Li-3, Kalemimin Sapını Gülle Donattım'ı inceledi.
 29 Nis 22:15 · Kitabı okudu · 27 günde · Beğendi

İNCELEME DEĞİL YİNE YORUMLAMA ÇARŞAMBALICA

Hiçbir Türk erkeği demesin ki "ben ne hovarda günler geçirdim be lisede ve üniversitede" ta kiiiiiiiiiiiiiii Bu kitabı okuyana dek.

Ferhan Şensoy'u hemen hemen hepimiz biliriz. Oyunlarını izlemeyenler belki de çok azdır. Ben de bu kitabı imzalatmıştım "Ferhangi Şeyler" oyununda. Adam hala yakışıklı abi. Avrupa'da o kadar kızın kalbini çalması boşuna değil yani :))


Gelelim kitaba.

Yahu insan kitap okurken kahkahalara boğulur mu ya? Ciddiyim, okurken çoğu yerde yataktan düşme vaziyetine geldim. Üstelik okurken de onun üslubu ile okuyorsunuz gayrı ihtiyari. Bu da inanılmaz bir zevk veriyor. Aynı memleketten olmam hasebiyle kitapta geçen yöresel ağzı ve küfürleri severek okudum. Küfür etmek bir insana ancak bu kadar mı yakışır ve eğreti durmaz :))

Kitap zaten sohbet havasında. Sanki karşıma oturmuş ta anlatıyor. O kadar samimi ve içten yazmış. Üstelik hiç bir olayı da atlamamış. İçinde bolca cinsel hayatından da bahsediyor ve bunları da utanma veya sıkılma duygusu olmadan aktarıyor. Zaten onu bilen bilir, tiyatro için baya baya soyunmuş, tabiri caiz ise anadan üryan olmuş :)

Kitap Ferhan Şensoy'un çocukluğundan başlayıp, lise hayatı, daha sonra Fransa dönemi vs ile devam ediyor ve yurda dönüşü ile noktalanıyor.
İnanılmaz eğlenceli ve macera dolu bir lise hayatı yaşıyor. Galatasaray Lisesi ve taksim haliyle. Düşününce çok şahane değil mi?

Daha eğlenceli olan kısım ise Fransa ayağı. Tiyatro okulunda tiyatrolar sergiliyorlar. Hatta sokak tiyatrosu da yapıyorlar ve adı da "Nazım Hikmet Tiyatrosu". Farklı insanlarla kaynaşıyor, dünyaca ünlü tiyatrocuların asistanlığını yapıyor.

İnanılmaz yetenekli ve girişimci birisi. Ülkemizdeki tiyatronun gelişimi için de fikirler üretiyor ve bunları uygulamak için yanıp tutuşuyor.

Bazı bölümlerde de çok çok çok ince ayrıntılardan bahsediyor.

Mesela, çok ünlü tuluat sanatçısı Ahmet Yekta'nın nasıl bu işe başladığı anısı. Ayrıca kendisi Ferhan Şensoy'un dayısı oluyor sanırım. Ufak bir araştırma ile bunu öğrendim.
#28357903 />
Bir diğer örnek ise Ergin Kolbek. O kim mi diyorsunuz? Buyrunuz.

http://www.cumhuriyet.com.tr/...ittigi_yerde....html

Okurken sık sık farklı isimlere ve olaylara atıfta bulunuyor Ferhan Şensoy. Ergin de bunlardan biri. Muhtemelen kimse bu ismi duymadı. Tıptı Ahmet Yekta gibi belki de.

Türkiye'de mizaha ve tiyatroya olan büyük katkısı için Ferhan Şensoy'a teşekkür etmemiz gereklidir diye düşünüyorum. Hele hele de "Pardon" filmi için :)

Pardon demişken;

-Hemen cevap vermek zorunda değilsin Asuman.
- Ben sözlüyüm.
- Sözlü mü? Ne sözü? Kimle sözlüsün?
- Kendisi subay.. Ben doğduğumda onlarla komşuymuşuz. O da benden üç ay önce doğmuş. Sonra annelerimiz bizi beşik kertmişler.
- Salak karılar! Beşik kertme neymiş? Sen beşikte mi büyüdün?
- Söz gelişi.. İşte.. Ne bileyim?
- Kerttirtmeyin beşiğinizi! Komşuda biri doğdu diye senin onunla evlenmen gerekmez! Sapıklığın alemi yok! Evlenemezsin! Evlendirtmem! Seni benden başka kimseye yar etmem Asuman! Ayrıca ben kahvede “Asuman benimki!” demişim artık, ağızdan çıkmış bir laf var.
- Evet ama, bizim de kesilmiş bir sözümüz var ortada.
- O sözü keseni dilim dilim keserim ulan! Heeeeyyyt

sssseee sseeee seee ssseeee :D

Yazımı bitirirken kitabı çok sevdiğimi belirteyim. İçinde bol küfür ve cinsel olaylar ama asla rahatsızlık uyandıracak türde değil. Hayatın içinden olaylar olarak anlatılıyor. Yani sırf tema cinsel yaşamı değil anlayacağınız.

Okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar diliyorum. Keyif alacağınızdan da eminim. son olarak adettendir bir şarkı iliştireyim.

Turgut Uyar şiirine yapmış olduğu yorum ve ekleme:

Ağustos yirmi iki, dediler ‘Ustan ölmüş’,
Çok komiksin Azrail, Turgut Uyar ölür mü?
https://www.youtube.com/watch?v=KsuAESsToZo

Aşık Mahsuni'ye yazılmış şarkı:
https://youtu.be/h-1aXlJQFe0

Boris Vian ne dese beğenirsiniz? :D
https://youtu.be/58mgXOwUd4k

Para Olmasaaaaaaaaaaa
https://youtu.be/lanrH_UbM28


Ve finali de Ütopyalar Güzeldir ile yapalım :D
https://youtu.be/3CWWWzVdlHY

Ufak Bir Şarkı Sözü
Denedim bizi ruhumun ikizi, sandım aynı parmaklarımızın izi . Seni gördüğümde vurdu bir kalp krizi inan ki inan ki...

Peace, bir alıntı ekledi.
12 Eki 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

(COK UZUN VE KİTAPTA HERBİR SÖZÜN DÜŞÜNÜLESİ EN NAİF BÖLÜMÜ)

“ Momo, şimdi o büyük salonun içindeydi. Burası en büyük kiliseden daha görkemli, en büyük istasyonların salonlarından bile daha genişti. Güçlü sütunların üzerinde yükselen tavan neredeyse görünmüyordu. Etrafta hiç pencere yoktu. Kocaman salonu aydınlatan altın renkli ışık çevrede yanan sayısız mumdan kaynaklanıyordu. Mumların alevleri öyle hareketsizdiler ki sanki parlak boyalarla çizilmişlerdi ve ışık vermek için balmumuna hiç ihtiyaçları yokmuş gibiydi.

Bin bir çeşit çınlama, tık-tık ve din-dan sesleri, boy boy dizilmiş sayılamayacak kadar çeşit-çeşit saatten geliyordu. Bu saatler uzun masaların üzerinde, camlı vitrinlerin içinde, yıldızlı konsolların üstünde ve duvarlardaki raflarda sıralanmışlardı.Aralarında minicik kıymetli taşlarla süslü kol ve cep saatleri,çalar saatler, kum saatleri, üzerlerinde oyuncakların döndüğü kurgulu saatler, güneş saatleri, tahtadan, taştan, ya da camdan yapılmış çeşit çeşit saat ve akan bir suyun şırıltısı ile çalışan saatler göze çarpıyordu.

Duvarlarda guguklu saatlerin her türlüsü asılıydı. Duvarlara dayalı duran dolaplı ve sarkaçlı saatlerin bir bölümü ağır bir tempoyla dan-dan-dan diye, bir bölümü daha hızlı bir tempoyla din-dan, din-dan diye işliyordu. Döner merdivenle çıkılan ve salonun çevresini tamamen kaplayan bir asma kat vardı, bunun da üzerinde aynı şekilde balkon gibi asma katlar birbirlerine döner merdivenlerle bağlanmış olarak göz alabildiğince sıralanmıştı.. Buralar da hep saatlerle doluydu. Dünyanın her yerinde saatin kaç olduğunu gösteren küre saatler, çevrelerinde, güneşin ayın ve gezegenlerin dolandığı saatler. Salonun ortasındaysa kelimenin tam anlamıyla bir saat ormanı yükseliyordu.Evlerde kullanılan küçük ve orta boy ayaklı saatlerden kule saatlerine kadar her boydan saat vardı. Salonu sonu gelmeyen bir tıkırtı ve çınlama sesi doldurmaktaydı, çünkü, saatlerin her biri ayrı bir zamanı gösteriyordu.Ama çıkan ses hiç rahatsız edici değildi. Aksine, yazın bir ormanda kuşların ve böceklerin çıkardığı vızıltılıyı ve tatlı tatlı esen bir rüzgarın salladığı ağaçların yapraklarından çıkan hışırtıyı andırıyordu.

