• “War, war never changes” der karizmatik bir ses (muhtemel Ron Perlman) Fallout oyunlarının başında, hepimiz çakılıp kalırız. Savaş kötü bir şeydir çünkü, biliriz hepimiz. Savaş yok edendir, enstrümanları silahlar, piyonları da askerlerdir.

    Savaş hiç bir zaman değişmez midir gerçekten? Yıkıcılık, korkunçluk, anlamsızlık bakımından evet. Ama tarih ilerledikçe bir şeyler değişmiş savaşlarda. Birinci Dünya Savaşıyla (O zamanki insanların deyimiyle Büyük Savaş) yaşamla ölüm arasındaki çizgi daha da incelemiş. Askerlerin hayatı yetenekten çok tesadüflere kalmış, gelişen ölüm makineleri sayesinde.

    İşte Erich Maria Remarque böyle bir savaşta çarpıştıktan sonra yazmış kitabını. Kahramanı Paul gibi daha 18 'ine basmadan girmiş savaşa, onun gibi bir çok defa yaralanmış. Savaştan 10 yıl sonra çıkarmış bu kitabı. Bir yıl sonra filme çekilen kitap, büyük ün kazanmış. Ama gerek savaş, gerek milliyetçilik karşıtı bu kitap Nasyonal Sosyalist hükümet tarafından iyi karşılanmamış tabi, 1933'de yasaklanarak yakılmış. Yazar da önce İsviçre'ye sonra da Amerika'ya sığınmış. Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da kalan kız kardeşi Nazi karşıtı propaganda yapma suçu gerekçesiyle idam edilmiş.

    Nasıl Bir İdam Mahkumunun Son Günü 'nü okuyanların idam cezası ile ilgili düşüncelerinde büyük bir değişim oluşuyorsa, bu kitapta savaş, militarizm, milliyetçilik ile ilgili görüşlerinizi tekrar gözden geçirtecek size. Zaten kitap da, 1930 yılında çekilen Oscarlı filmi de, savaş karşıtı tüm listelere ön sıralardan giriyor.

    Remarque hikayeyi, kahramanı Paul'un ağzından anlatıyor. Oldukça sadece ve akıcı bir anlatım bu. Tarihih en acımasız savaşlarından biri olan ve siperlerde geçen Birinci Dünya Savaşına öğretmeninin de etkisiyle gönüllü olarak katılmış bir çocuk Paul. Çocuk diyorum ama cephede geçirdiği 1-2 yıl onu 19 yaşında hepimizden daha fazla olgunlaştırmış.

    Basit insanlar Paul'ün yanındaki arkadaşları, beraber geldikleri okul arkadaşları var, ayakkabıcısı (Kat, bölüğün en becerikli ismi ,bir nevi abisi) çiftçisi, çilingiri bir çok asker var halktan. Yalnız bu basit insanlar savaşı o gaza getirici, coşku dolu, beylik dizelerden çok daha iyi anlatıyorlar bizlere. Kitap boyunca anayurttaki bazı insanları da görüyoruz savaşı öven, kahramanlık hikayeleri anlatıp vatanları uğruna ölmenin ne kadar şerefli bir şey olduğundan bahseden her zamanki gibi. Başlarda Paul ve arkadaşlarının orduya katılmasına sebep olan bu söylemler, cephedeki yaşamdan sonra hiç bir şey ifade etmiyor onlara. İşte kitabın temalarından birisi de eski insanların ikiyüzlülüğü. Ailelerin , öğretmenlerin , büyüklerinin baskılarıyla, kafalarına doldurdukları romantik saçmalıklarla savaşa gönderilen gençler teker teker ölürken, geride kalan insanların Almanya'nın gücünün büyüklüğünü, savaşın haklılığını konuşması Paul'ü tiksindiriyor.

    Savaşın acımasızlığı başka bir tema, askerden dönen bir arkadaşınızın anılarını dinler gibi okuyorsunuz Paul'un anlattıklarını. Evet, arkadaşlık, dayanışma ya da başçavuşu dövmek gibi klasik anılar da var. Ama gerçek çatışmalar bunlar, her an birisi ölebiliyor yanı başında, havaya savrulan kollar bacaklar, zehirli gazdan boğulanlar, dört bir yandan gelen kurşun , top mermisi yağmurları.mayın, dost ateşi, günlerce süren açlık ya da birisini öldürürken gözlerin bakmanın verdiği vicdan azabı – gerçekten yaşanmış hepsi. Savaşın anlamsızlığını sorguluyor bu basit insanlar orada, ama savaşmaya da devam ediyorlar düşünmeden, düşünürlerse delirirler çünkü.

