• "Çoğu zaman ne sana ne de ona değil sadece yalnızlığa götürecek üçüncü bir yol bulmak istiyorum."
  • 🍁 •Her zaman 1. Madde: "Allah'ı unutma Allah barışı emrediyor" olmalıdır.
    •Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır.
    Ne Mutlu Bilgi için, Bilgece yaşayanlara.
    •Kendi kendime şöyle düşündüm: 'Adam bir yıllık hazırlık yapıyor, oysa gün batmadan öleceğini bilmiyor
    •Kalbine bir sor, böyle yaşanır mı hiç?
    •Öyle gözüküyor ki gerçeği bir tek Allah biliyor ve biz insanlar sadece ona yalvarabilir ve sadece ondan merhamet bekleyebiliriz.
    •Allah beni 3 hakikati öğrenmem için Dünyaya yolladı.
    Allah'ın bana söylediği ilk soru şuydu. 'İnsanın kalbine ne hükmeder?' ve anladım ki insanın kalbine sevgi hükmeder. ikinci soru ise 'İnsana ne verilmemiştir ? ' İnsana kendi ihtiyaçlarının bilgisi verilmemiştir. ve üçüncü soru ise 'İnsan ne ile yaşar?' ve anladım ki İnsanın elinde hiç bir şey olmasa bile Allah sevgisi olsun yeter. Yani insan Allah'a inanmadan yaşayamaz
    .
    #tolstoy
  • En iyisi bir üçüncü yol bulup kaçmak,

    Bu yol ne sana götürsün beni, ne ona; yalnızlığa

    götürsün beni...
  • 56 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Masalların eşsiz dünyasında yolculuk yapmaya hazır mısınız? Masalların o eşsiz büyüsü ile okuyacağınız kitaplardan Bir Deniz Masalı. Masalların öğretici yanı ile çocuklarınıza okutacağınız bir kitap bence. Ayrıca masal okumayı seven yetişkinlerin de okumak isteyeceği bir kitap.

    Sevginin buram buram hissedildiği masallardan oluşuyor kitap. Hayatın zorluklarından biraz da olsun nefes alarak masallarda yaratılan dünyaya gitmek yüzünüzde tebessüm oluşturacak.

    Kitabın içinde yazarın kendisinin çizdiği resimler de bulunuyor. Bu resimler masallarla bir bütünlük oluşturarak sayfalara konmuş. Bu konuş ile sizleri davet ediyor masallarına. O masallarla iyiliği öğreniyorsunuz. Belki de hayatın anlamına doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz.

    Kitabın içinde birbirinden güzel sekiz masal bulunuyor. Her masalda ayrı bir dünyaya yolculuk yapıyorsunuz. Bana göre çocukların seveceği bir kitap, hem öğretici hem de çocuklarınızın güzel vakit geçirmesini sağlayacak.

    Gelelim sekiz masalın konusuna:

    Birinci masal Bir Deniz Masalı. Geçimini denize açılıp ıssız adalardan istiridye çıkararak sağlayan bir adam varmış. İstiridyelerin içindeki incileri çıkarıp bir adada saklarmış. Bu incileri saklamaya adaya gittiğinde onu bekleyen sürpriz ile şaşkına dönmüş. Çünkü korsanlar adaya doğru gelip onu ve saklayamadığı incileri esir almışlar. Sakladığı incilerin yerini bilen tek kişi de yaşlı bilge kaplumbağaymış. Peki daha sonra neler olacak?

    İkinci masal Şaşkın Leylek Yavrusu. Şehrin bacalarında uzaklardan gelen leylekler ve aileleri yaşarmış. Bu yavrulardan biri de küçük Lilo'ymuş. Lilo'nun en yakın arkadaşı ise kırlangıç ailesinin yavrusu Pepi'ymiş. Onların yaşadıklarını okuyoruz. Sevginin önemini dış görünüşün önemsiz olduğunu bu sıcacık masalla bir kere daha okuyucuya sunmuş yazar.

    Üçüncü masal İyi Kalpli Kaya Parçası. Küçük köyde herkes mutlu mesut yaşarmış. Yukardaki ağaçların arasında yer yer kayalar varmış. Onlardan birisi yabancıların yüreğini ağzına getirirmiş çünkü aşağıdan bakınca köyün üstüne yuvarlanacak gibi görünüyormuş. Bir gün köyen yeni yol yapımı için gelenler olmuş. Peki daha sonra neler olacak?

    Dördüncü masal İki Arkadaş. Aynı evde yaşayan iki arkadaş varmış. Birisi zamanının kıymetini bilerek geçirirken diğeri de tembel biriymiş. Bir gün birbirlerini anlamak için diğerinin yaptıklarını yapmaya alışıp alışamadıklarını test etmek isterler. Peki bu serüven sonucu neler olacak?

