• Kısacık kitaba sonsuz duygu ve koca bir yaşam sığdırmayı başaran yazar deyince aklıma Stefan Zweig’dan başkası gelmiyor artık. Satranç ile beni fazlasıyla etkileyen yazar, “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” ile kendi çektiği çıtanın ötesine geçmeyi başarmıştı.

    Bir erkeğin, adından bile bahsetmeyen bir kadının ağzından, aşkı böylesine naif ve ince anlatabiliyor olması mucize gibi. Bu bilinmeyen kadına başlarda kızıyorsunuz. Onun neredeyse obsesifliğe varan tek taraflı aşkını küçümsüyor hatta abartılı bulabiliyorsunuz. Ama sonra kitap sizi öyle bir içine çekiyor ki kendinizi kadının yerine koyarken buluyor, bu kez bu tek taraflı aşkın yöneldiği adama kızmaya başlıyorsunuz.

    Kadın mektubunda sürekli “Sen beni hiç tanımadın.” dese de aslında karakterlerin yolu çoğu kez kesişmiştir. Kadın ilk olarak on üç yaşında, içinde büyük ve safi bir hayranlıkla gelip geçer adamın hayatından. Fakat adam o küçük kıza baktıysa bile esasen onu görmemiştir.

    Aradan zaman geçer, bu kez tutkulu bir genç kız olarak çıkar adamın karşısına. Çaresizce adamın onu tanımasını bekler. Ama ne yazık ki adamın gözlerinde yabancılıktan başkası yoktur. Kızı çekici bulduğundan onunla birlikte olur, bir yolculuğa çıkacağını ve döndüğünde ona haber edeceğini söyler. Ne var ki adam döndüğünde, kadını yeniden unutmuş ve kendi hayatına kapılıp gitmiştir.

    Kadın, adamın çocuğunu hiç ses etmeden dünyaya getirir ve onu büyütebilmek için kendini satmaya başlar. Aradan yine zaman geçer ve bu kez adamın karşısına bir hayat kadını kadar aşağı konumda çıkar. Asıl acı olan bu değildir, adam onu bir kez daha tanımaz, kadın buna rağmen adamın teklifini bir kez daha reddedemez.

    Yolları yeniden ayrılır. Kadın ölüm vakti geldiğinde adama bir mektup yazar ve her şeyi en başından anlatır ona. Ömrü boyunca bütün aklını meşgul eden bu aşkı açığa çıkarmamasının, tek taraflı yaşamasının tek nedeni, aynı şeyleri hissetmeyen adamda bir yük oluşturmamaktır. Fakat böylesine aşk denebilir mi? Okuyucuyu bu soruyla yüz yüze getiren kitap, her zamanki gibi etkileyici psikolojik tahlilleriyle etkilemeyi başarıyor.

    Kürk Mantolu Madonna’dan beri, cümleleri beni bu kadar derinden etkileyen bir kitap okumamıştım.

    Kitaptan bazı alıntıları da buraya ekliyor, iyi okumalar diliyorum:

    “Adam, duyguya ait hatırların varlığını hissediyor, ama onları yine de hatırlayamıyordu. Sanki bütün bu kişileri rüyada görmüş gibiydi, sık sık görmüştü onları, ama sadece bir rüya görme haliydi.”

    “Sen yine benliğinin bütün o açık ve yürekten sıcaklığıyla benimle konuştun ve yine bana hiçbir mahrem soru sormadın, ben olan kişiye tamamen meraksızdın. Bana adımı, nerede oturduğumu sormadın: senin için tekrar yalnızca serüvendim, adsız olandım, unutuşun sisleri arasında bütünüyle eriyip giden ateşli saatlerdim.”

    “Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?”

    S.Y.
  • 2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz?

    Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı…

    ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’

    Yazar Ümit Alan.
    Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor.

    Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs.

    ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’
    Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da daha fazla vakit geçirelim, Youtube’a vs. kaçmayalım. Buranın ruhuna göre harmanlanan kitapların da çok satması tesadüf değil o yüzden. Düşün ki, yakın arkadaşın Emel ilişki durumunu değiştirdi. Hemen altına bir yorum yazarsın yani: “Kendi kaybeder.” Aaa bak kitap ismi de çıktı.

    ‘Editör çalıştırmayan yayınevleri var’
    Klasik yayıncılıkta geçerli olan algoritma bu değildi. Editörün süzgeci denilen bir şey vardı. Bu da yayıncılık piyasası tarafından genel geçer kriterlerle oluşurdu. Bu kitaplar vesilesiyle bu işi dijital medyadaki algoritmalara teslim ettik. Yayıncı açısından iyi geri dönüşleri de oldu. Düşünün ki, editör çalıştırmayan yayınevleri bile var. Biliyorlar ki, algoritma kime nasıl ulaşacaklarının yolunu zaten çizmiş.

    ‘Okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar’
    Bence bu kitapları alan bir okur potansiyeli hep vardı ama bunlar ya az kitap alıyordu ya da hiç kitap almıyordu. Bu kitaplarla birlikte bu okurlar da kitap okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar. Çünkü öteden beri kitap okumak, ne olursa olsun prestijli bir iş olarak görülmüştür.
    Yabancı turistlerin plajda kitap okumasına filan böyle imrenerek bakılır. Birkaç yıl önce yabancı turist ağırlıklı bir plajda okunan kitaplara bir alıcı gözüyle bakayım dedim, “O my god?” yani. Evet okuma kültürü var da ne okuyor? Saçma sapan şeyler. Biz de bu aşamaya kendi yöntemimizle vardık demek ki. Metroda kitap okuyacak ama kitabın ismi “Sen gittin ya ben lahana dolması yapıp konu komşuya dağıttım” olacak. Kitap da her sayfaya bir laf sokmalı cümle denk gelecek şekilde gidecek.

    Kitap okumak her şartta iyi midir?
    Bence kitap okumanın her şartta iyi bir şey olduğu ön yargımızı gözden geçirelim. Kitap tercihi pekala akıllı telefonda hangi sitede vakit geçireceğinin tercihi gibi bir şey olabilir artık. Kuantumla ilgili makale de okursun, eski sevgilini de ‘stalk edersin’ (gözetlersin). Biri eski sevgilisini stalk edip laf sokmalı kitap yazarsa onu da alırsın.

    ‘Kitap benzeri ürün’
    Bu durum, kaliteli edebiyatı yok etmeyecek ama kendi niş alanına çekecek. Eskiden kötü edebiyat best seller olurdu ama bu kötü edebiyatın bir süre sonra okuruna yetmeyeceğine ve iyi edebiyat için de potansiyel okur yaratacağına dair bir umut verirdi.

    Bu kitapların iyi edebiyat dediğimiz şeye okur kazandırma şansı yok. Tesadüfen belki. Hani sucuk dediğimiz şeylere sonradan yasal olarak “ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün” denmeye başladı ya. Bu kitaplara da “kitap benzeri ürün” olarak bakmak lazım. Alıcısı var mı? Var. Algoritmayı karşılıyor mu? Karşılıyor. Bunların olması halis kasap sucuğunu bitiriyor mu? Bitirmiyor. Entelektüel sermayesi yüksek olan da kasap sucuğuna gidiyor. Peki entelektüel sermaye neden bu kadar düştü derseniz, onun cevabı yayıncılarda değil, eğitim sisteminde.

    İyi edebiyatın her zaman alıcısı olacak ‘ama’…
    Tehlike şurada; algoritma dediğimiz şey, insanları kendi güncel beğenilerinin kölesi olmaya doğru götürüyor. Yeni bir şeyler keşfetmelerinin önünü kapatıyor. Bu açıdan biraz endişe verici buluyorum ama iyi edebiyat ve iyi kitabın da her zaman alıcısı olacağına inanıyorum. Spotify’a aboneyken, Apple Music’e aboneyken gidip plak da alıyorum sonuçta.

    Kitap okumanın ve kitap yazmanın niteliğinden bağımsız bir şekilde prestijli bir iş olduğu inanışı bu enformasyon yağmuru altında aşınacak ve sonuçta geriye sadece kağıda basılmaya değer bulunan prestij kitapları kalacak bence. Bu kadar çeldiricinin olduğu bir âlemde kitap okumanın “ana akım” olarak pek sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Butik bir iş olarak yeniden şekillenecek bana kalırsa. Eskiden kitap okumaya oturduğumda bunun tek rakibi televizyondaki b sınıfı film oluyordu ve bunu pek sallamıyordum. Şimdi video oyun var, Netflix dizisi var, Instagram’da story takip etmek var, komik video izlemek var, var oğlu var. Ben yine de kitap okuyorum ama benim gibiler baz alınırsa sonu iyi olmaz. Netflix CEO’su ne diyordu “Uyku da rakiplerimiz arasında.” Şimdi yayıncılık sektörü düşünsün.

    ‘Artık kitaplar da ekran gibi…’

    Prof. Dr. Tayfun Atay.
    Sosyal antropolog, yazar Tayfun Atay, yeni tip yazına ‘kitap simülasyonu’ adını veriyor ve irili ufaklı ekranlarla çevrildiğimiz bu ‘Meşhuriyet Çağı’nda kitapların da ekranlara benzetildiğini söylüyor. Yazarın kitabının kapağına kendi fotoğrafını koyması konusunda da tavrı net: Bu bir utançtır.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görsel kültürün içerisinde yoğrulan, seyre gark olmuş, seyre batmış bir insanlık hâli var. Gençlerimiz de buradan çıkıyor. 2000’de doğanlar karşımızdalar. 90’larda doğanlar yetişkin oldular. 80’lerde doğanlar neredeyse genç-yaşlı olarak karşımızdalar. Bunların hepsi okuma takati daha az olan bir kuşak olarak ortaya çıktılar.