Momo, etrafa göz gezdirirek dolaşıyordu. Şimdi tam önünde oldukça süslü bir saat vardı. Üzerinde küçük bir erkek ve bir kadın dans eder gibi el ele tutuşmuş duruyorlardı. Momo, acaba hareket ederler mi diye parmağını uzatıp dokununca çok yumuşak bir ses duydu: "Ah, döndün mü Kassiopeia? Küçük Momo'yu bana getirmedin mi yoksa?”

Momo arkasına döndüğünde dolaplı saatlerin oluşturduğu bir koridorda gümüş gibi beyaz saçlı, ufak tefek ve yaşlı bir adam gördü. Adam, yerde duran kaplumbağanın üzerine doğru eğilmişti. Üstünde sırma işlemeli uzun bir ceket, dize kadar gelen ipekten mavi bir pantolonla dize kadar uzanan beyaz çoraplar vardı ve üstleri kocaman altın tokalı ayakkabılar giymişti. Ceketinin altından göründüğü kadarıyla gömleğinin boyun ve kol ağızlarında dantel işlemeler vardı; gümüş renkli saçlarını da ensesinde küçük bir örgü yapıp bir kurdeleyle bağlamıştı. Momo, böyle bir kıyafeti daha önce hiç görmemişti ama ondan daha bilgili biri bunun iki yüz yıl önce moda olan bir giysi biçimi olduğunu hemen anlardı.

“ Ne diyorsun?” yaşlı adam, kaplumbağaya eğilmiş olarak konuşuyordu: “Geldi demek? Nerede öyleyse?” Tıpkı yaşlı Beppo’ nunki gibi küçük bir gözlük çıkardı, yalnız bu gözlük altından yapılmıştı. Gözlüğü taktı ve çevresine bakındı. "Buradayım!“ diye seslendi Momo. Yaşlı adam, ellerini ona doğru uzatarak içten bir gülüşle yaklaşmaya başladı. Kendisine doğru adım adım yaklaşırken Momo onun her adımda biraz daha gençleştiğini fark etti. Sonunda, önünde durup da ellerini tuttuğunda Momo’ dan daha büyük görünmüyordu. "Hoş geldin” dedi sevinçle. "Hiçbir Yerde evine hoş geldin. Şimdi izin verirsen küçük Momo, sana kendimi tanıtayım. Ben Hora Ustayım, Secundus Minutius Hora.“

"Sahiden beni bekliyor muydun?” diye şaşkınlıkla sordu Momo.“

’‘Elbette bekliyordum! Seni getirmesi için kaplumbağam Kassiopeia'yı ben kendim gönderdim.” Yelek cebinden elmaslarla süslü bir saat çıkarıp kapağını açtı. “Üstelik de tam zamanında geldin” diyerek saati çocuğa doğru uzattı.

Momo, kadranın üzerinde ne bir sayı ne de gösterge görebildi. Yalnızca,birbiri üzerinde duran ve ters yönlerde dönen iki küçük zarif helezon vardı. Çizgilerin kesiştiği yerlerde ise ara sıra minik bir parıltı yanıp sönüyordu. “ Bu” dedi Hora Usta, “ yıldız zamanını gösteren bir saattir. Ender olarak rastlanan yıldız zamanını gösterir. İşte şimdi böyle bir zaman başladı.”

“Yıldız zamanı ne demek?” diye sordu Momo.

“Dünyada zamanın akışı içinde bazen önemli anlar vardır. ” dedi Hora Usta. “ Bu anlarda en uzak yıldıza kadar evrendeki her şey, yalnızca tek bir defaya özgü olmak üzere tek bir konum alırlar. Ne daha öncesinde ne de daha sonrasında bu konum bir daha asla meydana gelmez. Ama ne yazık ki, insanlar bundan yararlanmasını bilmiyorlar ve yıldız zamanları belirsizce kayıp gidiyor. Ama bunu bilen biri oldu muydu, dünyada çok büyük olaylar olur.”

"Belki de’’ dedi Momo, “bunun için böyle bir saat gereklidir” .

Hora Usta gülerek başını salladı. “Saatin kimseye yararı olmaz.Onu okumasını bilmeli” . Saatini kapatıp cebine koydu. Momo’nun kendisini biraz şaşkınlıkla süzdüğünü görünce, o da kendi üstüne başına baktı ve alnını kırıştırarak, “Ooo, sanırım ben biraz geri kaldım. Şey, yani moda anlamında demek istiyorum. Ne dikkatsizlik! Hemen düzeltmeliyim.” dedi. Parmağını şıklattı ve bir anda üzerinde dik, kolalı yakalı bir gömlek ve redingotla göründü.

“Böyle daha iyi mi?” diye sordu. Fakat Momo'nun hâlâ aynı şaşkınlıkla baktığını görünce, “Değil elbette! Aklım nerede benim?” diye söylenerek bir daha parmak şıklattı. Şimdi de değil Momo’ nun , belki hiç kimsenin görmediği, yüz yıl öncesinin modasına uygun bir kılığa girmişti. "Bu da mı olmadı?“ dedi Momo'ya bakarak. "Yıldızlar aşkına, uygun olanı bulmalıyım! Bir daha deneyelim”

Bir şıklatma daha ve şimdi çocuğun önünde, günümüzde sokakta gördüğümüz kişilerinkine benzer bir giysi içinde duruyordu. “Şimdi doğru oldu, değil mi?” diye konuştu, Momo’ ya göz kırparak. “Umarım seni korkutmadım Momo. Sadece küçük bir şaka yapmak istedim. Ama sevgili kızım, önce seni sofraya davet edebilir miyim? Kahvatı hazır! Uzun bir yoldan geldin, umarım beğenirsin.” Momo'yu elinden tuttu ve saat ormanı boyunca yürüdü. Kaplumbağa geriden onları izliyordu. Dolaplı saatlerin arasından kıvrılarak ilerlediler ve sonunda bu dolapların arka duvarlarıyla çevrili bir odacığa geldiler. Bir köşede süslü ayaklı bir masa, bir divan ve buna uygun minderli koltuklar vardı. Burası da mumlardan gelen hareketsiz ve altın rengi ışıklarla aydınlanmıştı. Masanın üzerinde büyük bir altın güğüm, iki altın tabak, çatal,kaşık ve bıçak bulunuyordu. Bir sepet içinde taze kızarmış,çıtır çıtır sandviçler, bir kâsede altın renkli bir tereyağı ve başka bir kâsede sıvı altın gibi duran bal vardı. Hora Usta, geniş karınlı güğümden iki fincana da, sıcak çikolata döktü ve eli ile zarif bir çağrı işareti yaparak masayı gösterdi, “Lütfen, küçük misafirim, buyurunuz!”

Momo ikinci defa söyletmeden masaya yanaştı. Çikolatanın içilebilir bir şekli olduğunu hiç bilmiyordu. Hele üzerine tereyağı ve bal sürülmüş sandviç ise hiç tatmadığı bir şeydi. Burada yedikleri kadar lezzetli bir şey yediğini hatırlamıyordu. Bu yüzden de, hiçbir şey düşünmeden yiyip içmeye koyuldu. Bütün gece gözünü kırpmadığı halde yedikçe dinlenip dinçleştiğini hissediyordu. Ne kadar yavaş yerse, o kadar çok tat alacağını ve bu şekilde günlerce yemek yese bile usanmayacağını düşünüyordu. Hora Usta, onu sevgi ile seyrediyor ve konuşarak rahatsız etmekten kaçınıyordu. Misafirinin yılların birikimi olan açlığını doyurduğunun farkındaydı. Ve belki de, bu sebeple ona bakarken, yavaş yavaş yeniden yaşlı bir adam haline dönüştü. Momo'nun bıçağı pek rahat tutamadığını gördüğündeyse, dilimleri kendi sürüp onun tabağına bırakmaya başladı. Kendisi pek bir şey yemiyor ve yalnızca ona arkadaşlık etmek için masada oturuyordu. Momo, sonunda doyduğunu anladı. Bardağında kalan çikolatayı içip bitirirken, gözlerini kaldırıp altın kupanın üst tarafından bakarak ev sahibinin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu kestirmeye çalıştı. Sıradan biri olmadığı belliydi ama, şimdilik adından başka bir şey öğrenememişti.