    Beşinci masal Kral İle Kar Tanesi. Ülkenin başında kral ve kralın süt beyazı bir kedisi varmış. Kedinin ismi Kar Tanesi'ymiş. Kral bütün kararlarını kedinin kuyruğuna göre alıyormuş. peki bu durum başına neler getirecek?

    Altıncı masal Ormandaki Adam. Pırıl pırıl bir ormana bir adam gelmiş. Ancak ormanın her yerine çöp atarak o güzelim ormanı mahvetmiş. Bunun farkına vardığında ne yapacak?

    Yedinci masal Bongo'nun Okulu. Bongo'nun okulu köylerinden bir saat uzaklıktaymış. Bongo'nun en iyi dostu da bir filmiş. onu sırtında taşıyıp okula götürüp bütün gün onu beklermiş. Beklerken de annesini özlermiş. Peki sonra ne olacak?

    Sekizinci masal Tavşan Pompi'nin Ziyareti. Annesi ve üç kardeşi ile mutlu mesut yaşayan Pompi'nin evlerine bir gün teyzeleri gelmiş. Teyzelerinin önerdiği fikir ilk başta hoşlarına gitse de daha sonra bu karardan pişman olmuşlar. Peki bu karar neydi?

    Severek okuyacağınızı düşündüğüm biribirinden güzel sekiz masal. Mutlaka çocuklarınıza okutun ve eğer masal okumayı seviyorsanız kendiniz de okuyun.
  • 336 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Sahne sanatlarına ilgim ve saygım bitmez. Sahnedeki o heyecan ve gururun tarifi olamaz bence. Spot ışıklarının ve seyircilerin seni takip ettiği bir yerde, bambaşka bir rolle, bir karakterle var olmak.. anlatılmaz yaşanır denilen cinsten bir olay..

    Hem bir kitapsever hem de bir sanatsever olarak bu kitabın tam benlik bir kitap olduğunu düşündüm alırken. Bana çok şey katacak, bana yok gösterecek bir yol arkadaşı bir nevi. Okudukça keşke oyun sergilemeden önce okusaydım dedim kaç defa, belki daha çok konsantre olurdum ve daha başarılı olurdum dedim. Her neyse, başka roller ve karakterler için kılavuzum elimde artık..:))


    “Bir Aktör Hazırlanıyor” gerçekten ders kitabı niteliğinde. Anlatım pratik ve teorik olarak güçlendirilmiş. Biraz derinlere inilmiş, bilinçaltıyla ilişkilendirilmiş.

    Birkaç(!) tane de not aldım tabi, arada bakıp hatırlamak maksadıyla..:) :