    Ve korku, ölmekten, belki de vahşice katledilmekten korkmak, kollarını, bacaklarını kaybetmekten korkmak, dostlarını kaybetmekten korkmak , ama en çok eğer savaşta ölmeden dönmeyi başarırsa hiç bir şeyi olmadığının, hiç bir yere ait olmadığının , kayıp bir nesil olmanın bilincinde olmanın verdiği korku. Her durumda kaybettiğinin farkında Paul, zaten kitabın başında bunu Remarque de belirtiyor şu sözlerle: “ Bu kitap; ne bir şikayettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.”

    Hayatta kalmak için her şeyi yapan askerleri görüyoruz bu kitapta, ama bunları eğitim alanlarında öğrenmiyorlar, savaşın içinde, organlarını, hayatlarını kaybederek ya da tesadüfen hayatta kalarak öğreniyorlar yaşayabilmenin inceliklerini. O muazzam, disiplini ile ön plana çıkmış Alman eğitim birimlerinde sadece düğme daha iyi nasıl parlatılır, nasıl güzel selam verilir, üstlere nasıl daha iyi yaltaklanır – bu gibi şeyler öğretiliyor. Cephede, siperlerde farelerle nasıl yemek mücadelesi vereceğini, yaylım ateşe karşı nerelerde siper alacağını ya da düşmana görünmemeyi nasıl başaracağını söylemiyorlar orada. Böyle olunca şekil disiplini had safhada olsa da, çocuklar teker teker düşüyor yapraklar gibi cephede. Buralarda 19.yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ordumuzu emanet ettiğimiz Alman generalleri düşünmedim değil işin doğrusu.


    Erich-Maria-Remarque kitapta her şeyi olanca çıplaklığıyla anlatsa da bazı yerlerde oldukça dramatik girdilerde bulunuyor. Zaten gerçeğin kendisi bir tokat gibi çarpmışken, bu bölümler gözlerden bir kaç damla yaş süzülmesine sebep oluyor genellikle. Ama yazar bunu duygu sömürüsü yaparak sağlamıyor. Belki de kitabı yazdığı dönemde tekrar türeyen savaş çığırtkanlarına bir cevap olarak yazıyor bunları. Her dönemde var olan savaş delilerine.

    Remarque 1929 yılında yazmış bu kitabı – 68 kuşağından 40 yıl önce- tüm zamanların en büyük savaş karşıtı eserlerinden biri. Bir çok ülkede yasaklanmış çeşitli zamanlarda, ülkemizde bile bir dönem (1980 darbesinde) galiba yasakmış.(Savaşa hayır diyen bir kitap neden yasaklanır ki?) Hala savaşlar olanca şiddetiyle sürüyor ama, artık sadece askerler değil siviller de ölüyor savaşlarda hem. Her zaman herkes için haklı bir sebep oluyor. Her zaman son çare savaş oluyor ama o savaş çıkıyor nedense. Acaba savaşların hiç bir zaman çözüm olmadığını, her zaman başka bir yol bulunabileceğini anlayabilecek mi insanoğlu bilmiyorum. Ama kitapta dediği gibi savaşı isteyen o 20-30 kişiyi farklı düşünmeye ikna edersek belki kimsenin kendi vatanını savunmasına gerek kalmaz.

    Not: Behçet Necatigil'in çevirisi de en az kitap kadar mükemmeldi. 1971'de basılmış kitabı bugünkü kadar akıcı bir şekilde okudum.
  • “Dostum! Kardeşim! İnsanı dostluğun gücü kadar kahramanlaştıran başka bir şey var mıdır? Yüreğimize aşktan, sevgiden daha fazla işleyen bir şey bulabilir misin? Ve hakikat kadar övgüye lâyık başka bir kavram var mıdır?”