“Neden kaplumbağayı gönderip beni çağırttın?” diye sordu fincanını masaya bırakırken.

“Seni duman adamlardan korumak için” diye ciddi bir sesle konuştu Hora Usta. “Her yerde seni arıyorlar. Ama burada emniyette olabilirsin.”

“Bana bir şey mi yapmak istiyorlar?” diye korkuyla sordu Momo.

“Evet, çocuğum.” dedi Hora Usta, “öyle diyebiliriz.”

“Ama niçin?”

“Senden korktukları için. Onlara yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptın.”

“Ben onlara hiçbir şey yapmadım ki” dedi Momo.

“Yaptın. İçlerinden birinin kendisini ele vermesine sebep oldun. Sonra da bunu arkadaşlarına anlattın. Hatta duman adamlar hakkındaki gerçeği herkese anlatmaya çalıştınız. Seni can düşmanı bellemeleri için bu yetmez mi?”

“Fakat biz kentin ortasından yürüyüp geldik. ” diye belirtti Momo. “ Eğer beni arasalardı kolayca yakalarlardı. Üstelik kaplumbağayla birlikte çok yavaş yürüyorduk.”

Hora Usta, ayakları dibinde duran kaplumbağayı kucağına alarak, çenesinin altını okşadı; “Sen ne dersin Kassiopeia?” diye gülerek sordu. “Sizi yakalayabilirler miydi?” Kaplumbağanın sırtında şu harfler belirdi: “ASLA!” harfler öyle bir titreşiyorlardı ki, sanki neşeyle gülüp kıkırdıyor gibiydiler. “Kassiopeia” diye açıkladı Hora Usta, “ geleceği bilir biraz. Öyle pek uzak bir geleceği değil ama, yarım saat kadar sonra olacakları önceden sezebilir.” "TAM OLARAK!“ sözcükleri belirdi kaplumbağanın sırtında. "Özür dilerim” diye düzeltti Hora Usta. “Tam yarım saat önce. Evet yarım saat önceden ne olacağını bildiğine göre, duman adamların ne zaman nerede olacaklarını da biliyor ve ona göre yol değiştiriyordu.” “Haa” dedi Momo şaşırarak, “yani onların nerede olduğunu bildiği için öyle dolaştık durduk demek. Amma kolay iş! ”

"Hayır, bu o kadar da kolay değil" dedi Hora Usta, “çünkü ne olacağını bilir ama, olacakları değiştiremez. Eğer duman adamlarla bir yerde gerçekten karşılaşmanız gerekseydi, karşılaşırdınız kassiopeia bunu değiştiremezdi.”

“Anlamıyorum” dedi Momo, biraz hayal kırıklığına uğramıştı. "o zaman bir şeyi önceden bilmenin hiçbir faydası yok!“

"Bazen var!” diye cevap verdi Hora Usta. “örneğin senin durumunda şu veya bu yoldan gidince duman adamlarla karşılaşmayacağınızı biliyordu. Bunun bir değeri yok mu sence?”

Momo sustu. Kafası karmakarışık olmuştu

“Şimdi gelelim sana ve arkadaşlarına” diye yeniden konuşmaya başladı Hora Usta. “Biraz kompliman yapayım. Doğrusu pankartlarınız ve üzerlerindeki yazılar beni çok etkiledi.”

"Onları okudun mu?“ diye sevindi Momo. "Hepsini” diye karşılık verdi Hora Usta, “kelimesi kelimesine!”

“Ne yazık” dedi Momo, “başka hiç kimse okumadı galiba!”. Hora Usta üzüntüyle başını salladı: “Evet, ne yazık ki, duman adamlar bunu başardılar.”

“Onları iyi tanır mısın?” diye sordu Momo.

Hora Usta başıyla evet derken derin bir iç geçirdi: “Ben onları tanırım, onlar da beni.”

Momo, bu cevaba ne anlam vereceğini bilemedi. "Onları sık sık görür müsün?“

"Hayır, hiç görmem. Ben, Hiçbir Yerde Evinden dışarı çıkmam.”

“Ama duman adamlar… Yani onlar mı sana gelirler?” Hora Usta gülümsedi: “Korkma küçük Momo, onlar buraya giremezler. Hiçbir Zaman Sokağını öğrenmiş olsalar bile. Zaten burayı bilmezler.”

Momo biraz düşündü. Hora Usta’ nın açıklamaları onu yatıştırmıştı; ama onun hakkında daha çok şey öğrenmek istiyordu.

“Sen bütün bunları nereden biliyorsun” diye sorguya başladı. “Yani bizim pankartları, duman adamları falan?”

“Ben onları devamlı gözetlerim” diye açıkladı Hora Usta. “Onlarla ilgili her şeyi… Seni ve arkadaşlarını da onun için gözetledim”

“Ama evden hiç dışarı çıkmıyorsun.”

“Buna gerek yok ki” diye karşılık veren Hora Usta, yeniden gençleşmeye başladı. “benim her şeyi gören bir gözlüğüm var.” Küçük altın gözlüğünü eline alıp, Momo’ ya uzattı. “Bakmak ister misin?”

Momo, gözlüğü taktı, gözlerini kıstı, sonra da açtı:

“Ben bir şey göremiyorum” dedi. Çünkü gözlerinin önünde birtakım renkler, ışıklar, gölgeler karmakarışık oynaşıyor ve başını döndürüyordu

“Evet” diyen Hora Usta'nın sesini duydu: “başlangıçta öyle gelir. Her şeyi gören gözlükle bakmak kolay değildir ama şimdi alışırsın.”

Ayağa kalktı, Momo’ nun arkasına geçti, ellerini Momo'nun burnunun üzerinde duran gözlüğün saplarına koydu. Görüntü hemen düzeldi. Momo, önce üç arabayla onları izlemiş olan duman adamlar grubunu gördü. O garip ışıklı sokağın başındaydılar. Arabalarını geri çekmeye çalışıyorlardı. Sonra daha uzaklara baktı. Kentin sokaklarında başka gruplar da vardı. Birbirleriyle tartışıyor ve sanki bir yere haber ulaştırmaya çalışıyorlardı.

“Seni konuşuyorlar.” diye açıkladı Hora Usta. Ellerinden nasıl kurtulduğunu anlayamıyorlar"

“Neden yüzlerinin rengi öyle kül gibi soluk?” diye sordu Momo, bakmaya devam ederken.

“Varlıklarını ölü bir şeyden kazandıkları için” diye karşılık verdi Hora Usta. “Biliyorsun, onlar varlıklarını, insanların ömrünü tüketerek sürdürüyorlar. Fakat zaman, gerçek sahiplerinden alınınca ölüyor. Her insanın kendisine ait belli bir zamanı vardır. Ve bu zaman da yalnızca onda kaldıkça canlıdır, yaşar.”

“Öyleyse bu duman adamlar insan değiller mi?”

“Hayır, sadece insan şeklinde görünüyorlar.”

“O halde ne bunlar?”

“Aslında birer hiç!”

“Nereden gelmişler?”

“İnsanlar onların oluşmasına olanak tanıdıkları için var oldular. Bu da yetmedi. Şimdi insanlar onların kendilerine hükmetmesine de olanak sağlıyorlar.”

“Peki, zamanı çalamazlarsa ne olur?”

“Geldikleri gibi, hiç olup giderler.”

Hora Usta gözlüğü aldı ve cebine koydu. “Ama ne yazık ki” dedi biraz durduktan sonra, “insanlar arasında çok yardımcıları var. Kötü olan da bu"

” ben’’ dedi Momo, kararlı bi sesle, “ zamanımı kimseye kaptırmam!”

“ Umarım” dedi Hora Usta ve ardından ekledi, "gel Momo, sana koleksiyonumu göstereyim"

Şimdi yeniden yaşlı bir dede olmuştu.Momo'yu elinden tutarak büyük salona çıkardı. Orada ona çeşitli saatlerin nasıl çalıştığını, gezegenlerin dönüşünü, oyuncaklı saatlerin marifetlerini bir bir gösterdi. Momo'nun yüzünde, gördüğü yeniliklerin yarattığı sevinci fark ettikçe Hora Usta yeniden gençleşiyordu. "Bilmece sormayı sever misin?“ diye söz arasında sordu Momo’ ya birlikte dolaşırlarken.