    - Sahnede meydana gelen her şey bir amaca hizmet etmelidir.
    - Sahnedeyken oynamak şarttır, ya dışa ya da içe doğru.
    - Sahnedeyken hiçbir koşulda, rol olsun diye içinizde hemen bir his uyandıracak bir eylem olamaz. Herhangi bir eylemi seçerken, hisleri de tinsel içeriği de bir tarafa bırakın. İçinizde doğan bu hislerin hepsi, daha önce meydana gelmiş bir şeyin sonucudur. Bütün dikkatinizi, daha önce meydana gelmiş olan şeyde yoğunlaştırın. Gerisi nasılsa kendiliğinden gelir.
    - Tiyatroda her türlü eylemin mutlaka bir içsel gerekçeye; mantıklı, tutarlı ve gerçek bir gerekçeye dayanması gerekir.
    - Eğer eylemleriniz bir kaldıraç vazifesi görürse, bizi gündelik dünyadan çıkartıp, hayaller alemine götürecektir.
    - Eğer kelimesinde içsel ve gerçeğe dayalı bir canlılık söz konusudur ve bu etkinin de doğal yolla gerçekleştiği gözlenir.
    - Eğer kalıbı bunun dışında, sanatın başka bir temel prensibini hayata geçirmemize katkıda bulunur: ‘bilinçli teknik vasıtasıyla bilinçdışı yaratıcılık.’
    - Puşkin’in bir metninde yazan bir cümle: Duyguların içtenliği, belirli koşullarda doğru görünen hisler.(verili koşullar: oyunun hikâyesi, oyunda geçen olaylar, oyunun dönemi, eylemlerin zamanı ve yeri, hayat koşulları, oyuncuların ve yönetmenin yorumları, mizansen, yapım, setler, kostümler, donatım, ışıklandırma ve ses efektleri. Bir oyuncunun rolünü yaratırken dikkate alması gereken etkenlerin tümüdür.)
    - Oyuncu eyleme geçme dürtüsünü hem fiziksel hem de zihinsel düzlemde içinde hissetmelidir.
    - Canlı bir amaç ve gerçek bir eylem (oyuncunun hakikaten inanıyor olabileceği belirli koşullara temellendiği müddetçe gerçek ya da hayali olabilecek bu eylemler), doğayı doğal olarak ve bilinçdışının etkisiyle harekete geçirir. Kaslarımızı tam anlamıyla kontrol edip, onları düzgün biçimde gerdirecek ya da gevşetecek şey sadece ve sadece doğadır.
    - Sıradan hayatın içerisinde pek umursamadığımız kusurlar, sahne ışıklarının aydınlığında hemen gözle görülür hale geliyor ve seyircinin zihnine işliyorlar.
    - Hiçbir zaman bir oyunu gereksiz yere fazla bölümlemeyin, detayları rehber edinmeyin. Üzerinde iyi çalışılmış ve en ufak detaylarına kadar içi doldurulmuş büyük dilimler oluşturmak suretiyle rotanızı belirleyin.
    - Her amaç kendi bağrında eylem tohumu barındırmalıdır.
    - 1) Amaçlarınız sahne ışıklarının kendi tarafınınızda olmalıdır. Seyircilerde değil, diğer oyunculara yönelik olmalıdır.
    - 2) Amaçlarınız şahsî nitelik taşımalı, ama buna rağmen portresini çizmekte olduğunuz karakterin amaçlarına benzemelidir.
    - 3) Amaçlarınız yaratıcı ve sanatsal nitelikte olmalıdır, çünkü onların işlevi sanatımızın esas amacını (bir insan ruhunu yaratmak ve onu sanatsal bir form içerisinde yorumlamak) yerine getirmektir.
    - 4) Amaçlarınız ölü, yapmacık ya da teatral değil, gerçek, canlı ve insani nitelikte olmalıdır.
    - 5) Amaçlarınız gerçeğe o kadar uygun olmalıdır ki, siz kendiniz, sizinle beraber sahnede bulunan oyuncular ve salondaki seyirciler topluluğu da onlara inanabilmelisiniz.
    - 6) Amaçlarınız kendinizin de ilgisini çekecek ve sizi heyecanlandıracak nitelik taşımalıdır.
