• 1062 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Ne demektir bu? Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu intiharıyla Vronski'yi cezalandırmaya hakkı yoktu.
    V. Nabokov

    Bu kitabı okurken aklıma sürekli Gustave Flaubert'in Madam Bovary eseri geldi konusu ayni. Anlatımda Lev Nikolayeviç Tolstoy ve Gustave Flaubert anlatım farkları olsa bile genel kapsamları birbirine çok benziyor bu sebepten. Iki eserde birbirine yakın yazilmasi ve o devrin kültürünü yansıtıyor. Iki efsane eseri karşılaştırarak uzun bir inceleme yazabilirdim. fakat şuanda yazacağım bölümler hakkında bilgilendirmede uzun olduğu için bu kadar giriyor ve hemen bölümler hakkında bilgiye geçiyorum.
    Bu bilgiler kitabın sonsöz kısmından yardım alınmıştır

    Tolstoy'un büyük romanı Anna Karenin'in yapısını doğru biçimde anlayabilmemize yarayacak anahtar hangisidir acaba? Romanın yapısını açan tek anahtar Anna Karenin'i zaman açısından değerlendirebilmektir. Tolstoy'un amacı ve başarısı belli başlı yedi insan yaşamını alıp bunları eşleştirmek olmuştur; Tolstoy'un sihirbazlığının bizde uyandırdığı hazzı akıl düzeyine çıkarmak istiyorsak bizim de bu eşleştirmeyi izlememiz gerekir.
    İlk yirmi bir parçanın ana konusu Oblonskilerin başına gelen felakettir. Bunlar iki yeni konunun da filizlenmesine yol açar; 1) Kiti-Levin-Vronski üçgeni, 2) Vronski-Anna izleğinin belirmesi. Dikkat ederseniz, erkek kardeşiyle karısının arasını bulan (bunu ateş gözlü tanrıça Athena'ya yaraşır bir zarafet ve bilgelikle yapar) Anna, aynı zamanda Vronski'yi ele geçirerek Kiti-Vronski olasılığını şeytanca ortadan kaldırır. Oblonski-Doli anlaşmazlığı ile Kiti'nin hıncı kadar doğallıkla çözüme kavuşturulamayacak olan Vronski-Anna izleğini hazırlayan olaylar, Oblonski'nin evlilik dışı serüvenleriyle Şçerbatskilerin kırgınlığıdır. Doli, kocasını çocuklarının hatırı ve aslında onu sevdiği için bağışlar; Kiti ise iki yıl sonra Levin'le evlenir ve bu, tam Tolstoy'un gönlüne göre, kusursuz bir evlilik olur. Ama kitabın karanlık güzeli Anna, önce aile yaşamının yerle bir olduğunu görecek sonra da ölecektir.
    "Birinci Bölüm" boyunca (34 parça) bu yedi kişinin yaşamı zamana karşı yarışta başa baştır; Oblonski, Doli, Kiti, Levin, Vronski, Anna ve Karenin. Evli çiftlere baktığımızda (Oblonskiler ve Kareninler) bunların birlikteliğinin başından zedelenmiş olduğunu görürüz. Gene başta, Oblonskilerin birlikteliği onarılırken Karenin'kilerinki çatlamaya başlar. Çift olmaları olası kişilere gelince, bunların aralarındaki bağlar da tamamıyla kopar; henüz tasarı halindeki Vronski-Kiti çiftiyle gene henüz taslak halindeki Levin-Kiti çifti... Sonuç Kiti'nin eşsiz kalması, Levin'in eşsiz kalması, Vronski'nin de (Anna ile çift olmaları henüz kesinlik kazanmamıştır) Karenin çiftini ayıracak bir tehlike olarak belirmesidir. O halde ilk bölümdeki şu önemli noktalara dikkat çekelim; yedi ilişki iskambil kâğıtları gibi yeniden karıştırılmıştır; başa çıkılması gereken yedi insan yaşamı vardır (kısa parçalar arada mekik görevi görür); bu yedi insan yaşamı zamana karşı yarışta başa baştırlar, zaman ise 1872 Şubat'ında başlayan zamandır.
    35 parçadan oluşan ikinci bölüm bütün kişiler için aynı yılın, 1872'nin Mart'ında açılır. Derken garip bir durumla karşı karşıya kalırız. Vronski-Anna-Karenin üçgeni hâlâ eşsiz Levin ve hâlâ eşsiz Kiti'den çok daha çabuk yaşanır. Romanın yapısı açısından çok ilginç bir noktadır bu; eşler, eşi olmayanlardan daha hızlı bir varoluş sürdürürler. Önce Kiti çizgisini izleyelim. Eşini bulamamış Kiti, Moskova'da solup gitmektedir. 15 Mart sıralarında ünlü bir doktor tarafından muayene edilir. Kiti, kendi başındaki dertlere karşın gene de Doli'nin kızıla yakalanmış altı çocuğunu (bebek henüz iki aylıktır) sağlığa kavuşturmayı başarır. Derken 1872 Nisan'nın ilk haftasında anne babası onu alıp Soden adlı bir Alman kaplıcasına götürürler. Bu olaylar ikinci bölümün ilk üç parçasında olup biter. Şçerbatskilerin peşine takılıp Soden'e gitmemiz ise XXX. parçayı bulur. Orada zaman ve Tolstoy, Kiti'yi tamamen iyileştireceklerdir. Bu iyileşme süresince beş parça ayrıldıktan sonra, Kiti, Rusya'ya dönerek Oblonskilerle Şçerbatskilerin taşradaki arazisine gider; arazi Levin'in arazisinden birkaç mil ötede, tarih 1872 yılının Temmuz sonudur ve Kiti açısından ikinci bölüm bitmiş bulunmaktadır.
    Gene ikinci bölümde, Levin'in Rus taşrasındaki yaşamı, Kiti'nin Almanya'daki günleriyle doğru olarak eşleştirilir. XII'den XVII'ye kadar olan altı parçalık bir öbekte Levin'in taşradaki arazisinde yaptığı işleri öğreniriz. Levin, Vronski ile Kareninlerin St. Petersbug'daki yaşamlarını konu edinen iki parça öbeği arasına sıkıştırılmıştır. Buradaki en önemli nokta, Vronski-Karenin takımının Kiti'den ya da Levin'den bir yıl kadar daha önde yaşamalarıdır. İkinci bölümün ilk parça öbeğinde (V'ten XI'e kadar) koca surat asar. Vronski üsteler, derken II. parçada, yani neredeyse bir yıllık üstelemenin sonucunda, Vronski teknik terimle, "Anna'nın âşığı" olur. Ekim 1872. Levin ile Kiti'nin yaşamında ise zaman hâlâ 1872 ilkbaharıdır. Onlar aylarca geridedirler. 18'den 29'a kadar olan on iki parçalık öbekte, Vronski-Karenin zaman-takımı (güzel bir Nobokov buluşu: zaman-takımı. Kaynak belirtmeden kullanmayınız!) yeni bir atağa kalkar. Burada ünlü at yarışı sahnesi, ardından Anna'nın kocasına itirafı yer alır. Ağustos 1873. (Romanın bitimine daha üç yıl var.) Derken gene mekik; 1872 ilkbaharına, Almanya'daki Kiti'nin yanına geri döneriz. Böylece ikinci bölümün sonunda garip bir durumla karşı karşıya kalırız; Kiti'nin yaşamıyla Levin'in yaşamı, Vronski-Kareninlerin yaşamının on dört ya da on beş ay gerisindedir. Tekrarlamak gerekirse, eşliler eşsizlerden daha hızlı hareket etmiştir.
    32 parçalık üçüncü bölümde biraz Levin'in yanında oyalanır, sonra onunla birlikte, tam Kiti'nin oraya gelmesinden önce Oblonskilerin arazisinde Doli'yi ziyaret ederiz. Sonunda XII. parçada yani 1872 yazında, Levin, Almanya'dan dönen Kiti'yi tren istasyonundan dönerken atlı arabada görür. Çok hoş bir karşılaşmadır bu. Bir sonraki parçalar öbeği bizi Petersburg'a, Vronski'nin ve hemen yarış sonrası (1873 yazı) Kareninlerin yanına götürür, sonra gene 1872 Eylül'üne, Levin'in arazisine döneriz. Levin, buradan 1872 Ekim'inde ayrılarak Almanya, Fransa ve İngiltere'yi kapsayan amacı belirsiz bir yolculuğa çıkar.
    Şimdi, şuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Tolstoy zor durumdadır. Tolstoy'un âşıkları ile aldatılmış kocası hızlı yaşarlar. Bekâr Kiti ile Levin'i çok geride bırakmışlardır. Dördüncü bölümün ilk on altı parçasında zaman, Petersburg'da kış ortasıdır. Ne var ki Tolstoy bize hiçbir yerde Levin'in yurtdışında tam olarak ne kadar kaldığını söylemez. Anna-Vronski zamanı ise, sadece ikinci bölümün XI. bölümündeki Anna'nın Vronski'nin sevgilisi olmasıyla ilgili zaman-dizinsel bir not ile desteklenir. Vronski, Anna'ya "evet" dedirtinceye kadar bir yıl onun peşinden koşmuştur. Levin-Kiti zamanı da tam bu kadarlık bir gecikme gösterir işte. Ama okuyucu zaman çizelgesini her an gözünün önünde bulundurmadığı için –iyi okuyucular bile çok ender yapar bunu– Vronski-Anna parçalarının Kiti-Levin parçalarıyla tamamen eşzamanlı ilerlediğini ve her iki yaşam çevresindeki çeşitli olayların aşağı yukarı aynı zamanda olup bittiğini düşünüp hissetmek yanlışına düşeriz. Okuyucu, uzamda mekik dokuduğumuzun, Almanya'dan Rusya'ya, taşradan Petersburg'a ve Moskova'ya gidip geri döndüğümüzün farkındadır tabii. Ama zaman içinde de, mekik dokuduğumuzu bilmeyebilir. Vronski-Anna için ileriye doğru, Levin-Kiti için geriye doğru.

    Dördüncü bölümün ilk beş parçasında St. Petersburg'da, Vronski-Karenin izleğinin gelişmelerini izleriz. 1873 yılının kış ortasıdır. Anna'nın Vronski'den çocuğu olacaktır. VI. parçada Karenin politik bir görev dolayısıyla Moskova'ya gider. Bu sırada Levin de yurtdışına yaptığı bir yolculuktan dönmüş, Moskova'ya gelmiştir. IX'dan XIII'e kadar olan parçalarda, Oblonski evinde bir akşam yemeği verir (1874 yılının Ocak ayının ilk haftası), bu yemekte Kiti ile Levin yeniden karşılaşırlar. Bendeniz zaman-bekçisi, o ünlü tebeşirle yazma sahnesinin romanın başlangıcından tam iki yıl sonraya rastladığını söyleyeceğim size; ne var ki, hem okuyucu hem de Kiti için (iskambil oyunu oynanan masada Kiti'nin Levin ile konuşurken yaptığı kimi göndermeleri hatırlayın) yalnızca bir yıl geçmiş bulunmaktadır. Demek ki şöyle bir şaşılası gerçekle karşı karşıyayız: Anna'nın bir yandaki fizikî zamanıyla Levin'in öte yandaki ruhanî zamanı arasında, boşboğazca bir fark bulunmaktadır.
    Dördüncü bölüme, yani romanın tam ortasına geldiğimizde, yedi kişinin yaşamı gene başta 1872 Şubat'ında olduğu gibi başa baştır. Anna ile benim takvimime göre tarih 1874'ün Ocak ayı, okuyucuyla Kiti'nin takvimine göre ise 1873'ün Ocak ayıdır. Dördüncü kitabın ikinci yarısı (XVII-XXIII. parçalar arası) bize Anna'nın Petersburg'da çocuk doğururken neredeyse ölüşünü anlatır. Bunu Karenin'in Vronski ile geçici olarak barışması ve Vronski'nin intihar girişimi izler. Dördüncü bölüm 1874 Mart'ında sona erer. Anna kocasından kopar, sevgilisiyle İtalya'ya gider.
    Beşinci bölüm otuz üç parçadır. Yedi kişinin yaşamı uzun süre başa baş gitmez. İtalya'daki Vronski ile Anna gene öne geçerler. Bu oldukça sıkı bir yarıştır. Levin'in ilk altı parçadaki evliliği 1874 ilkbaharının başlarına rastlar. Levinler yeniden, önce taşrada sonra da Levin'in kardeşinin ölüm döşeğinin başucunda (XIV-XX. parçalar arası) ortaya çıktıklarında, tarih 1874 Mayıs'ının başlarıdır. Oysa Vronski ile Anna (bu iki parça öbeği arasına sıkıştırılmışlardır) iki ay önde olup Roma'da pek de içlerine sinmeyen bir temmuz geçirmektedirler.
    İki zaman-takımı arasındaki eşleştirme halkası, eşsiz kalan Karenin'dir artık. Belli başlı yedi roman kişisi olduğuna, romanın olay örgüsü onların çiftler halinde düzenlenmesine dayandırıldığına, yedi de tek sayı olduğuna göre, bir kişinin dışarıda (ve eşsiz) kalması zorunludur. Başlangıçta grup dışı olan, fazladan olan Levin'di; şimdi Karenin'dir. 1874 yılının ilkbaharına, Levinlerin yanına döner, sonra da Karenin'in çeşitli uğraşlarına eşlik ederiz. Bu da bizi giderek 1875 Mart'ına kadar getirir. Bu arada Vronski ile Anna, İtalya'da bir yıl kaldıktan sonra Petersburg'a geri dönmüşlerdir. Anna, onuncu yaş gününde küçük oğlunu görmeye gelir. Aşağı yukarı 1 Mart sıraları. Dokunaklı bir sahne. Hemen bunun ardından o ve Vronski, Vronski'nin taşradaki arazisinde oturmaya giderler. Elverişli bir rastlantı sonucu Vronski'nin arazisi, Oblonski ile Levin'in arazilerinin bulunduğu bölgededir.
    Bir de bakarız ki, bizim yedi kişi altıncı bölümde gene başa baş götürüyorlar yarışı. (Altıncı bölüm 1875 Haziran'ından Kasım'ına kadar otuz ik parça sürer.) 1875 yazının ilk yarısını Levinler ve onların akrabalarıyla geçiririz; derken temmuzda Doli Oblonski bizi arabasına alır, Vronskilerin arazisinde biraz tenis oynamaya götürür. Geriye kalan parçalarda, Oblonski, Vronski ve Levin 1875 Ekim'inin ikinci günü yerel seçimlerde bir araya gelirler, bir ay sonra da Vronski'yle Anna, Moskova'ya dönerler.
    Yedinci bölüm otuz bir parçadan oluşur. Romanın en önemli kısmı, trajik doruk noktası burasıdır. Şimdi hepimiz 1875 Kasım'ında Moskova'da, hepimiz başa başızdır; içimizden altısı, üç çift, güvensiz, çoktan araları açılmış Anna-Vronski, çoğalan Levinler ve Oblonskiler Moskova'dadır. Kiti'nin bebeği doğar ve 1876 Mayıs'ının başlarında Oblonski'nin yedeğinde St. Petersburg'daki Karenin'i ziyaret etmeye gideriz. Sonra geriye Moskova'ya. Bundan sonra, XXIII'ten yedinci kitabın son parçasına kadar süren, Anna'nın son günlerine ayrılmış bir öbek parça başlar. Bu ölümsüz sayfalara ayrıca değineceğim.
    Sekizinci yani son bölüm on dokuz parçadan oluşur, fazlalıkları olan bir bölümdür. Tolstoy bölüm boyunca çeşitli yerlerde kullandığı bir yöntemi, kişileri bir yerden ötekine taşıyarak olayı da bir gruptan ötekine aktarma yöntemini kullanır. Romanda trenler ve atlı arabalar önemli bir yer tutar; ilk parçada Anna'nın Petersburg'dan Moskova'ya sonra da geriye, Petersburg'a yaptığı iki tren yolculuğu vardır. Oblonski ile Doli romanın kimi noktalarında öykünün gezginci temsilcileri olarak okuyucuyu Tolstoy'un istediği yerlere alıp götürürler. Aslını isterseniz, Oblonski gidiş geliş yazara yaptığı hizmetler dolayısıyla bol maaşlı kolay bir işe kapılanır. Sekizinci ve son bölümün ilk beş parçasında Levin'in üvey kardeşi Sergey'in Vronski'yle aynı trende yolculuk ettiğini görürüz. Savaş haberlerine yapılan çeşitli göndermeler yüzünden tarihi kestirmek kolaydır. Doğu Avrupalı Slavlar, Sırplar ve Bulgarlar Osmanlılara karşı savaşmaktadırlar. Tarih Ağustos 1876'dır; bir yıl sonra Rusya, Osmanlılara resmen savaş açacaktır. Vronski'yi cepheye giden gönüllülerin başında görürüz. Aynı trende yolculuk eden Sergey, Levinleri ziyaret etmeye gitmektedir, böylece sadece Vronski değil Levin izleği de bir sonuca bağlanır. Son parçalar Levin'in taşradaki aile yaşamına ve Tolstoy'un yol göstericiliğinde el yordamıyla Tanrı'yı arayıp bulmasına ayrılmıştır.
    Tolstoy'un romanının yapısı konusunda bu söylediklerimden romandaki geçişlerin, Madam Bovary'nin[229] bölümleri arasındaki gruptan gruba geçişlerden çok daha az ayrıntılı, çok daha az esnek olduğu anlaşılacaktır. Flaubert'deki akıcı bir paragrafın yerini Tolstoy'da ansızın çıkagelen kısacık bir parça tutar. Ama Tolstoy'un Flaubert'den daha fazla sayıda kişinin yaşamıyla başa çıkmak zorunda olduğu bir gerçektir. Flaubert'te, at üzerinde bir gezinti, bir yürüyüş, bir dans, kasabadan kente at arabasıyla yapılan bir yolculuk, sayısız küçük olay, küçük gidiş gelişler, bölümler içinde sahneden sahneye geçişleri sağlar. Tolstoy'un romanında ise düdüklerini çalıp buharlar saçarak gelip giden trenler, roman kişilerini taşımaya ya da öldürmeye yarar. Bölümden bölüme geçişlerde, aradan şu kadar zaman geçti ya da şu, şu insanlar şurada şunu yapıyorlar gibi geleneksel yöntemler kullanılır. Flaubert'in şiirinde çok daha fazla müzik vardır; yazılmış yazılacak en şiirli romanlardan biridir onunki. Tolstoy'un büyük romanında ise kas gücü vardır.
    Kitabın yarış terimleriyle özetlemeye çalıştığım iskeleti budur işte; önce yedi kişinin yaşamları başa baştır, sonra Vronski ile Anna bastırır. Levin ile Kiti'yi geride bırakır, sonra yedisi birden başa baş gelir, derken harika bir kurmalı oyuncağın öne fırlamasına benzer bir hareketle Vronski ile Anna yeniden başı çekerler; ama uzun sürmez bu. Anna yarışı bitiremez. Öbür altısı arasında Tolstoy'un ilgisini ayakta tutmayı başarabilenler ise sadece Kiti ve Levin olur.
  • ‟İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de.ˮ
    George Orwell
    Sayfa 272 - Can Yayınları (58. BASKI)
  • ‟İtiraf bir formalite olmasına karşın, işkence gerçekti.ˮ
    George Orwell
    Sayfa 260 - Can Yayınları (58. BASKI)
  • 408 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    "Kitap yakılan bir yerde sonunda insanları yakarlar."
    ~Heinrich Heine, Almansor, 1821 #39266561

    Damarlarımda hissettim, düşlerimde hayal ettim, gözlerimle gördüm, yüreğimle yaşadım, yürürken düşündüm, okurken doyamadım, bir yandan hızlıca sayfaları çevirmek, bir yandan sayfalar bitmesin istedim. Vücuda verilmiş özel bir karışım almışım gibi kendimden geçtim, sonsuz öykülerde kaybolmak, o dünyadan ayrılmak istemedim. Bir yazar, milyonlarca insanı bu ruh haline bir kitapla sokabilir, evet bunu yapabilir. Kitapların gücü o kadar fazla ki, işte bu yüzden korkuyorlar! İşte bu yüzden yok etmek istiyor, yasaklıyorlar!

    Fahrenheit 451 ile Ray Bradbury dünyasına adım attım. O kadar zevk aldım ki, o kitabı da bitirmek istememiştim. Ana kahramanız Guy Montag ile bağ kurdum, o bağ kopmasın istedim. 451 severler, bunu hep dilemiştir muhtemelen. Yakma Zevki ile 451’in daha öncesine gidiyoruz.

