• Çoğu zaman kızgın oluyordun bana, biliyorum. Hem de çok kızıyordun. Öyle öfkeleniyordun ki o anda oluşan enerjiden bir ülke bile aydınlanırdı kesin. Benim ne kadar cahil bir insan olduğumu, dünyanın en geri kafalı insanı olduğumu düşünüyordun kesin böyle anlarında. Belki küfürler bile ediyordun bana içinden. Beni beğenmiyor ve benden utanıyordun. Söylediklerimin hepsi senin için değersiz birer kelimeler yığınıydı. Tut saplarından at çöpe!
    Sen eve geç geldiğinde sana bir şey olmuş olacağından korktuğum için kızıyordum hep. Ne yapayım işte, ben de böyle görmüştüm babamdan. Her duygumu, korkumu bile bağırarak, kızarak belki döverek dışa vuruyordum. Ama seni hep seviyordum. Hep sevdim. Belki sana bunu hiç söylemedim ama belli etmek için çok çaba saf ettim. Oğlum, şu; “seni seviyorum” cümlesinde öyle bir kılçık var ki, söylerken sürekli diline batıyor insanın. Bir türlü diyemiyorsun. Dil ile dile getiremediğini beden ile anlatmaya çalışıyorsun. Mesela benden bazen para istemezdin ama cebinde paran olurdu bilirdim, ona rağmen çıkarır biraz daha para verirdim sana. Verirdim, çünkü diğer çocukların yanında mahcup ol istemezdim. Sen bir şeylerden geri kalacaksın diye ödüm kopardı. Başına bir şey gelecek diye yüreğim ağzıma gelirdi, geri yutardım her seferinde onu. Mesela bazı geceleri arkadaşından kalmak isterdin ben izin vermezdim sana. Sen bana en çok bu zamanlarda kızardın. Odana kapanır günlerce yüzüme bakmazdın. Ama vallahi oğlum hep korkudandı. Sana bir şey olur korkusundan.
    Genelde eve gece geç saatlerde gelirdim. Bir keresinden duymuştum seni annenle konuşurken; “Babam niye eve hep geç geliyor? Evi otel gibi kullanıyor. Sabah kalkıyor kahvaltı yapıp çıkıyor, gece de gelip yatıyor sadece.” O an çok sinirlenmiştim sana böyle düşündüğün için. Halbuki ben çift işte çalışıyordum sen okulunu daha iyi şartlarda oku diye. Annene ben tembih etmiştim sana bit şey söylememesi için, üzülme diye.
    Şimdi dün geceden beri hastanedeki yatağımın kenarında oturmuş uykusuz gözlerle bana bakıyorsun. Bense bitki olmuşum, boş boş duvara bakıyorum. Sana öyle çok şey söyleyemedim ki, affet beni. Seni çok kırmışta olabilirim, helal et hakkını. Ben ne yaptıysam senin için yaptım. Belki geç vardın bunun farkına veya hiç varmadın. Sadece bana acıdığın için bekliyorsun başımda. Sen şimdi büyüdün saygı değer bir avukat oldun, bense bitki… Hep gülesim geliyor bu halime. Babam bana hep derdi ki; “Ot geldin, ot gideceksin…”
    Doktor içeri geliyor. Fişimi çekmek için. Siz bir kağıt imzalıyorsunuz, ağlıyorsunuz, doktor fişe gidiyor. Ulan bak yine gülesim geldi. Öleceğim birazdan. Şarjı dolmadan şarjdan çıkarılan bir telefon gibi bitecek işim. Bir beynim, kanadı olana bak. Doktor fişi çekiyor, gözlerim buğulanıyor. Gülesim geliyor… Ot geldim, ot gidiyorum. Babam ne kadar haklıymış. Babalar hep haklı gidiyor...
  • Ben, İsmail ve Rüstem
    Yılbaşını kutluyoruz bu gece
    Ve üçümüz üç kadehten
    İstanbulu yudumluyoruz
    İstanbul zehir zemberek
    İstanbul buruk,İstanbul acı
    Susuz içilmiyor İstanbul
    Mezesiz gitmiyor
    Suyumuz halis taşdelen
    Mezemiz sakız leblebisi
    Sonra kahır,hüzün ve elem
    Şerefe İsmail Şerefe Rüstem

    Rüstemin aklında bir kız
    Ondokuzunda civelek
    Hey gidi baba Rüstem
    Hey gidi kahpe felek
    Kızın adı müjgan
    Kolej mezunu
    Saçları sarı mı sarı
    Gözleri yeşil mi yeşil
    Rüstem'miş, şiirmiş, aşkmış
    Kızın umurunda değil
    Kızın babası tüccar
    Yani kızın herşeyi var
    Rüstem'se fukaramı fukara
    Beç on kitap bütün varlığı
    Bir kendi bir anacığı
    Kasımpaşa'da otururlar
    İki odalı bir evde babadan kalma
    Hadi Rüstem hadi kararıp durma
    Çek bir fırt daha
    İçkiler benden bu gece mezeler dahil
    Şerefe Rüstem şerefe İsmail

    İsmaili tanır tekmil adem babalar
    Fukara İsmail, garip İsmail
    Onun da başka derdi var
    Geçen ay işinden çıkardılar İsmaili
    İçmesinde ne yapsın
    Olacak şey değil
    Karısı meryem, oğlu erol, kızı serpil
    Üçkişi onun elie bakar
    Erol bu yıl ilkokulu bitirecek
    Serpil enstitüde
    Dayan İsmail dayan

    İsmail işsiz, İsmail parasız
    ismail'in hali duman
    Bereket meryem bacı dikiş dikiyor
    İsamle erola serpile bakıyor
    İsmail kıca ismail
    Hadi çek bir fırt daha
    Şerefe şerefe

