümden bir parça olan’’ Benim adım İnsan’’ ı dinleyince İlhan İrem’ in felsefesini daha iyi anlıyorsunuz. Çocuklara yönelik bir albüm bu aslında. Bir çok isim var şarkı da . Kimler mi var. Buyrun ....
    https://www.youtube.com/watch?v=iGpyKs6Oz4Q

    Sevgiyi, Mutluluğu, paylaşmayı öğretecek İlhan İrem’ lere bu dünyanın çok ihtiyacı var. Hele bu çağda... İlhan İrem’ in devam eden yaşam yolculuğu nerelere varacak ben de merak ediyorum….
    Yıllar öncesinden okuduğum altını çizdiğim kitabı bugün ki aklımla tekrar okuyunca, gözümden kaçan , o yaşlarda yüreğime dokunmayan ama bugün beni çok etkileyen yeni satırlarım oldu altını çizdiğim. Eskiden okuduğumuz kitapları karıştırmalı ara ara, nereden gelip nereye gittiğimizi görmek için. Benim için sadece bir kitap değil di, 20’ li yaşlarımdı tekrar okuduğum. Olanlar olmuş şarkısında ki gibi ;
    Giderken bıraktığım
    Asmalar üzüm olmuş.
    Yerlerde bütün kollar
    Bütün bağlar bozulmuş.

    Ben mi yaşlandım yoksa
    Dünya mı alt üst olmuş?
    Ben gideli buralara
    Olanlar olmuş, olanlar olmuş.

    Ben mi gülmüyorum Tanrı'm?
    İnsanlar mı somurtmuş?
    Görmeyeli buralara
    Olanlar olmuş,olanlar olmuş....
  • Toprak Ana...Savaşın dehşetli ikliminin oradan oraya acımasızca savurmaya çalıştığı sancılı bir anne olan Tolgonay'in bağrından acımasızca koparilan yasamlarin destansı hikayelerine yutkunarak şahit olacaksınız .

    Savaş ...Hangi kelime onun hasarlarinin,yuttuklarinin,
    doymakbilmezliginin ,acimasizliginin ,
    gaddarliginin karşılığı olabilir ki ? Sadece kelimesi bile yüreğimden kocaman bir şeyler koparıyor oburcasina.Gözümden yaşlar gerceklesebilecek bütünün resmini hemen algilarcasina su ile yangını söndürmeye acele edercesine akmaya başlıyor.
    Savaş;açlığın ,ciplakligin ,yoksullugun ,
    hastalıkların ,ölümlerin büyük resmi maalesef .
    Renksiz ,Siyah beyaz ...Çalınmış hayatlar ,tarumar edilmiş yuvalar,koparılmış sevgiler ,yıkılmış umutlar kadrajda nasıl tebessüm edebilir ki ,elbette ki acının ,hüznün,gözyaşının rengi siyah beyaz olacak .


    İşte Tolgonay Ana da böylesine tarifsiz acılar eşliğinde aynı kaderi paylaştığı,kendi kanından ve canından üç oğlunu ve eşini emanet ettiği ; bağrında tarihin kanlı ayak izlerine şahitlik etmiş ,uğruna nice canlar
    gömülü, birikmiş hasretlere,acılara şefkatiyle kucak açmış olan Toprak Ana ile dertleserek teselli bulacaktır.Ikisi de canından kanından bağlı olduklariyla koparilarak delik deşik edilmiş,sahip olduklarından mahrum bırakılarak kimsesizlige terk edilmiş ,yakın bağ kurduklarindan ekinsiz bırakılarak kan kaybetmiş ,canları hiçe sayilarak ayaklar altında acımasızca ezilmiş ,çıplak ,yüreği yetim kalmış ortak kadere sahip iki Ana ...Tolganay Ana hayatın indirdiği tüm darbelere rağmen Toprak Ana 'nin yüreğiyle hayat bulacak ,sohbetiyle yaralarını iyileştirmeye ,dindirmeye çalışacaktır .