    Roman 11. yy’da Selçuklu egemenliğindeki İran’da geçiyor. Yirmi yıllık öç alma ihtirası içinde olup Alamut kalesini alan ve kendini peygamber ilan eden İbni Hasan Sabbah’ın kan donduran hikayesi...Burda Şii-Sünni çatışmalarına, taht kavgalarına, dinin halka nasıl tesir ettiğine ve daha bir çoğuna tanık olacaksınız.Öyle bir hayal dünyasına sahip ki Allah’ın yarattığına savaş açıp kili kendi eline alıp yoğuruyor ve onun uğruna(İsmaili davası) ölüme meydan okuyan çamurdan robotlar yaratıyor.Bu liderin temel prensibi en büyük düsturu şudur:
    “Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah.”
    Bu lafı söyleyen bir peygamber olabilir mi? Böyle bir felsefeye sahip kişi nasıl Allah’tan bahsedebilir.
    Hasan Sabbah’ın en önemli disiplini de:
    “Öğrenmek, itaat etmek ve çalışmak.”

    Bu uğurda Sabbah hiç evlenmemiş ve hiç cinselliği tatmamış bir takım genci toplar çünkü planlarının bir zaaf yüzünden alt üst olmasını zinhar kabul edemez ve “öğretir, itaat ettirir, çalıştırır” Bu gençlerin gözlerini Cennet ve Cennetin nimetleriyle kör eder.Cennetin anahtarının yalnızca onda olduğunu tesir ettirir ve hint keneviri hapıyla da kötü emellerine alet eder bu genç fedaileri...

    Kitapta en yakın ve en kıymetli dostu olan Ömer Hayyamdan da bahsedilir ve şiir yollar arkadaşı Sabbah’a en sevdiğim mısra:
    “Geçerim şiirlerimle ağaç altına
    Sen ve bir şişe şarap,
    Bir somun ekmek yanına
    Huzur veren ezgisiyle
    Ah, bu ıssızlık cennettir bana.”


    Alamut; Kartal yuvası anlamına gelmektedir. Ve kitapta “karga kargaya saldırmaz” şeklinde sürekli vurgulanan bir söylem var.
    Bir zamanlar Deylem kralları tarafından inşa edilen bu Alamut kalesinin zapt edilemez olduğu söylenirdi.

    Kitabı okuyunca karmakarışık duygularla boğuştum.Hiç bitmesin istediğim en güzel tarihi romanlardan birisi oldu Alamut.
    Hasan Sabbah ve Adolf Hitler ikisi de gözümde aynı mertebede yaptıklarıyla, canilikleriyle Hitlerden pek bir farkı kalmadı. İki teşkilatta katı bir yapıya sahip.Halkın içine dehşet ve korku salıyorlar. “bu uğurda herşey mübah” bu düşünceye sahipler.Ama yazar kitabı Alamut’un gerçek öyküsü gibi değil de edebi bir eser olarak görüp roman tadında okumamızı istemiştir.

    Yazarımız Bartol çok özgüvenli ve cesur birisi olmalı zira nasıl yazacaktı kendi kültürünün, ırkının dışında başka bir ülkenin, hükümdarın yaşantısını ve hakimiyetini.Hem sorumluluk hem bilgi gerektir ki o da bu iş için 10 yıl araştırma yapmış ve 9 aylık bir süre içerisinde de yazmış. Şanssızlık o ki kitabın yayınlanması 2. Dünya savaşı başlama sürecine denk geliyor bu sebeple bazı ülkelerde yasaklanıyor kimi ülkelerde de tehdit olarak görülüyor.
  • İlgili makama ithafen; #35161075

    Biraz klişe bir giriş ile başlayayım; 21. yüzyılda dahi olsak, -ez azından bu coğrafyada-
    'sorunlar konuşulmaz çünkü sonuçlar belli'.