    İncelemeyi tamamlamaya yakın, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi ‘ne başladım. Fernando Baez ‘in 18 sayfalık sunuş bölümü, buraya bir şeyler eklemem gerektiğini hatırlattı. İncelemem eksik gibiydi, tam olmasa bile daha iyi hale getirdiğimi düşünüyorum.

    *

    Sistemin eleştirisini doruklara taşıyan anlar vardır. Bu anları iyi anlamak ve kavramak gerekir.

    1984 ‘ün üçüncü bölüm sonrasında ki Winston ve O’Brien,
    Cesur Yeni Dünya ‘nın on altıncı bölümden itibaren Vahşi, Helmholtz ve Mustafa Mond,
    Yakma Zevki ‘nin ise Montag ve Leahy ile olan yüzleşme diyaloglarını dikkatlice ve anlayarak okuyunuz, gerekirse birkaç kez okuyup, notlar alınız. Güçlü ile güçsüzün diyalogları ve aktarılan bilgiler o kadar önemli ki, nefesiniz tutulurcasına okursunuz. Vurucudur, hakikattir, gizlenmiş tüm sözcüklerin ortaya çıkması, akla karanın yüzleşmesidir. Bilgidir, birikimdir, PATLAMADIR! HAYKIRIŞTIR!

    Her diyalog beyninize inmiş bir balyoz gibidir. Sizi kör eden her şeyin ilacı gibidir. Oradadır, çekip almak size kalmıştır. Bir kitap o kadar çok şeydir ki, neleri başarıp başaramayacağı, okuyucusunda gizlidir.


    YAKMA ZEVKİ!

    İnsanın Yıkıcılığı arttı ve artmaya devam ediyor. İnsanın içinde yok etme içgüdüsü olduğunu savunmuş Sigmund Freud . İnsan eyleme geçmek için bir kıvılcım bekler, her zaman içinde var olanın dışarıya çıkmasını bekler. En masum görünümlü insan, ne yaptığına anlam veremediğimiz ve zihnimizin kabul etmek istemeyeceği suçlar işleyebilir. Bunun önceden kestirilmesi güçtür. İnsan bir şey yapmak isterse yapar, onu ne yasa ne de başka şey durdurabilir.

    Kitapta on üç ana öykü bulunmakta. Sonda ki diğer üç öykü ise, kısa olduğu için diğerlerine nazaran biraz daha hafif. İncelemeyi biraz öykü öykü, birazda doğaçlama yolu ile yapacağım.

    Öykülerin ana teması yakılan ve yasaklanan kitaplar, sansür edilen fikirler, yok edilen özgür düşünceler ve yaratılan otomat kafalı insanlar.
    Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme hayalleri içinde, ruhsuz bir dünya yaratılması, ruhsuz dünyanın hiçbir şey hissetmemesi.

    İnsanın doğası mümkün olabilecek her şeye gebedir. En önemlisi, insan dediğimiz varlık, mutluluktan mutsuzluk, mutsuzluktan da mutluluk çıkarabilecek bir yapıya sahiptir. Yeter ki kendi özgür hür iradesi ile yaşasın ve düşünsün. İnsan ilk önce kendisine hükmetmelidir. Kendi kontrolünü başkasına vermek gibi bir ahmaklığa düşmemelidir. Yönetilmesi normal olabilir fakat, kendisini yöneteni de denetlemekle görevlidir. Sustukça balyozu kafana yersin, sonra bir bakmışsın, öyle bir susmuşsun ki, son balyoz darbesi ile toprağa gömülmüş, boğulmuşsun. İpler hiçbir zaman bir başka varlığın eline ya da devlete veya sisteme bırakılamaz. Bilimkurgu, distopya ve ütopya eserler bunlar üzerine kuruludur çoğu zaman. Var olanın tam tersini ya da daha ilerisini gören, düşünüp; kurgulayan ve yazan insanlara ayrıca minnet duymalıyız.

    Öykülerin adlarını büyük harfle yazıp birkaç tanesini az ve öz size aktarmaya çalışacağım. Çünkü bu kitabın adını arattığınızda öykülerin ne anlattığı hakkında bilgi edinemezsiniz. Ben biraz katkı sağlamak istedim.

    *ÖLDÜKTEN SONRA DOĞMAK, yaşamın bittiği, ölümün hüküm sürdüğü mezardan taşan bir yaşama konuk ediyor sizi. Mezardan kalktınız ve hayatınızı geçirmek istediğiniz, yarım kaldığını düşündüğünüz yere koşuyorsunuz, aşkınızın evine gidiyorsunuz. Sizi gördüğünde verdiği cevap ise "Biz artık düşmanız, Paul. Artık birbirimizi sevemeyiz. Ben canlıyım, sen ölü. (...) Doğal düşmanlarız biz." #38930571 burada ki düşmanlık, yaşamın ölüm karşısında ki zıtlığıdır.

    *ATEŞ SÜTUNU, mezardan ölüm doğurmaya devam ediyor. William Lantry 2349 yılında ölüm uykusunda uyanıyor ve beyaz pudra şekeri kıvamındaki bedeni ile uyumsuzluğa adım atıyor. Bu yüzyıl ona çok yabancı. Kitaplar yok edilmiş, insanlar düşünemeyen tek tip halini almıştır. Kendisi gibi ölüler yok edilmiş, mezarların içinde ki ölüler yakılmıştır. Kendisi son kalandır. Yok edilmeden önce uyanmış ve ölümü bu dünyaya getirmeye yemin etmiştir. Bu öyküden başlayarak edebiyat ve kitaplar karşımıza çıkıyor ve bize müthiş bir şölen yaratıyor aslında. Kütüphaneye gider Lantry ve Edgar Allan Poe var mıdır diye sorar…

    "Kim demiştiniz?”
    “Edgar Allan Poe.”
    "Dosyalarımızda bu isimde bir yazar yok.”
    "Bir kez daha bakar mısınız lütfen?”
    Bir kez daha baktı. “Ah, evet. Endeks kartına kırmızı bir işaret konmuş. 2265 yılındaki Büyük Yakma’dan önceki yazarlardan biri olsa gerek.”
    (…) Bu arada, hiç Lovecraft var mı elinizde?”
    “Seksle ilgili bir kitap mı?"
    Lantry kahkahayı bastı. “Hayır, hayır. Adamın adı o!”
    Kadın dosyaları karıştırdı. “O da yakılmış. Poe’yla birlikte.”

    *PARLAK ANKA KUŞU, 2022 yılında geçiyor, Kütüphane ile başlıyor hikâye. Kitapları yakmak için Kütüphanenin kapısını çalıyor Barnes. İnsanlık için yakmak istiyor, onun görevi bu. Kitapların kime ne faydası vardır ki? Kitaplar yakılırken, insanlar toplanmıyor bile, karşı bile çıkmıyor, unutmuşlar onları. “Kitaplar gibi insanları da yakmayacağım ne malum?” diyor ve doğru bir soru soruyor. Kitap yakan, insanı da yakar. Ki yakmadı mı zaten?

    *MARS’IN ÇILGIN BÜYÜCÜLERİ, 2100 Yılı Mars’ta bir sorun var ve oradaki sorunu kökten halletmek için bir roket fırlatıyor, dünyada ki kitaplar yakılmış, yazarlar da yakılmış. Geriye sadece Mars kalmış, çünkü Mars’a kaçmışlar. Bu hikaye de Edgar Allan Poe , Bram Stoker , Mary Shelley , Henry James , Lewis Carroll , H. P. Lovecraft , H. G. Wells , Aldous Huxley , Stendhal , William Shakespeare ve niceleri eşlik ediyor. Okurken bu dünyadan ayrılmak istemeyeceksiniz.
    "Çok acımasız bir adamsın, Poe."
    "Korkmuş ve öfkeli bir adamım. Ben bir tanrıyım, Hawthorne, tıpkı senin gibi, hepimiz gibi tanrıyım." #38983584

    *ÇILGINLIK KARNAVALI, Ray Bradbury Stendhal ‘ın önderliğinde bizi alıp götürüyor. Kendimizi Stendhal’ın kollarına bırakıp, gözümüzü kapatıyor ve karnavalın tadını çıkıyoruz! Edebiyatın en ürkünç karnavallarından bir tanesi ile karanlığın hüküm sürdüğü kalede, kötü ile daha kötünün karşılaşmasına konuk oluyoruz.
    "Cehalet, Bay Garrett, ölüm getirir." #36691790

    Kısa kısa ve bilerek yarım bırakarak anlattım. Her detay size spoiler olarak dönebilir o yüzden okuma zevkinizi almak istemedim. İncelemelerimde spoiler’a yer vermiyorum.

    *

    Kitapta, Fahrenheit 451 ‘in çok iyi bildiğimiz İTFAİYECİ hikayesi de mevcut. Ben bu hikâyeyi ezbere yakın biliyorum. İtfaiyeci yazılmadan önce, GECEYARISINDAN EPEY SONRA ‘yı yazıyor Ray Bradbury’i. İkisinin birbirinden farkları var ama bütünlük olarak aynı hikayeler. Öykücülüğünün iyi olmasının sebebi defalarca defalarca yazması ve edebiyata hakim olmasıdır. Geceyarısından Epey Sonra’yı okuduğumda farkları hemen hissettim. Guy Montag ile yeniden buluşmak fazlasıyla keyiflendirdi beni.

    Kitabın başlangıç konuları, birbirinden farklı. Hatta HBO’nun yeniden çevirdiği ve hiç sevmediğim 451 filmine de bu giriş hayat vermiş. Filmi 20 dakika zor izledim o yüzden geri kalanını pek bilmiyorum. İlk hikâyeyi yani Geceyarısından Epey Sonra’yı baz almışlar. İki hikâyeyi de okuyup kendiniz bu farkları bulabilirsiniz. Ben size iki örnek vereceğim.

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    Hepsi Bay Montag’a baktı.
    “Dün gece yakaladığımız o yaşlı adama ne yapacaklar şimdi?” diye sordu Montag.
    “En az otuz yıl tımarhaneye atacaklar.” Sy.186

    İTFAİYECİ
    Hepsi Bay Montag’a baktılar.
    Bay Montag yutkundu. “Dün gece kitaplarla yakaladığımız o yaşlı adama ne olacak şimdi? diye sordu.
    “Tımarhaneye atılacak.” sy.274

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag ona bakarak.
    “Düşünmek zorundayım. Düşünmek için o kadar çok vaktim var ki. Hiç televizyon izlemem ya da yarışlara veya lunaparklara ve onun gibi yerlere gitmem.” Sy.196

    İTFAİYECİ
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag, huzursuz bir edayla.
    “Çünkü düşünmek için vaktim var. Ben hiç televizyon izlemem ya da oyunlara, yarışlara veya lunaparklara gitmem.” Sy.284

    Bu iki örnek birçok yerde önümüze çıkıyor. Sevgili Ray Bradbury tekrar tekrar okudukça daha iyisini yazabileceğini düşünmüş olsa gerek. Benim düşünceme göre de İtfaiyeci öyküsü daha derli toplu, daha usta işi olmuş. Kelimeler, diyaloglar daha iyi kotarılmış. Kitabın sonunda da farklılar var tabi ki. Okuyunca bütün farkları kendiniz analiz edersiniz. Unutmadan, 451 kitabında ki öykü İtfaiyecidir, gece yarısından epey sonra değil. Yakma Zevkinde ikisinin de olması çok isabetli bir karar. Zaten 451 öyküleri diye geçiyor.

    Bu kısa incelememi toparlamam gerekiyor artık. Kısa oldu bence… : )

    Öykülerini yazdığı yılları düşündüğümüzde bol bol “Gotik” edebiyattan alıntılar yapmış Ray Bradbury. Özellikle Poe’yu tanımayan okurlar, bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle Poe’nun kitaplarına hücum edecektir. O kadar güzel detaylandırmış ve konu etmiş ki öykülere doyamıyorsunuz. Neredeyse, İthaki’nin “Karanlık Kitaplar Serisi” Yakma Zevki içinde geçen yazarlarla dizayn edilmiş diyeceğim. Kim mi onlar?
    Washington Irving , Stephen Graham Jones, Bram Stoker, Edgar Allan Poe, H.P. Lovecraft, Mary Shelley …

    Listeye buradan ulaşabilirsiniz: https://forum.kayiprihtim.com/...kitaplik-serisi/2874

    Kitapları yakanların “cahiller” olduğu düşüncesini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Tam tersi, akıllı ve donanımlı insanların kitapları yaktığını ve yok ettiğini düşünebiliriz. Bilgiden, düşüncelerden, kitlelerin bu fikirlerden etkilenmesinden korkuyorlar. Korudukları tahtlarından olmamak için, kitlesel kitap kıyımları gerçekleştiriyorlar. 1984’ün yazıldığı döneme bakın. Araştırma yaptığınızda Sovyet Düşmanı yazar olan çıkıyor karşımıza Orwell. Hedef tahtasıdır. Kendisi de kitapları da yasaklıdır. Zaten kitabının basılması da kolay olmamıştır.

    Okunan kitap sayısı, çoğalmak yerine her yıl azalırsa, bu öngörüler rahatça gerçekleşecektir. İnsanların önem vermediği kitaplar yakıldığında, sabah işlerine gitmeye, yemeklerini yemeye devam edeceklerdir emin olabilirsiniz. Bir grup azınlık direnir ve onlarda susturulur zaten. Her kitap değerli midir sorusu başka bir konudur. Buna kesinlikle evet diyemeyiz. Safsataların dolu olduğu, sırf propaganda yapmak için ısmarlama şekilde yazılmış kitaplar değerli kitaplar değillerdir. Genellikle, tarihi; gerçeklerden saptırmak için uydurulmuş yazılardır. Dünyanın her yerinde bu kitaplara rastlamak mümkündür.

    "On yıldır dünyanın beynini öldürüyor, üstüne gazyağı döküyorum. Tanrım, Millie, bir kitap bir beyin demek.
    Biz tüm bu yıllar boyunca sadece o kadını ya da onun gibi bir sürü başka insanı öldürmedik.
    DÜŞÜNCELERİ YAKTIM BEN, PERVASIZCA, CAYIR CAYIR" #39087426

    Birisi korkutucu kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi sistemi eleştiren kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi geçmişin gerçeklerinden bahseden kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi 2+2=4’tür diyen kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    BURN IT MR. MONTAG, BURN IT!!!

    Jorge Luis Borges şöyle der:
    "İnsanın araçları içinde hiç şüphesiz en şaşırtıcısı kitaptır. (...) kitap bambaşka bir şeydir: Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır." #39269501