    Nefretin artık toplumda maya tuttuğu,her seyin savaş mantığı ile çözülür hale geldiği bir zamanda ;savaş azginlasmis pencesiyle tüm hayatlara ,özgürlüklere tüm yirticiliğiyla sahip olmaya çalışacak ,kimsenin gözünün yaşına bakmadan hayalleri ,umutları, biricik hikayelerini yutup yok sayacaktir.En küçük bir buğday tanesini,hatta çocukların bir kaşık çorbasını bile tikinmakla beslediği doymakbilmezligiyle yeryüzünü bir cehenneme cevirecektir .Böylesi bir cehennemde tüm erkekler orduya katılmış ,kalanların ise sakat ve hasta olduğu bir coğrafyada ; takati kesilen,
    dünyanın bunca ağrısını kendi yüreğinde taşıyan Tolgonay Ana ,Aliman gibi kadınlar ,genç kızlar,çocuklar ,beli bükülmüş yaşlılar bile ordunun aç kalmaması için,milletini yaşatma sevdası uğruna,başkaları çekmesin diye kendileri çekmeye razı, kendi yaşamlarını feda ederek canla başla,gözyaşları içinde zafer bekleyisleri agitlari ile sıkıntılı bekleyislerle ,tum dayanılmaz yorgunluklariyla,agaran saçları ,yetimleri pahasına mutluluğun kirintisinin yuvalarını senlendirecegi aydınlık günler hatrına , canlarını dişlerine takarak çalışacaklardir.


    Cengiz Aytmatov bu eseriyle bir kez daha gönlümü fethetti.Tahlillerindeki anlatımıyla derinden etkilemeyi başardı yine.Yaşadığı coğrafyanın sıkıntılariyla ,acilariyla dertlenmis ,hikayelerinin gücünü destansı bir tat ile birleştirerek kelimeleriyle resmetmis gercek manada adeta yaşayarak okuduğum bir eser oldu Toprak Ana .Sanki o savaşı yaşayan bendim .Kendi acısına rağmen baskalarina ümit soluklayan bendim.Yoksullugun bağrında cirpinarak yaşam mücadelesi veren yine ben.Evladını savaşa gönderince tüm sert kışa ,soğuğa rağmen bir kez olsun görebilmek tesellisiyle gözleri yolda bekleyen,tren raylari altında tüm çığlıklarıyla özlemini eze eze yüreğinde bastıran anaydim ben . En çok ihtiyaç duyulan bir zamanda malı mülkü çalınınca milletine nasıl hesap vereceğini düşünen ,acliklarini nasıl giderecegiyle öz beynini kusarcasina kafa yoran ,kıvrım kıvrım kıvranan celladin elindeki meyyit gibiydim.Aliman ile Tolgonay'in ilişkilerinin sıcaklığıyla benim de gönlüm ısındı .Yazarın toprak kadar geniş, herkesi kucaklayabilecek bir sineye sahip anne üzerinden toprağın vücut bulup kimliğe burunmesi,kisilestirilmesi karşısında adeta mest oldum.Yazarın dupduru sevgiyi tarifi ,betimlemeleri muhteşemdi .Suvankul'un çok sevdiği eşine
    "Ey Güneş ;yüz görümlügü olsun diye isinlarini
    gönder ;sıcaklığını ,aydinligini ver "sevgisini ifade edişi, hitabeti karşısında hayran kaldım .Ilişkilerin kelime ve duygu kıtlığı yasadigi bir zamanda yeni nesil evliliklerin Aytmatov 'dan öğreneceği çok şey var muhakkak!!!


    »»»Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!

    »»»Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!

    ***Söyle bana Toprak Ana, gerçeği söyle: insanlar savaşmadan yaşayamazlar mı?



    Keyifli okumalar ...
  • NEDİR BU OBLOMOVLUK?