    - 7) Amaçlarınız, temsil ettiğiniz rol açısından etik olmalı, kesin bir nitelik taşımalıdır. Amaçlarınızda hiçbir belirsizliğe meydan verilmemeli, rolünüzün dokusuyla tam bir uyuşma içinde olmalıdır.
    - 8) Amaçlarınız, rolünüzün içsel yapısına uygun bir değer ve içerik taşımalıdır. Sığ olmamalı ya da yüzeyde kalmamalıdır.
    - 9) Amaçlarınız aktif olmalı, rolünüzü durağanlığa itmeyip, bilakis, ileriye götürmelidir.
    - Kendiliğinden duygu patlamalarının beklenmedik olma özelliği, karşı konulamaz ve etkileyici bir gücü temsil eder. Bu meselenin en talihsiz tarafı, kendiliğinden duyguları kontrol edemeyişimizdir.
    - Yaygın olan izlenim, bir yönetmenim dekor, aydınlatma, ses efektleri ve diğer aksesuarlar gibi maddi araçlarının hepsini, seyirciyi etkilemek amacıyla kullandığı şeklindedir. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Biz bu araçları daha ziyade, oyuncular üzerindeki etkilerinden dolayı kullanırız. Biz yönetmenler, oyuncuların sahnede dikkatlerini yoğunlaştırmalarını kolaylaştırmak için akla gelebilecek her yol ve yönteme başvururuz.
    - Oyuncu , yalnızca büyük şehirlerdeki hayatın nasıl sürdüğünü değil, taşra kasabalarında, ücra köşelerde, fabrikalarda ve dünyanın başka kültürel merkezlerinde neler olup bittiğini de iyi takip etmelidir. Etrafını kuşatan insanların, hem ülke içindeki hem de ülke dışındaki başka toplulukların çeşitli kesimlerinin hayatları ve psikolojilerini iyi incelemelidir.
    - Bir oyuncu yalnızca kendi çağının hayatını değil, geçmiş ve gelecek çağların hayatlarını da yaratır.
    - Oyuncunun tek amacı, repliklerinin anlaşılmasını sağlamak olmamalıdır. Oyuncunun asıl yapması gereken, seyircilerin kendisinin söyledikleriyle içsel bir ilişki kurmuş olduğunu hissetmeleridir. Seyirciler oyuncunun kendi yaratıcı iradesi ve arzularını takip etmelidirler.
    - Hisleri zekâlarına üstün gelen oyuncular, Romeo ya da Othello’yu oynarken doğal olarak duygusal yanı vurgularlar. En güçlü yanları irade olan oyuncularsa Macbeth’i ya da Brand’ı oynadıklarında hırsı ya da fanatizmi gereğince öne çıkaramazlar. Üçüncü tip oyuncularsa, Hamlet ya da Nathan der Weise gibi bir rolün zihinsel yönlerini bilinçsizce, gerekli olandan daha fazla vurgularlar.
    - Seyircilerin oluşturduğu kalabalık oyuncuyu ezer ve korkutur, ancak aynı zamanda gerçek yaratıcı enerjisini açığa çıkarır. Kalabalıklar büyük bir duygusal sıcaklık yayarken, oyuncunun kendisine ve eserine inanmasını sağlar.
    - Salvini şöyle demiş:’Bir oyuncu sahnede yaşar, ağlar ve güler; bu hareketleri yaparken, kendi gözyaşları ve gülümsemelerini de takip ediyordur. İşte, oyuncunun asıl sanatını oluşturan şey, hayat işe oyunculuk arasındaki bu denge, bu ikili işlevdir.’
    - “Dostoyevski ömrü boyunca Tanrı’yı aramasının sonucunda Karamazov Kardeşler’i kaleme almak zorunda kaldı. Tolstoy bütün ömrünü kendini kusursuzlaştırma mücadelesine adadı. Anton Çehov burjuva hayatının bayağılıyla boğuştu ve bu konu onun edebi eserlerinin büyük çoğunluğunun leitmotifi oldu.”
    - Üstün amacınızı ve bütünsel eylem akışınızı her şeyin üstünde tutun. Ana tamaya yabancı kalan bütün dışsal eğilimlerle amaçlardan uzak durun.
    - Sahnedeyken bizler gerçekliklerin duygusal hafızalarımızda kalan izlerine göre hareket ederiz.