    İnsana doğuştan verilmiş hakların kullanılması açısından bir açıklama yapmak benim için her ne kadar saçma olsada, madem bizler buna maruz bırakıldık, o halde ben bu açıklamayı kendi idrak edememişlere ancak şu düzeyde yapabilirim; Ben doğduğumda sıfır yaşındaydım, sıfır yaşında bir bebek, sıfır yaşında bir Kürt bebek, sıfır yaşında bir birey-insan, diğer bir çok şey gibi, annemi, babamı, dinimi, etnik kökenimi, filan fiş mekan benden önce var olan hiçbir olgu benim irademle gerçekleşmedi. Geceler bana da karanlıktı, gündüz güneş benim de üzerime doğuyordu. Ben doğarken Kürtçe konuşulan bir yörede doğmuşum, dolayısıyla anadilim, konuşma dilim Kürtçe. Sen küçük yaştayken, ben de küçük yaştayken, bebeklerin tümü küçük yaşlardayken, tek derdi acıkan karnı olan canlılarken biz, ontolojik olarak hepimiz eşittik. Meskeni evren olan canlılar, doğacak ve ölecek olan canlılar, takım taklavat duygular ile yaşayacak olan canlılar; eğitim yaşına varana kadardı tüm bunlar tabi. Eşitliğin sağlanması için; yani anadili kişinin eğitim dili olursa ve Kürtlere karşı bir kaç algının değişmesi ile eşitliğin sağlanacağı taraftarıyım. Bu o kadar güç bir şey mi sahiden? Hindistan'ın 122 dilin konuşulduğu, 26 resmi ve eğitim dilinin olduğu bir ülke olduğunu bilenlerimiz vardır. Elbette yer yer sorunlar yaşanabilir, tıpkı şu an yaşandıği gibi. Bir kaç hezimeti, eşitliğe yeğ tutacaksak hoo hoo hiç yaşamayalım biz...Şimdi Kürtler de dahil -çünkü Kürt toplulukları arasında yaşamamış Kürt vatandaşlarımız da var- Kürt olmayan arkadaşlar bir sorsun kendisine; eğitim yaşına eriştiğinizde, ortalama 6-7 yaşlarındayken, ilkokul öğretmeniniz sizden farklı bir dil konuşuyor.
    Neler hissedersiniz, ve neler yaşarsınız?
    Bir şeyler eksik ve de yanlış mıdır?


    Bir ideoloji uğruna gerekirse canlar verip, canlar mı almalıyız? Üstelik tüm bunları yaparken vahşileşmeli ve bundan sonrakilere ibret olur diye korkunç bir şekilde mi yapmalıyız? Bir kaç politikacının ekmeğine yağ sürmek için kanlar akıtmalı, kalpler mi kırmalıyız? Bir kaç hastalıklı zihnin komplo teorilerine mi kanmalıyız? Kim bilir belki çoğu kez sofrasını seninle paylaşan, ya da senin paylaştığın insanlarken, farklı düşündüğünüz için düşman mı kesilmeli birbirine? Zulüm bizden bile olsa taraf mı olmalıyız? Hayatın tüm meşakkatliliğine karşın, ille de kendimizi ve beraberimizde başkalarını da mutsuz mu etmeliyiz? Zengine kucak ve sofrada yer açarken, yoksula ne hali varsa görsün mü demeliyiz?
    Yüzü, kaşı senin estetik anlayışına göre güzel değilken, aşağılamalı, hor mu görmeliyiz? Irkçılığın ve bağnazlığın; hakların kendi kültürleriyle bağlarının koparılması bir diğer halka ne katıyor merak etmiyor değilim... Bu hususta, Dom Freman'ın şu dizeleri tekrardan hafızamızda yer edinsin isterim;
    "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."


    Varlığımızın, şayet varlığımızdan söz açılabilirse böylesi bir durumda; yegane yolu insan olabilmekten geçer. Beşeri sınırları aşabilmekten geçer. Sitenin benim için taşıdığı anlam ise; kültür ve sanat açısından 'kendime bir şeyler katabilirim' niteliğinde olması ve bunun ötesine geçirmemem gerektiği kanaatindeyim, malum sanal ortam. Sevgi olmasa da muhatabımın bana ve değerlerime karşı saygıyı yitirmemesini istememin hakkını; ona ve değerlerine karşı saygımı bozmayaraktan ben almış olmalıyım diye düşünüyorum. Çözüm bekleyen bir hayatın sırrı ve kesin yargılara varamayacağımız bir bilinç girdabındayken, bu tür kıytırık nedenler olmamalıydı zihnimizi meşgul eden ve bize sorunlar yaratıp eksik yaşatan... Yeri geldiğinde göğüsler kabartılıp Voltaire'den 'Düşüncene katılmıyorum, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekliyorum'ları içselleştirmeden bir yere varılamaz. Kim güden insanlar var ki zaten onlar Sarte'ın deyimiyle, öyle bir dünya ister ki orada ötekinin yeri olmasın. Yeryüzü üzerindeki tek fert bile düşüncelerini belirtmekten korktuğu müddetçe bence buradaki hiç kimse tam anlamıyla özgür değildir. Üstelik gelişimini tamamlamış insanlarken; bazı kimselerle konuşurken, ne kadar eksik ve cahil olduğunu hisseden bir ben değilimdir herhalde?