    Not: Romanın hikayesi hakkında bilgiler içermektedir.
    *
    Dobrolyubov özetlemiş;
    '' Bu kitapta önemli olan
    Oblomov değil, Oblomovluktur. ''
    *
    Oblomov; dostu Ştolts'a ''Düşün bir kere'' diyordu.
    '' Bir tek solgun, üzgün bir çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi.... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak.... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun. ''
    Ştolts; ''Değil kardeşim, '' dedi.
    Ve biraz düşünüp bu hayata bir isim aradı;
    - Bu bir çeşit Oblomovluk'tur.''
    *
    İş Bankası yayınlarında Sabahattin Eyüpoğlu ve Erol Güney çevirisinde ön sözde yazıldığı gibi, ''Toplumsal bir kaderin Oblomov'u içine düşürdüğü bu kaçınılmaz uyuşmayı rasgele bir tembellikle karıştırmamak gerekir. ''
    *
    Oblomov, çiftlik sahibi bir ailenin soylu çocuğu olarak dünyaya gelir.
    19. yüzyıl ortaları Rusya'dayız.
    Yepyeni bir dünyanın içine doğru sürüklenen bir Doğu dünyası....
    Oblomov yarım kalan bir insandır. Teşebbüs eden ve netice alamayan bir Doğulu..
    Hani bir söz vardı; ''Doğuya doğru giden bir geminin içinde Batıya doğru koşuyoruz'' ,.diye.
    Oblomov rıhtımda hareketsiz kalan adamdır.
    Doğduğu köyün masalsı hayatıyla büyülenmiş, ve geleceğe doğru attığı adım havada kalmıştır.
    *
    ''Oblomov evinin temiz pak, döşeli olmasını istiyordu; ama bütün bunların, Tanrı bilir nasıl, hiç farkına varılmadan olup bitmesi gerekti.''
    *
    ''Oblomov, 'Ah yarabbi! Ne budala insanlar var! Evleniyorlar. '' diye içini çekti ve sırt üstü yattı.''
    *
    '' - Ah yarabbi, hayat bir türlü yakamı bırakmıyor, nereye gitsem peşimde! ''
    *
    Ah Oblomov!
    '' - Zavallı dostum, batmışsın sen, boğazına kadar batmışsın, batağa gidiyorsun. '' demişti henüz 29. sayfada Ştolts; 607. sayfada ise kelimeler bir isyan ıslığı gibi, bir acıklı küfür gibi çıkıyordu artık : ''Senin işin bitmiş Oblomov!''
    *
    Onun tertemiz bir ruhu, okyanuslar kadar derin bir sezgi yeteneği, hayatı genişliğine kavrayacak kuvvetli bir dimağı vardı oysaki.
    O heyecanını yitirmiş, ümidini çaldırmıştı; hayata tutunan elleri çözülmüştü...
    Hiçir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey.
    Dünyaya ait herhangi bir mesele onun gözünde çözümlenemez bir problem gibi ağır ve karışıktı.
    Hiçbir şey düşünmek istemiyordu.
    Hiçbir şey...
    Yatmak, uyumak, derin uykulara dalmak....
    Ve bu kadarcık bir yaşamanın içinde bütün ihtiyaçlarının kendisi dışında ve kendisine fark ettirilmeden görülmesini istiyordu...
    *
    Oblomovluk o dönemde meşhur olan hayalet figürü gibi dolaşıyor roman boyunca.
    Palto'daki hayalet gibi....
    Marks'ın sözünü ettiği hayalet gibi....
    *
    Bir aşk, onun yüreğini tutuşturur gibi olur..
    Lakin yerinde sayan bir adam gibi mesafesiz koşturduğunu anlar Oblomov.
    Yatağına uzanır. Uyumak, uyumak, uyumak ister.
    *
    Uyuyan Doğu'dur. Bütün bir zenginliği, gizemi, derinliğiyle Doğu.
    *
    Kapitalistleşen bir dünyada kaybolmaya yüz tutan küçük bir derebeyi mirasyedisi olmuştur Oblomov.
    Dostu Ştolts sorar:
    '' - Pekala, farz et ki biri sana üç yüz bin ruble daha verdi, ne yapardın?