    Kitap da bir ekonomi. Matbaa kapitalizmi, 16. yy’dan itibaren karşımızda. Yüzyıllarca insanlar tuğla gibi kitapları okuyarak hayatlarına bir anlam kattılar. Gündelik hayatı da belirleyen bir üründü kitap. Hayatın öznesiydi. Yazılı kültürün olduğu bir dönemde özne kitaptı.

    Görsel kültürün hayata hâkim olduğu bu dönemde ise özne ekran. Ve şimdi kitaplar ekran gibi. Koca bir sayfada spotvari bir söz, bol miktarda görsel, illüstrasyon… 150 sayfalık bir kitapta cümlenin ya da yazının hükmü yok. O aslında ekranın kitap formunda karşımıza çıkması. Bir boyutu bu, ama sadece bu değil.

    ‘Bunlar kitap değil, kitap simülasyonu’
    Türkçe’ye ne diye çeviriyoruz edebiyatı, yazın! Edebiyat yazındır. Sözcüklerin harflerin içerinde kurduğumuz, sözcüklerin içerisine çekip bizi alan, Alaaddin’in sihirli lambasına dokunduğumuzda çıkan cin gibi, bambaşka dünyalardı. Bugün o dünyaların karşılığı, 90 yıllardan itibaren, yeni medya teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte görselliktir. Kitabımdaki başlık gibi “Görünüyorum o hâlde varım” dünyası. Şimdi görünüyorum, görüyorum, izliyorum… Bütün bunların içerisinde yer aldığı dünyada, burada Baudrillard’ın simülasyon kuramına vurguda bulunalım; aslında bunlar kitap değil, kitap simülasyonu.

    ‘Bu illüzyonu kullanan simsarlar, akademisyenler var’
    İnsanlığın elbette bir müktesebatı, bir kültürel mirası var. Okumak bir kültürel miras. Hâlâ kitaptan söz ediliyor. Hâlâ siyasetten tut, kültürel kurumlar, ana babalar, kitabın edeple ilişkisini kuruyor. Rafine ya da sofistike insan olmak açısından, iyi, güzel insan olmak açısından kitabın bir koşul olduğu bir kültürel mirasımız olarak var; kitap hâlâ mevcut. Ama insanların gerçek kitapla ilişki kurmaları çok zor, mümkün değil. 90’lardan itibaren bu memlekette de görsele gark olduk. Ve onun içerisinde bir gösteri çağının parçasıyız. Gösteri çağı, düşünce çağı olarak adlandırılan kitabın aşıldığı yerde ortaya çıkıyor. Kitap da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama nasıl? Bir, endüstri olarak varlığını sürdürüyor. İki, kültürel sermaye olarak varlığını sürdürüyor. Hâlâ insanlar D&R’lara gidip kitap karıştırma hevesindeler ama aslında gerçekten kitap diyebileceğimiz ürünlere takati yok insanların. O yüzden bu kitapları alıyorlar. Bunlar simülasyondur. Yani kitapmışçasına, okumakmışçasına bir eylemin içerisinde, bir anlamda kendince katarsis yaşıyor, kendini rahatlatıyor.

    Öbür türlü gerçek bir edebiyat bir ürünü alsa bir iki sayfasını karıştırıp sıkılıyor ve bırakıyor. En azından gevşek dokulu, kitap formunda bol miktarda görseli önceleyen ürünlerle kendince bir ilişki kurduğunu sanıyor insan. Bu bir illüzyon. Yanılsama. Bunu bilerek de hareket eden simsarlar var, akademisyenler var, kariyer koçluğu yapan insanlar var.

    ‘Yazarın kapağa kendi fotoğrafını koyması utançtır’
    Ekranda kendisini gösteriyor ve kabul görüyor. Sonra kapağına kendi fotoğrafını bastığı kitapla çıkıyor. Bana sorarsan, bir yazarın yazdığı kitabın kapağına kendi fotoğrafını koyması utançtır. Yazarı yazar yapan isimdir.

    Görüyorsun, yazar görüntüsüyle yazar oluyor. Düşüncesiyle ya da birikimiyle değil. E şimdi böyle bir insalık hâli çıktı ortaya. Kitapla kurduğu ilişki zayıflamış, uzun soluklu okumalara takati olmayan.

    ‘Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin’
    Kendi öğrencilerimde görüyorum bunları. Rahmetli Ünsal Oskay, son dönemde bir özel üniversitede ders verdiğinde çocuklara kitap öneriyor. Ama hani dediğim tarzda, çocuk kitaba giremiyor, dalamıyor. Kitabı hacimli gördüğü zaman, sözcüklere de geçiş imkânı bulamadığında bunalıyor. Oskay, “Niye kitabı okuyamadınız?” diye sorunca “Çok ağır hocam” demiş bir tanesi. Hocanın cevabı “Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin” olmuş. E böyle bir toplum çıktıysa, kitap karşısında çok hafif bir kuşak çıktıysa, kitap da kendini bu kuşağa ayarladı. Bu da bir arz talep meselesi. Bugün bu noktadayız. Bunu inan eleştirel mahiyette de söylemiyorum.

    Şehirli, burjuva yaşam biçimini sürdüren, beyaz yakalıların içinde bile bu sözünü ettiğimiz rağbet daha fazla. Kimsenin uzun soluklu ilişki kuracak takati yok. Hepimiz ekrana endeksli yaşıyoruz. irili ufaklı ekranların hayatın öznesi olduğu bir toplumda kitap da ekrana benzeyecektir. Bu görüntü onun sonucu.

    Şimdiki romanların diline bakarsak eğer…
    Edebiyat neydi? Rafine insan var etme çabası bir yanda da edebiyat. Edep ilişkili. Bugünün dünyası öyle bir endüstriyel ki. Entellektüeli ‘entel’ diye ayağa düşürülüp, dalgaya vurulduğu bir ortamda… Edebiyat ürünlerinde sözünü ettiğimiz çaydı, menemendi, adam gibi adamdı, bu türden sözcüklerin öne çıkması patlaması gayet doğal.

    Roman diye karşıma çıkan pek çok ürüne bakıyorum; dil kullanımı çok aşağıda. Ne bir Vedat Türkali’yi bulabiliyorsun, ne Yaşar Kemal’i… Oğuz Atay’ı mesela, imkânsız ya… Bulamıyorsun. Baktığın zaman genç insanlar roman yazıyorlar. Zaten en kaliteli olanında bile bundan 30 yıl öncesinin edebi dilini, daha gerilere gidelim bir Tanpınar… Bugün mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyamayacak çocuk nasıl roman yazabilir ki. Şimdi artık kurslar var. Yaşar Kemal kursa mı gitti! Bu zanaatkârlıktır. Endüstriyel değildir ki yazarlık. Edebiyat endüstriyel değildir. Zanaatkârhane bir şeydir bu. Elbette bir takım teknikler geliştirilir; okumadan olmaz, eğitim almadan olmaz ve içinde varsa çıkar. Fakat bunu endüstriyel olarak hiç bir alt yapısı olmadan, belki hayal gücü güçlü ama hiçbir alt yapısı olmadan yazıyor çocuklar. Çünkü roman yazarı olarak, orada da bir kredi bulmak söz konusu oluyor. Şimdi bütün bunlar art arda geldiği zaman, bugünkü insanlık hâlimiz, Türkiye coğrafyasında karşına edebiyat diye bu ürünleri çıkartıyor.

    ‘Yoksullaştıkça yoksullaşacağız’

    Eleştirmen Semih Gümüş.
    Eleştirmen, yazar, yayıncı (Notos Kitap) kimliğiyle tanıdığımız Semih Gümüş, önce sorunu ve nedenlerini tespit ediyor ardından da yayıncılığın geleceğini öngörüyor… Okuyucunun da omuz vermediği bir hâl, pek de iç acıcı görünmüyor.

    Kitap ve dergi yayıncılığının yaşadığı sorunların geçen yıllara göre kat kat artmış oluşu kimleri ilgilendiriyor, bunu merak ediyorum. Küçük, epeyce küçük bir okur kitlesinin yaşadığımız sorunlara duyarlı olduğu kuşkusuz. Ama dedim ya, küçük bir çevre bu. Gene okur olup çoğunluğu oluşturanların kitapların yayımlanma güçlüklerine ve buna bağlı olarak fiyat artışlarına karşı olumlu bir yaklaşımı olduğunu görmüyorum.

    Sosyal medya önümüzde. Yayınevlerinin kitaplarının fiyatlarını artırmak zorunda olduklarını açık yüreklilikle okurlarıyla paylaşan açıklamalarına karşı yazılanlara bakınca, durumun böyle olduğu görülüyor. Okur, yayıncının derdine ortak olmak istemiyor.

    Peki okurun yayıncıyla aynı kaderi paylaşması gerekir mi? Bana kalırsa, gerekir. Ben kendimi yayıncı ve yazar olmaktan önce okur olarak görüyorum. O zaman bu sorunları anlamalı ve ona göre davranmalıyım. Bu ülkenin yaşadığı felaketi anlamak, ona karşı bir duruş almak zorundaysam, kitap yayıncılığının sorunları beni de ilgilendirir. Kültür hayatımızı zenginleştiren yayınevlerine destek olmak için küçük katkılar yapabilirim.