    *

    Her Şeyi YAK GİTSİN - I --:>> #30692194

    Bilimkurgu - Çizgiroman - Manga Etkinliğimiz: #28996895

    Ray Bradbury Etkinliğimiz: #38068128

    *

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Kitaplarla kalın!
    Onlara birisi el uzatırsa, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz!
    Montag ne yaptıysa, sizde onu yapın! 10/10
  • 3.15. TARIH BOYUNCA TÜRK ERMENi ILIŞKlLERl SEMPOZYUMU
    Şimdi, söz sırada, Araştırmacı Yazar Sayın Aytunç Altındal Beyefendide: Buyurun efendim.
    AYTUNÇ ALTINDAL: Teşekkür ederim Sayın Başkan. Sayın Başkan, değerli konuklar;
    Yüce Meclisin çatısı altında, ERMENi meselesini konuşmak için buradayız. Ne mutlu ki,
    Meclisimiz de, nihayet bu konuya el attılar. Parlamenterler Birliği sayesinde, bu olayı Meclise
    taşıdılar. Gönül isterdi ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir genel görüşme açsın ve bunu,
    bizzat parlamenterlerimiz kendi aralarında bir kere daha tartışsın isterdi; ama, biz bununla da
    kifafınefs edelim.
    Değerli konuklar, ben, ne oldu, neler oldu üzerinde değil, ne yapmalıyız üzerinde durmak
    istiyorum. Olaya, hangi bakış açısıyla baktığımı anlatmak istiyorum ve arşivleme ve
    belgeleme çalışmaları hakkında sizlere bazı lojistik bilgiler aktarmak istiyorum. Olaya bakış
    açısında, öncelikle, Türkiye'nin son elli yılda bir devlet politikası yoktur, olmamıştır ve de
    özellikle oluşturulmamıştır. Türkiye'nin Ermeni meselesine nasıl bakması gerektiği, maalesef,
    hiçbir zaman ele alınmamış ve devlet politikası olarak belirlenmemiştir. Bu, ilk saptamamız-
    dır.
    Bildiğimiz gibi, 1948'den bu yana, bize empoze edilmiş olan "bu olayı, siz tarihçilere bırakın"
    anlayışı egemen olmuştur; ama, günümüz-
    >196-
    de, başta Israil olmak üzere, hiç kimse, kendi millî meselesini, tarihçilere bırakıp, sırtüstü
    yatmamıştır, maalesef, bir tek Türkiye'deki iktidarlar, sırtüstü yatmışlardır. 1950'lerden
    itibaren gelinen bakış açısında, Türkiye'nin Ermeni meselesinde, hemen hemen hiç yol
    alamamış olduğu, bir gerçektir. Dolayısıyla, olayı tarihçilere bırakalım anlayışının, ben,
    karşısındayım. Bu olay siyası", diplomatik ve hukuki" bir olaydır. Bize, bunu çok acı bir
    şekilde, Washington'da kongreye gittiğimiz zaman, çeşitli faaliyetleri engellemek için
    gittiğimiz zaman, son beş yıl içinde, her seferinde "burası kongre binası, tarih kurumu değil"
    dediler bize, fakat biz bunu, maalesef, bir türlü Dışişleri Bakanlığımıza anlatamadık. Onlar,
    hâlâ "bu işi tarihçilere bırakalım" dediler.
    Ikinci husus, ortada bir Ermeni sorunu var mı? Türkiye'nin yurtiçinde ve dışındaki
    Ermenilerle, en ufak bir sorunu yoktur; fakat, Osmanlı döneminden, 1850'lerde başlayarak,
    bugünkü cumhuriyetimize kadar ve bugünlerimize kadar yönelmiş olan, bir Ermeni terörü sorunu vardır. Şunu hiç unutmayalım ki, Osmanlı dönemindeki olay, Ermeni terör olayıydı,
    burada bir manipülasyon yapılıyor, buna dikkat etmemiz gerekir. Çeşitli metinlerde, bugün
    karşımıza getirilen metinlerde "Efendim, siz, Osmanlı'nın devamı değilsiniz, doğru, siz
    cumhuriyetsiniz" diyorlar; fakat, af buyurun özür dilerim terimden, işin içinde bir üç
    kâğıtçılık var. Ne diyorlar: "Türk Ordusu yaptı bunu." Neyi Türk Ordusu yaptı; Osmanlı yaptı
    demiyor, Türk Ordusu öldürdü diyor. Dolayısıyladır ki, Türk Ordusu o günde var, bugün de
    var, demek ki bugünkü Türk Ordusu da suçludur diyor ve buradan yola çıkarak, Türk Silahlı
    Kuvvetlerine yönelik çok ağır ve de Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi içinde bölmeye yönelik
    faaliyetler
    düzenliyorlar. Bunların hepsini, biz, birebir yaşıyoruz, içinde bulunuyoruz, Aramızda,
    bunlarla birebir yüzleşmemiş olanlar vardır; fakat, biz içinden geliyoruz ve biliyoruz bunları.
    Yurt-dışında görüyoruz bu olayları.
    Üçüncü husus, uluslararası mahkemeler bizi haklı görür. Bu da, çok tatlı bir Batıcılık hayali.
    Yani, uluslararası mahkemelerde, bizim haklı çıkabileceğimizi ümit etmek mümkün değil.
    Ben, biraz da sert bir ifadeyle, bazı konuşmalarımda şöyle bir şey söyledim. Hz. Isa'yı gittiği
    yerden geri getirip, bizim lehimize tanık olarak dinletsek, adamlar istemiyorlar. Kardeşim,
    kabul etmiyorum diyor, ben seni bir defa mahkûm ettim; mahkûm ettim ve seni tazminat ve
    toprak ödemeye mahkûm edeceğim diyor. Yani, biz, ne yaparsak yapalım, ister belge
    koyalım, ister arşivlerimizi açalım -ki hepsi açık- isterseniz hepimiz amuda kalkıp, biz böyle
    bir şey yapmadık diyelim, adamlar dinlemiyor, adamlar bitirmiş bu meseleyi. Bu, üçüncü
    husus.
    Şimdi, bu arşivleme ve belgeleme çalışmalarını yaparken, belirli bir strateji izlemek
    gerekiyor. Ben, böyle bir teklif getiriyorum, kabul edilir edilmez ayrı meseledir; ama, dilerim
    ki, bu işin bir metodolojisi olur, bir metotla bakmamız lazım. Ondan sonra da, Türkiye
    Cumhuriyet Devleti'nin bir stratejisini oluşturmak lazım.
    Birinci husus -burada altı tane husus var, çok kısa, bunları hemen geçeceğim- bu olayın
    psikolojik boyutu var. Yani, Ermenilere baktığımız zaman, kendilerinin Ermeni milliyetçiliği
    denilen olayın, temelde, bildiğimiz milliyetçilik kategorisiyle açıklanamadığıni; fakat, çok
    ilginç bir olay, kurban felsefesi dediğimiz, kurban olma psikolojisi dediğimiz, psikolojiyle
    açıklandığını görüyoruz. Ermeniler, kendilerinin victimails edildiğini, dolayısıyla da iki bin
    yıl içinde Hıristiyan aleminin tek kurban edilmiş milleti olduğunu, tıpkı isa gibi, onların da,
    Müslümanlar tarafından çarmıha gerilip öldürüldüklerini öne süren bir felsefeleri var. Yani,
    milliyetçilikleri, biz kurban edilmiş Hıristiyanlarız felsefesi üzerine oturuyor.
    Dolayısıyladır ki, geçenlerde bir toplantıda değerli kardeşimiz Mim Kemal Öke'de güzel bir
    şekilde değindi, biz, bu genosit olayını, soykırımı reddettikçe, adamların altındaki halıyı
    çekiyoruz; ama, bize düşen görev, bunun hastalıklı bir bünye olduğunu göstermektir
    psikolojik boyutunda. Yani, kendini durmadan kurban kabul ederek, efendim, ben
    Hıristiyanlığa işte, böyle katkıda bulundum demenin, hastalıklı bir ruh halinden başka bir
    anlam taşımadığını, bunun milliyetçilik de olmadığını anlatmak zorundayız. Bu, işin
    psikolojik tarafı.
    Ikinci husus, yine psikolojik bir olay, Hıristiyan aleminde, biliyorsunuz, kiliselerin, özellikle
    Vatikan'ın, bugün Vatikan dediğimiz Katolik kilisesinin büyük katliamları var; fakat, islam
    aleminde, dünya tarihine mal olmuş büyük katliam yok. Yani, islam dini, hoşgörü dini olarak
    gelirken, Hıristiyanlık, hoşgörüsüzlük dini olarak ortada. Dolayısıyladır ki, 2000 yılına
    gelindiğinde, adamlar dediler ki, artık Hıristiyanlığın üzerindeki bu suçlamayı istemiyoruz,
    işte Türkler Müslüman'dır. Onlar da Hıristiyanlar! kestiler, kıyım yaptılar, dolayısıyla bir
    milyarlık Müs-
    lüman alemi de hiç kuşkunuz olmasın ki, katliamcı bir dinin temsilcileridir. Bir boyutu da bu.
    Diğer bir husus, işin sosyolojik boyutu var. Sosyolojik boyuta bakarken, bir ayırım yapmamız
    gerekiyor. Önce, Diaspore Ermenilerini ayırmak, sonra Türkiye'de yaşayan Ermenileri
    ayırmak, sonra terörist Ermeniler, sonra Ermenistan Cumhuriyeti'nde yaşayan insanları ayrı
    ayrı kategorilerde ele almamız gerekiyor. Topluca, Ermeniler şöyledir, Ermeniler böyledir
    demekten ve suçlamaktan kaçınmalıyız.
    Şimdi, burada devreye, uzun zamandır sokulmuş olan Yahudilerin başına gelen, Ermeniler
    başına gelen karşılaştırması var; ama, dikkatten kaçan bir husus, Nürenberg yasaları.
    Nürenberg Mahkemeleri değil, Nürenberg Yasaları, yani, Hitler'in 1933'ten sonra iktidara tam
    olarak geldikten sonra sırayla çıkardığı 23 yasadan oluşan bölüm. Burada, dikkat edilirse, çok
    mühim bir olay var. Yahudilere ilk defa Avrupa'da vatandaş olma hakkı.... Burada bir
    parantez açıp bir noktayı vereyim, Avrupa'da Yahudilere vatandaş olma hakkı verilmeden
    önce, Yahudiler, toplumda af buyurun işte çiziyorlardı, prensler, papazlar, tüccarlar vesaire
    sokak kadınları, altına bir çizgi Yahudi diye yazıyorlardı. Yani, sıralamada, toplumsal
    hiyerarşideki yerleri buydu. Ilk defa 1850'lerde, 1800'lü yılların başlarında ama, 1820'lerden
    itibaren, vatandaş olma hakkı verildi; ama, aynı dönemde, dikkat ederseniz, Osmanlı
    devletinde, birçok Ermeni devleti yönetiyordu. Yani devletin içinde etkin görevdeydi, mal
    mülk
    sahibiydi, zengindi vesaireydi. Nürenberg Dönemine gelindiğinde ise, genoist kavramının ilk
    ayağını oluşturan husus gerçekleştirildi, neydi o, Nürenberg yasalarından Hitler dedi ki,
    Yahudiler, birinci sınıf vatandaş değildirler, insan olarak ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş
    bunlar vatandaş değil, nasyoneldir dedir. Dolayısıyla ikinci sınıf vatandaşlığa düşürmüş
    olacaksınız. Türkiye'deki tehcir vesaire veya genosit gibi suçlamalarda, bir ikinci sınıf
    vatandaşlığa düşürme yaşandı mı, böyle bir tek kanun gösterebilir mi kimse; hiç kimse
    gösteremez. Dolayısıyla, bizim dikkat etmemiz gereken hususlardan bir de, Nürenberg
    Yasalarının topluca ele alınarak, hukukçularımız tarafından yeniden getirilmesidir.
    Kültürel boyutu var, burada, kiliseleri, özellikle de Vatikan'ı dikkate almamız gerekiyor.
    Ermeni kiliselerinin faaliyetleri ile Vatikan'ın ekümenizm faaliyeti bir ve aynı paralellik
    göstermektedir. Yönlendiren Vatikan'dır. Nitekim Papa II. Jean Paul, 20 Kasım 2000 tarihinde yaptığı tarihi açıklamada
    "Türkler 1915-1923 yılları arasında 8 milyon Hıristiyan'ı kurban etmişlerdir" dedi. Burada,
    demin Sayın Perinçek'te dikkati çekti, bizim Kurtuluş savaşımızı bir katliam olarak
    yorumladı. Kim yapıyor bu işi; Papa yapıyor, artık bunun üzerinde bir otoritesi yok Hıristiyan
    aleminin, Katolikler için. O zaman, dikkatimizi yöneltmemiz gereken unsurlardan bir de,
    kiliseler, kiliselerin faaliyetleri ve Vatikan.
    Burada, dördüncü boyut, tarih boyutu. Osmanlı'daki isyanlar ve tehcir diye baktığımız zaman,
    eğer tehcir olayı mutlaka genosit olarak suçlanacaksa, ilk tehciri yapanlar, biliyorsunuz,
    ingilizlerdir. Ingilizler, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya tam 2 milyon insan atmışlardır ve
    inanır mısınız ki, bakın bunlar, maalesef Türkiye'de gündeme gelemiyor, anlatılamıyor.
    Televole kültürü -kültür demek bile ayıp da- yani televole anlayışı çerçevesinde, şu
    söylediklerimiz, buralarda kalıyor ve geçecek. O Ingiltere, demokrasinin beşiği olduğunu öne
    süren Ingiltere, 2 milyon insanı ki, bir örnek vereceğim hepimiz güleceğiz, 2 milyon insanı
    çeşitli gerekçelerle Avustralya ve Yeni Zelanda'ya göndermiş ve 1986 yılına kadar, 15 sene
    öncesine kadar Avustralya ve Yeni Zelanda'ya ingiltere'ye girmek isteyen dördüncü nesil
    insanların özel izin alması gerekmiştir. Izin, vize değil. Özel izinle girebilmişlerdir
    ingiltere'ye. Yani, 2 milyon insanı başından atmış ve o sırada, bu tehcir olayı sırasında
    28.000 kişi de yollarda ölmüştür. Dolayısıyladır ki, eğer, Osmanlı'daki tehcir, genosit kabul
    ediliyorsa, öncelikle Ingiltere'nin Avustralya ve Yeni Zelanda'ya yaptığı tehcir de genosit
    kavramı içine alınmalıdır diyoruz; çünkü, ölü sayısı, Ingiltere'nin verdiği rakamlarla 28.000,
    Yeni Zelanda ve Avustralya 60.000 veriyor. Buna göre, burada dikkat etmemiz gereken,
    demek ki, tehcir bizim keşfimiz değil, bizden önce Avrupalıların keşfi olduğu meselesidir.
    Tabii", bunların arasında, bildiğiniz gibi Rusya'dan Kafkaslardan Balkanlardan 1,5-2 milyona
    yakın Müslüman'da topraklarını reddettirilerek, maalesef, bizim topraklarımıza, Anadolu'ya
    gönderilmiştir. Bu tehcir değil midir? Bunu da kim yapmıştır; Fransız ve Ingilizler yapmıştır.
    Balkanlardan Müslümanları sürmüşler, yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan kopartıp,
    Anadolu'nun bağrına itmişlerdir. Bu da tehcirdir.
    Beşinci boyut siyası" boyutu. Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında
    kurduklarım meselede, bu olayın siyasi"
    '201'
    tarafını biz, hiçbir zaman göremedik. Yani, efendim, bunlar aslında bir Ermeni meselesi var
    ya, yok, işte biz bunu şöyle yapalım, üstünü örtelim, gözlerimizi kapayalım, şeklinde bakıldı.
    Bu olayın, özü itibariyle siyası" olduğunu unutmamız gerekiyor. Yani, biz de siyasi"
    mücadele yapmalıyız, bu siyası" mücadeleyi yaparken de, son nokta hukuki boyut. Sizim
    hukukçularımız, tabii" ki tarihçilerimiz, siyası" mücadeleyi yönlendirecek olan kişilere,
    yeterli malzemeyi sağlamalıdırlar. Burada da, tarihçi ve hukukçularımıza görev düşüyor.
    Uluslararası hukuku çok iyi bilen ve tarih konusunda da uzmanlaşmış olan çok değerli
    tarihçilerimiz var, onlarda buralarda, zaten ortaya koydular, vermek gerekiyor. Ben, size bir
    örnek olarak, kendim ortaya getirdiğim bir noktadan değinerek bitireceğim sözümü.
    Aynı dönemde, Türkiye toprakları üzerinde doktorluk yapmış olan yabancılar var. Bu adamlar
    isviçreli hatta Venezüellalı hatta Norveçli, ingiliz, Fransız insanlar var. Bunların hazırladıkları
    raporlar. Bunların bir kısmını gördük, baktık, inceledik, çok ilginç sonuçlar var. Örneğin,
    defin ruhsatlarına göre, silahlı darp yoluyla ölen Müslüman sayısı, 6r-meni'den fazla. Onların
    kendi yazdıkları 1915 ve daha sonrasıyla ilgili. Şimdi, bunu da aldık World Health
    Organizationa gittik, bunlar, acaba kabul edilebilir mi, siz bunları belge olarak kabul edebilir
    misiniz diye sordum, "Evet, bunlar doktor raporlarıdır, bu belgeleri kabul ediyoruz" dediler;
    fakat, ne yazıktır ki, Türkiye'den belge götürdüğünüz zaman "Türkiye'nin belgesini kabul
    etmiyorum" diyor. Niye kabul etmiyorsun diyorsun, "Sizin mahkemelerinizi kabul etmiyoruz
    ki, bunu, belgesini kabul edeyim" diyor.
    Neden bu böyle oluyor, inanın, Türkiye'nin kendi gücü, Türkiye çok güçlü bir devlet bu kesin;
    fakat, bu devletin gücünü kullanamayan siyasilerimiz ve de maalesef, burada serzenişte
    bulunmak zorundayım, bir Dışişleri Bakanlığımız var. Umarım, bir an önce Türkiye silkinir,
    bu konu, PKK konusu vesaire gibi değil, bu konu, bir başörtüsü sorunu da değil, açıkça
    söylemek lazım, bu konu Türkiye için inanılmayacak kadar önemli bir konu; fakat hâlâ bu
    konuda bir gayret göremiyorum ben.
    Dinlediğiniz için saygılar sunuyorum, Allah'a emanet olun. Sağ
    olun.
    15. 13-14 Nisan 2001-Tarih Boyunca Türk Ermeni ilişkileri Sempozyumu.
    TÜRK PARLAMENTLER BIRLIĞI/TBMM, III. Oturum. Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri Aytunç Altındal
  • 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Milletimizin zalim olduğu iddiası da sırf iftiradan, baştan başa yalandan ibarettir. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riyetkar olan (saygı gösteren) yegâne millet bizim milletimizdir.”
    Mustafa Kemal Atatürk

    (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, ikinci baskı, Cilt II, s., 9.)

    ***

    Bu inceleme ile birlikte temel olarak şu konulara yanıt bulacağız;
    1- “Yalan” nasıl söylenir,
    2- “Yalan” çeşitli propagandalar ile nasıl gerçek kabul ettirilir,
    3- “Yalan” belgeler ve bilimsel bulgularla nasıl imha edilir, nasıl dik durulur.

    Emperyalist işgalci devletlerin ve gücü elinde bulunduran odakların bu topraklar üzerinde nasıl bir planı var, yüzyıllardır neden dertleri hiç bitmemiş, birinci dünya savaşı ile birlikte neyin hesaplaşmasının peşine düşmüşler, tarih tezleri ile birlikte nasıl toprak işgalleri yapmışlar hep birlikte göreceğiz.

    ***

    Harvard Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörlerinden Albert B.Hart, öğretim üyeleri arasında topladığı 107 imzalı bir metni, senatörlere ve hükümet yetkililerine göndermişti. Bu metinde şunlar yazılıdır:

    “Türklerin Avrupa ve uygar uluslar çerçevesinde yeri yoktur. Kemalist rejim mutlaka çökecek ve milliyetçi Türk Hükümeti’nin amaçları asla gerçekleşmeyecektir” diyecektir.

    Bu kitap okunmadan önce, Sayın Özakıncı’nın sadece bu konu üzerine yaptığı 14 programı izledim. Her bölüm ortalama 1 saat 20 dakika sürüyor. En az 16 saatlik bir program izlemişim. İzlediğim diğer programları ayrı tabi ki. Hitler Almanya’sı ile ilgili izlediğim belgesellerin haddi hesabı yoktur, uyarlama kaç film izledim bilmiyorum. Okuduğum kitaplar, makaleler ve elimde ki kaynaklar ile çok fazla metin okudum, bilgi sahibi oldum. Diyeceğim o ki, ben; Hitler, Mussolini, Franco, Stalin, Lenin artık o devirde öncesinde ya da sonrasında kimler var olmuş etmişse hiçbirinin Kurtuluş Savaşımızı bahane ederek, Atatürk’ü ve Devrimlerini taklit ederek bir şeyler yaptığını ne duydum ne işittim. Elbette ki bir fikir edinmiş olmaları muhtemelen. Her ülke kendi yazgısını, kendi elleri ve kültürlerince çizer. Bizimkisi, bize aittir, başkalarına değil.

    Şimdi biraz geçmişe gidelim, sonra günümüze dönelim, Atatürk’ü, Hitler ile aynı düzeye indirgemek isteyenlerin nereden geldiğini, nerede olduğu ve nereye gitmek istediğini anlayalım.

    1919 yılında İngiltere Başbakanı Lloyd George’un görüşleri şöyleydi:
    “Türkler, ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur… Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır.” demiştir.

    Bu nedir? Bu gerçek olmayan Aryan ırkı savunucularının, yani her şey Avrupalıların, diğer milletler ikinci sınıf insandır diyenlerin sözleridir.
    Devam edelim…
    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Şimdi incelemenin ilk başından itibaren verdiğim üç alıntı var. Bu alıntılarda ne görüyoruz? Türk düşmanlığı. Bu düşmanlık kendisini Birinci Dünya Savaşı öncesinde zaten ortaya çıkarmıştı. Özellikle İngilizler, Birinci Dünya Harbini bir hesaplaşma olarak görüyordu. Neyin hesaplaşması derseniz, geçmişte ki Türk Devletlerinin yayılması ve fetihlerinin. Çünkü kendi rezilliklerini unutmuş olan Avrupalılar, Türklerin bir barbar olduğunu ve fethettikleri her yeri batırdıklarını, yok ettiklerini Dünya’ya lanse ediyorlardı.

    Birinci Dünya Harbi niye çıktı diye bir soru sorar ve kısa bir cevap vermek istersek, cevap şu olacaktır; Osmanlı Devleti’nin dağılmaya ve toprak kaybetmeye başladığı ve sahip olduğu sınırları koruyamadığını anlayan büyük devletler, toprak kavgasına tutuştu. Birçok gizli toplantı yapıldı, her devlet kendi çıkarı doğrultusunda toprak istedi, anlaşamadılar. Bunun sonucu olarak ise, madem anlaşamıyoruz, o zaman savaşırız. Kim kazanırsa, o istediğini alır durumuna girdiler. Ve savaşı başlattılar. Savaş başlangıcını hem ders kitaplarımız hem de tarih kitaplarımız yanlış anlatır o ayrı. Almanların gemileri yani bizde ki adı ile Yavuz ve Midilli bize sığınmış onları kabul etmişiz sonra gemiler bizim olmuş, sonra Rusları bombalamış ve savaş başlamış. Öyle bir şey yok, savaş bundan daha önce başlıyor. Neyse konumuz bu değil, buna daha sonra değineceğim. Tarihleri ile birlikte belgeler, yazışmalar var.

    Şimdi, size kısa bir geçmiş hatırlatması yaptım. Bu coğrafya da Türkler istenmiyor, İslam zaten istenmiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu Laik Cumhuriyet, işte bu yüzdendir ki, hedef tahtasıdır. Gelişmiş bir Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa ve Dünya için, kapitalist sistem için risk taşımaktadır. Atatürk öldükten sonra izlenen politika ve içeride cirit atan ajanlar bunun belgeli kanıtlarıdır. Yıkım o zamandan başlamış ve devam etmektedir.

    Sayın Özakıncı işte bütün bunlara karşı, bu kitabı yazmıştır.

    Onların CAMBRIDGE’i, HARVARD’ı varsa, bizim de BAŞKENT ÜNİVERSİTEMİZ var!

    ***

    Bu giriş bölümüydü, hazırsanız Torpidoları ateşleyelim ve hem kitabın içindekileri konu ederek hem de kitabın dahilinde olmayan konuları ele alarak bu düşmanlık neyin nesiymiş ortaya dökelim.

    ***

    İlk konumuz Yunan Mucizesi vardır(!), Her şey Yunan eseridir, ilk insan Avrupalıdır saçmalığı.

    İlk insan ne Asya’dan, ne Afrika’dan çıkabilir, ilk insan çıksa çıksa Avrupa’dan çıkar. Anadolu da yaşamış olsa dahi, Asya’da, Afrika’da bulunmuş olsa dahi, İlk Avrupalı oralardadır, daha sonra şimdiki yerlerine yerleşmişlerdir.
    Yani ne olursa olsun, ilk insan beyaz Irk’tan yani, Avrupalıdır.

    Peki arkeolojik kazılar ve bulgular, bu tezi kanıtlıyor mu, çürütüyor mu? Net olarak söyleyebiliriz ki, bu tez saçmalıktan ve ARKEOLOJİK SAPIKLIKTAN başka bir şey değildir.

    Evrim teorisi ilk ortaya atıldığında, Avrupalılarda bir telaş başlar. İlk insanı bulma telaşı. Yalnız ilk bulgular Avrupa’dan çıkmaz. Tarihe JAVA ADAMI olarak kazınan ilk bulgular ortaya çıkar. 1891'de Endonezya'nın Java Adası'nda bulunan insan fosillerine verilen isimdir JAVA. Eugène Dubois'in öncülük ettiği kazı grubu ilk olarak diş, kafatası parçası ve uyluk kemiği keşfetmiştir. Bu keşif evrimi kanıtlamak için ortaya atılan ilk Arkeolojik keşifti. Yalnız, evrimi bir kenara bırakırsak, şöyle bir sorun vardır. Endonezya Avrupa da değildir. Eğer ilk insan fosili, JAVA’da ise Avrupalı ne öncüdür, ne de ilk insandır.

    Bu buluşun ardından, Almanya misilleme yapar ve hemen bir kazı tertipler. İlk insanı biz bulduk diye hemen manşetlere çıkarlar. İşte ilk insan Avrupa’da ve Almanya’da ortaya çıkmıştır denir. Peki burada bir eksik var, merak etmeyin geliyor. İngiltere…

    Almanlardan sonra, devreye İngilizler girer. Amatör olarak bu işleri yapan C. Dawson bir fosil bulduğunu söyler. Ne Amatör ama… Bütün dünya gözünü tam olarak bu buluşa çevirir. Şimdi buradan sonrasını dikkatlice okuyunuz.