    - Bankaya koyar, faiziyle geçinirdim.
    - Banka fazla faiz vermiyor; niçin bir şirkete, mesela bizim şirkete koymazdın?
    - Yo, Andrey, beni kafese koyamazsın.
    - Neden bana da mı güvenin yok?
    - Sana var tabii, ama her şey olabilir: Şirketiniz iflas eder, beş parasız kalırım. Banka daha sağlam. ''
    *
    Burjuva değil, işçi değil, köylü değildir Oblomov. Memuriyete girmiş, çıkmıştır. Memur değildir. Bürokrat değildir.
    Kimdir bu Oblomov?
    '' - Peki ya sen nesin?
    Oblomov sustu.
    - Kendini toplumun hangi sınıfına koyuyorsun?
    - Zahar'a sor. ( Zahar Oblomov'un uşağıdır.)
    ...
    Ştolts; ''Kimdir şurada yatan'' dedi.
    - Amma da tuhaf. Bizim efendi işte, İlya İlyiç. ''
    *
    ''Efendi''dir o.
    Gitmediği bir köyü, ilgilenmediği bir toprağı, o toprakta çalışan tanımadığı köylüleri vardır.
    Efendidir o.
    Çoraplarını bile uşağına giydiren bir efendi.
    Artı değer üretmeyen, çalışmadan yaşamanın düşünü kuran bir efendi.
    Temiz ruhlu, iyi niyetli, dürüst, samimi, saf bir efendi ama...
    Züğürt Ağa filminde Şener Şen'in canlandırdığı her şeyini yitirmiş güzel toprak ağası gibidir o.
    Kentili de olamamıştır.
    Doğunun adı Oblomov'dur.
    Çoraplarını kendi giymeyen bir Doğu ve iş, proje, üretim peşinde koşan bir Batı.
    Kim ''efendi'' olmuştur sonunda?
    *
    Ön sözde denildiği gibi; ''Büyük Petro'dan beri Rusya'da devam eden büyük Rusya- Avrupa kavgasında, Gonçarov hiç gözünü kırpmadan Avrupa'nın tarafını tutuyor. ''
    *
    Oblomov kendi doğduğu coğrafyanın bile gelişiminden habersiz bir kuytuda sıkışıp kalmıştır.
    Ştolts şunları Oblomov'a bile söylemeye gerek duymaz:
    ''Oblomovka'nın artık ıssız karanlıklardan kurtulduğunu, onun da yavaş yavaş gün ışığına çıktığını sana söylemeye gerek yok. Dört yıl sonra bir istasyon olacağını, köylülerin tren yolunda çalışacağını, buğdayın artık ırmağa kadar trenle taşınacağını... Okullar açılacağını, eğitimin yayılacağını sana ne diye söylemeli?.. Hayır, yeni mutluluğun fecri seni telaşa düşürür, karanlığa alışmış gözlerini rahatsız eder. ''
    *
    Oblomov'un ilkgençlik zamanlarında sahip olduğu hayalleri; o büyük ve gelişmiş Rusya hayalini, peşini bıraktığı bu hayalleri; annesi Rus, babası Alman karakter, Oblomov'un çocukluk ve okul arkadaşı Andreyin Ştolts sahiplenmiştir. O Oblomov kadar derin ruh, geniş dimağ sahibi değildir; ama başladığı işi tamamlayan, çalışkan, üretken, neticelendiren bir adamdır.
    Ve Oblomov'un kendi adını verdiği çoçuğuna sahip çıkacaktır.
    Bir nesil sonra başka olacaktır her şey:
    '' Andreyini senin gidemeyeceğin yere götüreceğim... Onunla beraber gençlik hülyalarımızı gerçekleştireceğim.''
    *
    Bu romanı sadece bir ay gibi kısa zamanda yazan Gonçarov, ümidini Oblomov'un oğluna teslim ederken; Oblomov'a kısa bir ömür biçer ve onu bütün iyiniyeti ve temiz ruhuyla roman arasında hepimize nefis bir soluk aldıran dost bir elin diktiği tatlı leylak kokusu içinde bir taşın altında dinlendirir.
    *
    ''Gece leylak ve tomurcuk kokuyor'' ...
  • Tüketim Toplumunu tarifi hakkında... Cemil Meriç bakalım ne diyor;