    ‘Beş yıl öncekinden yüzde 200 fazla ödemek gerekiyor’
    Okuma alışkanlığı olmayanlar bile artık öğrendi ki, şu sıralarda kitap yayımlamak bu ülkedeki en zor işlerden biri. Nedeni, ekonomik çöküş ya da döviz krizi. Döviz bugün beş yıl öncekinin 3,3 katına çıkmış. Kitapların bütün girdileri ithal olduğuna göre, maliyetleri de bu kadar artmıştır. Üstelik Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 51’i çeviri. Demek ki yayımlanan kitapların çoğunun yayın haklarını almak için de beş yıl öncekinden yüzde 200 daha çok para ödemek gerekiyor.

    Peki bu durumun sonuçları neler olacak?

    Her şeyden önce, yayınevleri yerli yazarların telif kitaplarını yayımlamaya daha yakın duracak.
    Yayımlanan kitapların sayısında azalma olacak.
    Kitap ve dergi fiyatları artacak.
    Pek çok yayınevi, özellikle büyük yayınevleri artık çoksatan kitaplara öncelik verirken nitelikli kitaplardan uzak duracak.
    Yeni ve genç yazarların kitaplarını yayımlaması zorlaşacak.
    Ve bütün bunlar yoksullaşmış kültür hayatımızı biraz daha yoksullaştıracak, topyekûn büyük bir nitelik kaybı yaşanacak.
    ‘Aforizmalardan kotarılmış kitaplar öne çıkacak’
    İşte kitabevlerinin çok satan kitaplar bölümlerinde, nitelikli kitaplar yerine, edebiyat dışı alanlardan, bir bölümü kolayca kotarılmış, cilalı sözler ve aforizmalardan oluşan kitaplar daha da öne çıkacak, onların yeri değişmeyecek.

    Bunda editörlerin dahli yok. Asıl olan yayınevinin patronunun ne istediğidir. Üstelik bu kitapların alıcısı olacak yüzbinlerce okur da ortada bulunuyorken. “Biz bunları değil de, nitelikli edebiyat ve kültür kitapları istiyoruz” diyen okurların sözlerini duyurabilecek bir çoğunluk oluşturduğunu sanmıyorum. Kitapçılarda, kitap fuarlarında, sokaklarda yaşayan yayıncılar ve editörler bunun böyle olduğunu görüyordur.

    ‘Okumalar kısa, anlamsız ve dağınık’

    Yayıncı Metin Solmaz.
    Yazar ve yayıncı (Ağaçkakan Yayınları) Metin Solmaz’a göre, kitabın ve okumanın içeriğiyle birlikte okurun kitapla tanıştığı mecralar da değişti, kitap eklerinin, dergilerin etkisi de azaldı. Peki ya kitapçılar? Onların oyuncakçı ya da marketten ‘hâllice’ bir durumda olması konuşulmalı…

    Liberalleşiyoruz, batılılaşıyoruz. Eskiden daha dar ve kapalı bir okur vardı Türkiye’de. Hem birbirlerini tanırlardı, hem de kitap alma sâikleri farklıydı. Misal dergiler çok etkiliydi. Elinde Nokta dergisi listeleriyle alışveriş yapanlar vardı. Cumhuriyet Kitap bir kitabı kapak yaptı mı o hafta ikinci baskıya girilirdi. Bizim bir kitabımız Cumhuriyet Dergi dâhil neredeyse bütün kitap dergilerine kapak oldu; üç yılda 1000 adet satışa erişemedik. Bugün bu dergilere uğramadan onuncu baskısına giren bir yığın kitap var.
    Şimdi sosyal medya çok etkili.

    Ayrıca insanların daha çok okudukları kesin. Hem daha fazla okur var hem de kişi başına okuma miktarı arttı. Lakin okumalar kısa kısa, büyük ölçüde anlamsız ve darmadağın. Hâl böyle olunca kitaplar da, ona benziyor tabii.

    ‘Takip ettiğine yakın kitap okumak’
    Önünden gün boyu Twitter, Facebook yahut Instagram postları akan birinin oturup ince ince Suç ve Ceza okumaya vakti yok tabii ki. Sosyal medyada aynı anda pop yıldızlarını, politikacıları, zibidi fenomenleri, arkadaşlarını ve bakkalını takip eden ve hasımlarını stalklayan, haberleri listelerden ve slideshowlardan takip eden birinin 1000 sayfa boyunca Raskolnikov’un suçlu olup olmadığına kafa yorması beklenemez.
    O da gidip takip ettiğine yakın kitaplar okur tabii.

    ‘Kitapçılar bir çeşit BİM oldu’
    Son olarak; kitapçılar da değişti. Ben 1990’larda Ankara’da İletişim Kitabevi’ne gider, Erhan’a “Yahu bir kitap vardı kahverengi, şu kalınlıkta, kapitalizmle ilgili” derdim ve Erhan bana kahverengi ve o kalınlıktaki kapitalizmle ilgili bütün kitapları getirirdi. Açık hesabım vardı. Aldığım kitaba göre değil cebimdeki paraya göre ödeme yapardım.

    Şimdilerde Erhan memleketin en güzel kitabevi olan Karanfil’deki bir dönümlük Dost Kitabevi’nin başında ve işler çok değişti. Üstelik Dost türünün son örneği. Artık oyuncakçı gibi zincir kitabevleri var. Ellerindeki excel sheet’te kitapların adlarına değil hareketlerine bakarak alışveriş yapıyorlar. Çok az çeşitleri olmasına rağmen kitapların yerini bilgisayara bakmadan bulamıyorlar. Yüz ve tavırlarında herhangi bir kitapla aşk yaşayabileceklerine dair bir emare yok. Bugün bir zincir kitapçıdan kitap almakla internetten kitap almak arasında bir fark yok.

    Kitap alışverişi kitaba dokunmakla ilgili olduğu kadar mekânla, insanla, ortamla, pek çok şeyle ilgilidir. Snob bir cümle olacak ama Avrupa’ya her gidişimde kitapçı gezer oldum. Buradakiler bir çeşit BİM oldular çünkü.

    ‘Çok satan kitaba ‘Bu nasıl edebiyat’ demek cahilliktir’

    Yayıncı Yelda Cumalıoğlu.
    Kitabevlerindeki ‘çok satanlar’ bölümlerinde, ‘En çok kazanan yazarlar’ listelerinde mutlaka Destek Yayınları’ndan birkaç yazar var. Yayınevinin sahibi Yelda Cumalıoğlu’na “Çok satmanın, sattırmanın bir formülü var mı?”dan, kapağa konulan yazar fotoğraflarına pek çok soru sordum. Cumalıoğlu, “Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemektir” diyor.

    Açıkçası çok satanların genel geçer bir reçetesi yok. Ama hiçbir başarı kendiliğinden değildir. Ortada çok satan bir kitap, yazarı ve o kitabı çok sattıran bir yayınevi var demektir. Mesele öngörmek, risk almak, denemek ve zekice hamlelerle ilerlemektir. Bunun için ayrıca kendinizi sürekli güncelleyebiliyor olmanız gerekir. Sokağın, halkın, toplumun, okurun dinamiklerini yakından takip edebiliyor olmalısınız. O yüzden sabit bir reçete yok diyorum. Her projede yenilenmek zorundasınız. Bir kitabın çok satmasını sağlayan dinamikler aynı yazarın ikinci kitabında çoktan değişmiş olur.

    ‘Hayatında hiç kitap almayanlara da odaklanıyoruz’
    Sadece düzenli olarak kitap satın alan kitleye odaklanmıyoruz. Hayatında hiç kitap satın almamış olanlara potansiyel okur gözüyle bakarak, hedefimizi kitap okumayanlara da yönelterek alternatif alanlar yaratmaya çalışıyoruz. Destek Yayınları olarak biz Nobel edebiyat ödülü almış yazarın da kitaplarını yayınlıyoruz; popüler, eğlenceli her kesimin severek okuyacağı kitapları da… Bir yayınevi demek sadece edebiyat eserleri basan bir kurum demek değildir. Tabii böyle yayıncılar da var, saygı duyuyoruz. Bizim yelpazemiz çok geniş. Edebiyattan, politik araştırmaya, dinden, hobi kitaplarına, psikolojik ve sosyolojik eserlerden bilime, güncelden popüler eserlere kadar. Okuma alışkanlığının farklı türlerdeki kitaplarla çeşitlenmesinde öncülük ettiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca alışılagelmiş olanı, geleneği ve yerleşik kültürü ne kadar çok sevsek de alışılmamış, denenmemiş, yapılmamış, göze alınmamış yeniliklere de cesaret edebilen ve bunu iyi yöneten bir yayıneviyiz. Sektörde pek çok yayınevine bu açıdan ilham olduğumuzu sanırım kimse inkar edemez.

    ‘Pop müzikle klasik müziği karşılaştırmak kadar abes’
    Edebi eserlerle çok satan eserleri birbirinden ayırmak gerekir. Her çok satan edebi eser değildir ama edebi eserler de çok satanlar listesine girebilir. Çok satan bir kitaba “Bu nasıl bir edebiyat” demek ise cahilliktir. Bir futbol kitabı da çok satabilir, edebi eser olmasına gerek yoktur. Bugün birçok eleştiride çok okunan kitaplara ilişkin ‘kötü edebiyat’ diye taşlama var ki, bu çok yanlış. Her kategori kendi içinde değerlendirilmeli, karşılaştırılmalı. Edebi bir eserle, edebi olmayan bir eseri karşılaştırmak, pop müziğe kötü klasik müzik demek gibi abes.