    İngiltere’nin, Cambridge’in, İngiliz Tarih Müzesi’nin nasıl bilinçli olarak Dünya’ya yalan söylediğine, nasıl yıllarca insanları sömürdüğüne, nasıl gerçek buluşları inkar edip, kendi buluşlarının en eski insan olduğunu savunduklarını ve bu sözde fosilleri müzelerinde göğüslerini kabartırcasına sergilediklerine şahit olacaksınız. Yalnız bu tarz buluşlar, kanıtları ile birlikte normalde makale ile duyurulur. İngilizler bunu radyolardan duyurmuştu.

    İlk insan Java’da bulundu, İngilizler yalanladı.
    İlk insan Almanya’da bulundu, İngilizler yalanladı.

    Hiçbiri bilimsel olarak gerçek değil dedi, ta ki 1912’de İngiltere’de C. Dawson bir fosil bulduğunu söyleyene kadar…

    Bu bulguların tarihte ki meşhur adı Piltdown Adamıdır. Bu fosil, maymunla insan arasında bulunan fosiller içinde en güvenilir fosil buluşu olarak lanse edildi. Eğer ilk insan varsa ve evrimleştiyse, bu İngilitere’de olmalıydı. Bu fosilin kafatası ve dişleri insanınkine, çene kemikleri ise maymunun çene kemiğine benziyordu. Yani iki ayrı buluş vardı aslında. İlk insan Maymundu, evrime kanıt olarak Piltdown adamı bulguları kanıt olarak sunuldu. Evrim yoktur bir kenara, evrim vardı ve işte karşınızdaydı. Hem de İngiltere’de(!)

    Yıllarca bu buluş gerçek kabul edildi. Yapılan birçok kazı, bulunan bilimsel kanıtlar İngiliz merkezli olarak reddedildi, makaleler yazıldı, bürokrasi devreye girdi ve yalanlandı. Birçok arkeoloji kazısı yapan bilim adamı, bürokrasi kurbanı oldu. Kimse ses çıkarmayacaktı. Devletin ders kitaplarına girdi, üniversitelerde okutuldu. Yıllar geçiyordu ve teknoloji ilerliyordu. Alman bilim adamları, fosilin incelenmesini istedikleri zaman kesinlikle reddedilmişler. Hatta makale yazarak, bu şüpheyi dile getirmişler. Maalesef, İngilizlerin gücü baskın çıkmıştır.

    Yalnız, teknoloji ilerledikçe, kendi içlerinden de bu keşfin gerçek yaşını sorgulama ve belirleme merakı ortaya çıkar. Eğer ilk insan bu fosilse, kaç bin yıllık? İlk inceleme sonrası bulgular fosilin 500 bin yıllık değil 50 bin yıllık olduğunu kanıtlamış. İlerleyen yıllarda gelişen teknoloji ile tekrar denenmiş. Ve bu bulguların çok yeni olduğu keşfedilmiş. Yani fosil diye yıllarca dünyayı kandıran Dawson’un, yani İngiltere Devleti’nin foyası ortaya çıkmış oldu. Bir anda kendi gazeteleri dahi, kandırıldık diye başlık atıp, buluşun sahibini hedef tahtasına oturtmuş. Tarih müzesinden derhal fosiller kaldırıldı. Yıllarca ziyaretçilere ilk insan diye lanse edilen fosiller artık çöp olmuştu.

    Bu gerçek olmayan buluşu yapan Dawson’a mı ne oldu? Saatte 100 km hızla otomobili ile giderken, duran bir kamyona çarptı. Hayatını o anda kaybetti. Kaza esnasında fren izine rastlanmadı. Canı sıkılmış olacak ki, duran kamyona çarpmış. Gerçek tabi ki öyle değildi. İngiltere şüpheli ölümlere gebe bir ülkedir. Her ülke de var olan bir durum zaten. Dawson ortadan kaldırılmış ve devlet kandırıldık diyerek sessiz sedasız aradan çekilmiş, söz de buluşun sahibi ise şüpheli ölüm olarak tarihe adını son kez yazdırmıştı.

    Piltdown Adamı, artık Piltdown Yalanıydı.

    Şimdi, birçok örnek var ama bu örnek insanın kanını donduracak cinsten değil mi? Yalanın nasıl söylendiğini, propagandanın nasıl yapıldığını resmi olarak tüm dünya görmüş oldu. Ve bu yıllarca devam etti. 40 Yıl boyunca dünyayı kandırdılar ve bu fosilleri British Museum da sergilediler.

    ***

    Avrupalılar ne yaparsa yapsınlar, Aryan ırk dedikleri şey, tamamen gerçek dışı hayalden başka bir şey değildir. En azından bilimsel kanıtlar, bunu net olarak ortaya koyuyor. Yunan mucizesi yoktur ve her şey Yunandan gelmemiştir. Yunanlar birçok şeyi daha eski medeniyetlerden araklamışlardır. Dünyaya medeniyeti Avrupalılar yaymadılar. Avrupalı ülkelerin coğrafi keşiflerine bakın. Konu Hitler’e gelmeden çok çok önce kıyımlara ve soykırımlara başlanmış. Yerli kabileleri kimler yok etti? Colomb Amerika kıtasını mı keşfetti, yoksa keşfettiği yerlileri mi katletti? Hollandalılar, İspanyollar, İngilizler? Nereleri sömürdü, kaç milyon insanı katletti, köle yaptı? Sayısı bile bilinmez…!!!

    Avrupa’nın bilimsel gerçekler karşısında tek tezi ve şansı vardır: HİLE!

    Bu olayın içinde hangi üniversite var? İngiltere Cambridge Devlet Üniversitesi.

    Cengiz Özakıncı’nın kitabına konu olan Stefan Ihrig’ın tezi hangi üniversite de kabul ediliyor, Cambridge.
    Bu tez hangi üniversite de onaylanıyor, Harward.
    Hangi yayınevi basıyor, Harvard’a ait yayınevi.
    Bu kitabı ilk kim destekliyor, Yahudiler.
    Ihrig’in kitabı Alfa Yayınlarından ülkemizde basılmadan önce, Amerika’da yayınlandığından sadece 10 gün sonra yandaş basınımızın gazetelerine konu olup, övülmeye başlandı. Çevirisi dahi yapılmamış kitabın, incelemesi yayınlandı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Köşe yazarları aynı dili kullanarak kitabı övüyor ve bu bağlantıyı doğrularcasına yorumlar yapıyordu. Yenişafak yazarı Hilal Kaplan, “yıllardır yolunu gözlediğim çalışma –“ diye yazacaktı. Yıllardır?

    Bir devlet dışarıdan çökertilmeden önce, içeriden satın alınanlarla çökertilir. İlk gedik bu şekilde açılır!

    ***

    Mustafa Kemal Atatürk, bir Cumhuriyet kurdu. Bunu yaparken akılcı davrandı. Onunla birlikte olanlarla, ona karşı olanları analiz etti. Yolun bir kısmını ona karşı olanlarla geçti. Diğer kısmına ise kendisi ile birlikte hakaret edenlerle devam etti. Yaptığı onca şeyi nasıl yaptı dediğimizde, cevap şu şekilde önümüze çıkıyor: Yaptığı şeyleri yanındakiler ile birlikte yaptı, ona nazaran birçok şeyi de işte o yanındakilere rağmen yaptı. Önemli olan konu tam burada yatıyor. ONLARA RAĞMEN! Hem iç muhalefet, hem dış baskılar bu RAĞMEN dediğimiz kısmı temsil eder.

    Dünyanın şaşıp kaldığı şeyleri anlamak lazım:
    1- Bağımsız Türk Devleti nasıl kurulabildi?
    2- Saltanat nasıl sonlandırılabildi?
    3- Hilafet ve Halifelik nasıl tarih sahnesinden silindi?
    4- Lozan ile birlikte nasıl Kapitülasyonlar ortadan kalktı?
    5- Inkılaplar nasıl yapılabildi?
    6- Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temsili nasıl TBMM tarafından gerçekleştirilebildi?
    7- Derslerde okutulan kitaplar nasıl yeniden yazıldı?
    8- Üniversite reformu nasıl yapılabildi?
    9- Türk Tarih Tezi, Avrupa Tezine karşı BİLİMSEL OLARAK nasıl üstün geldi?
    10- Halk evleri nasıl kuruldu, nasıl köylere enstitüler kuruldu, köylü nasıl bilinçli hale getirildi?

    Bu anlamaları gereken şeylerden sadece birkaçı. Ama anlayamadıkları şeylerden de birkaçı. 1930larda yayınlanmış TIMES gazetesini incelediğinizde, nasıl şaşıp kaldıklarına şahit oluyorsunuz. Bağımsızlık kazanmak kolay değildir. Özellikle kendi tezlerini ortaya atıp, ülkenin her bir yanında hak iddia eden emperyalistlere karşı bağımsızlık kazanmak hiç kolay değildir. O yüzden hep diyoruz ki kolay kazanılmadı. Hiçbir kitap bunu anlatamaz, yaşamak lazım. Biz orada olamadık ve olamayacağız, o yüzden anlamaya çalışıp, yıpratmalara karşı dik durmalı ve bilinçli olmalıyız!

    ***
    İsrail Başbakanı Netanyanu 2015 yılında, Ihrıig’ın kitabında ki tezi desteklerken şu yorumda bulunuyor, gülmeyin, sadece okuyun lütfen:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti” diyen Netanyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin'e giderek ona, “Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya ( Filistin 'e) gelir” dedi. Hitler, “Peki ’ne yapayım onlara?” diye sordu. Hüseyni “onları yak.” dedi.
    https://ibb.co/XCnGcw3

    Kitabın 22.sayfasında bulunan bu alıntıyı okuduğunuz da aklınızda belirmesi muhtemel birçok tepki ve soru var. Ben şunu soruyorum;

    Auschwitz-Birkenau’da fırınlarda canlı canlı yakılan insanların külleri, bahçede duran çocuğunun başına yağıyor belki de eşinin ayaklarının önüne düşüyordu. Bunu söylerken için gerçekten sızlamadı mı?
    *
    Gaz odalarında, duş alacağını sanıp bekleyen insanların imhası gerçekleştirildikten sonra toplu mezarlara yine Yahudiler tarafından taşınıp gömülürken, onların hissettiği bu tarif edilemez acıyı unutup, bu sözleri söylerken insanlığından utanmadın mı?
    *
    Milyonlarca Yahudi o veya bu şekilde, vurularak, yakılarak, işkence edilerek öldürülürken, insanlık dışı muamele görmüşken ve tüm dünya bu hususu bilirken, Hitler’i bir Müftünün kandırdığını ima eden bu saçmalığı söylerken gerçekten yüzün kızarmadı mı?

    Bu yalanların rahatça söylenmesinin arkasında çok güzel nedenler var. Öncelikle parasal güç, ikincisi ortak çıkarlar, üçüncüsü Avrupa’yı aklamak ve temiz bir geçmiş yaratma çabası (Nasıl mümkünse artık), dördüncüsü Yahudi Hıristiyan çıkar birliği üzerinden İslam’a saldırmak…

    SEVR ve VERSAY… Birisi Osmanlı’nın önüne konurken, bir diğeri Almanya’nın önüne konuldu…
    Özellikle Kurtuluş mücadelesinin başladığı zamanlarda ve Mustafa Kemal’in adının sık sık duyulmaya başladığı zamanlarda, yabancı gazeteciler, onunla röportaj yapmak için birbirleri ile yarışıyordu. Bu gazetecilerin hepsi gazeteci değil, birçoğu ajandı. O yüzden içlerinden özellikle seçilenler, Mustafa Kemal ile röportaj yapabiliyorlardı. Herkesin ona ulaşması olanak dahilinde değildi. Röportajların birçoğunu direksiyon binası dediğimiz, Ankara Garında veyahut cephelerde gerçekleştirmiştir.

    Bu dönemde birçok haber çıkıyordu. Yenik durumdaki ülkelerin halkları bu mücadeleyi onlara sunuldukları kadarı ile takip edebiliyorlardır. Özellikle Versay Antlaşmasını imzalamış olan Almanya, manşetlerden veriyordu gelişmeleri.

    Sevr, Osmanlı tarafından kabul edilmişken, Mustafa Kemal önderliğinde ki Kuvayı Milliye kesinlikle reddetmiş, ilk kurulan meclis bu antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etmiş ve lanetlenmiştir. Sonuç olarak Sevr bir paçavradır ve Mustafa Kemal tarafından tarihin derinliklerine gömülmüştür.

    Yalnız Versay için aynı şeyi söylememiz mümkün değildir. Versay Antlaşması Alman hükümeti tarafından imzalanmış ve şartları yerine getirilmeye başlanmıştır.

    İkisi de teslim antlaşmasıdır. Sevr Antlaşması, Avrupa’nın Osmanlı ile hesaplaşma antlaşmasıdır. Fetihlerle alınan toprakların geri alınması ve küçücük bir toprak parçası ile sömürge edilmesinin maddeleridir. Bu maddeler emperyalist güçlere teker teker yedirilmiş ve Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur.

    Versay ise, Almanya’nın bitmiş olmasının, boyun eğmesinin, küçük düşmesinin imzalı belgesidir.

    Almaya direniş gösterememiş ve imzalamıştır. Osmanlı kabul etmiş ama Mustafa Kemal kabul etmemiştir. Bu fark Kurtuluşun anahtarını tarih sahnesine çıkarmıştır. TAM BAĞIMSIZLIK!

    Sevr, Mustafa Kemal’i, Versay ise yıllar sonra Hitler’i ortaya çıkarmıştır. Birisi düşman olduğu ülkeler ile paktlar imzalamış, barışı öncelik olarak belirlemişken, bir diğeri gücü eline aldığı andan itibaren istila için planlar yapmaya başlamıştır.

    Hitler, ilk etapta darbeler ile hükümeti ele geçirmeye çalışmıştır. İlk girişim 13-17 Mart 1920 “Kapp Darbesi”dir. Başarılı olamamış, siyaset ile denemeler sonucunda istediğini elde etmiştir. Hitler’in taklit ettiği kişi, darbe ile başa gelen Faşist Mussolini’dir. Mussolini’nin yolundan gitmek istese de başarılı olamamıştır. Yani akıl hocası Türkiye’de değil, İtalya’dadır.

    Nazi Partisi Programı ortada daha Sevr bile yokken 24 Şubat 1920’de Versay karşıtlığı olarak yayınlanmıştır. Sevr ise 10 Ağustos 1920 Tarihlidir. Yani Nazilerin ne Atatürk’ü örnek alması ne de Hitler’in Atatürk üzerinden bir siyaset gütmesi, propaganda yapması mantıken mümkün değildir.

    ***

    1933-1939 Tarihleri arasında İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Sir Percy Loraine, ileriyi görmüş olacak ki, İngiltere’ye bir çok rapor göndermiş ve BBC radyosuna konuşmuştur. Atatürk’e yapılan diktatördü yakıştırmalarına ise 1942’de şu yanıtı veriyor:

    “10 Kasım 1938 sabahı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve
    ilk Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk, öldü. Yaşadığı dönemin en önemli
    şahsiyetlerinden idi. İsteseydi Sultan ve Halife olabilirdi. Ama o bunu
    reddetti. İstekleri kendisiyle ilgili değil, Türkiye ve Türk halkı içindi.
    Vefat ettiğinde üçüncü defa cumhurbaşkanı olarak seçilmiş
    bulunuyordu.

    … Mustafa Kemal genellikle diktatör olarak sınıflandırılır;
    din karşıtı olmakla suçlanır; bazen de İngiliz karşıtı olduğu düşünülür.
    Benim düşünceme göre O,
    bu kendisine yapıştırılmaya çalışılan
    etiketlerden hiçbirini hak etmemiştir. Eğer onun hedeflerini anlarsanız,
    onun bu tip haksız saldırılara uğramasının kolay olduğunu görebilirsiniz.

    ... Gerçekleştirdiği büyük dönüşümün ilk sonucu yeni bir devlet kurulması oldu ve daha sonra da bu devletin güvence altına
    alınması. Bu değişim sürecinin başlarında Atatürk’ün sahip olduğu güçleri neredeyse diktatörce kullandığını inkâr edemem; ancak
    bununla birlikte O, sahip olduğu gücü kendisini egemen kılmak için değil, kanunları oluşturmak ve kanunların üstünlüğünü sağlamak için
    kullanmıştır. Olağanüstü bir durumla karşılaştığında bile kararı TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’nin iradesine bırakmıştır.

    EĞER O DİKTATÖRLÜK PEŞİNDE OLSAYDI, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN
    İRADESİNE BAŞVURMAZDI. Sahip olduğu bireysel otoritesini devletin
    güvenliği sağlanana ve halk kendi devletinin efendisi olana kadar
    sürdürdü.

    … HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR. Onun davranışlarında
    katiyen kibirlilik yoktur.

    KOYDUĞU HEDEFLER HAYALDEN UZAK, BARIŞÇIL VE
    ASLA DİKTATÖRLÜĞÜ ÖZENDİRECEK, AKLA GETİRECEK ŞEYLER DEĞİLDİR.

    Türkiye Devleti kurulduktan sonra kılıcını kınına sokmuş, mareşallik üniformasını da çıkarmıştır ve ölümüne kadar da bu böyle devam
    etmiştir.

    … EĞER ATATÜRK BİR DİKTATÖR OLSAYDI, HİTLER VE MUSSOLİNİ’NİN
    GENLERİNİ TAŞIMASI GEREKİRDİ AMA TAŞIMIYORDU.

    Kendisi din karşıtı bir
    kişi değildi ama dinin ve hurafelerin politik hayatta etkili olmasını da
    kesinlikle istemiyordu. Atatürk’ün İngilizlere de karşı olduğu söylendi ama o, iki ülke arasında dostluk ilişkilerini kurabilmek için yoğun
    çaba harcadı.

    EĞER ONA KARŞI YAPILAN BU SUÇLAMALAR DOĞRU OLSA İDİ,
    BUGÜN ONURLU BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULAMAMMIŞ OLURDU.”

    Daha önce Loraine’ne Nort Eastern Railway’in başkanı bir mektup yazarak Atatürk’ün büyük bir diktatör olduğunu düşündüğünü
    yazmış, ancak onun yukarıdaki yazısını okuduktan sonra fikrinin değiştiğini belirtmiştir. Ayrıca Atatürk’ü bu kadar güzel anlattığı için
    Loreine’e teşekkür etmiştir.

    Data detaylı olarak link üzerinden erişebilir, İngiliz diplomatın Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti hakkında ki görüşlerini okuyabilirsiniz.

    http://turkoloji.cu.edu.tr/..._ataturk_turkiye.pdf

    Ek olarak: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk

    Belgesiz inceleme yapacak değiliz. =)

    ***

    Sir Percy Loraine’nin yazdıklarını okuduğumuzda, satır başlarından birkaç alıntı yapacak olursak;

    “EĞER O DİKTATÖRLÜK PEŞİNDE OLSAYDI, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN İRADESİNE BAŞVURMAZDI.”

    “… HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR.”

    … EĞER ATATÜRK BİR DİKTATÖR OLSAYDI, HİTLER VE MUSSOLİNİ’NİN
    GENLERİNİ TAŞIMASI GEREKİRDİ AMA TAŞIMIYORDU.

    Ve son cümlesi çok önemlidir,

    “EĞER ONA KARŞI YAPILAN BU SUÇLAMALAR DOĞRU OLSA İDİ,
    BUGÜN ONURLU BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULAMAMMIŞ OLURDU.”

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi Kitabının 138. Sayfasından başlayarak Sir Percy Loraine’nin Atatürk hakkında yazmış olduğu raporları ve yazıları okuyabilirsiniz.

    ***

    Sayfalarca yazmaya devam edip, sizleri bilgilendirmek isterdim fakat, yazdıklarımdan daha fazlasına kitabı okuyarak ulaşacaksınız.

    İncelemenin girişinde belirttiğim üzere konu ile ilgili belgeli ve ayrıntılı bilgilere Cengiz Özakıncı’nın Kanal B’de yapmış olduğu programları izleyerek ulaşabilirsiniz. Abone olup, takip ediniz.

    Buyurunuz: https://www.youtube.com/...e1MfSpgl2fUAg/videos

    Son birkaç söz daha edip, incelemeyi toparlayacağım. Konu o kadar detaylı ki, yarım bırakmak içimden gelmiyor.

    ***

    Ordinaryüs Profesör Dr. Aydın Sayılı’nın “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp” adlı eseri vardır. Şu an basımı yok, sahaflardan ulaşabilirsiniz.