    Onlar Sürü Yavrum....

    Kervanlar geçiyor uzaktan, yollar sisli, ufuk görünmüyor. Faust meçhulü sattı Şeytana. Olmayanı sattı. Yıldızlara tırmanan bir merdiven hayat, bir ucunda madde, âciz ve hantal; bir ucunda, Tanrı.
    Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün. Macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği sesle-ri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karnaval alayını yıldızlar, yüzbinlerce yıldız, kayıtsız bakışlarıyla seyrediyor. Hepsinin hayatı üç kelimenin içinde, hatta bir kelimenin: yaşamadılar. Kaya nasıl beyin olmuş, bilen yok. Yapma çiçek gibi ürpermeyen, kokmayan, yaşamayan milyonlarca, milyarlarca beyin var. Bu kervanın arkasından koşma çocuğum! Onların yöneldiği iklimlerde sam yelleri eser kış yaz. Sarayları çingene çadırından daha sevimsizdir. Ne yapsınlar? İsa, "onları affet Allahım" diyordu. Onlar mı Allahı affetsin, Allah mı onları?

    Peki bizim satacak bir şeytanımız var mı? Peki satacak bir ruhumuz? Satacak ve alınacak aşklarımız, iş gücümüz, emeğimiz, dostluklarımız var.. Her şey bir Pazar malzemesi. İsmet Özel’in dediği gibi; ”Biz şehir ahalisi üstü çizilmiş kişiler….”
    Biz kazanılmadan kaybedilmiş istikbalin elinde telefonla bekleyen ve çiçeği böceği, doğayı ve insanı yalnız orada bilen bir nesiliz. Sokakta değil, telefonda çocukluğunu geçiren. Ağaca beş dakika bakan insanın psikiyatrik olarak hasta sayılacağı ama telefonlarla saatler geçirince normal birey statüsünde yer alacak bir nesil. Aptallığın zeka, dehanın ise delilik sayılacağı bir nesil…
    İzninizle bu anlamsız yazıyı yazdıktan sonra ben delirmeye gidiyorum. Siz de telefonunuza dönün ya da siz de delirin, izin verirlerse tabi..

    Bataklıktan göklere süzülen bir tarla kuşu gibi kasıklarıyla düşünen ve göbekten aşağısıyla yaşayan bu azgın hergele sürüsünden uzaklaşmaya bak. Yoksa gübresin, leş gibi gübre.
  • Makyajsızdır bu güzel çehreler, yüzlerini sen pudrasız bırakma Allahım
    Ya kaldır şu FaceSwaplarını, ya fondotensiz bırakma Allahım..

    Toplanın ey Goriot Baba’nın kızları,s iz de Laios’un şişikliği kollarına vurmuş dar t-shirtlü oğulları. Bu kitap size inmiş İncil’dir. Gelin okuyun, topluca okuyun ve resmini instagrama Brazil Santos’la beraber atmayı unutmayın. Siz ki toplu (pardon kolektif kelimesini daha çok seversiniz) eylemleri çok seversiniz. Siz ki biribinizi taklid ederek farklı olduğunu zanneden aslında klonlanmış bir tek hücreliden ileri gidemeyen şuursuz bir yığınsınız. Tanrı artık helak etmiyor, kitap yollamıyor, kitap yazacak zekalar yolluyor. Gelin dinleyin bu akademik peygamberin, makine gıcırtısını benzeyen çığlıklarını…

    Okuyun ister yaradan rabinizin adıyla okuyun, ister maymunlarınızın ya da putarınızın adıyla okuyun. Bu kitap size inmiş İncildir.. Bu kitap sizin kötülüğünüzün aynasıdır. Sizin makyaja ve protein tozlarına ve hatta Serenay Sarıkaya pantolonlarına harcadığıklarınızın akıttığı kanın, yeşerttiği, kökleştirdiği yoksulluğun ağır bilançosudur.. Dizilerin size al, illede al, kesinlikle al dedikleri şeylerin sizin nasıl ruhunuza Faust’tan daha ucuza sahip olduğunun resmi ve bilimsel kanıtıdır. Siz ki “kirlenmek güzeldir” diye diye kendinizi lağım sularıyla yıkayıp sonra o su da kendi bulanık silüetinize aşık olan bir avuç kepaze;akşamları nasıl da vatan kurtarıyorsunuz. Siz ki cırtlak sesinizin aksisedasını dinlete dinlete, aldığınız her ürüne burun kıvırıp bir yenisini alırken Afrikalı çocuğun açlık iniltilerini 5 hoparlörlü telefonlarıyla paylaşırken hiç ama hiç utanmıyorsunuz ya.. Okuyun, okuyun da görün gerçek yüzünüzü. Evet bacağınız var, bacağınız her şeye kadir. Adonisleriniz sizi artemise kadar fırlatacak bir top ateşi kadar güçlü.. Ve evet hayat sadece sizin için bir dış güzellik vizyonundan ibaret.. Yüzsüzlüğünüzü örtmeye kaç kilo makyaj yeter.. İçinizdeki boşluğu doldurmaya kaç kilo protein tozu?
    Amacım hakaret etmek değil, genellemek de…. Bu çağı görenlerin başka bir cehenneme ihtiyacı yok. Cehennem bu çağın,bu insanların, bu tüketim canavarlanının ta kendisi.. Delirmek tek çözüm garantisi. Tımarhane kaçacak tek barınak.. Deliremiyorsan,sürünürsün. Sistemi fark ettiysen dirhem dirhem çürürsün. Sokratesi öldüren rejim senin de sonunu hazırlar. İşte Tüketim Toplumu. İşte insanlığın binlerce yıl sonra ulaştığı distopya.. (Çoğuna göre ütopya tabi) Makyaja harcanan milyar dolarlar, insanlar sefaletle boğuşurken, evleri yokken yapılan dini mabetler, saraylar.. Beyninden fikir yerine kas fışkıran erkekler, zihinleri liposakşınlı kadınlar.. Memur babalara çemkirerek alınan aplle marka telefonlar.. Öğrenciyiz abi diyip, dolmuşa verilen 25 kuruşu hesaplayıp bir bardak Mocha’ya verilen 15 liralar.. Sonra özgürlük narası altında aşkı kedi ve köpek gibi önüne gelen herkesle çiftleşmek zannedip kirleten şuursuz yığınlar.. Ve seküler Müslümanlar, US POLO marka türbanlar.. Küçümseyici bakışlar, cool hareketler, vicdansız bir nesil.. Uydurma, yapmacık Hümanizm oyunları.. Bu kitap sizi anlatıyor. Sizi bak üstüne basa basa söylüyorum başkası değil. Siz ki sizi anlatan şeyleri çok seversiniz. Herşeyin ambalajına bakıp ona göre alırsınız. Alacağınız kitabı dahi içeriğine göre değil kapağına göre seçersiniz. Vitrinler zihininizin pusulasıdır, reklamlar navigasyonunuz, diziler aynalarınız.. Okuyun bakalım anlayabilecek misiniz? Bu Fransız size kibarlar aleminden, champs elysees’ten seslenmiyor olsa da Loreal Paris’i çağrıştırıp belki kendini satın aldırabilir.. Kim bilir.. Okumazsınız, ben de kime ne anlatıyorum.. 5.sayfada ayy ilerlemiyo yhaa. Bu kitabı yazan adam delirmiş diyeceksiniz.. Sakın ha uyanmayın bilmek lanettir, cehalet mutluluk…