    Sahne sanatları ile ilgilenen okurlara tavsiyemdir. Keyifli okumalar:)

    Not: Okuyacak olanların not almalarını da tavsiye ederim, gerçekten çok işe yarayacak bilgiler çünkü.
  • Uzun ve karanlık koridorun sonundaki kapının ardından, ancak üçüncü çalışımdan sonra "Oui" ve "Eveeet, ne istooorsunuz?" sözleri duyuldu.
    - "Türküm" dedim, "Istanbul' dan geliyorum".
    - "Yaaa, bir dakika bekleyin lutfen. Gözlerim gör-mooor. Ağır hareket edooorum, kusura bakma-yın.."
    Biraz sonra kapıyı açtı. Çok zayıftı. Kalın camlı gözlükleri vardı. "İçeri buyurun" dedi. Demek İstanbul' dan gelooorsunuz. Bitişikte Araplar oturooor, bazan benim zilimi çalooorlar. Çok kızooorum. Sizi de onlardan biri sandım, hemen cevap vermedim. Girin, girin. Türkiye'den gel-mişsiniz, sizi kapıda bırakacak değilim ya". 2.Abdülhamid'in torunu, Şehzade Abdülkadir Efendi'nin oğlu ve Osmanlı hanedanının şimdiki "reisi", yani "en yaşlı erkeği" olan, Paris'teki Amerikan askeri mezarlığının "bekçiliğinden" emekli Mehmed Orhan Efendi ile, Fransa'nın Nice kentindeki 30 metrekarelik evinin kapısın-da, böyle tanıştım.
    Osmanlı Hanedanı bugün Türkiye'de iktidarda olsa, "padişah", Mehmed Orhan Efendi'ydi. Or-han Efendi'yi bulabilmek için çok uğraşmıştım. Osmanlılar'ın bugünkü durumunu inceleyenler için, ailenin diğer üyelerine nazaran çok daha önemli bir yeri vardı, zira "hanedan reisi" idi. Fa-kat eksik bir adresini bile güçlükle temin edebil-memden sonra, Fransa' da yaşayan bazı Os-manoğulları aracılığıyla yaptığım bütün görüş-me isteklerini geri çevirmiş, "Alakalarından mahzuz oldum. Ama çok yaşlı ve yorgunum. Son günlerimi herkesten uzakta geçirmek isti-yorum, konuşamayacağım" demişti.
    Geriye, tek bir yol kalıyordu: Nice'e giderek, ran-devu falan istemeden kapısını çalmak. Osmanlı tahtının birinci varisi, herhalde evine gelen bir Türk'ü kovmazdı.
    Ve, tahmin ettiğim gibi oldu ...
    Murat Bardakçı
    Sayfa 9 - 10 - Hürriyet Gazetecilik
  • NURULLAH ULUTAŞ’IN SON ESERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
    “Turgay Nar Tiyatrosu”
    Yazar: Nurullah ULUTAŞ
    Çizgi Kitapevi
    1.Baskı Aralık 2018 Hatice BARAN
    “Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır”.
    Tiyatro türüne dair bu güne kadar birçok tanım ortaya kondu. Fakat 1980 sonrası edebiyatın devlet, vatan ve millet kavramına dair odak noktasındaki değişiklerle daha çok bireyin sorun ve bunalımlarının merkeze alınmasıyla edebiyat merkezi bir otoriteye değil de bireye dair eserler üretmeye başladı. Onun için tiyatro adına yukarıda belirttiğimiz tanımın bugünün eserleri için daha uygun olduğunu görmekteyiz. Toplumcu gerçekçi akımın tiyatromuzdaki en önemli temsilcilerinden olan Turgay Nar, ortaya koyduğu eserleriyle birey- iktidar çatışması, gözetim toplumu, kültürel yozlaşma, kimliksizleştirme politikaları, cinsel şiddet, kapitalizm ve yabancılaşma gibi modernizmin beraberinde getirdiği günümüzde toplumu ve bireyleri en çok etkileyen sorunları, tiyatro aracılığıyla göz önüne sererek insanlığa hizmet etmektedir. Ulutaş, onun eserleri için şöyle der; “Onun oyunlarında çağdaş insanın sorunlarına yönelik politik söylem, alışıla gelmişlikten uzak, estetize edilmiş bir yapıdadır. Şiddet ve vahşetin kuşattığı karanlık, boğucu ve kaotik bir dünyayı irkiltici sahnelerle anlatırken bile onca umutsuzluğun içinden insanlığa bilgece bir ışık tutmayı ihmal etmez” (s.11). Ulutaş, Turgay Nar’ın tiyatro eserleri üzerine birçok makale ve çeşitli yazılar yazmış biri olarak karşımıza çıkar. Son olarak da 2018’in Aralık ayında(Çizgi Kitapevi Yay.)yayınladığı “Turgay Nar Tiyatrosu” adlı inceleme kitabıyla Nar’ın “Tepegöz, Divane Ağaç (Yunus Emre), Çöplük, Kuyu, Gizler Çarşısı, Hitit Güneşi, Can Ateşinden Mevlana, Şehrazat’ın Oyunu ve Terzi Makası” adlı tiyatro eserlerini geniş açılardan birçok kavram altında irdelemektedir.