    Bu kitabı niye öneriyorum? Sayın Aydın Sayılı’yı kısaca anlatmak gerekirse, bizzat Atatürk tarafından desteklenmiş ve bitirme sınavlarını Atatürk’ün sorularını yanıtlayarak geçmiş, Harvard Üniversitesinde Bilim Tarihi okumaya hak kazanmıştır. 1942 yılında Harvard Üniversitesinden doktora derecesi almıştır. Almış olduğu bu doktora Dünyada Bilim Tarihi konusunda alınan ilk doktora derecesidir. Tekrar okuyunuz, “Almış olduğu bu doktora Dünyada Bilim Tarihi konusunda alınan ilk doktora derecesidir” 1943 yılında doktorasını aldıktan sonra Türkiye’ye dönüş yapmıştır. Ayrıca, cebinizde ki 5TL’nin arka tarafında bizzat kendisi bulunmaktadır.

    Atatürk'le olan sınav hatırasını Erdem Dergisi'nin Aydın Sayılı özel sayısından okuyabilirsiniz. Pdf formatında 73üncü sayfa da.

    http://www.akmb.gov.tr/...m%20pdf/Erdem_25.pdf

    Sayın Aydın Sayılı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarih Tezini savunmuş ve Avrupa’nın Tarih Tezi’ne karşı, önerdiğim kitapta bilimsel verilerle cevaplar vermiş ve bu tezi çürütmüştür. Bu çok önemli bir konudur. Özellikle son zamanlarda Türk Tarih Tezi’ni Atatürk rafa kaldırmıştı, zaten vazgeçmişti diyen profesörlerimiz ekranlarda dile getirmeye başlamıştır. Kim mi? Bunlardan birisi maalesef Celal Şengör…

    Celal Şengör Yunan Mucizesi vardır, der. Lakin, Yunan Mucizesi nedir dendiğinde, açıklayamaz. Çünkü açıklanamayan şeylere Mucize deriz değil mi? Kanıt yoktur, o halde mucizedir, nasıl olduğu belli değildir. Aslında kendisi de eski medeniyetlerden Yunanların aldıkları şeyleri söyler, son söze gelecekken işte buna Yunan Mucizesi denir, der.

    Sayın Aydın Sayılı, bu konulara yıllar öncesinden cevap vermiş ve bu tezleri savunanları da tarihe gömmüştür. Lakin, güç bizim değil, İngiliz’in, Amerika’nın elinde olduğu sürece onların çaldığı boru ötmektedir. Ve bunlara destek veren profesörlerimiz, tarihçilerimiz bulunmaktadır. Okullarımızda okutulmaktadır!

    Atatürk, işte bu ve benzeri konular bu ülkenin başına gelmesin diye özerk olarak Türk Tarih Kurumunu ve Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Devletten bağımsız olan bu kuruluşlar 1980’lere kadar, bu şekilde kalmıştır. Daha sonra devlet kurumu olmuştur. Ne değişmiştir?

    Devlet kurumu olmadan önce basılan kitaplara ve sonrasında basılan kitaplara baktığımızda durum fazlasıyla ortaya çıkmaktadır. Devletin gölgesinde araştırma yapmakla, özgürce araştırma yapmak ve kitap yazmak aynı şey değildir.

    Türk Tarih Tezi, bizim tezimizdir ve bilimseldir. Onu okumadan önce Türklere söylenmiş düşmanca sözleri okuyunuz, Avrupa tezi nedir ne değildir öğreniniz, daha sonra Atatürk hangi amaçla böyle bir tez ortaya atılmasına vesile olmuştur anlayınız.

    Ölümüne kadar bu konu ile ilgilenmiştir. Ölümünden önce okumuş olduğu ve tebriklerini ilettiği son çalışma Cilt: II – Sayı: 7, 8 – Yıl: 1938’te yayınlanan Belletendir.
    http://www.ttk.gov.tr/...i-sayi-7-8-yil-1938/
    Yeni Türk Tarihinde Vesikacılık, İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI’nın makalesinin sonuna özellikle bakınız. Vesikacılıktan bahseder. Yani belgelerden. Bunu kimin istediğini de açıklar.

    Atatürk’ün Türk Tarih tezi dediğim gibi bilimsel bilgi ve belgelere dayanmaktadır. Düzenlenen kongrelerde, günlerce tartışmalar yapılmış ve tezler ortaya atılmıştır. Akla ve bilime ters olan hiçbir tez kabul görmemiştir. Adı üzerinde TEZ. Üzerinde çalışma yapılmaya devam etmeli ve bilimsel araştırmalar eşliğinde yeni kanıtlar bulunmalıdır.

    ***
    Konu ile ilgili son sözü Sir Percy Loraine bırakıyorum;

    “… HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR.”

    ***

    Bir tarih yaratıcısı olarak gördüğümüz Atatürk, tarih yazıcılığının çok daha güç olduğunu görmüş ve bunun için de güvendiği kimseleri çevresinde toplıyarak Türk tarihçiliğini vakanüvislikten kurtarıp ÇAĞDAŞ tarihçiliğe yaklaştırma çabaları içinde olmuştur.
    İşte bunun içindir ki “TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR MÜHİMDİR. YAZAN YAPANA SADIK KALMAZSA DEĞİŞMİYEN HAKİKAT, İNSANLIĞI ŞAŞIRTACAK BİR MAHİYET ALIR” demiştir. Atatürk çağdaş bir tarihçilik derken tarihin kesinlikle saptırılmasından, tahrif edilmesinden yana olmamıştır.
    “HERHANGİ BİR TARİHİ ELİNİZE ALDIĞINIZ ZAMAN ONUN GERÇEĞE UYGUN OLUP OLMADIĞINA GÜVEN DUYMAK İÇİN DAYANDIĞI KAYNAK VE BELGELERİ ARAŞTIRILIR. BİZİM ŞİMDİYE KADAR DOĞRU BİR MİLLÎ TARİHE MALİK OLAMAYIŞIMIZIN SEBEBİ TARİHLERİMİZİN, HAKİKÎ OKUYUCULARIN BELGELERE DAYANMAKTAN ZİYADE YA BİRTAKIM MEDDAHLARIN VEYA BİRTAKIM KENDİM BEĞENMİŞLERİN HAKİKAT VE MANTIKTAN UZAK SÖZLERİNDEN BAŞKA KAYNAK BULAMAMAK BEDBAHTLIĞIDIR” demiştir. Bir başka konuşmasındaki sözleri de yine aynı mealdedir.

    “SONRADAN UYDURMA BİR ESER VÜCUDA GETİREREK ERTESİ GÜN PİŞMAN OLMAKTANSA, HİÇBİR ESER VÜCUDA GETİRMEMEK, BECERİKSİZLİĞİNİ İTİRAF ETMEK DAHA İYİDİR.” - Mustafa Kemal Atatürk

    (Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1984, Üçüncü Baskı, s.138.)

    ***
    Umarım faydalı bir inceleme olmuştur. Kitap içerisinde olan ve olmayan konulardan harmanladığım tüm bilgiler, belgeler eşliğinde var olan konulardır. Hiçbiri yorum değil, tamamen gerçektir.

    Sayın Cengiz Özakıncı’ya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Yüreği Vatan ve Atatürk sevgisi ile çarpan bu insanlar sayesinde, Stefan Ihrig ve türevlerine her zaman cevap vereceğiz ve attıkları çamuru tabiri caizse kanıtlarla yedireceğiz.

    Bahse konu olan kitap tarafımca okunmuştur. Lakin incelemesini daha sonra yapacağım. O inceleme de yazdıklarına karşın, belgeli cevaplar vereceğim. ( Naziler ve Atatürk )

    Okuduğunuz için teşekkür ederim.

    Kitabı ÖNEMLE ve ŞİDDETLE okumanızı tavsiye ediyorum. Mutlaka Okuyunuz!

    Saygılarımla...
  • (Ebû Abdillah Muhammed b. Sa’d el-Kâtib, el-Hâşimî, el-Basrî, el-Bağdâdî)

     Hayatı: Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber H. 160/ 777 veya 168/ 785’de Basra’da doğduğu tahmin edilmektedir. Nesebi, Muhammed b. Sa’d b. Munî’ ez-Zührî el-Basrî el-Hâşimî; künyesi Ebû Abdullah şeklindedir. Hicrî 230 / 845 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Babası veya dedesi Hz. Abbas’ın (ra) azatlı kölesi olduğu için Benî Haşim veya Kureyşî olarak nisbet almıştır. Hocası Vâkidî gibi mevaliden olduğu bilinmektedir.

    Tahsili: İbn Sa’d, ilk yıllarını geçirdiği Basra’da çoğu tabiîn ve tebeu’t-tâbiînden olan Hüseyn b. Beşîr, Vekî’ b. Cerrah, Ebû Âsım en-Nebîl, Ârim b. Fazl, İsmail b. Uleyye, Affân b. Müslim ve Ebü’l-Velîd et-Tayâlisî gibi âlimlerden dinî ilimlerle birlikte Arap dili ve edebiyatı okudu ve onlardan hadis dersleri aldı. İbn Sa’d, ilim öğrenmek için Mekke ve Medine’ye yolculuk yaptı. Medine ve Mekke’deki ikameti sırasında Hz. Peygamber’in(sas) gazve ve seriyyelerinin geçtiği yerleri incelemiştir. İbn Sa’d, Medine’den sonra Rakka’ya ve Dımaşk’a gitmiş, ardından da Bağdat’a giderek ölünceye kadar orada kalmıştır.[2] 

     İlmi Kişiliği: Kendisi Vâkidî’den sonra ilk “Tabakât”[3]  müellifi sayılır. Bağdat’ta aynı zamanda hocası olan Vâkidî’ye kâtiplik yapmış ve “Kâtibü’l-Vâkidî, Sâhibü’I-Vâkidî, Gulâmü’I-Vâkidî”[4]  adıyla şöhret olmuştur. Cerh ve ta’dîl âlimleri İbn Sa’d'ı şerefli, faziletli, doğru sözlü ve genellikle sika bir şahsiyet olarak kabul ederler. Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı hakkında şiddetli tartışmaların yaşandığı devrede Me’mun, Bağdat valisine Bağdat ulemasının bu konudaki görüşlerinin ne olduğunu sormasını emretti. Bağdat ulemasından biri olan İbn Sa’d, Halife Me’mun’un istediği gibi cevap verdi. İbn Sa’d bu görüşünden dolayı Mutezilî görülse de güvenilir ve sözüne itibar edilir bir âlimdir. İmam Ahmed b. Hanbel  içinde bulunulan durumun aksine ondan hadis almaya devam etmiştir. Hadis ilminde hâfız derecesinde, yani yüz bin hadîs-i şerîfi râvileriyle ezbere bilen bir âlim olan İbn-i Sa’d’a cerh ve ta’dîl âlimleri, Halku’l-Kur’ân konusundaki davranışından dolayı herhangi bir eleştiride bulunmamıştır.[5]

     Hakkında Söylenenler: Hatîbu’l-Bağdadî, “Kendisi ilim, fazilet, anlayış, adalet ehlindendir. Kendi dönemine kadar sahabe ve tâbiûna dair büyük bir Tabakât telif etti.” Yine “Muhammed, yanımda adalet ehlindendir. Hadîsi onun sıdkına delildir.” derken, İbn Hacer, “Sika, büyük hafızlardan.”Zehebî, “Allame, hâfız” İbn Hallikân ise “Sika”[6]  diyerek hakkında olumlu kanaat bildirmişlerdir.

     Eserleri:  1-Kitâbü’t-Tabakâtü’l-Kebir: İbn Sa’d’ın en meşhur eseridir. Kaynaklarda ve Leiden 1904-1940 baskılarında bu isimle, Arap ve İslam dünyasındaki yaygın olarak kullanılan İhsan Abbas neşri (Beyrut 1957-1968) et-Tabakâtü’l-Kübrâ ismiyle bilinir. Edvard Sachau tarafından 1904-1917 yılları arasında indeksi ile beraber 9 cilt olarak neşredilmiştir. İslam dünyasında Hicâzî Muhammed Halil tarafından dört cild olarak 1939 yılında Kahire’de, İhsan Abbas tarafından dokuz cilt olarak 1957-1958 ve 1968 yıllarında Beyrut’ta neşredilmiştir.

     Tabakât kitaplarının ilki ve günümüze kadar ulaşan en eski kaynaktır. Siyer-Meğâzi ve Tabakât bölümlerinden oluşur. İbn İshak’ın es-Sîretü’n-Nebeviyye[7]  ve Vâkidî’nin Kitabu’l-Megâzi[8]’sinden sonra Hz. Peygamber’in hayatı ve şahsiyeti üzerine kaleme alınmış üçüncü eserdir.[9] 

      Kitap iki ana kısımdan meydana gelir. Birinci kısım Hz. Peygamber’in siretinden; ikinci kısım ise sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen ulemanın hayatlarından bahseder. I. Kitap “Kitabu Ahbâri’n-Nebî” başlığını taşır. Hz. Peygamber’in hayatını çeşitli yönleri ile ele alır. Bu kitabın II. Bölümü’nde ise, Peygamberler tarihi ve başta Hz. Peygamber’in nesebi olmak üzere, çocukluk ve gençlik hayatı anlatılır. Bu kitabın III. Bölümünde ise Medine devri ele alınmıştır. Kitabın II. Cildinin I. bölümü ise Hz. Peygamber’in gazvelerine, II. Bölüm Hz. Peygamber’in, hastalığı, vefatı, defnedilmesi ve mirası konularına tahsis edilmiştir. Ayrıca Medineli meşhur fakihlerin sözlerinin yanında ashab, tabiîn, tebeu’t-tabiîn ile kendi vefat tarihine kadar yaşayan râvilerin hayatları yer alır. III. Cilt, ashabın hayatıyla başlayıp tabiîn ve diğerlerinin hayatı ile devam eder. Burada Hz. Ömer’in fey gelirlerini dağıtırken oluşturduğu divan defterlerindeki sahabe tabakası incelenmiştir.[10]  Son ciltte ise kadın sahabiler yer almıştır. 

           Diğer eserleri ise şöyledir:

    1. Kitâbu’t-Tabakât es-Sağîre’nin tek nüshası İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi’nde (nr. 435) bulunmaktadır.[11]

    2. et-Târih

    3. Kitâbu Ahbâru’n-Nebi

    4. el-Kasîdetü’l-Hulvâniyye fi İftihari’l-Kahtaniyyîn ala’l-Adnâniyyîn

    5. ez-Zührufu’l-Kasrî fi Tercümeti Ebî Said el-Basrî

            Siyer Çalışmalarına Yaptığı Katkılar: İbn Sa’d’ın Tabakât’ı sayesinde Hz. Peygamber’in  (sas) hayatının tamamı günümüze ulaşmıştır.[12]  Onun bu eseri Hz. Peygamber’in siresinin tamamlayıcısı durumundadır.  Eseri klasik siret yazma metodunun doruk noktasını ifade eder. Kronolojiye önemli yer verir. Zamanımıza kadar gelen bu önemli kitap, “Tabakât” tarzında yazılan en eski biyografi kitabı olup, İbn İshak’ın kitabı ile beraber Peygamberimizin hayatına dair en önemli kaynağımızdır.[13] 

          Vâkidi ve ibn Sa’d ile Medine Tarih Ekolü, Irak Tarih Ekolü’yle birleşmiş ve görevini tamamlamıştır. Bundan sonra iki ekolün birleşmesinden meydana gelen İslam Tarih Geleneği devam edecektir.[14]

           İbn Sa’d, kendisinden önceki siyer metodolojisini geliştirme konusunda, yeni denemelere de girişmiştir.[15]  Bunun yanında Rical ilmine öncülük etmiştir. Tabakât’ı bu alanda bilinen en eski eserdir. Kendisinden sonra Rical konusunda eser yazanları hem içerik hem de metodoloji konusunda etkilemiştir. İbn Sa’d ve Tabakât’ı için şunları özet olarak söyleyebiliriz:

    1. İbn Sa’d’ın Tabakât’ı ilk siyer ansiklopedisi olarak nitelendirilebilir.

    2. İbn Sa’d; Vâkidî ve kendisinden önceki malzemeyi karşılıklı olarak kullandığı için nakilcidir.

    3. Eldeki malzemeye yeni eklemelerde bulunması, kaynaklarının ulaşamadığı haberleri tespit etmesi bakımından da orijinal bir müelliftir.

    4. İbn Sa’d, siyer yazıcılığının en son zirvesi olarak kabul edilirken kendisi ile beraber, klasik nakil dönemi, karşılaştırmalı nakil dönemine geçmiştir.

    5. İbn Sa’d, delâil haberleri konusunda çığır açmış; delâil, hasâis ve şemail edebiyatı[16]  konusunda eseri ilk nüveyi oluşturmuştur.

            İbn Sa’d için son olarak “Hz. Peygamber’in ahlakı, peygamberliğinin alametleri ve vasıfları konularını ele alan ilk meğazi yazarıdır.” denilebilir.

    [1] muallimali@mynet.com

    [2] Mustafa Fayda, DİA, XX, 292.

    [3]  Tabaka veya Tabakât; hadiste, sahabeden başlamak üzere daha sonraki devirlere kadar, hadis rivayeti ile meşgul olanların meydana getirdikleri gruplara denir. Hadisleri rivayet eden râvîler tabakasının ilk üçünü sahabe, tâbiun ve etbau’t-tâbiîn oluşturur. Değişik meslek gruplarında, esas kabul edilen belli bir tertibe göre, hayat hikâyelerinin toplandığı kitaplara verilen isimdir. Tacuddin Sübki’nin Tabakâtu’ş-Şafiiyyetü’l-Kübrâ’sı ile Taşköprülü Zâde’nin Tabakâtü’l-Hanefiyye adlı eserleri gibi. Bkz. Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları 2009, 545; İlmî çalışma için bkz. Süleyman Genç, İbn Sa’d'in Hayatı ve Eserleri (yüksek lisans tezi, 1987), Dokuz Eylül Üniversitesi.

    [4] Mustafa Fayda, DİA, XX, 292.

    [5] Age, 294.

    [6] Şaban Öz, İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, 371.

    [7] Bkz.Ali Erdoğdu, Siyer- Nebi Dergisi, sayı 8 Ocak-Şubat 2011, 54-56.

    [8] Agd sayı. 9 Mart-Nisan 2011, s. 56-57.

    [9] Mustafa Fayda, DİA, XX, 295.

    [10] Age, 295.

    [11] Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih- Coğrafya Yazıcılığı, 30.

    [12] Sabri Hizmetli, İslam Tarihçiliği Üzerine, 126.

    [13] Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih- Coğrafya Yazıcılığı, 31

    [14] Age, 31.

    [15] Şaban Öz,', İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, 384.

    [16] Sabri Hizmetli, İslam Tarihçiliği Üzerine, 127.
  • HÜSEYİN NİHAL ATSIZ HAYATI
    12 Ocak 1905 - 11 Aralık 1975
    Hüseyin Nihal Atsız Bey'in babası, Gümüşhane ilinin Dorul ilçesinin Midi köyünden 'Çiftçioğulları' ailesine mensup (Deniz Makina Önyüzbaşısı) Hüseyin Ağa´nın oğlu (Deniz Güverte Binbaşı) Mehmet Nail Bey olup; annesi ise, Trabzon'un kadıoğulları ailesinden (Deniz Yarbayı) Osman Fevzi Bey´in kızı fatma Zehra Hanım'dır.

    Atsız'ın babası Mehmet Nail Bey (1877-1944) donanmaya girer ve Deniz Güverte Binbaşılığına kadar terfi eder. 1903 yılındaYüzbaşı iken ilk eşi Fatma Zehra Hanım'la evlenir. Bu evlilikten, 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal, 1 Mayıs 1910'da Ahmet Necdet (Sancar) ve Aralık 1912'de de Fatma Nezihe (Çiftiçioğlu) olmak üzere üç çocuğu olur.

    Atsız, ilkokula, altı yaşında, Kadıköy'deki Fransız okulunda başlar. Fakat çok geçmeden çıkan bir yangında okulun yanması sonucu aynı semtteki Alman Okulu'na verilir (1911) . Bir süre sonra, Kızıldeniz'de bulunan Malatya ganbotunun süvarisi olan babasının yanına gider. Bu arada Türk-İtalyan savaşı çıkar ve ganbotun İstanbul'un emri ile Süveyş'e sığınması üzerine Atsız'da bir kaç ay Fransız okuluna devam eder.

    İstanbul Sultanisi'nin onuncu sınıfında iken (1922) , imtihanla Askeri Tıbbiye'ye girer. Tıbbiyeden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay kadar yardımcı öğretmenlik yapar. Bilahere Deniz Yolları'nın 'Mahmut Şevket Paşa' adlı vapurunda katip olarak çalışır ve birkaç seferde katılır. Ancak bu işten tatmin olmaz ve 1926 yılında İstanbul Darülfünunu'nun (üniversitesinin) Edebiyat Fakültesinin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolur.