    Tüketim Toplumunu tarif etmeme gerek yoktu aslında. Edemedim de zaten. Elimde büyülü sözcükler yok.. Cemil Meriç var bakalım ne diyor;

    ONLAR SÜRÜ YAVRUM

    Kervanlar geçiyor uzaktan, yollar sisli, ufuk görünmüyor. Faust meçhulü sattı Şeytana. Olmayanı sattı. Yıldızlara tırmanan bir merdi-ven hayat, bir ucunda madde, âciz ve hantal; bir ucunda, Tanrı.
    Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün. Macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği sesle-ri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karnaval alayını yıldızlar, yüzbinlerce yıldız, kayıtsız bakışlarıyla seyrediyor. Hepsinin hayatı üç kelimenin içinde, hatta bir kelimenin: yaşamadılar. Kaya nasıl beyin olmuş, bilen yok. Yapma çiçek gibi ürpermeyen, kokmayan, yaşamayan milyonlarca, milyarlarca beyin var. Bu kervanın arkasından koşma çocuğum! Onların yöneldiği iklimlerde sam yelleri eser kış yaz. Sarayları çingene çadırından daha sevimsizdir. Ne yapsınlar? İsa, "onları affet Allahım" diyordu. Onlar mı Allahı affetsin, Allah mı onları?

    Peki bizim satacak bir şeytanımız var mı? Peki satacak bir ruhumuz? Satacak ve alınacak aşklarımız, iş gücümüz, emeğimiz, dostluklarımız var.. Her şey bir Pazar malzemesi. İsmet Özel’in dediği gibi; ”Biz şehir ahalisi üstü çizilmiş kişiler….”
    Biz kazanılmadan kaybedilmiş istikbalin elinde telefonla bekleyen ve çiçeği böceği, doğayı ve insanı yalnız orada bilen bir nesiliz. Sokakta değil, telefonda çocukluğunu geçiren. Ağaca beş dakika bakan insanın psikiyatrik olarak hasta sayılacağı ama telefonlarla saatler geçirince normal birey statüsünde yer alacak bir nesil. Aptallığın zeka, dehanın ise delilik sayılacağı bir nesil…
    İzninizle bu anlamsız yazıyı yazdıktan sonra ben delirmeye gidiyorum. Siz de telefonunuza dönün ya da siz de delirin, izin verirlerse tabi..

    Bataklıktan göklere süzülen bir tarla kuşu gibi kasıklarıyla düşünen ve göbekten aşağısıyla yaşayan bu azgın hergele sürüsünden uzaklaşmaya bak. Yoksa gübresin, leş gibi gübre.