"Aa, evet. Çok severim!” dedi Momo. “Bir tane sorar mısın?”

“Peki” diye ona gülerek baktı Hora Usta, “ama bu çok zor. Çok az kişi çözebilir.” “Daha iyi” dedi Momo. “Ben de onu öğrenir, sonra da arkadaşlarıma sorarım.”

“Bakalım bulabilecek misin” dedi Hora usta, “çok merak ediyorum.

Şimdi iyi dinle:

Üç kardeşler, otururlar bir evde

Hiç benzemez birbirine üçü de.

Sen onları ayırt edeyim derken,

Dönüşürler çabucak birbirlerine

Birincisi evde yoktur, gelecek.

İkincisi çıkmış gitmiş, dönmeyecek.

Üçünden en küçüğü evdedir.

O olmazsa her ikisi ne edecek?

Bildiğimiz sadece üçüncüdür.

Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.

Sen tam onu görüyorum derken,

Bakarsın ki, kardeşi görünmüştür.

Söyle şimdi: Üçü tek bir kişi mi?

Yoksa iki veya hiçbir kişi mi?

Adlarını bana sayabilirsin.

Üç kudretli hükümdarı bilirsin,

Bir ülkeye üçü birden hükmeder.

Ülke ile bütünleşip bir eder.”

Momo'nun yüzüne bakan Hora Usta, haydi bakalım der gibi başıyla işaret edip destek verdi. Her zamanki gibi, dikkatle dinleyen Momo, belleği çok güçlü olduğundan bilmeceyi içinden olduğu gibi tekrarlıyordu.“Üfff!” diye içini çektikten sonra, “Bu gerçekten çok zormuş. Ne olabileceğini çıkaramadım. Neresinden başlayacağımı da kestiremiyorum.”

“Dene bir kere!” dedi Hora Usta.

Momo, bilmeceyi mırıldanarak bir kez daha tekrarladı. Sonra başını iki yana salladı: “Bilemiyorum.” dedi. Bu arada kaplumbağa yanlarına gelmiş ve Hora Usta’ nın yanına oturmuş, Momo'ya bakıyordu. Hora Usta, “Hey Kassiopeia” dedi. “Sen her şeyi yarım saat önceden bilirsin. Momo, bu bilmeceyi çözebilecek mi?” “Çözecek.” sözcüğü belirdi kaplumbağanın sırtında. “Gördün mü?” dedi Hora usta, Momo’ ya dönerek; “Çözecekmişsin, Kassiopeia yanılmaz.”

Momo, kaşlarını çatıp alnını kırıştırarak yeniden derin derin düşünmeye koyuldu. Hepsi bir evde oturan ne biçim kardeşlerdi bunlar acaba? İnsanların söz konusu olmadığı açıktı. Bilmecelerde kardeşler hep elma çekirdeği ya da diş gibi birbirine benzer şeyler anlamında kullanılırdı. Ama buradaki üç kardeş birbirine dönüşüyordu. Birbirine dönüşebilen ne olurdu? Momo çevresine bakındı.Alevleri kıpırtısız yanan mumlar gözüne çarptı. Örneğin, mum yanarak ışığa dönüşüyordu. Evet, bunlar üç kardeş olabilirdi Ama olamazdı, çünkü üçü de bir arada oradaydılar. Halbuki, ikisinin olmaması gerekiyordu. Yoksa bunlar, çiçek meyve ve tohum gibi bir şey olmasın? Evet, buna uyan çok şey vardı. Tohum en küçükleriydi. Onun bulunduğu sırada diğer ikisi yoktu. O olmadan diğer ikisi hiç olamazdı. Ama yok yine olmuyordu! İnsan bir tohumu iyice görebilir. Oysa bilmecede en küçük görülmek istendiğinde öteki kardeşlerden birinin görüldüğü söyleniyor.

Momo'nun aklına çeşit çeşit şeyler geliyor ama bir türlü çözüme gidecek yol bulamıyordu. Oysa Kassiopeia bilmeceyi çözeceğini haber vermişti. Yeni baştan bilmecenin sözlerini mırıldanarak düşünmeye başladı. Tam şu, “Birincisi evde yoktur, gelecek” dizesine sıra gelince, kaplumbağanın sırtında ışıklı harflerin yanıp söndüğünü fark etti. "Benim bildiğim şey!“ Kassiopeia ona göz kırıyordu. Sonra gene söndü.

"Sus Kassiopeia!” diye çıkıştı Hora Usta. “Kopya vermek yok! Momo kendisi bulabilir!”

Momo, kaplumbağanın sırtında yazılanı görmüştü ve ne anlama gelebileceğini düşündü. Kassiopeia'nın bildiği şey neydi? Momo'nun bilmeceyi çözeceğini bilmişti. Ama bundan bir anlam çıkmıyordu. Daha başka ne biliyordu o? Evet, tamam, olacakları olmadan evvel biliyordu. Öyleyse… Yani…“Gelecek!” diye bağırdı Momo. “Birincisi evde değil, gelecek. Bu gelecek zaman!”

Hora Usta, başıyla evet dedi.“Ve İkincisi” diye devam etti Momo, “çıkmış gitmiş, gelemeyecek. Bu da geçmiş zaman!”

Hora Usta, yine başını salladı ve gülerek sevincini belli etti. “Ama şimdi zorlaştı” diye düşünceli düşünceli konuştu Momo. “Üçüncüsü nedir? O hem en küçükleri, hem de o olmazsa ötekiler de olmuyor. Üstelik evde bulunan da yalnızca o… ’'Birden sustu ve düşündü: "Bu şimdi! İçinde olduğumuz an! Evet, geçmiş demek geçip giden an'lar demek. Gelecek ise henüz gelmemiş olan anılar. Şimdiki zaman olmazsa ne geçmiş olur ne de gelecek. Evet, öyle, doğru!”

Momo’ nun heyecandan yanakları yanıyordu. Konuşmayı sürdürdü: “Fakat şu ne demek? Bildiğimiz sadece üçüncüdür. Çünkü birinci İkinciye dönüşmüştür.

Yani gelecek zaman, geçmişe dönüşür ki onun için daima ve yalnızca şimdiki zaman vardır mı demek oluyor bu? ”

Hora Usta'ya şaşkınlıkla baktı, “Ama bu elbette ki doğru. Bunu hiç düşünmemiştim. An diye bir şey kalmıyor. Ya geçmiş oluyor ya gelecek. Örneğin şimdi, bu anda ben konuşurken an geçip gidiyor. Geçmiş oluyor! Evet, şimdi anlıyorum ne demek istediğini; sen 'tam onu görüyorum derken, bakarsın ki,kardeşi görünmüştür.’ Artık ötekileri de iyice anladım. Üç kardeşten daima yalnız birisinin var olmasını… Yani, ya şimdidir, ya geçmiştir ya da gelecektir. Ya da hiçbiri. Çünkü, biri olmadan diğerleri de olamaz! Bütün bunlar insanın başını döndürüyor!”

“Ama bilmece daha bitmedi” dedi Hora Usta. "Üçünün birlikte hükmettikleri ve onunla bütünleştikleri o koca ülke nedir?”

Momo ona kaygıyla baktı. Acaba bu neydi? Geçmiş, gelecek ve şimdi birlikte ne oluyorlardı? Koca salona göz gezdirdi. Binlerce ve binlerce saat hep birden ona bakıyordu sanki. Birdenbire gözleri parladı “Zaman!” diye bağırdı ve sevinçle el çırptı. “Evet, bu da zaman! Zaman!” Neşesinden birkaç kere olduğu yerde sıçradı. “Şunu da söyle öyleyse artık” dedi Hora Usta, onun sevincini paylaşarak, “Üç kardeşin oturdukları ev neresi?”

“O da dünya!” diye bağırdı Momo.

“Bravo!” dedi Hora Usta ve çocuğu alkışladı. “Saygılarımı sunarım, Momo! Bilmece çözmesini gerçekten iyi biliyorsun! Buna çok sevindim!”

“Ben de!” diye cevap verdi Momo. Aslında, içinden Hora Usta'nın kendisinin bilmeceyi çözmesine neden bu kadar sevindiğine şaşırmıştı.

Saatlerin bulunduğu salonda dolaşmayı sürdürüyorlardı. Hora Usta, başka ilginç şeyler gösteriyordu ama Momo'nun aklı hep bilmecedeydi. “Söylesene” diye sormaktan kendini alamadı, “aslında zaman nedir?”