    Atsız fakülteden mezun olduktan sonra, Hocası Köprülü, Maarif Vekaleti nezdinde Atsız için aracılık eder ve sekiz yıllık mecburi hizmetlerini affettirerek, kendi yanına asistan olarak alır (25 Ocak 1931) .

    15 Mayıs 1931'de 'Atsız Mecmua'yı çıkartmaya başlar. Yazı kadrosuna M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Toğan, Abdulkadir İnan gibi ilim adamlarının da dahil bulunduğu bu 'Türkçü ve Köycü' dergi, Ziya Gökalp'ten sonra Cumhuriyet döneminde Türkçülük çığrını açar. Dergi, 25 Eylül 1932 tarihine kadar 17 sayı çıkar. Atsız, Orhun dergisinin 1 Mart 1944 tarihli 15. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1944 Şubat'ında Halkevinde verdiği konferansta komünistlerin küstah hareketleri ve sözleri nedeniyle, devrin başkanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir 'Açık Mektup' yayınlar. Bir yıl önceki Türkçe sözleri hatırlatılarak 'solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerlediğini' açıklar. Bunu ikinci mektup takip eder. Yurdun her yerinden ilgi gören açık mektuplar, kısa zamanda ülkenin gündemini meşgul etmeye başlar. Bu durumdan tedirgin olan zamanın Milli Eğitim Bakanı tarafından, Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki Edebiyat öğretmenliği görevine 7 Nisan 1944 tarihinde son verir. Dergi kapatılır ve Atsız hakkında dava açılır.

    Atsız İstanbul'da oturduğu için, trenle Ankara'ya gider, garda binlerce genç tarafından karşılaşılır. Birçok genç tutuklanır. Mahkeme, Atsız'ı 4 ay hapis cezasına mahkum ederse de daha önce mahkumiyeti olmadığı ve iyi hali gözetilerek, cezalarının teciline karar verir.

    'Irkçılık-Turancılık' davası, 7 Eylül 1944'den itibaren haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eder, 29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla arkadaşları da muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzere Askeri Yargıtay kararı esastan bozar. Atsız, 1,5 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.

    1950-1951 öğrenim yılının başında Haydar Paşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine getirilen Atsız, burada iki yıl görev yaptı. Bu defa da 3 Mayıs'ın kutlamaları için Ankara'da verdiği ilmi bir konferans bahane edilerek öğretmenlikten alındı ve Süleymaniye Kütüphanesindeki eski görevine iade edildi (1952) . Burada 17 yıl çalıştıktan sonra 1969'da emekliye ayrıldı.

    1950-1952 yıllarında yayınlanan haftalık Orhun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'den vefatına kadar Ötüken dergisini yayınladı. Ötüken'de bölücülük hareketlerine karşı dikkatleri çeken yazıları sebebiyle kendisi 'bölücülük' iddiası ile suçlanarak yargılandı.

    Fikir hareketini yürütmek, Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemeyi, Allah'tan başka kimseden korkmamayı, dünya ile ilgili arzu ve ihtiyaçlara tenezzül etmemeyi gerektirir ki, her zaman saygı ve hayranlıkla andığımız Atsız; baş eğmeyen, diz çökmeyen ve bütün baskılara rağmen susmayan, susturulamayan bir dava adamı olarak, arkasından silinmez izler bırakarak tarihe geçmiştir.

    Nihal Atsız son derece mütevazı imkanlar içinde yaşamasına rağmen, Türk Edebiyatı'nın ve Türk fikir hayatının en değerli eserlerine dev boyutta eserler katmış ve tek başına Türk Milliyetçiliği'nin akademisi haline gelmiştir. 

    Eserleri

    Romanları 
    Dalkavuklar Gecesi, İstanbul 1941 
    Bozkurtların Ölümü, İstanbul 1946 
    Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul 1949 
    Deli Kurt, İstanbul 1958 
    Z Vitamini, İstanbul 1959 
    Ruh Adam, İstanbul 1972 

    Öyküleri 
    'Dönüş', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , Orhun, sayı.10 (1943) 
    'Şehidlerin duası', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , Orhun, sayı.12 (1943) 
    'Erkek kız', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    'İki Onbaşı, Galiçiya...1917...', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) , Çınaraltı, sayı.67 (1942) , Ötüken, sayı.30 (1966) 
    'Her çağın masalı: Boz oğlanla Sarı yılan', Ötüken, sayı.28 (1966) 

    Şiirleri 
    Yolların Sonu, (Bütün şiirlerinin toplandığı kitap) İstanbul 1946 
    Afşın'a Ağıt 
    Aşkınla 
    Ay Yüzlü Güzel Konçuy 
    'Asker kardeşlerime', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.3 (1938) 
    'Ayrılık', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Bahtiyarlık', Kopuz, sayı.10 (1944) 
    'Bugünün gençlerine', Atsız Mecmua, sayı.1 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.1 (1938) 
    'Bugünün gençlerine' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    Davetiye 
    Dosta Sesleniş 
    'Dünden sesler: Yarın türküsü', Orkun, sayı.53 (1951) 
    'Dünden sesler: Koşma', Orkun, sayı.58 (1951) 
    'Dün gece', Orhun, sayı.1 (1933) 
    Eski Bir Sonbahar 
    Gel Buyruğu 
    'Geri gelen mektup', Orkun, sayı.44 (1951) 
    'Harıralar', Çınaraltı, sayı.2 (1941) 
    Kader 
    Kağanlığa Doğru 
    Kahramanların Ölümü 
    Kahramanlık 
    Karanlık 
    Kardeş Kahraman Macarlar 
    Korku 
    'Koşma', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) 
    'Koşma' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Kömen', Ötüken, sayı.2 (1964) , Ötüken, sayı.28 (1966) , Ötüken, sayı.95 (1971) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.79 (1970) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.82 (1970) 
    'Muallim arkadaşlarıma', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    Mutlak Seveceksin 
    'Nejdet Sançar'a ağıt', Ötüken, sayı.138 (1973) 
    'O gece', Orhun, sayı.2 (1933) 
    Özleyiş 
    Sarı Zeybek 
    Selam 
    Sona Doğru 
    'Şehit tayyareci Erkânıharp Yüzbaşı Kâmi'nin büyük hatırasına', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Topal Asker', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) , Kopuz, sayı.4 (1943) 
    'Toprak-Mazi', Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) , Kopuz, sayı.3 (1943) 
    Türk Gençliğine 
    'Türk kızı', Tanrıdağ, sayı.4 (1942) 
    'Türkçülük bayrağı', Ötüken, sayı.119-120 (1973) 
    Türkistan İhtilalcilerinin Türküsü 
    'Türklerin türküsü', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.2 (1938) 
    Unutma 
    'Varsağı' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.9 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.10 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    Yakarış I 
    Yakarış II 
    Yalnızlık 
    'Yarının türküsü', Çınaraltı, sayı.10 (1941) 
    Yaşayan Türkçülere Ağıt 
    'Yolların sonu', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 

    Diğerleri 
    Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lugati, Mezuniyet Tezi, Türkiyat Enstitüsü, no. 82, 111 s. (İstanbul, 1930) 
    'Sart Başı'na Cevap, İstanbul, 1933. 
    Çanakkale'ye Yürüyüş, İstanbul, 1933. 
    XVIıncı asır şairlerinden Edirneli Nazmî'nin eseri ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti, İstanbul, 1934. 
    Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul, 1935. 
    Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm, İstanbul, 1935. 
    XVinci asır tarihçisi Şükrullah, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1939. 
    Müneccimbaşı, Şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri', İstanbul, 1940. 
    900. Yıl Dönümü (1040-1940) , İstanbul, 1940. 
    İçimizdeki Şeytanlar (Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan eserini eliştirmek için yazılmıştı) , İstanbul, 1940. 
    Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1940. 
    En Sinsi Tehlike (Faris Erman'in 'En Büyük Tehlike'ye karşılık vermek için yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Hesap Böyle Verilir (Reha Oğuz Türkkan'a hitaben yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir (İ.Süruri Ermete: Üçüncü dereceden harb malûlü piyade subayı imzasıyla yayımlanmılştı) , İstanbul, 1943. 
    'Ahmedî, Dâstân ve tevârîh-i mülûk-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    'Şükrüllah, Behcetü't tevârîh', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949. 
    'Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî, Tevârîh-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    Türk Ülküsü, İstanbul 1956. 
    Osman (Bayburtlu) , Tevârîh-i Cedîd-i Mir'ât-i Cihân, İstanbul, 1961. 
    Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I, İstanbul, 1961. 
    Ordinaryüs'ün Fahiş Yanlışları (Ali Fuat Başgil'e cevap) , İstanbul 1961. 
    Türk Tarihinde Meseleler, Ankara, 1966. 
    Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, İstanbul, 1966. 
    İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebüssuud Bibliyografyası, İstanbul 1967. 
    Âlî Bibliyografyası, İstanbul, 1968. 
    Âşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul, 1970. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler I, İstanbul 1971. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler II, İstanbul 1972. 
    Oruç Beğ Tarihi, İstanbul, 1973. 

    Makaleleri 
    (Ahmed Naci ile birlikte) 'Anadolu'da Türklere ait yer isimleri', Türkiyat Mecmuası, sayı.2 (1928) 
    'Türkler hangi ırktandır? ', Atsız Mecumua, sayı.1 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    'Hindenburgun sözleri', Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.11 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Millî Seciye' buhranı, Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) 
    'Türk vatanını peşkiş çekenlere', Atsız Mecmua, sayı.15 (1932) 
    'Sadri Etem Bey'e cevap', Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Askerlik aleyhtarlığı', Astız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Darülfünunun kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Vâlâ Nurettin Beyden bir sual', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    ('Çiftçi-Oğlu H. Nihâl' imzasıyla) 'Dede Korkut Kitabı hakkında', Azerbaycan Yurt Bilgisi, c.1 (1932) 
    'Kuş bakışı: Orhun', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar I. Türkeli, II. İlk Türkler', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'En eski Türk müverrihi: Bilge Tonyukuk', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Kuş bakışı: Türk Dili', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'Türk tarihi Üzerine Toplamalar III. Yabancıların Türkeline saldırışı, IV.Milâttan önceki 5-4üncü asırlarda Türkelinde doğudan Çinlilerin, Batıdan Yunanlıların saldırışı', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'X meselesi', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Haddini bil! ', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: V. Milâttan önce 3-2nci asırlarda Türkler arasında dahilî savaşlar', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Ahmet Muhip Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Şarkî Türkistan', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: VI. Kun devletinin dahilî teşkilâtı, VII. Kun (Oğuz) sülâlesi devrinde Türk birliği', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Komünist, Yahudi ve Dalkavuk', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'İkinci Türk Müverrihi: Yulıg Tigin', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı Âlimler', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref ve Hakimiyeti Milliye muharriri A. Muhip Beylere Açık mektup', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı âlimlerden Sadri Maksudi Beye bir ders', Orhun sayı.6 (1934) 
    'Cihan Tarihinin en büyük kahramanı: Kür Şad', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar' Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Beye İkinci Mektup', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Gaza topraklarının gazi ve şehit çocukları', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Edebiyat Fakültesi Talebe Cemiyetinin değerli bir işi', sayı.7 (1934) 
    'Baş makarnacının sırtı kaşınıyor' (Benito Mussolini'ye hitaben yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'İnkilâp Enstitüsü Dersleri', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Musa'nın Necip (!) evlâtları bilsinler ki:' (Yahudilere kasten yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Tavzih', Orhun, sayı.7 (1934) 
    Yirminci asırda Türk meselesi I. Türk Birliği', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Kanun Ahmet Muhip Efendiyi çarptı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Moyunçur kağan âbidesi, Orhun, sayı.8 (1934) 
    'İstanbulun Fethi yılına ait bir mezar taşı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Yirminci asırda Türk meselesi II. Türk Irkı = Türk milleti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerine Toplamalar', Orhun, sayı.9 (1934) 
    '16ncı asır şâirlarinden Edirneli Nazmî ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    (Nâmık Kemâl hakkındaki fikirleri) , 'Namik Kemal', Millî Türk Talebe Birliği, sayı.3 (1936) 
    On beşinci asıra ait bir türkü, Halk Bilgisi Haberleri, yıl.7, sayı.84 (1938) 
    'Dede Korkut', Yücel, c.VIII, sayı.84 (1939) 
    'Cihan tarihinin en büyük kahramanı: Kürşad', Kopuz, sayı.3 (1939) 
    ('Çiftçi-oğlu' imzasıyla) 'Atalarımızdan kalan eserleri yıkmak vatana ihanettir', Kopuz, sayı.5 (1939) 
    'Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır? ', Çınaraltı, sayı.1 (1941) 
    'Koca Ragıp Paşa, Haşmet ve Fıtnat hanım arasında şakalar', Çınaraltı, sayı.3 (1941) 
    'Dilimizi Türkçeleştirmek için amelî yollar', Çınaraltı, sayı.5 (1941) 
    'Türk ahlâkı', Çınaraltı, sayı.7 (1941) 
    '10 İlkteşrin 1444 Varna meydan savaşı', Çınaraltı, sayı.15 (1941) 
    'Büyük günler', Çınaraltı, sayı.16 (1941) 
    'İki mühim eser', Çınaraltı, sayı.17 (1941) 
    'En eski zamana ait Türk destanı. Alp Er Tunga Destanı', Çınaraltı, sayı.19 (1941) 
    'Namık Kemal', Çınaraltı, sayı.22 (1942) 
    'Mühim bir dergi', Çınaraltı, sayı.27 (1942) 
    'Millî şuur uyanıklığı', Çınaraltı, sayı.33 (1942) 
    'Türk gençliği nasıl yetişmeli? ', Çınaraltı, sayı.35 (1942) 
    'İran Türkleri', Çınaraltı, sayı.36 (1942) 
    'Dil meselesi', Çınaraltı, sayı.38 (1942) 
    'Rıza Nur', Çınaraltı, sayı.42 (1942) 
    'Yeni bir Selçukname', Çınaraltı, sayı.52 (1942) 
    'Günümüzün baş müverrihi ve büyük bir eseri', Çınaraltı, sayı.58 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları', Tanrıdağ, c.1, sayı.10 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları II', Tanrıdağ, c.1, sayı.11 (1942) 
    'Yeni eserler: 'Adana fethinin destanı'', Çınaraltı, sayı.82 (1942) 
    'Türk milletinin şeref şehrahı', Kopuz, sayı.1 (1942) 
    'Fatih Sultan Mehmet', Çınaraltı, sayı.88 (1942) 
    'Azizim Tevetoğlu', Kopuz, sayı.7 (1942) 
    'Türk Sazı', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Futbol Maçları', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkçülük', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere birinci teklif', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'İki büyük yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 1', Orhun, sayı.10 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiye'nin Millî Futbol Maçları', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Büyük bir yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere ikinci teklif', Orhun, sayı.11 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 2. 1915 Çanakkale savaşlarının bilançosu', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Atletizm Maçları', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Savaş aleyhtarlığı', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'İki şanlı yıl dönümü', Orhun, sayı.12 (1942)
    'Türkçülere üçüncü teklif', Orhun 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 3', Orhun, sayı.12 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) , 'Türkiyenin Millî Kılıç Maçları', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'Şanlı bir yıl dönümü', Orhun, sayı.13 (1944) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiyenin Balkanlararası Millî Güreş Maçları', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk kızları nasıl yetiştirilmeli', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 4', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere dördüncü teklif', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere beçinci teklif', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Yabancı bayraklar altında ölenlere ağıt' (Stalingrad muharebesinde şehit düşen Türk asıllı Kızıl Ordu askerleri için yazılmıştı) , Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Ülküler taarruzîdir', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Varsağı', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye Açık Mektup (20 Şubat 1944 Pazar) ', Orhun, sayı.15 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye İkinci Açık Mektup (21 Mart 1944, Maltepe) ', Orhun, sayı.16 (1944) 
    Saracoğlu, 5 Ağustos 1942'de Başvekil seçildiğinde Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir diye konuştuğu için 'Türkçü Başvekil' olarak tanınıyordu.
  • Noktalama İşaretleri

    Nokta ( . )

    1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurul­muştur.

    Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu. (Reşat Nuri Güntekin)

    2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce) vb.

    3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent vb.

    4. Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında vb.

    5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

    I. 1. A. a.

    II. 2. B. b.

    6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923 vb.

    UYARI: Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adların­dan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923 vb.

    7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.

    Tören 17.30’da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)

    8. Kitap, dergi vb.nin künyelerinin sonuna konur:

    Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.

    9. Dört ve dörtten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 1.000, 326.197, 49.750.812 vb.

    10. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    11. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5=20, 12.6=72 vb.



    Virgül ( , )

    1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:

    Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sı­cak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (Halide Edip Adıvar)

    Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller

    Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Zindana atılan mahkûmlar gibi titreşerek, haykırarak geri geri kaçmaya uğraşıyorduk. (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

    Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin işi bozulursa İstanbul yolunu tutar. (Ömer Seyfettin)

    2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:

    Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    3. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan özneyi belirtmek için konur:

    Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    4. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur:

    Zemin bu kadar koyu bir kırmızıya dönüşünce, bir an için de olsa, belirginliğini yitiriverdi sivilceleri. (Elif Şafak)

    Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

    5. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına ko­nur:

    Akşam, yine akşam, yine akşam,

    Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

    6. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerinden sonra konur:

    Adana’ya yarın gideceğim, dedi.

    Aç karnına sigara içmekle hiç de iyi etmiyorsun, dedi. (Necati Cumalı)

    7. Konuşma çizgisinden sonraki alıntı cümlesinin bitimine konur:

    – Bu akşam Datça’ya gidiyor musunuz, diye sordu.

    8. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey’e,

    – Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin)

    9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bil­diren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.

    Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor. (Yahya Kemal Beyatlı)

    10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grup­larıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:

    Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)

    Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

    11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:

    Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)

    Sayın Başkan,

    Sevgili Kardeşim,

    Değerli Arkadaşım,

    12. Sayıların yazılışında kesirleri ayırmak için kullanılır: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş)

    13. Metin içinde art arda gelen zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra konur:

    Ancak yemekte bir karara varıp, arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu.

    UYARI: Metin içinde zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konmaz:

    Cumaları bahçede buluştukça kıza kendisinin adi bir mektep talebesi olmadığını anlatmaya çalışıyordu. (Halide Edip Adıvar)

    Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

    Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)

    14. Özne olarak kullanıldıklarında bu, şu, o zamirlerinden sonra konur:

    Bu, benim gibi yazarlar için hiç kolay olmaz.

    O, eski defterleri çoktan kapatmış, Osmanlıya kucağını açmıştı. (Tarık Buğra)

    15. Kitap, dergi vb.nin künyelerinde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur:

    Falih Rıfkı ATAY, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938.

    Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:

    ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958.

    UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut, ya ... ya bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:

    Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek­kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

    Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül

    Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:

    Hem gider hem ağlar.

    Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)

    Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.

    Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.

    Ne kız verir ne dünürü küstürür.

    Bu kurallar bugün de yarın da geçerli olacaktır.

    UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:

    İmlamız lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzele­cek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamıyla zarf-fiil görevinde kulla­nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:

    Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal)

    Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

    UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:

    Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)

    Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

    Noktalı Virgül ( ; )

    1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

    Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; Ankara, Londra, Bakü.

    2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayır­mak için konur: Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.

    At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır. (Atasözü)

    3. İkiden fazla eş değer ögeler arasında virgül bulunan cümlelerde özneden sonra noktalı virgül konabilir:

    Yeni usul şiirimiz; zevksiz, köksüz, acemice görünüyordu. (Yahya Kemal Beyatlı)

    İki Nokta (: )

    1.Kendisiyle ilgili örnek verilecek cümlenin sonuna konur:

    Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

    2. Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur:

    Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)

    Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim. (Falih Rıfkı Atay)

    3. Ses bilgisinde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, ka:til, usu:le, i:cat.

    4. Karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişiyi belirten sözlerden sonra konur:

    Bilge Kağan: Türklerim, işitin!

    Üstten gök çökmedikçe,

    alttan yer delinmedikçe

    ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

    Koro: Göğe erer başımız

    başınla senin!

    Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye

    gece uyumadım, gündüz oturmadım.

    Türklerim Bilge Kağan der bana.

    Ben her şeyi onlar için bildim.

    Nöbetteyim! (A. Turan Oflazoğlu)

    5. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    – Buğdayla arpadan başka ne biter bu topraklarda?

    Ziraatçı sayar:

    – Yulaf, pancar, zerzevat, tütün... (Falih Rıfkı Atay)

    6. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    7. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7, 100:2=50 vb.

    Üç Nokta ( ... )

    1. Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:

    Ne çare ki çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveri­yordu da bu yanı... (Tarık Buğra)

    2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten dolayı açık yazılmak is­tenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b...tan çıkmaz.