    ‘Kapakta yazar fotoğrafı meselesinde ikiyüzlüyüz’
    Her kitap özeldir. Her kitabın oluşumu da stratejisi de farklıdır. Bazı kitaplarda yazarın fotoğrafını kullanmak doğru hamledir, bazılarında değildir. Biraz iki yüzlüyüz. Hem kitap okumanın bizi özgürleştirdiği sloganları atıyoruz diğer yandan tutuculuk yapıp, kapakta fotoğraflarını kullananları eleştiriyoruz. Yaşadığımız çağın koşullarını değiştiren faktörlerden biri de teknoloji biliyorsunuz.
    Sosyal medya okur profilini de beklentilerini de etkiliyor. Bazı yazarların kitaplarından önce okurları oluşuyor. Sosyal medyada ya da internet ortamında paylaştıkları yazılarıyla kalemlerini bir kitleye kabul ettiriyorlar zaten. Bu yazarlar hem kalemleriyle, hem görüntüleriyle bir okur kitlesi edinmişler kendilerine. Dolayısıyla kitaplarında da kalemlerini ve görüntülerini kullanmalarının bir sakıncası yoktur sanırım… Ben kendi son kitabıma eğlenceli bir resmimi koydum ve hata yaptım. Yazılarım daha felsefiydi, mutlu ve eğlenceli bir kapağın da ağırlığı temsil edebileceğini düşünmüştüm, amacım ters köşe yapmaktı, yanıldım.

    ‘Yazar ulaşamadığı okur yüzünden başarısız sayılamaz’
    Komparatistik, yani karşılaştırmalı edebiyatta, romanı sadece estetik açıdan değil, siyasi tarih, ekonomik tarih, kültürel yapı ve felsefe üzerinden de inceleyebilirsiniz. Demek istediğim edebiyat sonsuz bir derya. Önemli olan sizin kıyıda mı yüzdüğünüz, derinlere mi açıldığınız…

    Bilgi düzeyiniz neyse, edebiyata da o düzeyden yaklaşırsınız ancak. Tabii ki her okurun beklentisi farklı. Bir roman her seviyeden okurun ihtiyacını karşılayamaz. Bu beklenti içinde olmak kitaba da, yazarına da haksızlık etmek olur. Yazar, ihtiyacını karşılayabildiği okura ulaşmışsa ulaşmıştır zaten. Ulaşamadıkları yüzünden başarısız sayılamaz.

    ‘Kolay okunan çok satar demek okuyucuyu küçümsemektir’
    Bir kitabın çok satması için kolay okunuyor olması tabii ki yeterli değil, hatta kriter de bu değil. Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemek olur ki, bu bana çok ama çok yanlış geliyor… Okurun zekâsına güveneceksiniz. Tercihlerine saygı duyacaksınız. Çok satan kitaplar elbette okurun beklentisini bir noktada da olsa karşılayabilen kitaplardır. Bu yüzden okurun yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyorum sürekli. Çok satan kitaplarda fark yaratan şey sadece fikir değildir, o fikre nereden bakıldığı ve nasıl yorumlandığıdır işin rengini değiştiren. Ayrıca yazarın kişisel potansiyeli de çok önemlidir. Okur edinme ve okurunu koruma becerisi olan yazarlar, elbette daha fazla öne çıkıyorlar.

    ‘Bildiğimiz edebiyat zararlı çıkacak’

    Yayıncı Cem Erciyes.
    Doğan Kitap’ın Yayın Yönetmeni, gazeteci Cem Erciyes’e göre de sosyal medyanın bu durumdaki rolü büyük; zararda olansa iyi edebiyat.

    Türkiye’de çok satan profilinin değiştiği bir hakikat. Listelere hâkim olan kitapların iyi edebiyat olup olmadığı hep tartışılırdı ama şimdi edebiyat olup olmadığı tartışılıyor. Sözünü ettiğimiz deneme ve kısa roman, öykü arasında salınan kitaplar. Yazarları çoğunlukla sosyal medyada başarı kazanmış, büyük takipçi kitleleri olanlar arasından çıkıyor. Tabii ki Türkiye’de okurun kitapla, okuma, yazmayla olan ilişkisinde yeni bir sayfanın habercisi bir tür bu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, orada okuyup yazma, hatta orada ‘yaşamayla’ epey alakalı bir gelişme… Çarpıcı ifadeler, kısa ve alıntılanabilir cümleler, bu sözleri öne çıkartan grafik düzenleme bu kitaplarda sık sık karşımıza çıkıyor.

    ‘Bu yeni türü anlamaya çalışmak lazım’
    Türkiye’de popüler olanla olmayan arasında tercih yapmayı, çok satan kitaplarda uzak durmayı 2000’lerin başında tartıştık, bitirdik; çok eski bir alışkanlık olarak geride bıraktık. Dolayısıyla bu yeni türü de anlamaya çalışmak gerekiyor sanırım.

    Tabii bildiğimiz edebiyat okuruna asla hitap etmeyen kitaplar bunlar. Bu yeni çok satan furyasından da en çok o ‘bildiğimiz edebiyat’ın zararlı çıkacağını söyleyebiliriz.

    Özellikle içinde bulunduğumuz kriz döneminde, okuru gittikçe azalan iyi edebiyattan yayıncılar daha da uzak duracak, ya da basamaz hâle gelecek, çok satma potansiyeli yüksek bu tür kitaplara doğru bir koşuşturmaca başlayacak ve benzer kitapların sayısı daha da artacak gibi görünüyor.

    ‘Yayınevleri ‘Ünlüysen gel’ mantığına yöneldi’


    Twitter’da ‘Ben Edebiyat Değilim’ başlığıyla paylaşım yapan @berbatedebiyat adlı hesabın yöneticileri ise yakın zamanda parası ve sosyal medyada yüksek takipçisi olan herkesin yazar yerine konulacağı kaygısında…

    Yayın dünyamızda artık dosyalar gözden geçirilirken ‘yazanının takipçi sayısı’ içerikten daha önemli. Yazın, üslup çok mühim değil. “Ünlüysen gel abi” mantığına yöneldi yayıncılık.

    Kocaman puntolar, yavan ama bir şeylerin romantize edildiği bir cümlelik sayfalar. Ve bunları yarım asırlık yayınevleri yapıyor, düşünün. Sıla kitap basıyor, hâli ortada, basan yayıncı ortada. Buna benzer onlarca, yüzlerce örnek var.

    ‘Parası ve takipçisi olan herkes yazar’
    Eğer bu durum devam ederse, parası ve takipçisi olan herkes yazar olarak dolaşacak ortalıkta. Korkumuz bu. Yani Hasan Ali Toptaş da yazar, Tuba Ezici de yazar. Bakın bu iyi kötü ayrımı bile değil. Ayıp bu, ayıp. 
Dağıtım ve erişilebilirlik konusuna değinecek pek bir şey bulamadık. Yani işin sunumundan çok, mutfağı ile ilgileniyoruz. Öyle yapmak zorundayız. Çünkü bunların dağıtılmasından önce, üretilmesi sorun. Derdimiz bu kısımla…

    ‘Yapılan değil, sunuluşu önemli’
    Elbette sosyolojik olarak ele almak gerekiyor bu durumu. İnsanımız üzerine düşünmek gereken konulardan kaçıyor artık. Tüm kollarımızla tüketim toplumu olmaya doğru evriliyoruz. Çoğunluğun anlaması için, vereceğin şeyi olduğun gibi, salt, yalın hâliyle vermen gerek. Anlaşılmak için, kitlelere, toplumun tamamına ulaşabilmek için, kısmen de olsa, şart bir durum bu. Bakın, bu kaygıyı taşıyan herkesin eserleri zamanla evrildi, dönüştü ve daha çok sattı, ilgi gördü. 
Bu sinemamıza da yansıyor, bilimimize de… İnsanların ne yaptığının bir önemi yok artık, bunu nasıl sundukları önemli.
    Misal sosyal medyada öyle insanlar var ki, bir şey gösterme çabalarından başka hiçbir şey göremiyoruz onları seyrederken. Bu tip insanlar alıp okuyorlar işte o kitapları. Instagramdan eski sevgililerine ve kendileri gibi düşünenlere mesaj vermek için.

    Bu kitaplarla hayatları değişenler var mıdır bilemiyoruz. Ne diyelim, iyi ki bu insanlar ‘Suç ve Ceza’ okumuyorlar o zaman…

    ‘Kitap dünyasından star çıkması olumlu olabilir’
    Alfa Yayın Grubu’nun yöneticisi Vedat Bayrak, kitap dünyasındaki değişimi, bir dönem sinema sektörünü kötü etkileyeceği düşünülen dizi patlamasına benzetiyor ve şöyle diyor: “Ama öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.”

    Bu durum uzun süredir bekleniyordu; iyi tarafından bakarsak, piyasanın büyümesinin, hatta yayın dünyasının ‘piyasa’dan sektöre dönüştüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Çok fazla aktör (yayıncı, iştirakçi, yazar, yazar adayı vs) bu sektöre dâhil oldu.