    Ulutaş, Turgay Nar’ın eserlerini beş başlık altında inceler. Öncelikle girişte tiyatro nedir, dünden bugüne ne gibi değişikliklere uğradı, hangi dönemde hangi akımlar (klasizm, dadaizm, sürrealizm, sembolizm, romantizm, modernizm) etkili oldu gibi konulara değinirken; tiyatro türü üzerine ve bu akımların bu türe yansımasına yönelik düşüncelerini belirten birçok şahsiyete yer vermiştir: “Tiyatro, sürekli bir devrimdir. Sistematik bir ruh bilimidir. Klasik tiyatro anlayışı, akla, toplumsal davranış kurallarına, ahlak değerlerine bağlılık, biçim kurallarına uygunluk ister(s.16-17). Modernizm, insanlığın kendi kendisiyle yüzleşmesini ve eleştiri kültürüyle tüm dogmatik bilgileri yargılama imkânını sağladı. Bu gizli, bastırılmış dünyada, doğanın karanlık yüzü, bireyin esas tutkuları yatar. İşte özgün sanat her zaman ön yargısız; yani dış dünyadan, toplumdan yüz çevirerek, bireysel sezgiyi arayıp ifade eder(s.25-27).” Çağdaş Bir Oyun Yazarı Olarak Turgay Nar birinci başlıkta; Nar’ın edebiyat düşüncesini, eserlerini özetler ve Nar’ın yazarlık kimliğini ve eserlerinde nasıl bir yol izlediğini ne gibi temalara başvurduğunu açıklığa kavuşturur: “Turgay Nar, toplumcu gerçekçi Türk tiyatrosunun temsilcilerinden biri olarak yapıtlarında okuyucuya/seyirciye toplumsal duyarlılık kazandırmayı amaçlar. Nar’a göre, sanat eseri; insanı, bireyi, toplumu ve dünyayı dönüştürme amacı taşımalıdır. Yapıtlarında yoğun olarak öne çıkan mitolojiler, masal unsurları, mistik ögeler, arkaik ve tarihsel göndermeler, soyutlama ve metaforlar toplumcu gerçekçi edebiyata hizmet eden araçlardır(s.31). Edebiyat serüvenine şair olarak başlayan Nar, daha sonra güçlü şairliğinin de etkisiyle şiirsel bir söylem gerçekleştirdiği tiyatro metinleriyle adından sıkça bahsettirmiş sivri kalemi olan bir yazardır. İktidar, Toplum ve Birey. İkinci başlıkta bu kavramlar altında Nar’ın eserlerini irdeleyen Ulutaş, gözetim toplumu, politik eleştiri ve iktidar-birey çatışmasını Nar’ın eserleri ekseninde ele alır.
    Nar, Can Ateşinden Kanatlar (Mevlana) adlı oyununda farklı kültürlerde ve zamanlarda bulunan toplumu, düşünceleriyle etkileyen sembol karakterleri aynı mekânda buluşturur. Mevlana’nın Şems’i bulmak için çıktığı yolculukta Hallac-ı Mansur, Divane Derviş, Ömer Hayyam, Zümrüdüanka, Feridüddin Attar, Zerdüşt, Hititli Yontucu, İtalyan değirmenci Menocchio, Hafız-ı Şirazi ve Seyyid Nesimi’yi Mevlana ile karşılaştırır. Tasavvufta “hiçlik, yokluk” kavramları ile özdeşleşen ve birlik teması üzerine oyunu ve karakterlerinin düşüncelerini ortaya koyan Nar, Şems’i arama yoluna koyulan Mevlana ile bu karakterler arasında hikmetli diyaloglar kurdurtur. Şiirsel ve sembolik anlatımıyla hem mistik bir söylem hem de politik eleştiride bulunur. İnsanlığın düştüğü duruma işaret eder: “Şu çamur âleminde kandan, zulümden, haksızlıktan, kötülüklerden başka bir şey yoktur”(s.47). Mevlana ile buluşturduğu karakterlerden Hititli Yontucu aracılığıyla iktidar ve sanatçı çatışmasına yer verir: “Hiçbir hükümdar Arnuvanda’nın korktuğu kadar halkının öfkesinden korkmadı… Bu korku onu öylesine sarsmıştı ki en yakınındakine bile güvenmiyordu. Bir gün akıl almaz bir işe kalkıştı. Halkı bizzat kendim gözetleyeceğim dedi ve baktığında ülkenin her yerini görebileceği yükseklikte bir kule yapılmasını istedi. Zamanla kule yükseldikçe güneşin önünü kapattı. Evler, tapınaklar söküldü ve taşları kulenin yapımında kullanıldı. Hatta mezar taşları bile sökülüp kuleye taşındı. Benim yontularımı da alıp gittiler” (s.48). Mevlana’ya Hitit Güneşi heykelinin hikâyesini anlatan Yontucu, iktidarın halkı kontrol altına almak için her türlü zulmü mübah gördüğünü söyler. “Güneşin olmadığı bir ülkede hayat olur mu? Ekinler görmez oldu, salgınlar başladı. Halk bir gün toplanıp bana geldi. Dediler ki: “Biz kendi ölümcül kulemizi kendi ellerimizle yaptık… Bize, bu karanlıkta baktıkça, güneşi