“Sen bunu kendin bulup çıkardın ya!” diye cevap verdi Hora Usta.

“Hayır, demek istediğim, yani, zamanın kendi nedir. Var olduğuna göre, bir şey olması gerekir. Gerçekten nedir zaman?”

“Bu sorunun cevabını sen kendin verebilsen, çok iyi olurdu!” dedi Hora Usta.

Momo, uzun süre düşündü. Sonra düşüncelere dalmış olarak konuştu: “Var olduğu kesin. Ama ona dokunamayız. Tutamayız da onu. Sanki koku gibi bir şey. Ama durmadan ilerleyen bir şey. O halde geldiği bir yer olmalı! Belki de, rüzgâr gibi bir şeydir! Ama yok,hayır! Şimdi buldum! Belki, hep var olduğu için duyulmayan bir müzik gibidir. Sanırım, benim bunu çok derinden duyduğum oldu!”

“Biliyorum” dedi Hora Usta. “Seni bu nedenle çağırtabildim buraya.”

“Ama başka bir şey daha var” diye dalgın dalgın konuştu Momo, düşüncelerinden bir türlü kopamıyordu. “Müzik sesi çok, çok uzaktan geldiği halde, sanki taa içimde duydum onu… Demek, zaman da böyle bir şey olmalı…”

Biraz susup yeniden söze başladı: “Tıpkı rüzgârın su yüzünde dalgacıklar oluşturması gibi demek istiyorum. Ah, belkide sözlerimin hepsi saçma!”

“Bence çok güzel konuştun” dedi Hora Usta. Bunun için şimdi sana bir sır açıklayacağım. Bütün insanlara zamanları, buradan, Hiçbir Zaman Sokağı’ ndaki, Hiçbir Yerde Evi’ nden dağılır.“

Momo ona saygıyla baktı. "Oooo” dedi. “Zamanı sen mi üretiyorsun?”

Hora Usta güldü. “Hayır çocuğum” dedi. “Ben sadece yöneticiyim. Benim görevim her insana belirlenen payını vermektir.”

“Madem öyle” diye sordu Momo; “Sen de bu işi, zaman hırsızlarının insanlardan zamanlarını çalamayacağı şekilde düzenleyemez miydin?” “Hayır, bunu yapamam” diye cevapladı Hora Usta. “Çünkü zamanlarını nasıl kullanacaklarına insanlar kendileri karar verirler. Zamanlarını korumak da onlara düşer. Ben yalnız paylaştırmayı yapabilirim.”

Momo, tekrar salona bakınarak sordu: “Onun için mi burada bu kadar çok saat var? Her insan için bir tane, öyle mi?”

“Hayır, Momo” diye karşılık verdi Hora Usta. “Bu saatler sadece benim eğlencem. Bunlar, her insanın göğsünde taşıdığı şeyin basit birer taklidi yalnızca. Çünkü nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gökkuşağının renkleri, sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.”

“Ya kalbim bir gün artık çarpmazsa?” diye sordu Momo.

“O vakit, senin için zaman da biter, çocuğum” diye karşılık verdi Hora Usta. ’'Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Zaman içinde günler, geceler, aylar ve yıllarca geriye doğru giden aslında sen kendinsin. Bir gün çıkıp geldiğin o sihirli kapıya doğru yaşamın boyunca geri gidiyorsun, sonunda yine oradan çıkıp gideceksin.“

"Ya öbür tarafta ne var?”

“İşte orada, bazen taa içinde duyduğunu söylediğin müziği bulacaksın. Ama, artık sen de o müziğin içindeki bir ses olacaksın." Momo'yu süzdü. "Fakat sen bunları henüz anlayamazsın,değil mi?” diye sordu.

“Yoo” dedi Momo. “Sanırım anlıyorum.” “Hiçbir Zaman Sokağı’nda her şeyin nasıl da geriye doğru hareket ettiğini hatırlamıştı ve sordu: "Sen ölüm müsün?”

Hora Usta gülümsedi ve karşılık vermeden önce bir an düşündü ve şöyle yanıtladı: “İnsanlar ölümün ne olduğunu bilselerdi ondan hiç korkmazlardı. Korkmayınca da, kimse onların yaşam zamanını çalamazdı”

“Öyleyse, onlara bunu söylemek gerekir.” dedi Momo.

“Öyle mi dersin? Ben onlara bunu dağıttığım her saat başında söylüyorum. Ama korkarım onlar işitmek istemiyorlar. İnsanlar kendilerini korkutan şeylere daha çabuk inanıyorlar. Bu da bir bilmece!”

“Ben korkmam!” dedi Momo. Hora Usta başını ağır ağır sallayarak onayladı. Uzun uzun Momo’ yu süzdü ve ardından şöyle konuştu: "Zamanın kaynağını görmek ister misin?“

"Evet” diye fısıldadı kız.

“Seni oraya götüreceğim” dedi Hora Usta. “Ama orada konuşmak yok! Ne bir şey soracaksın, ne de bir şey söyleyeceksin. Buna söz veriyor musun?”

Momo başını sallayarak evet dedi. Hora Usta eğildi ve onu tutup kucağına aldı. Şimdi çok uzun boylu ve çok yaşlı görünüyordu ama, ihtiyar bir adamdan çok, asırlık bir ağaç veya bir kaya gibiydi.

Sonra bir eliyle Momo’ nun gözlerini örttü. Küçük kız, yüzüne kar tanecikleri düşüyormuş gibi bir serinlik ve hafiflik hissetti. Hora Usta'yla beraber uzun, karanlık bir koridorda yürüyorlarmış gibi geldi ona. Kendini emniyette hissediyor ve hiç korkmuyordu. Önceleri kalbinin atışlarını duyduğunu sandı, ama sonra gerçekte bunun Hora Usta’ nın ayak seslerinin yankısı olduğunu düşündü. Yol oldukça uzun sürdü. Sonunda Hora Usta onu yere bıraktı.Yüzleri iyice birbirine yakındı. Hora Usta, gözlerini açarak parmağını dudaklarının üzerine koydu, sonra doğrulup kalktı. Ortalığı altın renkli bir ışık sarmıştı. Momo, gökyüzü gibi çok geniş, kocaman, görkemli bir kubbenin altında durduklarını anladı. Bu kubbe som altından yapılmıştı. Yukarılarda, tepede yuvarlak bir delik vardı. Oradan bir ışık, sütun gibi aşağıya doğru iniyor ve yerde, ayna gibi parlak ama siyah renkli durgun bir suyu olan yuvarlak bir havuzu aydınlatıyordu. Suyun hemen yüzünde, ışık seli içinde yıldız gibi parıldayan bir şey vardı. Suyun üzerinde çok yavaş bir hareketle, bir sarkaç gibi havuzun çevresine doğru gidip geliyordu. Havada hiçbir askısı olmadan duruyor ve insana hiç bir ağırlığı yokmuş hissini veriyordu. Ve bu yıldız-sarkaç havuzun iyice kıyısına yaklaşınca, o noktada suyun içinden büyük bir çiçek goncası çıkıyordu ve sarkaç yaklaştıkça o da açılıp tam bir çiçek oluyordu. Bu, Momo’ nun o güne kadar hiç görmediği güzellikte bir çiçekti. Sadece göz alıcı renklerinden dolayı değil. Momo, böyle renklerin olabileceğini aklına bile getiremezdi. Yıldız, sarkaç bir süre çiçeğin üzerinde duruyor ve Momo da, her şeyi unutup,hayran hayran seyre dalıyordu.

Çiçeğin kokusu da, sanki ne olduğunu bilmediği halde hep özlemini duyduğu bir kokuydu. Sonra sarkaç yavaşça geri geri gidiyor ve o uzaklaştıkça çiçek de, yavaş yavaş solmaya başlıyordu. Yaprakları birer birer karanlık suya düşüp kayboluyordu. Momo, sanki içinden bir şeyleri koparıp alıyorlarmış gibi acı duyuyordu.