    Sosyal medyanın son 10 senede yarattığı değişim ve dönüşümün de bu gelişmede payı var hiç kuşkusuz. Hepimizin içinden geçerek deneyimlediği bir süreç bu. İyiye de gidebilir kötüye de, bu biraz bize bağlı.
    Okur sayısının, kitap sayısının artışından, edebiyat ve kitap dünyasından starların, popüler isimlerin çıkışından olumlu şekilde etkilenmek ve okuru da etkilemek bizim elimizde. Köhne, kendi içine kapalı, rutin bir piyasa olmadığımızın, her an yepyeni fikirlerin, projelerin ortaya çıkabileceği, hareketli, dünyayla entegre bir sektörün kurulmakta olduğunun da işareti olarak değerlendirilebilir.

    ‘Dizi-sinema konusu gibi… Bunu yapmayan geri kalır’
    Çok satan türleri her zaman değişir, kimi zaman edebiyat ağırlık kazanır, kimi zaman, şu anda da kısmen görüldüğü gibi, bilimsel konular, kişisel gelişim öne çıkabilir. Yayın dünyası da bu değişime, talebe olabildiğince ayak uydurmak zorunda. Tek bir kişinin belirlediği bir süreç değil bu, arz talep meselesi biraz da. Popüler edebiyat dergilerinin varlığı da bunu doğruluyor. Çok eleştiren var ama bir yandan da her gün bir yenisi piyasaya dâhil oluyor, bazıları daha iyi yazarları bünyesinde toplamaya başladı, kalitesini yükseltti. Bunu yapamayanlar geride kaldılar. Dizi sektörü ile sinema arasındaki ilişkiye benziyor biraz da bu. Dizi sektörü patladığında herkes eleştirmişti, “Sinema bitti, film çekilmeyecek artık” diye, ama
    Öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.

    ‘Tek okuyucu tipi yok’
    Bu durumun yeni bir okur kitlesi yaratmasından ziyade, az önce dediğim gibi, var olan bir potansiyelin değerlendirilmesi söz konusu. Böyle konuların, kitapların, figürlerin çok satacağı düşünüldüğü için bu kitaplar biraz da hazırlanıyor, projeleştiriliyor. Okur tek tip değil, onlarca farklı okur tipi var, her kitabın okuru, hedef kitlesi farklıdır ve yayıncıların sorumluluğu da bu farklı farklı okur gruplarına uygun yayıncılık yapmaktır. Yalnızca ‘bestseller’ yayıncılığı yaparsanız bir süre sonra işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Diğer okur gruplarının küsmesine yol açabilirsiniz. Bu yüzden dengeli bir politika izlemek, her zevke, bilgi birikimine, estetik düzeye yönelik bir yayıncılık yapmak gerekiyor. En azından bizim yaptığımız ve başarılı olduğumuz politika bu yönde.

    ‘Sosyal medya dengeleri değiştirdi’
    Hürriyet Kitap-Sanat’ın yayın yönetmeni İhsan Yılmaz’a göre, sosyal medya şöhretlerine yapılan kitaplar kitap piyasasının yönünü değiştirdi.

    Kitap yayıncılarının sosyal medyada sıkça görünen, popüler olan insanlara kitap yapmaya başlaması ve bunun çok sattığını görmesi tüm dengeleri değiştirdi. Aralarında iyiler de olabilir, sadece popülerlik nedeniyle satılanı da… Biz hâlâ eski usul iyi edebiyat üzerinden yayın yapmayı sürdürüyor ama bir taraftan da önyargısız, yeni akıma da göz atmayı sürdürüyoruz.


    Kaynak
    https://journo.com.tr/kitap-degil-similasyon
  • > Avrupa tarihinde başka hiçbir ülke, Almanya kadar kitaba ve makaleye konu olmamıştır diye düşünüyorum. Zaman içerisinde Nazizmin ya da Nazi döneminin saklı kalan bazı sırları ve nispeten küçük özelliklerinin yeni keşif haberlerini duymak kesinlikle olası mümkündür.

    > 2014 yılının sonlarına doğru İngiltere’de eğitim gören genç Alman bilim adamı olan Stefan Ihrig, çok ilginç olabilecek bir doktora tezi ile tarihi aydınlatma gayretine girdi. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor.

    > Kitapta, Adolf Hitler'in de dâhil olduğu Nazilerin, Türkiye'yi, Atatürk'ün öncülüğünde bir ilham kaynağı olarak görmekte oldukları vurgusu devamlı ele alınıyor. Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına denk gelen Kurtuluş Savaşı mücadelesinin tarihi zaferi sonrasında, Sevr’i Lozan Antlaşması ile alaşağı eden Türkiye, Nasyonal Sosyalistlerin Almanya'da yaratmak istedikleri yeni Reich için ideal bir model olarak görülmektedir. Türkiye ilk başta İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefikler tarafında, Almanya’ya karşı yer aldığını bildirmiş ve nihayetinde savaşa fiilen katılmamış olmasına rağmen, Nazi liderliği ve Nazi basını, Üçüncü Reich’in tarih sayfalarında yer alacak olan acı sonuna kadar Atatürk’e ve Atatürk Türkiye’sine sempati duymaya devam etmiştirler. Bunu, Haziran 1941 tarihinde imzalanan “Türk-Alman Dostluk Antlaşması” ile Almanya’nın Türkiye saldırmayacağına dair verdiği güvenceden de anlayabiliyoruz.

    > Osmanlı İmparatorluğu, Almanlar için uzun zamandır “oryantalist” bir cazibe nesnesi olmaktaydı ve görünen egzotizmine rağmen, imparatorluk, özellikle II. Kaiser Wilhelm döneminde, Almanya'nın doğal müttefiki olarak görülüyordu. Tabi doğal olarak bu ilişkiler, Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ile ittifakı ile doruk noktasına ulaştı diyebiliriz.

    > Mustafa Kemal'in 1919 yılının Mayıs ayında başlattığı ve 1922'in sonlarına doğru sona eren Türklerin bağımsızlık savaşı Almanlara örnek teşkil eden bir mücadeleydi. Bu savaş, modern Türkiye'nin sınırlarını oluşturdu ve Almanlar için en önemlisi, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalara ayıran 1920 Sevr Antlaşması’nın milliyetçi Türkiye’nin yok saydığı Türk Versay’ının, Lozan Barış Antlaşması sayesinde yeniden gözden geçirilmesiyle sonuçlandı. Cumhuriyetin umutsuz ve ıssız ilk yıllarında Türkiye'nin bu küçük düşürücü ve kendisini ağır yaptırımlar altına sokan bir antlaşmayı yeniden gözden geçirtmesi ve Mustafa Kemal'in önderliğinde Türkiye'deki milliyetçiliğin yeniden canlanması, Almanya’nın ileride Versay Antlaşmasını yeninden ele alabilmesi adına bir umut ışığı olarak görülmeye başlanmıştır.

    > Kitapta yer alan iddiaya göre, yeniden dirilen, şahlanan Türkiye, Almanya için bir “rol modeli” olarak görülmekteydi ve Mustafa Kemal, özellikle Alman politik yelpazenin en sağcı gazetelerinde milliyetçi bir kahraman olarak kutlanmaktaydı. Bu Nazi yanlısı aşırı sağcı basında Türkiye, egzotik veya oryantal olarak görülmekten ziyade, “Almanya'ya ile aynı kaderi taşıyan ve haklı mücadelesinden zaferle çıkan” olarak tasvir edilmiştir. Türkiye böylesi aşağılayıcı bir barış antlaşmasının revizyonunu gerçekleştirebilmiş ve ulusu yeniden diriltmek için ilham verici bir lider çıkarabilmiş ise, o zaman Almanya bunu neden yapa bilemesin?

    > Weimar Cumhuriyeti'nin, Adolf Hitler’inde aralarında bulunduğu, kendilerini potansiyel “Alman Mustafa’sı” olarak gören bir dizi aşırı sağcı düşmanı vardı. Nazi basınının tek taraflı yayınına dayanan Ihrig, 9 Kasım 1923 yılında, Hitler'in Münih'te başarısızlık ile sonuçlanan “Birahane Darbesi” esnasında “Mustafa Kemal ve Anadolu'daki olaylara Mussolini'nin örneğinden çok daha fazla ilham verdiğini” iddiasını öne sürüyor. Ihrig'in mesnetsiz çarpıtmalarına göre, tarihsel literatürde Atatürk'ün Hitler'in düşünce ve eylemi üzerindeki kritik etkisi, Mussolini lehine olarak gözden kaçmıştır.

    > Birçok tarihi detayı bilinçli bir şekilde çarpıtan Ihrig, “Mustafa Kemal Paşa'nın 1920'lerin başında Hitler'in modern Führer hakkındaki düşüncelerinin ve siyasi lider olarak kendisinin de gelişmesinde kilit bir etken olması gerektiğini” iddia ediyor. Nazi basını ve Hitler'in Atatürk ve Genç Türk devrimi hakkında olumlu konuştuğu gerçeği, Nazilerin ve geleceğin Führer'in eylemlerinin kendilerinden ilham aldıkları anlamına gelmez, hatta Atatürk'ün Nazi hayalindeki Mussolini'den daha önemli olduğu anlamına gelmez… Ihrig gene, Atatürk'ün “Türk örneğinin”, Nazilerin ve Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Hitler için önemli olduğuna dair ikna edici kanıtlar sunsa da, kayıtlara geçen birçok konuşma ve yazışmaları kendi tezini çürüteceği için bilinçli olarak göz ardı ediyor ve etik olmayan bir yol tercih etmeyi kendince daha doğru görüyor. Tarihi dezenformasyonu ile kendince Hitler'in 1923 Birahane Darbesi girişiminde bir “Türk, Kemalist bir boyut” vardı havası vermeye çalışıyor.