    Okumuşluğun bizlere vermiş olduğu bir olgunluk olmalı. Onca filozof beyni bile karışıklıklar içerisindeyken farklılıklarla yaşabilmeyi öğrenmeliyiz. Zaten Faocault çok güzel demiş: Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir. Tabi Kürtçe konuşmanın yasak olduğu dönemler geride kaldı, Kürtçe müzik dinlemenin, ıslık çalmanın yasaklılığı da buna dahil-. Ha bunu bizlere bir lütuf olarak sunan bir kaç kişi çıkacaktır muhakkak, bence asıl onlar bize bir lütuf, sınanıyoruz resmen onlarla, nasıl olmamamız gerektiği doğrultusunda çok iyi örneklik teşkil ediyorlar. Hakkım-ız olan bir şeyi bize lütuf olarak sunan ve üstüne hiç ar bile etmeden, 'bak biz senin bir takım haklarını yemiştik, ama bundan sonra bir kaçını yemeyeceğiz, sende yetinmeyi bil' dercesine, sözgelimi bunun karşılığında susmak, diz kırıp halimize şükretmek, sizin bize borcunuz demelere geliyor... Bu ülkede hala bir Kürt alerjisi var, realetisini kabullenemeyenler bu sefer bir takım farklı yollara başvuruyor; nefret ediyor, küfür ediyor, yan bakıyor vs...
    Hani şimdi ben bunları yazarken bile, öyle bir tablo oluşuyor ki insanların zihinlerinde, sanırsın ben mutfakta çay içerken değil de, dağ başında yanı başımda silahımla yazıyorum...


    Bizlere gerekli olan, sloganlar ve yaftalamalar değil, sorgulama ve düşünceler olmalıdır. Düşünmenin yolu da soru sormaktan geçer.
  • “Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer’ demiş. Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum.”
    Seven | W. Somerset




    Bir üslup ve sadelik ki, en darlanılan zamanlarda, en yakın kulağa fısıldanan sözleri anımsatır. Bir iskemlede sessizce oturup, Hemingway’i dinlersin. Savaş buhranlarından sığınılan yaşama sevincini duyumsarsın. Arzuları için yalan söylemekten çekinmeyen, mutluluk veren her şeyi mübah kabul eden bir adam çıkar ortaya, özyaşamöyküsel olabileceği hissini çokça vererek… Elinde purosu, masada viskisi, denizin dalgalı sesi, yağmur altında ıslanan kedi, tren vagonlarının gürültüsü, geride bırakılan anılar, daha az gülüşler, daha çok savaş ve daha fazla aşk. ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.’ diyerek…


    1. Dünya Harbi’nin patladığı yıllarda orduya gönüllü olarak katılan Amerikalı bir teğmen olan Frederic Henry, savaştan yaralı olarak kurtulan askerleri hastanelere sevk etme görevini üstlenir. Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü anlar, akla gelen yaşama sevincini ve bütün iyi şeyleri -ütopik de olsa- hayal etme, arzulama anlarıdır. Silahların ve bombaların insanlardan daha fazla konuştuğu bir zamanda, eşikte kalan bir ruh halinin bir şeylere kaçma arzusundaki keskinlik, savaşın bıraktığı izlerle doğru orantılıdır. Zorluklar karşısında hayatın dar koridorlarından geçmekte olan birinin tutum ve ciddiyeti, sıradan bir yaşantının unsurlarıyla karşılaştırılamaz elbette. Açlık orucundan sonra damakta artan tat duygusu gibi bir şeydir bu. Kendi kırılmalarımızla beraber dünyanın da karanlığa karışmasını isteyerek çamuru onda ararız, kendimizi doğru çıkarırcasına. Haksız da sayılmayız, kötülüğü kendisinin dışına çıkarmayan hapsolmuş insanın durumu, tabiatın kesin kanunları gibidir. Ölümler çok uzaktadır onun için.