anımsayabileceğimiz bir güneş yontusu yap… Bu lanetli gözetleme kulesinin ardında kalan güneşimize bir gün kavuşabilmenin umudunu belki böylece içimizde koruyabiliriz…” (s.48). Bu hikâyeyi küçük bir kesit halinde bu oyununda harmanlayan Nar, Hitit Güneşi adlı oyununda tam bir metin olarak karşımıza çıkarır. Bir oyununda diğer oyunlarından kesitler vermesi, işlenen konu ile harmanlaması onun yazarlık ustalığının göstergesidir. Halkın isteği üzerine Yontucu ’nun yaptığı Güneş Yontusu bir zaman sonra hükümdarın hoşuna gitmez ve Güneş Yontusunu hükümdara vermek istemeyen ve karşı çıkan Yontucu ‘nun gözleri çıkarılarak tüm heykelleri ve yontularına el konulur. Yontucu gözleri kör olmasına rağmen Güneş yontusunu tamamlar. Fakat hükümdarın adamları tarafından öldürülür ve yüreği sökülüp kulede herkesin görebileceği bir yere asılır. Oyunun sonunda kulenin bir yerine yerleştirilen güneş yontusu çıkarılır, çıkarılmasıyla beraberinde kule yıkılmaya başlar ve Nar, oyunu bu sözlerle bitirir: “Senin doğumun kanlı bir iktidarın lanetli kulesinden oldu; ama ölümün bir sanatçının yüreğinden olacak” (48). Hitit Güneşi adlı oyununda bir yanda sanatçı ve iktidar çatışmasına yer verilirken diğer yandan da halkın bir aydına ihtiyacı olduğunu ve aydın/sanatçı kimliğinin halk ve iktidar üzerindeki etkisine işaret eder. Ulutaş, Nar’ın bu eserlerinde gözetim toplumu kavramını kullanırken Foucault’un“Panopticon” kavramını hatırlatır: “Şehirleşme sorunlarıyla ilişkilendirilen ve “Panopticon” olarak adlandırılan bu sistem gözetlemenin 17. yüzyıldaki yeni şeklidir. Etrafı duvarlarla çevrili bir mekânsallığa sahip Orta Çağ şehirlerinin gerek yapısı, gerekse hukuki statüsü, 17. ve 18. yüzyıllarda sorun teşkil etmeye başlamıştır(s.50). Bir kuleyi andıran “Panoptikon” birçok yerinde bulundurduğu pencereler sayesinde iktidar toplumu gözetleme imkânını yakalar. Ulutaş’a göre, çağımızda iktidarın bu gözetleme gücünü sanayi devrimi ile gelişen teknoloji telefon, kamera vb. iletişim ağlarıyla daha ileri taşımakta ve bu gözetleme bireyi nesneleştirmekte, kimliksizleştirmekte, tek tipleştirip özne olma sürecini zedelemektedir. Nar’ın Hitit Güneşi oyununda ve diğer birçok eserinde de bu durum gözler önüne serilir. Gizler Çarşısı oyununda Nar, modern grotesk anlatıma başvurarak bir Beşikçi’nin varoluşçuluğunu ispatlamak adına kendi çocuğunu bile öldürmekten çekinmeyen iktidarın nesneleştirdiği bireyin trajedisini anlatır. Dr. F. Karakteri oyunda Cüce, Yaşlı Kadın ve Beşikçi karakterlerini sisteme dâhil eden, “Faust ”la ilişkilendirilen ve sistemi temsil edip bireyleri kayıt altına alan biridir. Yabancı Gözlemci, insan haklarının yabancı sermayeye verilmesinin temsilidir. Oyunun sonunda Beşikçi iktidarın çarkına takılıp çocuğunun da malzemesi olduğu beşiği tamamlar ve Cüce’yi öldürüp iktidarın kılavuzluğunu üstlenir. Nar, uygarlığın insanın vahşetini durduramadığını ve kapitalist sistemlerin insanın masumiyetini yok ettiğini vurgulayarak politik eleştiri de bulunur. Çöplük oyunu İsrafil, Haço ve Hz. Meryem’in yansıması olan Aymelek karakterleri üzerine örülü “genel anlamıyla, insanın, kentleşme sürecinde bozulma serüvenini, özelde çöplüğün de kendi içinde bir iktidar olduğunu anlatır” (s.69).
    Turgay Nar’ın Oyunlarında Sembolik Dil adlı üçüncü başlıkta Ulutaş, Nar’ın Can Ateşinde Kanatlar (Mevlana) ve Divane Ağaç adlı eserlerini ele alarak inceleyip bu eserlerde yazarın şairliğinin de etkisiyle şiirselliği ve sembolik dili nasıl yakaladığını ortaya koyar. Mevlana’nın Şems’i kaybetmesinin sonucunda uyku halindeyken bir ney aracılığıyla yedi vadiyi Ayetü’l Sema kuşlarıyla üflenerek yolculuğa gönderilmesini ve tasavvufta yedi vadinin “vahdet’i vücûd” düşüncesiyle “insan-ı kâmil”e giden aşamaları sembolik bir dille aktarır. “Divane Derviş: Gitmeyelim ey Celâleddin… Halkın cehaleti, iktidarın ihaneti, Moğolların