Sarkaç havuzun tam ortasında durduğu sırada çiçek tamamen yok oluyordu. Fakat, bu sefer sarkacın gittiği yönde yeniden bir gonca beliriyordu. O da, yavaş yavaş açılmaya başlıyordu. Momo onu daha iyi görmek için havuzun çevresini dolaştı. Bu önceki çiçekten apayrı bir güzellikteydi. Momo, bu renkleri de evvelce hiç görmemişti. Bu çiçek çok kıymetli olmalıydı. Kokusu da, bambaşka ve çok tatlıydı. Baktıkça bakası geliyordu. Fakat, sarkaç yeniden geri gitmeye başlayınca, bu çiçek de yapraklarını tek tek döküp karanlık sulara gömüldü. Sarkaç, yavaş yavaş havuzun öbür kıyısına doğru yöneldi. Fakat, bu kez önceki noktada durmadı, bir parça daha ileri gitti.Ve orada birinci noktanın yanı başında yaprakları açılan bir goncanın ortaya çıktığı görüldü.

Bu çiçek Momo'ya çiçeklerin en güzeli gibi geldi. Bu bir harikaydı! Çiçeklerin kraliçesiydi! Onun da, yavaşça solduğunu, yapraklarının karanlık suya karışmaya başladığını görmek, Momo’ yu öylesine üzdü ki, neredeyse hıçkırarak ağlayacaktı. Ama, Hora Usta'ya sessiz olacağına dair verdiği sözü hatırlayıp, kendini tuttu. Hem de, havuzun bu sefer öbür kıyısında, yeniden bir gonca belirmeye başlamıştı bile.

Momo yavaş yavaş anladı ki her yeni açan çiçek bir öncekine hiç benzemiyordu, her birinin apayrı güzelliği vardı ve bu yüzden de hep "en güzeli işte budur, daha güzeli olamaz" düşüncesine saplanıp kalıyordu. Havuzun çevresini dolaşıp, her açan çiçeği yakından seyrederek ve kayboluşlarına üzülerek bir süre boyunca oyalandı. Bu sahneyi seyretmekten sonsuza kadar bıkmayacağını düşündü.Ama daha sonra, orada önceden fark etmediği başka bir şeylerin de olduğunu sezdi.

Kubbenin tepesinden aşağı düşen ışık sütunu,yalnız aydınlatmakla kalmıyor, bir ses de veriyordu. Momo, şimdi duyabiliyordu bunu. Önceleri, uzaklarda esen rüzgarın, ağaçların tepesinde yarattığı bir hışırtı gibiydi. Sonra uğultu çoğaldı, yükseldi ve dalgaların kayalıklara çarpmasını ya da bir çağlayandan hızla dökülen suların çığıltısını andıran bir sese dönüştü.

Momo, gittikçe daha iyi anlıyordu ki, bu ses birbirine karışan binlerce çınlamadan oluşuyor ve değişik melodilere dönüşüyordu.Bu hem bir müzikti, hem de bambaşka bir şeydi sanki. Momo, birden hatırladı: Yıldızlı gecelerde tek başına tiyatro yıkıntısında oturup sessizliği dinlediği anlarda kulağına gelen müzik sesiydi bu. Çınlamalar, şimdi daha da net ve canlıydı. Momo, karanlık suların içinden çıkan çiçeklerin, daha doğrusu her biri apayrı ve tek olan o şekillerin bu müzikli ışıkla oluştuğunu sezdi. Dinlemeyi sürdürdükçe, sesleri teker teker duyuyor gibiydi. Bunlar, insan sesi değildi. Sanki altın, gümüş veya o türden bütün madenler hep birden şarkı söylüyorlarmış gibiydi. Sonra, arkadan başka sesler ulaşılmaz uzaklıklardan gelip, anlatılmaz güçle araya karışıyordu. Ve öyle açık duyuluyordu ki, Momo bilmediği bir dilde söylenen bazı sözcükleri bile anlayabiliyordu. Bunlar, kendi özel isimlerini açıklayan güneş, ay, gezegenler ve tüm yıldızlardı. Bu isimlerde saklıydı hep, onların yaptıkları, ettikleri… Bu saat çiçeklerinin her birini, nasıl açtırdıkları ve nasıl soldurdukları…

Momo birden, bütün bu sözlerin kendisine söylendiğini anladı! Evren, en uzak yıldızına kadar bütünüyle kocaman, görkemli bir surat olmuş, ona bakıyor ve konuşuyordu! Üzerine korkunun da ötesinde bir hal geldi, ürperdi. Aynı anda Hora Usta'yı gördü, eliyle ona gel işareti yapıyordu. Hemen onun kollarına atıldı. Hora Usta onu kucaklayıp kaldırdı. Momo, yüzünü onun göğsüne sakladı. Elleri yumuşak kar taneleri gibi bir kez daha Momo’ nun gözlerini örttü ve Momo karanlık, sessizlik, güven içinde yaşlı adamın kucağında o uzun yoldan geri döndü. Saatlerin arasındaki küçük odaya döndüklerinde, Hora Usta Momo’ yu küçük divana yatırdı. Momo, “Hora Usta” diye fısıldadı. “İnsanların zamanlarının bukadar…” Gerekli sözü arıyor, bulamıyordu. “Bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum” dedi sonunda.

“Senin görüp duyduğun şeyler, insanların zamanı değildi Momo” dedi Hora Usta. "Bu yalnız senin kendi zamanındı. Her insanın içinde senin az önce gördüğün gibi bir yer vardır. Ama oraya yalnızca benim gördüklerim erişebilir. Ve bildiğimiz gözle orası görülmez.“

"Fakat ben neredeydim?”

“Kendi yüreğinde” diyerek, eliyle kızın kıvırcık saçlarını okşadı Hora Usta.

“Hora Usta” diye fısıldadı Momo. “Arkadaşlarımı da sana getirebilir miyim?”

“Hayır” dedi , “Şimdilik bu olmaz.”

"Seninle ne zamana kadar kalacağım?“

"Yeniden arkadaşlarını özleyinceye kadar, yavrum.”

“Ama, onlara yıldızların söylediklerini anlatabilir miyim?”

“Anlatabilirsin. Ama yapamayacaksın!”

“Niçin?”

“Bunu yapabilmen için, önce sözlerin içine doğması gerekir.”

“Ama ben onlara her şeyi anlatmak istiyorum, hepsine! Duyduğum melodinin şarkısını söylemek isterdim. Sanırım o zaman her şey düzelirdi.”

“Bunları gerçekten istiyorsan Momo, beklemeyi bilmelisin.”

“Beklemekten sıkılmam.”

“Beklemelisin yavrum, tıpkı bir tohumun toprağın altında uyuması gibi, başını dünyaya çıkarmadan önce bir güneş dönencesi süresi beklemesi gibi. Senin içinde de, sözcüklerin doğup olgunlaşması aynı sürede olur ancak. İster misin bunu?”

“Evet” dedi Momo.

“Öyleyse uyu!” dedi Hora Usta ve elini Momo'nun göz kapaklarının üzerinde dolaştırdı: “uyu!..”

Momo, derin ve rahat soluklar alarak uykuya daldı.. “

Momo- Michael Ende

Momo, Michael EndeMomo, Michael Ende

FRANZ KAFKA HİKAYELER
Tapınan’la Söyleşi: Dua eden kıza gönlünü kaptırır ve onu görmek için her akşam kiliseye gider. Tapınanları seyredip gözlemlerken genç bir adam dikkatini çeker. Artık gönlünü kaptırdığı kızdan ziyade rahatsız davranışlarıyla genç adamı izler. Bir gün genç adamı kiliseden yaka paça çıkarır sert bir şekilde sorgular. Her zamanki gibi sarhoş olan genç adam onu eski bir eve götürür ve konuşmaya başlar; Paris’ten sokaklardan zenginlerden günlük yaşama değin ayrıntılardan söz eder. Artık yapabileceği tek şey vardır genç adamı alıp nerede olduğunu hatırlayamadığı akrabasına götürmek.

Şosede Çocuklar: Çitin önünden neler geçer; arabalar insanlar ırgatlar kuşlar… O tüm bunları izlerken çocuklar gelir kendisini çağırırlar ve atlarına binip bir maceraya doğru yol alırlar.

Köylü Avcısı: Çok öncelerden tanıdığı köylü avcısının daveti üzerine şölenin yapıldığı konağa gelir. Konağın önünde kendi iç dünyasındaki uzun bir geziye çıkar ve sonra konağa girer.

Ansızın Gezinti: Akşam evde kalmaya karar verir ve yapacaklarını düşünür. Bu kararından vazgeçip dışarı çıkar. Dışarıda da yapabileceği çok şey vardır şimdi de onları düşünür.

Kararlar: Hareket etmek için düşünmek gerekir. Kararsızlık… En iyisi küçük bir harekete şans vermek.