    ‘’İlk bilmen gereken şey savaşın filmlerdeki gibi olmadığıdır.’’


    İtalyan ordusunun Avusturya cephesinde çarpışması tüm hızıyla sürerken, Henry çatışmalarda ağır bir şekilde yaralanır ve tedavi için Milano’ya gider. İnsanları yok eden savaşı unutturacak bir kişiyi tanırken, aradığı yaşama sevincinin de farkındadır artık. İtalyanların takviyesiz kalmasıyla sonuçlanan geri çekilme savaşın kaderini tayin eder. Geri çekilen İtalyan askerleri ve Henry, acı ve sıkıntılarla karşı karşıya kalır... Savaş ve zorluklardan usanan askerlerin orduya ve rütbelere ettiği hakaretler; Udin’e geri çekilmeleri ve Henry’nin karşılaştığı manzaralar, ona silahları veda kararını almaya iter. Rütbeye ve orduya hakaret edenler tespit edilerek mahkeme edildikten sonra idam cezasına çarptırılır. Sorgu sırası kendisine gelen Henry, buradan kaçarak kurtulur. Yeni yüzler, yeni şehirler, yeni hayatlar kaçışların önüne çıkardığı zorluklardır....


    Yoksunluklar yenileri gereksinmez mi? Korna sesiyle beraber yediğin küfür mesela, sabır patlaması yaşayan birinin kronik rahatsızlığı sana nasıl iyi bir hava verirdi ki. Bir kadının kahkaha sesinden rahatsız olanların yaydığı olumsuz havayla bile kan akışı alevlenebilir insanın. Ruh, duygu ve algı nizamsızlığının her tarafa aksedildiğini hissettikçe anormal olmanın normal olduğuna karar veriyorsun. En küçük meselelerin kavga diline dönüşmesi, “senden daha çok biliyorum” durumları karşısında daha çok sessizliğe, daha fazla uzaklığa sığınırken buluyor insan kendini... Işık hızında yayılan ve her yeri kuşatan bu negatif hava, Somerset'in katılmadığı ilk cümle gibi, "Dünya güzel bir yer..."


    Savaş meydanındaki bir askerin, savaş muhabiri gözüyle yaşadıklarını olanca sade ve biçimsizliğiyle aktardığı bir kahraman Henry…


    HAT’ın, "Kaaaar, neden yağaar? Kaaar." Motifi, Hemingway’in geceleri purosunu eline aldığında başlayan yağmurlarıdır. Hayatın içindeki en sıradan olayların doğal ve abartısız anlatısı, Hemingway’i özel bir yere konumlandırmayı gerektiriyor. Olayların aktarımındaki üslup, bir muhabirin aktarımıyla benzer nitelikte. Romancı kimliğinin yanında gazeteci kimliğinin de konuştuğunu net olarak görebiliriz bu romanda. En sıradan olayları kördüğüm gibi, cümlelerin elementlerinden geçirip sunan yazarların aksine EH’in doğru orantısını daha makul buluyorum. Bazı eserlerin anlaşılır olmayışından kaynaklı yüceltilişi, o eserin başka bir zekaya hitap ettiği kanısına varılması, algı sınırlarının pek zorlanmayışından öte geldiğini düşünüyorum. Hayatın küçük meselelerine büyük dokunuşlar yapan Hemingway daha çok tanınmalı...
    Anlatacak bir hikayesi olsun insanın, yeter ki.


    O, daha ilerilere, henüz hiç gitmediği yerlere gitmek istiyor, artık nicedir emin adımlarla bastığı zeminini değiştirmek, emin olmadığı yerlere kaçmak, kurtuluşu daha önce hiçbir şeye bağlı olmadığı yerlerde aramak istiyor; başka şeyleri bağlayabilsin, bir araya getirmek için zorlayabilsin, başka şeyler sezebilsin diye.
    E. C.
  • Uğruna hayatını harcadığın şeyin aslında boş olduğunu anlamaktan daha acı ne olabilir ki?
  • canına canımı
    uğruna kendimi
    Rabbime ruhumu
    teslim etmedim daha;
    sen beni senden
    vazgeçmiş sanırsın bugün.

    Abdulselam GÖZÜTOK