    > Ihrig, o zaman döneminde Almanya’da bulunan diğer yayınevlerinin ve gazetelerin Türkiye hakkında yapmış oldukları yayınları ve köşe yazılarını baz almak yerine, sadece iki aşırı sağcı yayını tezinde kaynak göstermeyi daha çok yeğlemiştir. Çünkü diğer sol kanattan, hatta komünist kanattan olan gazetelerde de Türkiye’ye ve zaferine övgüler dizilmekte, haklı zaferini Lozan ile taçlandırılması dillendirilmekteydi. Size bununla ilgili en iyi bilgi ve belgeleri Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabı verebilir. Yine Ihrig’in iddialarına göre, Naziler ve Hitler, iktidarı ele geçirene kadar geçen sürede, Türkiye'ye ya da liderine olan hayranlıklarını asla kaybetmediler ve 1933'ün başından sonra Nazi basınında Atatürk ve Türkiye'yi takdir eden kamuoyunun ifadeleri yer almaktaydı…

    > Nitekim Hitler, o yıl yapılan bir röportajında Mustafa Kemal'i “yüzyılın en büyük adamı” ve yeni Türkiye'yi ise “parlayan bir yıldız” olarak tanımlamaktaydı. Üçüncü Reich sırasında Nazi propagandacıları Türkleri Aryan ırk olarak ilişkilendirdiler ve 1938'de ölümüyle bir doruk noktasına ulaşan bir “Atatürk kültünü” yaydılar. Hitler, büyük adamların eylemlerine işaret etti ve Atatürk'ün Türk devleti tarafından sağlanmış olan örnek tek parti yönetiminin –özellikle de etnik ve ırksal olarak homojen bir völkisch (ırkçı) milletindeki tek parti yönetiminin üstünlüğünü gösterdi.

    > Osmanlı’dan geriye kalan Türkiye çok ırklı olmasına rağmen, Atatürk'ün kurmuş olduğu modern Türkiye için etnik ve ırkçı bir şekilde homojen olduğu iddia edildi. Sözde Ermenilerin katliamı o dönemin basınında, “bu yeni völkisch (ırkçı) devletin ana temellerinden biri” olarak sunuldu. Fakat Türkiye Lozan Antlaşması'nı müteakip, Yunanlıların isteği üzerine yaptığı mübadele ile Türkiye’de “azınlık sorununu” çözdü. Bunun için bkz. #35369071 ve #35369193

    > Mesnetsiz iddialardan bir diğeri de: Nazi basınının Türkiye'yi bir völkisch (ırkçı) devleti olarak kutlamasında, Türkiye'de ikamet etmeye devam eden Türk olmayanları (Yunanlılar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler ve diğerleri) göz ardı ettiğidir. Bu külliyen yalandır ve bunu yine yabancı bir yazar olan Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins’e kulak veriyoruz. (bkz: #36005113) Kitabında, Atatürk’ün getirmiş olduğu laikliği ve doğal olarak Türklerin kalkınmasını uzun süre geciktiren İslam'i yönetimin etkisini kısıtlama çabalarından ötürü övgüyle bahsediliyor. Ihrig, Atatürk'ün Türkiye’sini, büyük ölçüde tarımsal kalmasına ve endüstriyel gelişme yolunda Batı Avrupa ülkelerinin gerisinde kalmasına rağmen, modern bir ulus-devlet modeli olma yolunda ilerleyen bir ülke olarak kutluyor.

    > Şunu kesin bir dille ifade edebilirim ki: Ihrig, dönemin Nazi medyasında geçen haberleri ve Nazi önde gelenlerinin sözlerini fazlasıyla çarpıtmış, Mustafa Kemal ve milletinin tarihi haklılık ve gerçeklerini sıklıkla göz ardı etmiş ya da büyük ölçüde es geçmeyi tercih etmiştir. Bu sebeptendir ki, Ihrig, Mussolini’yi ikinci plana atarak, Atatürk'ü ve Türkiye'yi Naziler ve Hitler'e ilham kaynağı olarak göstermeyi tercih etti ve Cambridge Üniversitesi aracılığı ile tarihe yanlış bir tez (kitap) sundu.

    > Ihrig, Atatürk'ün ülkesi adına olan haklı ve mücadelesi ile pek ilgilenmez. Yine de, bu gerçek, bazı yüzeysel benzerlikler içermesine rağmen, Nazi’lerin hayal gücünde bulunan vahşetten önemli ölçüde ayrışmış bir Kurtuluş Savaşı’dır. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır derim. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir propaganda olarak görüyorum. Eğer bu kitabı okumaya niyetiniz varsa, bu kitabı okumadan önce ya da okuduktan sonra muhakkak Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumasını da tavsiye edeceğim.

    > Okumakta olduğunuz bu incelemeye ait kitabın sadece ülkemizin haklı zaferini ve Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü uluslararası arenada kötülemek amacıyla kaleme alınmış olduğunu bilmenizi isterim. Bu tez Cambridge Üniversitesi tarafından gerçekler göz ardı edilerek onaylanmış ve Harvard Üniversitesi tarafından yayın hakları alınarak, eğitim kurumlarında bir ders niteliğinde okutmak, Türkiye ve kurucu önderi hakkında soru işaretleri oluşturmak adına yayımlanmıştır. Yine aynı Cambridge Üniversitesi, kendi arşivlerinde bulunan ve dönemin İngiltere Büyükelçisi, Sir Percy Loriane tarafından kaleme alınmış olan: “Atatürk Olağanüstü Bir İnsan” adlı raporunu/metnini yok sayarak bu propaganda içerikli tezin onaylanması ile tarihi bir hata yapmıştır. İlk Yayınlanma Tarihi: 20 Kasım 2014 olan ve ağır akademik İngilizce ile basılmış olan bu kitap, daha Türkiye’de Türkçe yayımlanmadan yaklaşık on gün sonra 01.12.2014 tarihinde gazeteci Hilal Kaplan tarafında hatmedilmiş ve kitaba hemen methiyeler düzülmüş, resmen ayakta alkışlanmıştır. Kendi çalışmış olduğu gazetede bu yazı görünmüyor olsa da, aşağıda siz gene diğer medya kanallarının linklerini vereceğim. Yazıların, köşe yazısının nerelerde ve ne zaman yayınlandıklarını görürseniz, o zaman bu makalenin de kendisine okyanus ötesi ellerden hazır gönderildiği ihtimalini düşüneceğinize de eminim. Unutmayınız ki, bir kitabın özel istek dışında normal bir gönderi ile bile ABD’den buraya üç haftadan erken gelmeyeceği aşikâr. Hadi özel geldi, bunu hangi ara, kaç günde okudunuz, anladınız (Anlamanız için derin tarih bilgisine ve sahip olmanız, burada bahse konuların doğru olup olmadığını araştırmanız gerek. Aksi taktirde meslek ahlakına uygun düşmez.) ve hemen ateşli bir şekilde köşenize taşıdınız??? Diyorum ve burada incelememi sonlandırıyorum.

    Linkler: Yayın tarihleri ve saatlerine dikkat lütfen!
    Agos - 19.12.2014
    http://www.agos.com.tr/...erin-yok-edilmesiydi

    Ermenihaber - 01 Aralık 2014 - 18:18
    https://www.ermenihaber.am/...i-Atat%C3%BCrk/25291

    Medya Tava - 01.12.2014 - 15:01
    https://www.medyatava.com/...-ogrencisiydi_116300