Dağlara Doğru Gezinti: Kimse kendisini aramıyor yardım etmiyordur yalnızdır. Oysaki kendisini aramayanlarla dağlara doğru bir gezinti yapmak ne güzel olurdu.

Bekarın Mutsuzluğu: Bekardır dolayısıyla ne eşi ne de çocuğu vardır.

İş Adamı: İş bütün hayatını kaplamıştır ve tüm bu ayrıntıları düşünmeden işini yapamaz. İşi bittiğindeyse öylesine yalnız olur ki…

Dışarısını Dalgın Seyrediş: Bahar doğada nasıl da belli eder kendisini … Doğanın yanı sıra bir genç kızda ve adamda da yer alır bütün coşkusuyla.

Evin Yolu: Her şeyden sorumludur başkaları da dahil. Geçmiş de gelecek de kusursuzdur ona göre. Bir o kadar da anlamsız.

Gelip Geçenler: Geceleyin gelip geçen iki insana dair düşüncelere dalar. Bir tepki vermek ister onlara veremez.

Yolcu: Tramvayda giderken kendisi hayatı ailesi kent üzerine düşünür ama bir fikir üretemez. Bir kız dikkatini çeker onu düşünür. Düşünmekle kaldığından kızın ilgisini çekemez.

Giysiler: Güzel giysiler ve güzel kızlar… Geçici olan bu güzellikler.

Geri Çevirme: Güzel bir kız tarafından ret edilme nedenleri ve ondan beklentileri. Kendisine göre ret edilmemesi gerektiğinin gerekçeleri.

Erkek Binicilerin Düşünmesi İçin: At yarışlarında yarışçılar bahisçiler kazanan ve kaybedenler.

Sokağa Bakan Pencere: Her şey yani yaşam sokakta. Yaşama katılmak yalnız kalmamak sokağa bakılan pencereyle mümkündür.

Kızılderili Olmak İsteği: Kızılderili olmanın güzelliği özgürlüğü.

Ağaçlar: Yere ne kadar da sağlam bağlanır ağaçlar.

Mutsuz Olmak: Evde yalnız oturur; eve ve yaşama dair düşünür. Koridordan bir çocuk gelir. Onu farklı şeyler düşünmeye harekete zorlar. Çocuk gittiğinde evden çıkıp gezmeyi düşünür ama vazgeçerek uyumayı seçer.

Yargı: Genç işadamı Georg Bendamann yurtdışındaki çocukluk arkadaşı Petersburg’a mektup yazar. Arkadaşı daha iyi iş olanağı için bir mağazada çalışmak üzere başka bir ülkeye gitmiştir. Ama işleri kötüdür. Georg arkadaşına nasıl yardım edeceğini düşünür. Mektup yazarak arkadaşına destek olursa da bazı gerçekleri saklar. Annesinin ölümüyle babasıyla yaşayan Georg’un işleri iyidir kazancı artmış personelini de çoğalmıştır. Babası mağazadaki işlerin ağırlığını oğluna vermiştir. Georg tüm bunlardan arkadaşına bahsetmez. Ayrıca zengin aile kızı Frieda Brandenburg’la nişanlandığını da anlatmaz. Arkadaşıysa daha az bir kazanca kendisini yanına çekmeye çalışır. Georg sonunda arkadaşına her şeyi açıklar ve tüm bunlardan babasına söz eder. Karanlık odada oturan az yemek yiyen babası kendini bırakmış gibidir. Bu haldeyken oğluna gerçekten Petersburg diye bir arkadaşın var mı diye sorar. Georg babasına arkadaşını hatırlatır. Georg’u yadırgayan eleştiren babası kendisini alt etmek istediğini söyler. Petersburg’a da her şeyi anlatan mektubu kendisi yazmıştır. Son olarak oğlu Georg’a “Seni şimdi suda boğularak ölmeye mahkûm ediyorum” der. Evden hızla çıkan Georg köprüye gider kendini sulara bırakır.
Yeni Avukat: Yeni avukat Dr. Bucephalus günümüz toplum düzeninde zor durumdadır ve bu yüzden de ilgiyi hak etmektedir. Büyük İskender’in liderliğinden ama artık onun gibi liderlerin olmadığından bahseder. Bu yüzden de kitaplara gömülür.

Bir Köy Hekimi: Köy hekimi soğuk karlı bir havada uzak bir köyden hastaya bakması üzerine çağırılır. Atı öldüğünden evdeki hizmetçiye zorla sahip olmak isteyen seyisin çıkardığı atla yola çıkar. Muayene ettiği oğlan “bırakın öleyim” der oysa sağlıklıdır. Evdekiler doktoru soyup oğlanın yanına yatırırlar. Doktor evi hizmetçiye zorla sahip olmak isteyen seyisi düşünür ve bir kompleye kurban gittiğini anlar. Giysilerini alıp gitmek ister ama yardım edeni yoktur.

Galeride: At eğitim merkezinde sirkte genç bir kızın ata binmesi üzerine düşünceler ve onu izleyenler.

Eskiden Bir Yaprak: Kılıç bileyip ok sivriltip at üzerinde talim yapan göçebe silahlı adamlar açık havada konaklamaktadırlar. İletişime yanaşmazlar. Ayakkabıcının mallarını kasabın etlerini zorla alırlar. İmparatorsa sadece sarayın penceresinden bakar. Onları kendisi getirdiğinden uzaklaştıramaz. Yurdu kurtarmak esnaf ve zanaatkarlara bırakılmıştır. Ayakkabıcı imparator sarayının önündeki dükkanında tüm bunları düşünür.
Kanun Önünde: Taşralı adam kanun önündeki kapıcıyı aşmaya çalışır. Kapıcının uzattığı taburede günlerce aylarca yıllarca bekler. İkisi de yaşlanırlar. Ve kapıcı şöyle der: “Bu kapı zaten senin içindi gideyim de kapayım artık”.

Çakallar ve Araplar: Vahada konaklarlar. Develeri besleyen Arap geçer. Derken bir çakal sürüsü gelir. En yaşlı çakal kendisiyle konuşur. Onu ailecek beklediklerinden bahseder. Kuzeyden tesadüfen geldiği bu yerde çakallar kendisinden ne istiyordur? Kuzeyde aklın sözü geçer Araplarda ise bu yoktur. Yaşlı çakal isteklerini iletir: “Sahip sen dünyayı birbirine düşüren kavgaya son verebilirsin”. Arapların içinde huzurlu yaşamak ister çakallar. O yaşlı çakalların tarif ettiği kurtarıcıdır. Makası uzatırlar Arapların gırtlağını kesmesini isterler. Arap kılavuzun “makas çıksın ortaya da bitsin şu iş” demesiyle çakallar dağılır. Arap kılavuz bunun her Avrupalıya çakalların yaptığı bir oyun olduğunu söyler. Çakallar deve leşini yerler ve Arapların kamçılarıyla geri çekilirler.

Maden Ocağını Ziyaret: İdarenin talimatıyla yeni dehlizler açılacaktır mühendisler gelir. Maden ocağında bir inceleme gezisine çıkarlar. Genç ve bağımsız mühendisler üzerlerine düşen işleri planlayıp yaparlar. Şık giysisiyle uşak gelip gider ve onun üzerine düşünürler. Bu ziyaret mühendislerin çalışmasını duraksatır vardiya sona erer.

En Yakın Köy: Dedesi hep söylermiş: “Hayat şaşılacak kadar kısadır” diye. Normal bir yaşam süresi için bile yetersizken zaman bir gencin ata atlayarak köye gitmesine hayret eder.

İmparatorun Haberi: İmparator ona ölüm döşeğindeyken haber yollar. Haberci gelip haberi söyler. Kalabalık ölümünü sarayda izlerken haberci yine salınır imparatorca. Kalabalığı ve gitmekle bitmeyen avlulardan oluşan sarayı zorlukla aşar. Başkente gelir geçmesi zordur. O ise pencerenin önünde oturur ve akşam olunca imparatorun haberini düşler.

Evin Beyinin Tasası: Kesinlik içermediklerinden bir anlamı olmamasına karşın Odradek’in kimi İslâvca’dan geldiğini kimi de Almanca’dan geldiğini söyler. Odradek diye bir nesne olmasa kimse de bu açıklamalarla uğraşmazdı. Bir makara mıdır üzerine iplik sarılmış? Odredek saçma ama özgün bir nesne. Devingen olduğundan yakalanamıyor. Tavan arasında merdivenlerde holde olabiliyor. Ortalıkta yoksa başka bir evdedir. Yine eve gelir. Adını söyler ve yeri olmadığını. Ölebilir mi? Öldükten sonra da yaşamını sürdüreceğini düşünerek kahrolur.