    Arabacı B...’a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doğru başını çeviriyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    3. Alıntılarda başta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konur:

    ... derken şehrin öte başından boğuk boğuk sesler gelmeye başladı... (Tarık Buğra)

    4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda layık olduğu mevkiye isat etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek... (Atatürk)

    5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:

    Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:

    — Koca Ali... Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Ünlem ve soru işaretinden sonra üç nokta yerine iki nokta konulması yeterlidir:

    Gök ekini biçer gibi!.. Başaklar daha dolmadan. (Tarık Buğra)

    Nasıl da akşam oldu?.. Nasıl da yavrucaklar sustu?.. Nasıl da serçecikler yuvalarına sığındı?.. (Necip Fazıl Kısakürek)

    6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevap­larda kullanılır:

    — Yabancı yok!

    — Kimsin?

    — Ali...

    — Hangi Ali?

    — ...

    — Sen misin, Ali usta?

    — Benim!..

    — Ne arıyorsun bu vakit buralarda?

    — Hiç...

    — Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..

    — !.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.

    Soru İşareti ( ? )

    1. Soru eki veya sözü içeren cümle veya sözlerin sonuna konur:

    Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Atatürk bana sordu:

    — Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz? (Falih Rıfkı Atay)

    2. Soru bildiren ancak soru eki veya sözü içermeyen cümlelerin sonuna konur:

    Gümrükteki memur başını kaldırdı:

    — Adınız?

    3. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240 ?-1320), (Doğum yeri: ?) vb.

    1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    Ankara’dan Antalya’ya arabayla üç saatte (?) gitmiş.

    UYARI: mı / mi ekini alan yan cümle temel cümlenin zarf tümleci olduğunda cümlenin sonuna soru işareti konmaz: Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.

    Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. (Haldun Taner)

    UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:

    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

    Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklardan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ünlem İşareti ( ! )

    1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümle veya ibarele­rin sonuna konur: Hava ne kadar da sıcak! Aşk olsun! Ne kadar akıllı adamlar var! Vah vah!

    Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

    2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:

    Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)

    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriye­tini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Atatürk)

    Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı)

    Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

    Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

    UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabi­leceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:

    Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:

    İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!).

    Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    Kısa Çizgi ( - )

    1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:

    Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-

    mem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepe-

    lerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvayda-

    ki adam bir tanıdık mı idi acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?

    Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte pek başıboş-

    lar mı oturur? (Sait Faik Abasıyanık)





    2. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur, bitişik yazılır:

    Küçük bir sürü -dört inekle birkaç koyun- köye giren geniş yolun ağzında durmuştu. (Ömer Seyfettin)

    3. Kelimelerin kökleri, gövdeleri ve eklerini birbirinden ayırmak için kullanılır: al-ış, dur-ak, gör-gü-süz-lük vb.

    4. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır- vb.

    5. İsim yapma eklerinin başına, fiil yapma eklerinin başına ve sonuna konur: -ak, -den, -ış, -lık; -ımsa-; -la-; -tır- vb.

    6. Heceleri göstermek için kullanılır: a-raş-tır-ma, bi-le-zik, du-ruş-ma, ku-yum-cu-luk, prog-ram, ya-zar-lık vb.

    7. Arasında, ve, ile, ila, ...-den ...-e anlamlarını vermek için kelimeler veya sayılar arasında kullanılır: Aydın-İzmir yolu, Türk-Alman ilişkileri, Ural-Altay dil grubu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 09.30-10.30, Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, Manas Destanı’nda soy-dil-din üçgeni, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Türkçe-Fransızca Sözlük vb.

    UYARI: Cümle içinde sayı adlarının yinelenmesinde araya kısa çizgi konmaz: On on beş yıl. Üç beş kişi geldi.

    8. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır: 50-20=30

    9. Sıfırdan küçük değerleri göstermek için kullanılır: -2 °C

    Uzun Çizgi (—)

    Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.

    Frankfurt’a gelene herkesin sorduğu şunlardır:

    — Eski şehri gezdin mi?

    — Rothschild’in evine gittin mi?

    — Goethe’nin evini gezdin mi? (Ahmet Haşim)

    Oyunlarda uzun çizgi konuşanın adından sonra da konabilir:

    Sıtkı Bey — Kaleyi kurtarmak için daha güzel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister.

    İslam Bey — Ben daha ölmedim. (Namık Kemal)

    UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiğinde uzun çizgi kul­lanılmaz.

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Eğik Çizgi ( / )

    1. Dizeler yan yana yazıldığında aralarına konur: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak / O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy)

    2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına ve semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı No.: 21/6 Kurtuluş / ANKARA

    Ülke adı yazılacağında ise:

    Atatürk Bulvarı No.: 217

    06680 Kavaklıdere / Ankara

    TÜRKİYE
    3. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 18/11/1969, 15/IX/1994 vb.

    4. Dil bilgisinde eklerin farklı biçimlerini göstermek için kullanılır: -a /-e, -an /-en, -lık /-lik, -madan /-meden vb.

    5. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr

    6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70/2=35

    7. Fizik, matematik vb. alanlarda birimler arası orantıları gösterirken eğik çizgi araya boşluk konulmadan kullanılır: g/sn (gram/saniye)

    Ters Eğik Çizgi ( \ )

    Bilişim uygulamalarında art arda gelen dizinleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır: C:\Belgelerim\Türk İşaret Dili\Kitapçık.indd

    Tırnak İşareti ( “ ” )

    1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tır­nak içine alınır: Türk Dil Kurumu binasının yan cephesinde Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözü yazılıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü duygulandırır.

    Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:

    “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.

    Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

    UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:

    “İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

    2. Özel olarak vurgulanmak istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir “barış taarruzu” başladı.

    3. Cümle içerisinde eserlerin ve yazıların adları ile bölüm başlıkları tırnak içine alınır:

    Bugün öğrenciler “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiiri incelediler.

    “Yazım Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

    UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitap ve dergi adları ve başlıkları tırnak içine alınmaksızın eğik yazıyla dizilerek de gösterilebilir:

    Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

    Cahit Sıtkı’nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmişti. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra gelen ekleri ayırmak için kesme işareti kulla­nılmaz: Elif Şafak’ın “Bit Palas”ını okudunuz mu?

    4. Bilimsel çalışmalarda künye verilirken makale adları tırnak içinde yazılır.

    Tek Tırnak İşareti ( ‘ ’ )

    Tırnak içinde verilen cümlenin içinde yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü, ibareyi belirtmek için kullanılır:

    Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

    “Atatürk henüz ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’ idi. Benden ona dair bir kitap için ön söz istemişlerdi.” (Falih Rıfkı Atay)

    Denden İşareti (")

    Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta gelen aynı sözlerin, söz gruplarının ve sayıların tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:

    a. Etken fiil

    b. Edilgen "

    c. Dönüşlü "

    ç. İşteş "

    Yay Ayraç ( )

    1. Cümledeki anlamı tamamlayan ve cümlenin dışında kalan ek bilgiler için kullanılır. Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama işareti konur:

    Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

    2. Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır:

    Yunus Emre’nin (1240?-1320)...

    İmek fiilinin (ek fiil) geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

    3. Tiyatro eserlerinde ve senaryolarda konuşanın hareketlerini, durumunu açıkla­mak ve göstermek için kullanılır:

    İhtiyar – (Yavaş yavaş Kaymakam'a yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın... (Reşat Nuri Güntekin)

    4. Alıntıların aktarıldığı eseri, yazarı veya künye bilgilerini göstermek için kullanılır:

    Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip ol­maya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir ya kimsenin. (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

    Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin

    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Mehmet Akif Ersoy)

    Bir isim kökü, gerektiğinde çeşitli eklerle fiil kökü durumuna getirilebilir (Zülfikar 1991: 45).

    5. Alıntılarda, alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

    6. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır: Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    7. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını gös­termek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır: 1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    8. Bir yazının maddelerini gösteren sayı ve harflerden sonra kapama ayracı konur:

    I) 1) A) a)

    II) 2) B) b)

    Köşeli Ayraç ( [ ] )

    1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır: Halikarnas Balıkçısı [Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973)] en güzel eserlerini Bodrum’da yazmıştır.

    2. Metin aktarmalarında, çevirilerde, alıntılarda çalışmayı yapanın eklediği sözler için kullanılır: “Eldem, Osmanlıda en önemli fark[ın], mezar taşının şeklinde ortaya çık[tığını] söyledikten sonra...” (Hilmi Yavuz)

    3. Kaynak olarak verilen kitap veya makalelerin künyelerine ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet, 1922. Server Bedi [Peyami Safa]

    Kesme İşareti ( ’ )

    1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’üm, Türkiye’mizin, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se, Şinasi’yle, Alman’sınız, Kırgız’ım, Karakeçili’nin, Osmanlı Devleti’ndeki, Cebrail’den, Çanakkale Boğazı’nın, Samanyolu’nda, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Resmî Gazete’de, Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni, Eski Çağ’ın, Yükselme Dönemi’nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’na vb.

    “Onun için Batı’da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.” (Burhan Felek)

    1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

    Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan vb.

    Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi... Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre... vb.

    Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan önce kullanılır: Yunus Emre’nin (1240?-1320), Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) vb.

    Ek getirildiğinde Avrupa Birliği kesme işareti ile kullanılır: Avrupa Birliği’ne üye ülkeler...

    UYARI: Sonunda 3. teklik kişi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında başka bir iyelik eki getirildiğinde kesme işareti konmaz: Boğaz Köprümüzün güzelliği, Amik Ovamızın bitki örtüsü, Kuşadamızdaki liman vb.

    UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112’nci Birleşiminin 2’nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb.

    UYARI: Başbakanlık, Rektörlük vb. sözler ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde Başbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır.

    UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb.

    UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Şahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Halidi, Şahabı; Bosna-Herseği; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

    UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrıl­maz.

    2. Kişi adlarından sonra gelen saygı ve unvan sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya; Türk Dil Kurumu Başkanı’na vb.

    3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye vb.

    4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: 1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik, 657’yle vb.

    5. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adlarına gelen ekleri ayırmak için konur: Başvurular 17 Aralık’a kadar sürecektir. Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu’nun veri tabanının Genel Ağ’da hizmete sunulduğu gün olan 12 Temmuz 2010 Pazartesi’nin TDK için önemi büyüktür.

    6. Seslerin ölçü ve söyleyiş gereği düştüğünü göstermek için kullanılır:

    Bir ok attım karlı dağın ardına

    Düştü m’ola sevdiğimin yurduna

    İl yanmazken ben yanarım derdine

    Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

    Şems’in gözlerine bir şüphe çöreklendi: “Dostum ne’n var? Her şey yolunda mı?” (Elif Şafak)

    Güzelliğin on par’etmez

    Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel)

    7. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.
  • 460 syf.
    ·15 günde·Puan vermedi
    İnceleme yerine içindekiler kısmını bırakıyorum, öyle sanıyorum daha fikir verici ve eğer mümkünse başka bir yayınevi tercih edilmeli. bol yazım hatalı ve çeviri noksanı bir basım.

    İçindekiler

    GİRİŞ
    1. Felsefe Nedir?
    2. Niçin felsefeyi incelemeliyiz?
    3. Hangi felsefeyi incelemeliyiz?
    a) Bilimsel bir felsefe : diyalektik materyalizm
    b) Devrimci bir felsefe : proletaryanın felsefesi
    4. Sonuç: Teori ve pratiği birliği
    BİRİNCİ BÖLÜM: MARKSİST DİYALEKTİK YÖNTEMİN İNCELENMESİ
    BİRİNCİ DERS - DİYALEKTİK YÖNTEM
    1. Yöntem nedir?
    2. Metafizik Yöntem
    a) Nitelikleri
    b) Tarihsel anlamı
    3. Diyalektik yöntem
    a) Nitelikleri
    b) Tarihsel oluşumu
    4. Formel mantık ve diyalektik yöntem
    İKİNCİ DERS - DİYALEKTİĞİN BİRİNCİ İLKESİ ; HER ŞEY BİRBİRİNE BAĞLIDIR (KARŞILIKLI ETKİ YASASI VE EVRENSEL BAĞLANTI YASASI)
    1. Bir örnek
    2. Diyalektiğin birinci ilkesi
    3. Doğada
    4. Toplumda
    5. Sonuç
    Kontrol Soruları
    ÜÇÜNCÜ DERS - DİYALEKTİĞİN İKİNCİ İLKESİ ; HER ŞEY DURUM DEĞİŞTİRİR (EVRENSEL DEĞİŞME VE KESİNTİSİZ GELİŞME YASASI)
    1. Bir örnek
    2. Diyalektiğin ikinci ilkesi
    3. Doğada hareket
    4. Toplumda
    5. Sonuç
    Kontrol Soruları
    DÖRDÜNCÜ DERS - DİYALEKTİĞİN ÜÇÜNCÜ İLKESİ ; NİTEL DEĞİŞİKLİK
    1. Bir örnek
    2. Diyalektiğin üçüncü ilkesi
    3. Doğada
    4. Toplumda
    5. Sonuç
    Gözlemler
    Kontrol Soruları
    BEŞİNCİ DERS - DİYALEKTİĞİN DÖRDÜNCÜ İLKESİ ; ZITLARIN SAVAŞIMI (I)
    1. Zıtların savaşı değişikliklerin motor gücü
    2. Diyalektiğin dördüncü ilkesi
    3. Çelişkilerin nitelikleri
    a) Çelişki içtendir
    b) Çelişki yenileştiricidir
    c) Zıtların birliği
    Kontrol Soruları
    ALTINCI DERS - DİYALEKTİĞİN DÖRDÜNCÜ İLKESİ ; ZITLARIN SAVAŞIMI (II)
    1. Çelişkinin evrenselliği
    a) Doğada
    b) Toplumda
    2. Uzlaşmaz karşıtlık ve çelişki
    3. Zıtların savaşı, düşüncenin motor gücü
    Kontrol Soruları
    YEDİNCİ DERS - DİYALEKTİĞİN DÖRDÜNCÜ İLKESİ ; ZITLARIN SAVAŞIMI (III)
    1. Çelişkinin özel niteliği
    2. Evrensel ve özgül ayrılmazlar
    3. Baş çelişki, ikincil çelişki
    Sonuç:
    4. Çelişkinin başlıca yönü ve ikincil yönü
    5. Çelişki üzerine genel sonuçlar : Prudonculuğa karşı Marksizm
    Kontrol Soruları

    İKİNCİ BÖLÜM: MARKSİST FELSEFİ MATERYALİZMİN İNCELENMESİ
    SEKİZİNCİ DERS - MATERYALİST DÜNYA ANLAYIŞI NEDİR?
    1. "Materyalizm" sözcüğünün iki anlamı
    2. Madde ve ruh
    3. Felsefenin temel sorunu
    4. "İdealim" sözcüğünün iki anlamı
    5. Materyalizm ve idealizm teoride olduğu kadar pratikte de birbirinin karşıtıdır
    6. Marksist felsefi materyalizm üç temel çizgi ile ayırt edilir
    Kontrol Soruları
    DOKUZUNCU DERS : MARKSİST MATERYALİZMİN BİRİNCİ İLKESİ ; DÜNYANIN MADDİLİĞİ
    1. İdealist yaklaşım
    2. Marksist ankayış
    3. Madde ve hareket
    4. Doğal zorunluluk
    5. Marksizm ve din
    6. Sonuç
    Kontrol Soruları
    ONUNCU DERS - MARKSİST MATERYALİZMİN İKİNCİ İLKESİ ; MADDE BİLİNÇTEN ÖNCEDİR
    1. Yeni idealist hile
    2. Marksist anlayış
    3. Düşünce ve Beyin
    4. Bilincin iki derecesi
    5. Sonuç
    Kontrol Soruları
    ON BİRİNCİ DERS - MARKSİST MATERYALİZMİN ÜÇÜNCÜ İLKESİ ; DÜNYA TANINABİLİR
    1. İdealizmin son sığınağı
    2. Marksist anlayış
    3. Göreli gerçek ve mutlak gerçek
    4. Teori ve pratiğin birliği
    Kontrol Soruları

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DİYALEKTİK MATERYALİZM VE TOPLUMUN MANEVİ YAŞAMI
    ON İKİNCİ DERS - TOPLUMUN MANEVİ YAŞAMI MADDİ YAŞAMININ YANSIMASIDIR
    1. Bir örnek
    2. İdealist açıklamalar
    3. Materyalist diyalektik tez
    4. Sonuç
    Kontrol Soruları
    ON ÜÇÜNCÜ DERS - TOPLUMSAL YAŞAMDA FİKİRLERİN ROLÜ VE ÖNEMİ
    1. Bir örnek
    2. Kaba materyalizmin yanılgısı
    3. Diyalektik materyalist tez
    4. Sonuç
    Kontrol Soruları
    ON DÖRDÜNCÜ DERS - BİLİMSEL SOSYALİZMİN ŞEKİLLENMESİ, ÖNEMİ VE ROLÜ
    1. Marksizmin üç kaynağı
    2. Ütopik sosyalizm
    3. Bilimsel sosyalizm
    4. Bilimsel sosyalizmin rolü
    5. Sonuç
    Kontrol Soruları

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: TARİHSEL MATERYALİZM
    ON BEŞİNCİ DERS - ÜRETİM ; ÜRETİCİ GÜÇLER VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ
    1. Toplumun maddi yaşam koşulları
    2. Üretim tarzı
    3. Üretimi araçlarının mülkiyeti
    4. Üretim tarzının değişimi ve toplumlar tarihinin anahtarı
    5. Sonuç
    Kontrol Soruları
    ON ALTINCI DERS - ÜRETİM İLİŞKİLERİ İLE ÜRETİCİ GÜÇLERİN NİTELİĞİ ARASINDA GEREKLİ UYGUNLUK YASASI
    1. Üretici güçler, üretimin en hareketli en devrimci öğesidir
    2. Üretim ilişkilerinin üretici güçler üzerindeki karşı etkisi
    3. Gerekli uygunluk yasası
    4. İnsan eyleminin rolü
    Kontrol Soruları
    ON YEDİNCİ DERS - KAPİTALİZMDEN ÖNCE SINIF SAVAŞIMLARI
    1. Tolplumun kökenleri
    2. Sınıfların çıkışı
    3. Köleci ve feodal toplumlar
    4. Burjuvazinin gelişimi
    Kontrol Soruları
    ON SEKİZİNCİ DERS - KAPİTALİST TOPLUMUN ÇELİŞKİLERİ
    1. Kapitalist üretim ilişkileri : kapitalist üretim ilişkilerine özgü çelişkiler
    2. Kapitalist toplumda gerekli uygunluk yasası
    3. Proleteryanın sınıf savaşı, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkiyi çözme yöntemi
    4. Sonuç
    Kontrol Soruları
    ON DOKUZUNCU DERS - ÜSTYAPI
    1. Üstyapı nedir?
    2. Üstyapı temel tarafından oluşturulur
    3. Üstyapı aktif bir güçtür
    4. Üstyapı doğrudan doğruya üretime bağlı değildir
    5. Sonuç
    Kontrol Soruları
    YİRMİNCİ DERS - SOSYALİZM
    1. Üretim ve paylaşım
    2. Sosyalizmin ekonomik temeli
    3. Sosyalizme geçişin objektif koşulları
    4. Sosyalizmin temel yasası
    5. Sosyalizme geçişin subjektif koşulları
    6. Sonuç
    YİRMİ BİRİNCİ DERS - SOSYALİZMDEN KOMÜNİZME
    1. Komünist toplumun ilk aşaması
    2. Komünist toplumun üst aşaması
    3. Sosyalizmde üretici güçler ve üretim ilişkileri
    4. Sosyalizmden komünizme geçişin koşulları
    5. Sonuç
    Kontrol Soruları
  • 693 syf.
    ·2/10
    Şu an sadece CHAOOOOOL! diye bağırasım var.

    Dikenler ve Güller Sarayı'nı okurken Team Tamlin olduk. ok.
    Sis ve Öfke Sarayı'nı okurken Team Rhysand olduk. ok.
    Cam Şato okumaya başladık Team Dorian mı olsak Chaol mu olsak karar veremedik ama ikisini de kalbimize koyduk.. ne olacak dedik. buna rağmen kalbimiz o dans sahnesinde Chaol'un oldu. buna da ok.

    AMA

    Dorian'ı geçtim, ben Chaol'u unutamadım. Celaena'ın Nehemia pisliği yüzünden az kalsın Chaol'u öldüreceği aklıma geliyor.. diyorum ki Tamlin'den vazgeçme nedenimiz mantıklıydı.. Chaol resmen araya gitti ve sırf bu yüzden ben Rowan'a ısınamadım. Ne kadar Aelin'le mate olsalar, carranam olsalar da. Zaten ben komple Aelin karakterini sevmiyorum. Bu kitapla onu da fark etmiş oldum. tşk.