    Sanal Basın - 01.12.2014
    http://www.sanalbasin.com/...cisi-hitler-7399614/

    Bu sefer keyifli okumalar dileyemeyeceğim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Birinci bölümde bilincin salt fiziksellik ile açıklanabilecek bir durum olduğunu söyleyen tekçi ve bilincin maddeden fazla bir şey gerektirdiğini söyleyen ikici bilinç kuramları genel hatlarıyla ele alındıktan sonra tarafsız tekçilik, idealizm ve modern anlayışta insan bilincinin bilgisayar metaforuyla açıklanmasına temel teşkil eden işlevselcilik ve idealizmin tezleri ortaya konur. Yine bu bölümde bir klasik olan Thomas Nagel'ın 1973 tarihli "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?" makalesinin ortaya koyduğu argüman tanıtılır ana hatlarıyla; bir yaratığın öznel psikolojik gerçekliği bilimsel araçlarla anlaşılamaz, erişilemezdir. İkinci bölümde görülen odur ki 90'lar ile doğduğu sanılan bilinç bilimi 19. yüzyılın sonlarında zaten baş göstermiştir. 1920'lerden sonra 'bilinç' görmezden gelinerek, psikoloji artık bir bilinç biliminden ziyade bir davranış bilimi olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Çünkü bilinç öznelliktir ve bilimsel araştırma yöntemleriyle ele alınabilecek bir olgu değildir. Belki 1920'lerdeki davranışçılığa olan bu kayış, bilim tarihinin 'bilinç' ile tehlikeye sokulacağının sezilmiş olmasının önlemi, kaçışıdır. 1960'lardaki bilişsel psikolojiye evrilen anlayış bilince hala uzakta durmakta ve zihni bilgisayar metaforuyla açıklayarak bilgi işleme süreçlerine odaklanmıştır ve bilincin öznelliğinden söz açmaya yanaşmamıştır. Ancak 80'lerdeki bilişsel nörobilimin yükselişi ile ele alınmayan duygu ve bilinç artık 'araştırılası' gelmeye başlamıştır. Bilişsel nörobilimin amacı beynin biyolojik gerçekliği ile psikolojik (bilişsel) gerçekliğini ilişkilendirmektir. Üçüncü bölümde fenomenal bilinç, bilinç durumu ve içeriği, fenomenal bilincin yapısı, düşünümsel bilinç, seçici dikkat projektörü, içebakış ve türleri, bilinçdışı ve bilinçsiz bilgi, zombi metaforu ve son olarak bilinç kavramının, farklı kullanımları tanımlanmıştır. Sonraki bölümde günlük yaşamı deneyimlerken onun tam anlamıyla gördüğümüz gibi olduğu yanılgısına nasıl da düştüğümüzü gösterir. Görüş, fiziksel dış dünya ve onun görülebilir dalga boylarındaki elektromanyetik radyasyon ile başlar ve nörobiyoelektriksel enformasyonlara dönüştürüldükten sonra görsel bilinçle biter. Peki ama bilinç bu bir dizi aşamanın tam olarak neresinde ve nasıl belir(iver)ir? Bu bölümde görsel bilincin nöropsikolojik eksiklikleri üzerinden beynin algılarımız aracılığıyla deneyimlediğimiz dünyayı nasıl inşa ettiğini açıklanır. Beşinci bölümde, beyinde korunmuş ve zarar görmüş bilişsel işlevlerin terkibi olarak tanımlanabilecek olan "performans örüntüleri" birleşim ve ayrışım kavramları bağlamında ele alınır. Körgörü, prosopagnozi vb. olgulardan yararlanılmıştır. Yine beynin, duyusal girdiyi bilinçli ve bilinçsiz şekilde işlemesini modelleyen üç farklı kuram tanıtılır ; (1)Ayrık bilgi modeli (2) Bağlantısızlık modeli (3) Alçaltılmış temsil modeli. Altıncı bölümde daha önceki iki bölümde olduğu gibi ancak bu kez öz-farkındalığın nöropsikolojik olgularıyla bilincin nasıl öznelliğe kavuştuğu araştırılmaya devam eder. Yedinci bölümde bilincin nöral korelatlarını araştıran deney yöntemlerinin(fMRI, PET, EEG MEG) tanımları, benzerlikleri ve farklılıkları tanıtılır. Sekizinci bölümde sorulan soru şudur: beyinde bilinç "ışığını yakan" şeyin ne olduğunu görmek için kurulacak ideal deney nedir? Anestezi, epileptik nöbetler gibi nöropsikolojik olgulardan yola çıkıldığında beyinde talamusun, talamokortikal bağlantıların, kortikal-subkortikal yolakların, ve posterior kortikal alanların bilinç için önemli yapılar olduğu görülmüştür. Ancak bu henüz bilincin nöral korelatlarının aydınlığa kavuştuğu anlamını taşır değildir. Yalnızca olgulardan yola çıkılarak tasarlanan deneylerden öyle olmasını umduğumuz öngörülerde bulunuruz bu haliyle. Dokuzuncu bölümde "iki gözün rekabeti" olgusundan yola çıkarak görsel bilincin beyindeki lokalizasyonuna dair yapılan saptamalar ortaya konur ancak şu soru hala cevapsızdır, "Nerede, ne zaman ve ne tür nöral etkinliklerin görsel deneyime dahil olduğunu bulsak bile, nöral etkinliğin nasıl öznel, görsel fenomenolojiyle sonuçlandığını veya onu nasıl ürettiğini anlamış olacak mıyız? (s.267)." Felsefi kuramlar bölümünde bahsedilen teoriler arasındaki kopukluk barizdir. Öyle ki bu kuramların bilinç konusunda ihtilafa düşmedikleri nokta yoktur. Kimi kuramlar nitelcelerin ve fenomenal bilincin varlığını kabul etmezken kimisi de panpsişizme kayarak bilinci beyin-dışı bir konuma yerleştirebilmiştir. Buna karşın deneysel kuramların da üzerinde anlaşabildiği tek nokta bilincin beyin-içi bir konumda aranması gerektiğidir. Bilincin nöral korelatları ya da bilinç ile üst biliş arasındaki ilişkiler üzerine ayrılık devam etmektedir. Fenomenalitenin ölçütü nedir, bildirimsellik mi? Onikinci bölümde ele alınan DBD, kısaca 'deneyimin sıradışı çeşitliliği' olarak tanımlanabilir. Değişmiş bilinç durumları aynı zamanda düşünümsel bilinci de zorunlu kılar. DBD, varsanı ve sanrıların bileşimi olarak ele alınabilir. "Varsanılar tanım gereği gerçek uyaran ortamına tekabül etmeyen algı deneyimlerini içerir. Sanrılar, ise sıkıca benimsenen inançlara, yargılara ve mantığa aykırı veya açık nesnel kanıtlara karşıt olan sürekli olarak yetersiz bir akıl yürütmeye işaret eder. Dolayısıyla varsanılar, fenomenal veya algısal bilincin içeriklerini tahrif ederken; sanrılar da, düşünümsel bilinç düzeyindeki üst düzey düşünce süreçlerini bozar (s. 344). Uykuya dalış esnasında "içsel olarak meydana getirilen" imgelere "hipnagojik varsanılar" bu durumun tersine ise, yani uykudan uyanıklığa geçişte, "hipnopompik varsanılar" denir. Bu fenomenler bize yardım edebilir mi? Rüya, algılanan fenomenal dünyanın simülasyonudur? Bu simülasyon kimi bakımlardan hatalı işler örneğin rüyada eleştirel yoksunluk içerisinde olan biten mantıksız ne varsa onu olağanlıkla kabul ederiz(tümüyle olmasa da bunun dışında az örnek vardır) Bu simülasyonun arızaları, niteliksel, bağlamsal ve zamansaldır. Rüyada kimi zaman olayı, şuan ki ben'den farklı olan bir rüya-benliği yaşarken kimi zaman üçüncü-şahıs-perspektifindeki gözlemci yaşar. Rüyaların işlevini sorduğumuzda ise dört farklı kuram bununla ilgilenebilir; (1)Rastgele etkinleşme kuramı (2)Sorun Çözme Kuramı (3)Zihinsel Sağlık Kuramı (4)Tehdit Simülasyon Kuramı. Rüyanın evrensel nitelikleri göz önüne alındığında tehdit simülasyon kuramı daha açıklayıcı güce sahip görünür. Sonraki bölümde hipnozun bir DBD olarak değerlendirilebilirliği üzerinde durulmakla birlikte hipnotik tetikleme ve türleri, hipnotize edilebilirlik gibi kavramlara değinilmiştir. Son bölümde ise üst bilinç durumlarının bilinç araştırmalarındaki konumu işlenmiştir. Zor bir tanım gerektiren üst bilinç durumlarının ortak noktalarını oluşturulmaya çalışılmıştır. Bilinç bilimine giriş için yerinde bir kitap.
    İÇİNDEKİLER
    BİRİNCİ KISIM: BİLİNÇ BİLİMİNİN ARKAPLANI


    1. BİLİNÇ BİLİMİNİN FELSEFİ TEMELLERİ

    GİRİŞ

    1.1. BİRİNCİ AYRIM: İKİCİLİK VE TEKÇİLİK

    a. İkiciliğin Tanımı

    b. Tekçiliğin Tanımı

    1.2. İKİCİ BİLİNÇ KURAMLARI

    a. Etkileşimcilik

    b. Kartezyen İkicilik: Etkileşimciliğin En Tipik Örneği

    c. Epifenomenalcilik

    d. Koşutçuluk

    1.3. TEKÇİ BİLİNÇ KURAMLARI

    a. Maddeciliğin (veya Fizikselciliğin) Tanımlanması

    b. Elemeci Maddecilik

    c. İndirgemeci Maddecilik

    d. Mikrofizikselcilik; Nihai İndirgemecilik
    e. Belirimci Maddecilik
    f. Tekçi Maddeciliğin Özeti
    g. İdealizm
    h. Tarafsız Tekçilik
    i. İşlevselcilik
    1.4. ZİHİN-BEDEN SORUNU NEDEN ORTADAN KALKMAYACAK
    a. İzah Gediği ve “Zor Sorun”
    b. Öznellik
    c. Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?
    d. Geleceğin Bilimi ve Bilinç
    e. Felsefi Sorunlar ve Bilinç

    2. BİLİNÇ BİLİMİNİN TARİHSEL TEMELLERİ
    GİRİŞ
    2.1. 1800’LER: FELSEFEDEN DENEYSEL BİLİNÇ BİLİMİNE DOĞRU
    a. Frenoloji
    b. Psikofizik
    2.2. İÇEBAKIŞÇILIK; BİLİNCE DAİR İLK BİLİMSEL PSİKOLOJİ
    a. Wilhelm Wundt ve Psikoloji Biliminin Doğuşu
    b. Titchener ve Yapısalcılık: Bilincin Atomları
    c. William James ve Bilinç Akışı
    2.3. BİLİNÇ BİLİMİ OLARAK İÇEBAKIŞÇILIĞIN DÜŞÜŞÜ
    a. Geştalt Psikolojisi: Bilinç Atomcul Değil Bütüncüldür
    b. Davranışçılık: Bilimsel Psikolojide Bilnç Nasıl Tabu Haline Geldi
    c. Freud’un Bilinç Eleştirisi
    2.4. BİLİŞSEL BİLİMDEN BİLİNÇ BİLİMİNE
    a. Bilişsel Bilim: Bilinci Barındırmayan Bir Zihin Bilimi
    b. Anka Kuşu Yükseliyor: Modern Bilinç Biliminin Ortaya Çıkışı