zülmeti…”(s.115). Oyunlarında tarihsel göndermelerden ve kültürel karakterlerden yararlanarak evrenseli yakalar. “Feridüddin Attar: Ey oğul bu magmanın sırrını çözebilir misin? İnsan çıktığı yolculukta öyle çatallı yollarla karşılaşır ki hangisine kanat açacağını şaşırır kalır” (s.119). Hem bu dünyanın zorluğuna hem de “Mutlak Hakikat”e erişmenin meşakkatini sembolik bir dille vurgular. Yazar göstergebilimden yararlanarak anlatımını zenginleştirir. Divane Ağaç adlı oyununda da yazar Kün Ana karakteri vasıtasıyla tasavvufta yer edinmiş Yunus Emre’yi kaybolmaya yüz tutan kültürümüzü aramasını işler. Bu oyunda da kültürel şahsiyetlere yer vererek Anadolu insanının inanç kültürünü sembolik bir dille işler. “İki insan bereket zikriyle dönmeden buğday una dönüşür mü? İnsan tek başına ne işe yarar? İnsan, bir başka insan ile insan olur” (s.137). Nar’a göre insana anlam katan yine insanın türdeşidir. Değirmen burada “kâinat ”ı, taş ise “zaman ”ı sembolize eder. Turgay Nar, iki oyununda da sembolik bir dille ve kültürel ögelere başvurarak evrenseli yakalayan bir yazar olarak karşımıza çıkar.
    Turgay Nar’ın Oyunlarında Mitosun Yeniden Yorumlanışı adlı dördüncü bölümde yazarın 1994’te ele aldığı ilk tiyatro metni “Tepegöz” Dede Korkut hikâyelerinde rastladığımız mitolojik bir kahraman olarak yeniden kurgulanır. Oyunda Oğuzlar’ın yönetiminden sorumlu Aruz Koca’nın Düş Perisiyle yanılgı sonucu yaşadığı cinsel ilişkiden Tepegöz dünyaya gelir ve Tepegöz, Oğuzlar’ın en zayıf anında yönetimi ele geçirip günde beş yüz koyun yiyebilecek bir canavardır adeta. Yazar, Tepegöz imgesiyle gözetim toplumunu, kapitalist sisteminin vahşetine, Aruz Koca İle yönetimin başındakilerin halka karşı sorumluluklarına, Gökçeçiçek karakteri ile kadının gücüne, Büyücü ve Dede Korkut’la kültürel ögelere göndermelerde bulunur. Çöplük’teki Aymelek’in karnından yılan çıkarılma ritüeli, Gizler Çarşısı’ndaki Emendi’nin kaybettiği sevgilisinin acısıyla bedeninin yarısının yılana dönüşmesi, Divane Ağaç’ta Kün Ana’nın (Bereket Ana) kültürel bir arketip olarak karşımıza çıkması Nar’ın eserlerindeki mitolojik unsurları işlediğini gösterir. Yazarın Yunan mitolojisinden ve Şaman kültüründen de beslendiği görülür.
    Şiddete Bulanmış Cinsellik adlı son başlıkta ise Tepegöz ’deki Aruz Koca ve Düş Perisinin sıradışı cinsel birleşmeye, Çöplük’teki Aymelek’in amcasının oğlu tarafından tecavüze (ensest) uğraması, İsrafil ile Haço’nun çöplükte buldukları şişme bebekle cinsel ticarete başvurması (haz, arzu sonucu ahlaki değerlerin çökmesi) ve Şehrazat Oyunu’nda Şehriyar adındaki hükümdarın varoluşunu ispatlamak adına her gece farklı bakire köle kızlarla cinsel ilişkiye girip ilişki sonrasında onları kasap kancasına takarak öldürmesi, Nar’ın oyunlarındaki şiddetli, ürkünç cinselliğin varlığını belirtir.
    Sonuç: Turgay Nar’ın eserlerine ve Nurullah Ulutaş’ın Nar’ın eserlerini incelediği bu eserine bakıldığında, her iki yazarın da disiplinlerarasılıktan istifade ettikleri görülür. Turgay Nar’ın eserlerini irdelerken ne denli üretken ve sıra dışı bir yazar olduğu ve kullandığı kültürel, mitolojik unsurları yeniden güçlü kalemi ile işlediği fark edilmektedir. Ulutaş’a göre o; güncel, sıradan bir olayı yüzeysel anlatmaktan ziyade insanlığın büyük hikâyesini imgesel bir dille anlatmayı tercih eder (s.211). Toplumu eğitme, uyarma ve geliştirme amacı güder. İktidar- birey, sanatçı iktidar, ezilen-ezen, yoksul-zengin çatışmasını ve kadın karakterlerin toplumdaki konumunu, kapitalist sistemi, despot yönetimleri, mistik ögeleri geçmiş kültür ve tarihsel gelişmeden yaralanarak kullanır ve bugünkü toplumsal sorunlarla harmanlayarak yepyeni bir ses oluşturur. Turgay Nar, Osman Şahin’in deyimiyle Nuh’un gemiye almadığı yazardır. Nurullah Ulutaş, bu incelemesi ile Nar’ın sıradışı ve eşsiz eserlerini daha yakından tanıma merakı ile okuru baş başa bırakmaktadır.