    Chaol, diyerek girdim çünkü kitapta Chaol yoktu. Hayır yani Sarah, Chaol'u araya verdin, güzelim ilişkiyi bitirdin, üçüncü karakteri getirdin sevdirdin -pardon, sevdirmeye çalıştın. Olmadı yani. Madem en başından Rowan vardı NEDEN O DANS SAHNESİNİ YAZDIN!! NEDEEEN?!

    Şimdi içimde iyileşmeyen, kapanmayan yara olan Chaol Westfall'ı bir kenara bırakıp ilk iki kitaptan sonra aşırı saçmalaya, gereksiz yere uzatılmaya başlayan seriye geleyim..

    Cam Şato ve Karanlık Taç bu serinin açık ara en-en-en iyi kitapları. Bunu onları okurken anlayamıyordum. Üçüncü kitabı sakin kafayla okuyup yeni gelen Rowan beye ısınmaya çalışıyordum.. sonra 4. kitap geldi. Orada bende ipler koptu, zerre okuyasım gelmiyordu.

    Şimdi serinin son kitabı Kingdom of Ash geldi. Bende bu kadar okumuşum bari seriye devam edeyim, sonunu getireyim de içimde kalmasın dedim. Zaten dizisi falan da çıkacak... Neyse.
    Gölgeler Kraliçesi'nin sıkıcılığını bir kenara bıraktım ve başladım EoS'a.

    Hayal kırıklığının adı Empire of Storms oldu.

    Kitabın ilk sayfasından, son bölümlere kadar ortada dolaşan bir SAVAŞ var.
    Sadece adı var, savaş geliyor. Savaş yaklaşıyor. Savaşı kazanmamız lazım. Savaşı kazanamazsak... diye diye geçiyor kitap.

    Kitabın ilk kısımlara üçe ayrılıyor. Rowan, Dorian'ı bulmaya gidiyor. Aedion, Aelin, Lysandra ilerliyor. bir de iki sahne yetmezmiş gibi Lorcan ve Elide sahneleri ekleniyor.
    aa... unutmuşum, pardon.. bir de okurken sıkıntıdan patladığım Manon sahneleri var. Yani kitap 4 ayrı sahne oluyor. Ve hiçbiri eğlenceli değil. Şimdi diyeceksiniz savaş geliyor sen ne eğlencesi arıyorsun?
    Bunu istemek benim suçum değil.. o kadar sıkıcılığın arasında devam etmek için eğlenceli bir şeyler aramak elimde olmayan bir tepki.
    Bu da yetmezmiş gibi beş bin tane karakterle başlayan kitap, sonuna doğru on bin karaktere ulaşıyor yani. her sayfada bir bakıyorum yeni karakter geliyor. İki saat durup düşünüyorum, önceki kitaplarda geldi mi bu-bunlar- acaba diye.

    Dönüp dolaşıp yine ilişkilere geldim, gelmek zorundayım çünkü olaydan, savaştan, ihanetten çok bu kitapta karakterlerin ilişkileri yapıştırılmaya çalışılmıştı.

    Mesela herkesin sevdiği Manon -ki ben hiç sevmezdim. Yeni gelenlere alışmak benim için çok zor olmuştur her zaman. Manon artık yeni olmamasına rağmen Dorian'la aralarında bir ilişki başlamasaydı ben onu sevmemeye devam edecektim. Şu an Dorian gibi bir krala yakışan kraliçe olarak Manon... artık ona söyleyecek lafım yok.

    Bir de Aedion ve Lysandra var.. şimdi şöyle, daha önceki kitaplarda böyle bir etkileşim olmadığı için bir anda bütün ilişkiler bu kitapta patlak verince biraz mind-blown oldu.

    Elide ve Lorcan zaten yeni.. onlar normaldi. Benim asıl gıcığıma giden Aelin ve Rowan.
    Bunu söyleyeceğimi düşünmezdim. Bundan önceki iki kitapta Rowan'a nasıl tepki verdiğimi hatırlamıyorum. Rhysand gibi bir şey olmasını mı bekledim, ne yaptım hiçbir fikrim yok. Şunu göz önüne almamışım: Rhysand gibi olamazdı çünkü Chaol Tamlin'in yaptığı gibi saçma sapan işler yapmadı. Chaol'un Nehemia'nın ölümüyle bu kadar suçlaması saçmalığın daniskasıydı. Nehemia'dan da nefret ediyorum bu arada. Bu kitapta da Elena'yla olan sahnesinde hislerimin farkına vardım.

    Ve ayrıca bu kitapta beynim açıldı ve Rowan'ı sindiremediğimi fark ettim. Rowan benim için selülozdan başka bir şey değil.
    Chaol sondu. sorry.

    Kitabın çoğu Skull's Bay'de geçiyor. Saldırılar oluyor falan da kitabın tek kilit noktası bence 70. bölümden sonrasıydı. Özellikle de Maeve'in ordusunun geldiği bölüm.

    YA AELİN GERİZEKALI MISIN? BEN SENİ ANLAYAMIYORUM!
    Maeve gelmiş, eziyet ediyor. Güya ateşin varisisin, o saldırıda az kalsın her yeri yakacaktın eziyet ediliyor gücün ortada yok. Elide orada anahtarları kullan diyor kullanmıyorsun.. neyse ki onları neden kullanmadığını öğrendik sonradan.
    Ama keşke bizde görebilsek bu müneccimlik yeteneklerini kullanırken seni.
    Millet Feyre'i yerin milyon kat dibine gömdü.. ben ona karşı hiç nefret hissetmedim. Aelin'e karşı neler hissediliyor pek bilmem ama şu an benim sevmediğim garanti.
    Yani herkes bir arada, kitaptaki ana karakterlerle bir aradasın sen, hangi ara kalkıp gidip müttefik arıyorsun, çağırıyorsun? hadi gitmedin, mektup yazdın diyelim... yine de zaten kitap bu kadar karışıkken böyle olayların gerçekleşmesi can sıkıcı oluyor.

    Herkesin bu seride bir Shipi var. Benimkini açıklıyorum:
    Dorian ve Chaol.
    benim minik kralım ve muhafız kıtası yüzbaşısı'm (şunu asla unutamıyorum, her okuduğumda gülerdim.) ikisini yan yana görmeyi özledim.
    Gidip Tower of Dawn spoisi alacağım.. Chaol yoksa yine, okumayı düşünmüyorum.

    İlk defa bir SJM kitabına 1 yıldız verdim. Serinin bu kadar uzamasına cidden ama cidden hiç gerek yoktu. Kınıyorum. 18 gündür şu kitabı bitirmek için uğraşıyorum. Bana da yazık.
    6. kitap 680 7. kitap 990 küsür sayfa. Ne gerek var? (Chaol yoksa ne gerek var? dljrkldj)

    kitabın sadece son on bölümünü okusaymışım da bir şey olmazmış. Nerede o eski Throne of Glass serisi kitapları diyorum artık.

    BUNDAN AŞAĞISI BÜYÜK SPOİ İÇERİYOR:
    .
    .
    .
    ve son olarak şunu söylemek istiyorum



    O KADAR ADAMSINIZ KADIN GELİP AELIN'İ KIRBAÇLATIYOR.
    ZİNCİRLİYOR.
    DEMİR TABUTA KOYUYOR.
    ALIP GÖTÜRÜYOR.
    HİÇBİRİNİZ BİR İŞE YARAMIYORSUNUZ.
    NE GEREĞİNİZ VAR BENDE ONU ANLAYAMADIM.

    tek dileğim son iki kitabın sıkıcılıktan uzak olması. bir de korkuyorum kitabın sonunda Rowan 'I'II find you' diyip duruyordu
    Kingdom of Ash'de aynı kelimelerle başlıyor, e böyle olunca bende Tower of Dawn boyunca Aelin'i arıyorlar da bulamıyorlar mı diye düşünüyorum elimde olmadan... umarım öyle bir şey yoktur ve ben abartıyorumdur.

    sorry. sorrya.
  • 336 syf.
    ·Puan vermedi
    İsimle Ateş Arasında, iki ana öykü üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi ”Numan ile Nihade arasındaki aşk”, ikincisi ise ”Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, bozuluş ve yıkılış öyküsü”dür; hatta bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nin çöküşü anlatılmaktadır denilebilir. O halde romanda biri bireysel, diğeri tarihsel olmak üzere iki ana tema vardır. Ancak her iki tema, tasavvufi bir bakış açısıyla işlenir. Bu nedenle romanın en önemli özelliklerinden biri mistik bakıştır. Numan ile Nihade’nin aşk öyküsünde bu mistik bakış; aşkı tasavvufi açıdan yorumlama çabası açıktır. Bir isim satın alarak Yeniçeri Ocağı’na katılan Numan, Nihade’yi sever, aşkı uğruna ailesini terk edip Nihade’yle evlenir. Romanda sık sık siyahlar içinde, kapkaranlık örtülü olarak betimlenen sevgili (s.29; 39. 63), bu yönüyle aklı peşine düşüren bir gizemdir. Aşık, kendini sevgilinin gizemine kaptırır ve billûr aydınlıkları ”esmer bir gecenin karanlığında…” (s. 63) boğulur. Hüsn-i Aşk’taki Aşk gibi, daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşer. Bu, aklın karanlığıdır. Turgut Uyar’ın deyişiyle ise ”aşkı karanlık”tır.

    Bu aşk öyküsünde, arada kalmışlık temi de önemli bir yer tutar. Hatta Nihade ile Numan arasındaki aşk öyküsünün büyük ölçüde arada kalmanın trajikliğine dayandığı söylenebilir.

    Aşka tasavvufi bakış, romanda kelam-kalp, akıl-duygu çatışmasında iyice belirgindir. Numan,
    ”Her şeyi kelama yükleme…” (s. 75) alışkanlığıyla, aşka hep aklıyla yaklaşmak ister. Akletmenin yaman istilasına uğramış, aşkı kalbiyle değil aklıyla onaylamanın telaşına kapılmıştır (s. 170). Bu nedenle kuşku düşer aşığın kalbine. çünkü akıl, kuşkudur, huzursuzluktur. Yapıttaki
    ”Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. ” (s.172)
    cümlesi bu düşünceyi pekiştirir.

    Tasavvufta ”Kelam, bilmenin… ” (s. 79) yoludur, aşka kelam (akıl) ile varılmaz. Romanda bu düşünceyi ifade eden, ”Akıl aşka denge değildir. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun… ” (s. 166), ”…aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. ” (172) gibi pek çok cümleye rastlanır. Numan, aşkı kalbiyle bulmaya değil de aklıyla bilmeye kalkışınca, gerçek aşka ulaşamaz, eşikte kalır ve ”Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatlar. Aşamadım. ” (s. 171) ”Ama ben, bu kemter kul. Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. ” (s. 176) der.

    ”Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü”, bu tasavvufi bakış içerisinde sürer ve sevgilinin, akıl dairesinde kalan aşığı terk etmesiyle sona erer. Dolayısıyla bu öyküde, tasavvufi aşk anlatılarının ana teması olan akılla kalp arasındaki çatışma . işlenir ve sonuçta gerçek aşka ulaşmanın kalple olabileceği vurgulanır. Böylece . tematik düzlemde, geleneksel anlatılarımızdan tasavvufi öykülerle bir bağ kurulur.

    Aşk öyküsünde işlenen bir başka tema, koku ve çiçeklerdir. Romanda, kokuların yapılışı, kimi çiçekler ve bunların öyküsü uzun uzun anlatılır (s. 68-80). Hatta koku ile tasavvuf arasında ilgiler kurulur, kokunun metafizik nitelikler taşıdığı belirtilir. Kokular arasında filbahri kokusu, ezelden izler taşıyan, insana fizik ötesi evreni, ”sınırsız güzeli ” (s. 79) anımsatan çarpıcı bir kokudur (s. 76- 77).

    Romanın ikinci ana öyküsü, ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”dür. Bu öyküde, bir yeniçeri, geriye dönüş tekniğiyle Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, devşirme usulünü, başlangıçta ocağın sağlam yapısını, yeniçeriler ile sultan arasındaki güçlü bağları anlatır:
    - Kuruluş döneminde ordu sultanı, sultan da ordusu için vardır. Ancak bozulma Üçüncü Murat’la başlar. 0, ”ordularının başında sefere çıkmayan alışılmadık bir hünkardı(r). ” (s.. 57). Bu sultan, canbaz, perendebaz, hokkabaz taifesinin Yeniçeri Ocağı’na girmesine izin vererek bozulmaya zemin hazırlar. Aslında bozulma sadece orduda değildir; on sekizinci yüz yıla gelindiğinde nakış, minyatür, hat, cilt, mimari, saray, ebru, şiir her şey bozulmuş (s. 97-101), sultanla yeniçeriler arasındaki bağlar kopmuştur. Kopuş, yeniçerilerin ağzından
    "…biz artık birbirini bütünleyemeyen birer yarımız. ” (s. 110)
    cümlesiyle ifade edilir. Ardından başkaldırılar başlar. Böylece sözlüklere yeni bir deyim girer: Kazan kaldırmak. Yeniçeriler, ”zorba” diye anılır olmuşlardır. Bu öykü, yeniçerilerin evlenmelerine izin verilmesi, ticarete atılmaları, askerlikten kopmaları ve esame defterlerinde yapılan yolsuzlukların anlatılmasıyla sürer ve İkinci Mahmut döneminde ocağın yıkılmasıyla sona erer. Savaşçılıkları nedeniyle semendere benzetilen yeniçeriler, ateş içinde yok olurlar. Romanda Yeniçerilerin öyküsüne bağlanan küçük öyküler de vardır.
    ”Nezuka: Devşirme” (s.45- 49)
    başlıklı ilk öyküde, ”Nezuka adlı bir çocuğun küçük yaşlarda devşirme olarak alınması, ailesinden ve vatanından koparılması, dilini ve kökünü unutması, Yeniçeri Ocağı’na katılmak üzere yetiştirilmesi”, ”III.Murad” (s.57-59)de, ”III. Murat döneminde Yeniçeri Ocağı’na canbaz ve perendebazların alınmasına izin verilmesi ve böylece ilk bozulma” anlatılır. ”Şehzade” (s.113-118), ”kafeslerde kapalı, tedirgin ve halktan kopuk bir yaşam sürdüren şehzadelerin öyküsü'dür. Romanın en etkileyici bölümlerinden olan ”II.Osman” (s. 141-147)te, ”Yeniçerilerin Genç Osman’ı acımasızca katletmeleri” anlatılır. ”IV.Murad” (s. 153- 157) başlıklı bölüm, ”hiddeti ve acımasızlığıyla ünlü Dördüncü Murat’ın, esame defterlerinde yapılan yolsuzluklar ve rüşvetle yaptığı mücadele'nin öyküsüdür. Öyküde, ”IV Murat’ın Yeniçeri katibini rüşvetle sınaması ve rüşvete kanan katibin boynunu vurdurması” anlatılır. ”Gül-ebru-su: III. Selim” (s. 187-192), ”yenilikçi ve sanatçı ruhlu bir padişah olan III. Selim’in yeniçerilerce öldürülmesi”ni anlatan bir öyküdür. ”III.Mustafa” (s.203-206) başlıklı bölümde, ”çöküş döneminin çaresiz ve tedirgin, adım tarihe yazdırmayan padişahlarından III. Mustafa’nın öyküsü” anlatılır.
    ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü” (s. 223- 224), ”Efsane” (s. 225-227) ve başlık verilmemişse de 228-230. sayfalarda anlatılanlar, bir öyküdür denilebilir. Bu bölümde, padişahın muhafız solaklarının askerlik niteliğinden uzaklaşması, turnayla ilgili bir aşk efsanesiyle ilinti kurularak ele alınmıştır.
    ”II.Mahmud” (s.231-235) ve ”Mahmud Adli” (s. 269-274) başlıklı bölümlerde ”Sultan II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasını” anlatır. Ancak-”Mahmud Adli” den önce yer alan ”Süleyman” (s. 263-267) başlıklı öykü ise yeniçerilerin veya sultanların öyküsüne bağlanmamakla beraber dünyada bir ad bırakmakla ilgili olması bakımından romana eklemlenir. Öyküde, tersanede körükçü olarak çalışan Süleyman adlı sıradan bir delikanlının, duvara yazdığı şiirle adını geleceğe ulaştırması anlatılır.

    Yeniçerilerin öyküsü, kimi yönlerden Numan ile Nihade Arasındaki aşk öyküsüne benzer. Aşk öyküsünde üç aşama söz konusudur. İlk aşamada, aşık (Numan), sevgiliye (Nihade) gönlünü delicesine kaptırır; aşk böylece doğar ve gelişir. İkinci aşamada, aşığın kalbine kuşku düşer, aşka fitne karışır ve kopuş başlar. Son aşamada aşık kuşkunun karanlığında yolunu ve sevgilisini yitirir, gerçek aşka varamaz. Yeniçerilerin öyküsünde de yeniçerilerle sultan arasında böyle bir süreç yaşanır. Ocağın kuruluş döneminde yeniçeriler (aşık), sultana (sevgili) canları pahasına bağlıdırlar. Bu bağlılık, ”Cihanda bir padişahı vardı, bir de kendisi… ” (s.49), ”Su sızmazdı aramızdan. Ten ve can kadar yakındık. ” (s. 103) cümleleriyle belirtilir. Ancak aşk öyküsündeki gibi, yeniçerilerle sultan arasına da fitne girer. Son aşamada sultanla yeniçeriler koparlar, aşk biter, yeniçeriler ateşte yanarlar. Bu, her iki öyküde olayların, İbn-i Haldun’un devletlerle ilgili görüşüne uygun biçimde doğum, gelişme ve ölüm aşamaları doğrultusunda geliştiğini gösterir. Son bölümdeki şu cümleler bu bakımdan önemlidir:
    ”Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. ,, (s. 296)

    Söz konusu iki öykü ”farklı değer veya kavramların karşı karşıya gelmesi” üzerine kurulması bakımından da benzeşirler. Daha önce de inildiği gibi, Numan ile Nihade Arasındaki aşk, akılla kalp arasındaki çatışmaya dayanır. Yeniçerilerin öyküsünde de isim-ateş, sultan ordu, ney-kılıç, Mevlevilik-Bektaşilik, doğu-batı gibi sözcük ve kavramların temsil ettj i değerler Arasında benzer bir çatışma vardır.

    Örneğin isim, var olma, hayat, ateş ise yok olma, ölüm demektir .Romanda bu,
    ” Bir isim koymakla başlar her şey. Bir ismi kaldırmak/a biter aynı şey. ” (s. 274) cümleleriyle belirtilir. Yeniçerilerin öyküsünde, padişahı padişah eden, sikkede yazılan ve hutbede söylenen ismidir. Bir padişahın ismi hutbeden çıkarıldığında sultanlığı son bulur. Bu nedenle padişah, isimdir (s. 12). Yeniçeriler ise, yakan ve yanan bir ateştir, onların tarihteki diğer adı semenderdir. Romandaki, ”Semenderdi lakabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık.” (s. 56) cümleleri ateşin bu öyküdeki anlamını açıklar. Ayrıca yeniçerilerin esame defterlerinin romanın sonunda ateşte yakılması da ismin ve ateşin anlamlarını vermesi bakımından önemlidir. Benzer biçimde ”GüI-ebru-su: IlI.Selim” başlıklı öyküde, ney ve kılıç karşı karşıya gelir. Bu öyküde, ney, güzellik, müzik, duygusallıktır; hatta sanatçı bir ruha, duyarlığa sahip Üçüncü Selim’i simgeler. Kılıç ise, savaşı, ölümü, yeniçerileri simgelemektedir. Aynı çerçevede Mevlevilik, sarayın, merkezin, padİşahın bağlandığı tarikat, Bektaşilik ise, yeniçerilerin tarikatıdır. Nizâm-ı Cedit, batıyı, yeniliği: Yeniçeri Ocağı ise, doğuyu temsil ederler. Bu değerler Arasındaki çatışma ikinci ana öyküde, daha üst katmanda sultanlarla Yeniçeri Ocağı Arasındaki çatışma içinde değerlendirilmelidir.

    Sonuç olarak hayat-ölüm, tasavvuf, aşk, akıl-kalp çatışması, koku ve çiçekler, Yeniçeri Ocağı, Osmanlı ordusunun bozulması, toplumsal çözülme, ordu ile sultanlar arasındaki çatışmalar, romanda işlenen başlıca temalardır.

    Romanda iki ana öyküye paralel olarak olay örgüsünde de İki zincir vardır. ilk zincir, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsündeki olay halkalarından, ikincisi ise, yeniçerilerin öyküsünü oluşturan olay halkalarından meydana gelmektedir.