    3. BİLİNÇ BİLİMİNİN KAVRAMSAL TEMELLERİ
    GİRİŞ
    3.1. BİLİNCİN ÖZNEL GERÇEKLİĞİ NASIL BETİMLENEBİLİR
    a. Fenomenal Bilinç: Öznelliğin Temel Biçimi
    b. Nitelceler
    c. Bilinçli Olma Durumu ve Belirli Bilinç İçerikleri
    d. Fenomenal Bilincin İç Yapısı: Merkez ve Çevre
    e. Dikkat ve Bilinç
    f. Değişim Körlüğü ve Dikkatsizliğe Bağlı Körlük
    g. Düşünümsel Bilinç
    h. İçebakış
    i. Öz-Farkındalık
    3.2. BİLİNCİN YOKLUĞUNU BETİMLEYEN KAVRAMLAR
    a. Bilinçdışı
    b. Bilinçsiz
    c. Öz-Farkındalık
    3.3. “BİLİNÇ” KAVRAMININ DİĞER TANIMLARI VE KULLANIMLARI
    a. Uyarıma Tepki Verme Kabiliyeti Olarak Tanımlanan Bilinç
    b. Dış Dünyadan Gelen Bilgiyi Temsil Etme Kabiliyeti Olarak Tanımlanan Bilinç
    c. Uyanıklık Olarak Tanımlanan Bilinç
    d. Çıktı Sistemlerine Erişim, Davranış Kontrolü veya Dünyayla Davranışsal Etkileşimler Olarak Tanımlanan Bilinç
    e. Bilinç ve Farkındalık

    İKİNCİ KISIM: BİLİNÇ BİLİMİNİN TEMEL İLGİ ALANLARI
    I. BİLİNCİN NÖROPSİKOLOJİSİ
    GİRİŞ: BİLİNÇ BİLİMİNİN TEMEL İLGİ ALANLARI NELERDİR?

    4. GÖRSEL BİLİNCİN NÖROPSİKOLOJİK EKSİKLİKLERİ
    GİRİŞ: GÖRSEL BİLİNCİN BİRLİĞİ
    4.1. BEYİNSEL AKROMATOPSİ: RENK NİTELCELERİNİN İZ BIRAKMADAN KAYBOLOŞU
    4.2. GÖRSEL AGNOZİ: TUTARLI GÖRSEL NESNELERİN KAYBI
    4.3. SEMANTİK BUNAMA: NESNENLERİN ANLAMININ KAYBI
    4.4. SİMULTANAGNOZİ: FENOMENAL ARKAPLANIN KAYBI
    4.5. İHMAL: FENOMENAL UZAYIN KAYBI
    4.6. AKİNEPTOPSİ:GÖRSEL HAREKETLİLİĞİN KAYBI

    5. GÖRSEL BİLİNCİN DAVRANIŞTAN NÖROPSİKOLOJİK AYRIŞIMLARI
    GİRİŞ: NÖROPSİKOLOJİK BİR AYRIŞIM NEDİR?
    5.1. AYRIŞIMLAR VE BİLİNÇ
    5.2. BİLİNÇLİ/BİLİNÇSİZ AYRIŞIM KURAMLARI

    6. ÖZ-FARKINDALIĞIN NÖROPSİKOLOJİK BOZUKLUKLARI
    GİRİŞ
    6.1. AMNEZİ
    6.2. AYRIK-BEYİN
    6.3. ANOSOGNOZİ
    6.4. SOMATOPARAFRENİ(ASOMATOGNOZİ)
    6.5. BİLİŞSEL NÖROPSİKİYATRİ VE İNANÇ SİSTEMLERİNİN EKSİKLİKLERİ
    a. Capgras Sanrısı
    b. Fregoli Sanrısı
    c. Sol-Yarıküre Yorumcusu ve Sağ-Yarımküre Şeytanın Avukatı

    II. BİLİNCİN NÖRAL BAĞINTILARI (BNB)
    GİRİŞ: “BİLİNCİN NÖRAL BAĞINTISI” (BNB) NEDİR?

    7. BNB DENEYLERİNİN YÖNTEMLERİ VE TASARIMI
    GİRİŞ: BNB DENEYLERİ NASIL TASARLANIR
    7.1. İŞEVSEL BEYİN GÖRÜNTÜLEME YÖNTEMLERİ: fMRI ve PET
    7.2. EEG ve MEG ile ELEKTROMANYETİK BEYİN ALGILAMA

    8. BİR DURUM OLARAK BİLİNCİN NÖRAL TEMELİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
    GİRİŞ: BİR DURUM OLARAK BİLİNÇ
    8.1. ANESTEZİ
    8.2. EPİLEPTİK NÖBETLER VE DERİN UYKU
    8.3. İÇE-KİLİTLENME SENDROMU
    8.4. BİTKİSEL HAYAT VE DİĞER KAPSAMLI BİLİNÇ BOZUKLUKLARI
    8.5. TERSİNE ZOMBİLER

    9. GÖRSEL BİLİNCİN NÖRAL TEMELİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
    GİRİŞ: GÖRSEL BİLGİ VE GÖRSEL BİLİNÇ
    9.1. İKİ GÖZÜN REKABETİ ÇALIŞMALARI
    9.2. GÖRSEL VARSANILAR
    9.3. GÖRSEL BİLİNÇ ÜZERİNE YAPILAN EEG ve MEG DENEYLERİ
    9.4. TRANSKRANİYAL MANYETİK UYARIM (TMS)

    III. BİLİNÇ KURAMLARI
    GİRİŞ: BİR BİLİNÇ KURAMI NEDİR?

    10. FELSEFİ BİLİNÇ KURAMLARI
    10.1. GÜNCEL FELSEFİ BİLİNÇ KURAMLARINA BİR BAKIŞ
    a. Çoklu Taslaklar Kuramı (Dennett)
    b. Duyu-Motor Kuramı (O’Regan ve Noe)
    c. Biyolojik Doğalcılık (Searle)
    d. Doğalcı İkicilik (Chalmers)
    e. Üst Düzey Bilinç Kuramları
    f. Dışsalcı Temsilcilik (Tye, Dretske)
    g. Nörofenomenoloji (Varela, Lutz, Thompson, Noe)
    h. Refleksif Tekçilik (Velmans)
    i. Sanal Gerçeklik Kuramı (Metzinger, Lehar)

    11. DENEYSEL BİLİNÇ KURAMLARI
    11.1. GÜNÜMÜZ DENEYSEL BİLİNÇ KURAMLARINA BİR BAKIŞ
    a. Kapsamlı Çalışma Alanı Kuramı (Baars)
    b. Nörobiyolojik Kuram (Crick ve Koch)
    c. Dinamik Çekirdek (Tononi ile Edelman) ve Bilgi Bütünleştirme Kuramı (Tononi)
    d. Talamokortikal Bağlanma Kuramı (Llinas)
    e. Tekrarlayan İşleme Kuramı (Lamme)
    f. Mikrobiinç Kuramı (Zeki)
    g. Olanın Hissi Anlamında Bilinç (Damasio)
    11.2. ANALİZ: BİLİNÇ KURAMLARINDA TARTIŞILAN TEMEL MESELELER

    a. Bilinci Konumu: Dışsalcılık ve İçselcilik
    b. Bilincin Temel Doğası: Fenomenoloji ve Biliş
    c. Fenomenal Bilincin Temel Biçimi: Atomculuk ve Bütüncülük

    IV. DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMLARI

    12. “DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMU” (DBD) NEDİR?
    GİRİŞ
    12.1. “DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMU”NU NASIL TANIMLAYABİLİRİZ

    13. RÜYA GÖRME VE UYKU
    GİRİŞ: RÜYA GÖRME VE BİLİNCİN KISA TARİHİ
    13.1. HİPNAGOJİK VE HİPNOPOMPİK VARSANILAR
    13.2. UYKU FELCİ
    13.3. UYKU ZİHİNSEL ETKİNLİĞİ VE RÜYA GÖRME
    13.4. RÜYA İÇERİKLERİ
    13.5. NEDEN RÜYA GÖRÜRÜRZ
    13.6. BERRAK RÜYA GÖRME
    13.7. KÖTÜ RÜYALAR VE KABUSLAR
    13.8. GECE DEHŞETİ
    13.9. UYURGEZERLİK VE GECE GEZGİNLİĞİ
    13.10. REM UYKUSU DAVRANIŞ BOZUKLUĞU VE RÜYADA-GEZME

    14. HİPNOZ
    GİRİŞ
    14.1. HİPNOZUN KISA TARİHİ
    14.2. HİPNOTİK TETİKLEME
    14.3. HİPNOTİK TELKİN EDİLEBİLİRLİK
    14.4. HİPNOZLAR BİR DBD MİDİR?
    14.5. HİPNOZ ALTINDA BİLİNCE NE OLUR?

    15. ÜST BİLİNÇ DURUMLARI
    GİRİŞ
    15.1. MEDİTASYON
    15.2. OPTİMAL DENEYİM VE AKIŞ
    15.3. KOŞUCU COŞKUNLUĞU
    15.4. BEDEN-DIŞI DENEYİMLER (BDD’LER)
    15.5. ÖLÜME YAKIN DEENYEİMLER (ÖYD’LER)
    15.6. MİSTİK DENEYİMLER

    Sonsöz
    Sözlük