On Bir Oğul: On bir oğlu vardır. Hepsinde de beğendiği farklı bir yön. Onları över ama eleştirmekten de geri kalmaz.

Kardeş Katili: Kardeşini bıçaklayan bir kişinin hikâyesi.

Bir Düş: Josef K. bir düş görür. Dolaşırken kendini bir mezarlıkta bulur. Etrafa bakar. Birinin mezar taşı konulmaktadır. Mezar taşı ölçülür biçilir isim yazılır. Yazılan isim Josef K’dir. Josef çukurun içine gömülür. Manzaranın güzelliğinden kendinden geçer ve uyanır.

Akademi İçin Bir Rapor: İnsanlar tarafından yakalanan bir maymun kafese kapatılır. Maymun tek kurtuluşunun insan olmak olduğuna karar verir. Öğretmenler tarafından eğitilir ve sonunda öğretmenlerini seçecek hale gelir. Ve insanlık derecesine doğru yükselir.

Cezalılar Kolonisi: Hikâye subay konuk mahkum er ve mahkumu gözeten er arasında geçer. Subay konuğa çıktıkları yolculukta itaatsizliğinden dolayı mahkum erin idam edileceği aygıtı büyük bir şevkle anlatır. Böyle bir aygıta karşı olan konuk ilk başta pek sesini çıkarmaz çünkü inceleme üzerine yanlarındadır. Subay gözetmen erle mahkumu aygıta yerleştirir. Aygıtı çalıştırır. Aygıt acı çektirerek çalışmaktadır. Konuktan yeni kumandanla yapacağı konuşmasında kendisini desteklemesini aygıtı ve ceza yöntemini övmesini ister. Kumandan uygar bir toplumdan gelen konuğun sözlerine göre gelecekte de bu aygıta ve ceza yöntemine onay verecektir. Konuk böyle bir aygıta ve ceza yöntemine karşı olduğunu ve bunu kumandana yalnız kaldıklarında söyleyeceğini ifade eder. Subay mahkum eri serbest bırakır ve kendisini aygıta yerleştirir.

İlk Acı: Trapezcinin yükseklerde çok zor bir hayatı vardır. Ama bu hayatın bir de büyüsü… Trapezci bir süre sonra yükseklerden hiç inmez ve gece gündüz orada kalır. Sirkteki diğer gösterilerde de kendisi ilgiyi çeker. Sirk sahibiyse bu duruma bir şey demez. Yolculuk zamanı zordur trapezci için. Trapezci kendisinin her isteğini yerine getiren menajerinden ikinci bir ip ister. Menajer çaresiz kabul eder ama yeni isteklerin gelmesinden de ürker.

Küçük Bir Kadın: Adam kadını sorgular gözükür ama asıl sorguladığı kendisidir. Ufak tefek ince yapılı kadın hep aynı giysiyi giymektedir. Mizaçları da yaşamları da farklıdır. Onda hep bir kusur bulur kendisine kötü davrandığını düşünür. Davranışlarını düzelttirmeye yeltenmez sadece eleştirerek kendisine verdiği acıları düşünür. Üzüntüsünden kurtulamaz. Neredeyse bu durumu kamuoyuna açacaktır. Peki o zaman ne yapacaktır?

Açlık Cambazı: Açlık cambazının işi günlerce aç kalarak insanların kendisini izlemesidir. Yirmi dört saat gözcüleri vardır. Menajerine yol verir bir sirkte iş bulur ama günden güne gözden düşer. Ölmeden önce şöyle der: “İstediğim gibi yemek bulamadığım için bu işi seçtim”.

Şarkıcı Josefine ya da Fare Ulusu: Halkın dingin hayatında müziğe yer yoktur ama şarkılarıyla insanları peşinden sürükleyen Josefine’i dinleyenler müziğin gücünü bilir. Onun sanatını anlamak için işitmekten de öte görmek gerekir. Halk Josefine’in çevresinde pervane olmakta onun üzerine kanat germektedir. O bir emanettir ve emanete de gülünmez. Halkın koruduğu Josefine’e göre şarkısıyla kendisi halkı korumaktadır. Ama bir gün kaybolur şarkı da söylemez. Artık olmayan Josefine’i halk da unutacaktır. Kafka’nın hikâyelerine kısaca değindim. Sizler bu hikâyeleri okuduğunuzda çok farklı şeyler bulabilirsiniz çünkü Kafka’nın hikâyeleri simgesel nitelik taşıdığından okuyucunun hayal gücünü zorluyor. Bana göre bu yaratıcı ve keyifli bir zorlama. İtiraf etmek gerekirse Kafka’nın karmaşık eserlerini anlatmak zor olmakla birlikte insanı içine çeken garip bir büyüsellikle çevrili.

Kafka hikâyelerinde simgelere yer verdiğinden gerçekleri çıplaklığıyla değil kendisinde bıraktığı izlenimlerle aktarmış. Kimi hikâyeleriyse oldukça yalın. İmgelere bu kadar yeren Kafka yaşamdaki gerçekleri olduğu gibi yansıtmaktan da geri durmamış. Yani iki zıt durum olan düşsellikle gerçekçiliği birbiriyle eşleştirmiş.

Hikâyelerinin kısa konularından da anlayacağınız gibi daha çok çağımız insanına çevreleyen “iletişimsizlik” “yalnızlık” “suçluluk” “korkular” “yabancılaşma” “değişim” kısacası insanın kendisiyle özellikle de iç dünyasıyla olan hesaplaşmalarıyla çevrili Kafka’nın eserleri. Hikâyeler her şeyi içine alır evrenseldir. Hikâyelerin kimiyse bitmemişlik izlenimi vermektedir daha doğrusu kimi hikâyelerinin sonu bir kesinlik taşımaz. Bunun nedeni belki de Kafka’nın da bazı gerçekler konusunda bir sonuca ulaşamaması ya da bu sonları okuyucuya bırakmasıdır. Bundan da öte gerçeğin değişkinliğini kayganlığını anlatıyor olabilir. Bu açıdan da Kafka’nın hikâyeleri ayrı bir değer taşır.

Yukarıda çok kısa değindiğim hikâyelerde siz de bir şeyin farkına varmışsınızdır. Hikâyeler kahramanın baktığı pencereden anlatılmaktadır. Bizler okuyucu olarak onun gördüklerine tanık olur ama bunun dışına çıkamayız. Ve bu kahramanların çoğu birden değişir. Bu öylesine bir değişimdir ki davranışlarını inancını sağlam bir şekilde yere bastığını zannettiğimiz hayattaki duruşunu kapsar tüm bunları tersine çevirir. Birçok hikâyede de kişi hem kendi iç dünyasında hem de dış dünyada kendini bir eşya gibi hisseder bulunduğu çevrenin bazen de işinin kölesi gibidir yabancılaşmıştır.

Çek asıllı Avusturyalı yazar Franz Kafka’nın hikâyeleri insanın iç dünyasını anlatması ve bunu gerçekçilikle kaynaştırmasıyla dışavurumculuk akımına giriyor gözükse de oldukça değişik konuları ve biçimiyle sanki hiçbir akıma dahil değil gibi. Özgünlüğüyse edebiyat tarihinde çok önemli bir yere sahip olsa gerek. Haddimizi bilerek son cümleyi edebiyat uzmanlarına bırakalım.

Kitabın “Ek/Sonsöz” bölümünde Max Brod ve Franz Kafka’nın yazdığı farklı karakterdeki iki dostun tren yolculuklarındaki günlüklerinin anlatıldığı “İlk Uzun Tren Yolculuğu” “Richard ve Samuel” romanının ilk bölümüne yer verilerek hikâyelere hoş bir ek yapılmış. Bu ekte ayrıca üç eleştiri de yer almaktadır. Ve sonsözde kitabın yapısı açıklanıyor. Kafka’dan söz etmişken Alman romancı ve denemeci Max Brod’a da değinmeliyiz çünkü kendisi Kafka’nın arkadaşı olmasının ötesinde ölümünden sonra Kafka’nın birçok eserini yayıma hazırlamıştır. Kafka ile ilgili “Franz Kafka; Bir Yaşam Öyküsü / Franz Kafka Eine Biographie” kitabını yazmıştır.

ALINTIDIR:
https://www.frmtr.com/...fka-hikayeler.html