    Ama hangi şerefe orası belli değil
    Bütün şerefler kepaze şimdi
    Bütün insanlar rezil
    Biz o rezillerden üç kişi
    Hışım gibi çöktük bu gece
    Arabın meyhanesine
    Ben, Rüstem ve ismail
    İstanbulu yudumluyoruz kadehlerden
    İstanbulun tuzu kuru bizimki yaş
    Yine hancı söylüyor biri plakta
    "Şu bizim hesabı gör yavaş yavaş"

    Ya biz nerede yıllanıyoruz
    Ulan İstanbul
    Asılmıştan beter ettin bizi
    Ulan biz böyle olacak adammıydık
    Yıktın, yıprattın eskittin bizi
    Ben, İsmail ve Rüstem
    Hani o bir zaman seni seven kişiler
    Şimdi sevmiyoruz artık
    Bırak yakamızı
    Yeter İstanbul yeter
    Rüstem sevdiğini alsın
    İsmail bir iş bulsun
    Bırakta herkesin dünyası
    Daha güzel olsun

    Ulan İstanbul
    Ulan İstanbul
    Gözünü sevdiğim istanbul
    Sokaklarında gezdiğim
    Şiirini yazdığım
    Her gecesinde
    Canımdan bezdiğim İstanbul
    Güzel İstanbul
    Kahpe İstanbul
    Canım İstanbul
  • 230 syf.
    ·8/10
    Elimi sallasam ellisi
    Başımı sallasam tellisi
    Erkekler…
    Oooof içim sıkılıyor (:

    Diyorsan doğru adres (:

    Erkeğin adam olduğu, kadının dişiliğine değer vererek kadın olduğu güven dolu ilişkiler nerde kaldı dersin?

    T.Ö-T.S diyorum ben :) Yani teknolojiden önce, teknolojiden sonra…Her şey bu kadar elimizin altındayken neyin değeri kaldı ki dediğini duyar gibiyim.Değer içimizde.Bunları yazıyorum sen okuyorsun eyvallah ta, uygulama kısmı ne alemde acaba ? Tabiki yapmıyorsun:)))
    Ama ben seni anne babanın çocukluğunda yaptığı gibi azarlamayacağım. Neden biliyor musun ? Çünkü her hatanda ben seni azarlarsam hem bedeninin hem de ruhunun sınırlarının nerede başlaması, nerede bitmesi gerektiğini öğrenemeyeceksin.Umutsuzca benim onayımı almak, sevilmek için herşeyi yapmaya hazır olacaksın.
    Anne babalar çocuklarını azarlarken büyüdükleri zaman duygusal yaşantılarında ne kadar bocalayacaklarını hiç düşünmezler.Evet yine kalıplar..kalıplar…Ezbere yaşantılar…
    Anne babam beni onaylasın diye kaç yılım heba oldu bilmiyorum.Özellikle seçtiğim erkekler…CV ile işe alır gibi :))
    Mükemmelliyetçi manyak bir aile de büyümenin arızaları :))
    5-6 yaşlarında bir yetişkin kadar iyi çatal bıçak kullanabiliyordum. Nedir klasik çatal sol el,bıçak sağ el…
    Tane tane kes kızım ağzını sil kızım. :))
    Adab-ı Muaşeret kitabımız falan vardı. Sor neden ? Asker baba :)) Arızalı hayat … Babanın babasıda asker 2 kat arıza hayat :))) Neyse çok uzatmayım…Ha şimdi mi ? Şapidik Şupidik yiyorum inadıma annemler deli oluyor :)))))
    Hayır demeyi öğrenmelisin. Bunu çevrene kabullendirmen biraz zaman alacak ama vazgeçme.Senin kendinden başka kimsenin onayına ihtiyacın yok.Sen çok değerlisin,unutma.
    Çizdiğin sınırları ihlal edenler olacak,kibarca uyar vazgeçme kendine inancını sakın kaybetme.Eğer sınır koydukların giderse bırak gitsinler.Korkma! Onlar ne can dostundur,ne de sevgili,eş vs.olur.Yol ver gitsin (: At ki yerine yenisi gelsin dimi :))
    Zaten gidenler muhtemelen sana enerji vampirliğinden başka bişey yapmamıştır.Nedir enerji vampirliği dersen ?
    Birisiyle kavga ettiğinde kendini çok yorgun hissedersin, heleki karşındaki haksızsa…Sen ona cevap verdikçe o senin enerjini çalar kendi negatifliğini pozitife çevirir senden deşarj olur.Kendi negatifini de sana yükler. Böyle durumlarda içinde sana söylediklerini kabullenme.Kesinlikle onun kendi görüşleri olduğuna ikna ol. Birisi seni eleştirdiğinde de bunu yap.Yapmayı öğrendikçe iyi olduğuna şaşıracaksın.Karşındaki de kudurduğuyla kalacak :))) Ben çok eğleniyorum inan :))
    Sana bir sır daha vereyim. “Aşık olmayı sevmekle” - “aşık olmayı” iyi ayırt et. Ne diyon jessy deme :))
    Şimdi biz kadınlar duygusal varlıklarız.Erkek gibi höt höt bir tip değiliz.Hatırla biz İlahi Olan-a bağlıyız.Özell prettyyy womanızzzz kızımmmm :)
    Sevilme beğenilme açlığı ki bunun sebebi yine anne baba…
    İki süslü kelimeye tav oluruz.Ben olmuyorum artık çok şükür :)
    Erkek bunu keşfettiğinden beri kadınların vay haline…
    Biraz kafanızı kullanın ya…Her şey adım adım…Matruşka bebek misali ;))
    Ulan şimdi sayfadan talip çıksa düşüremem de haaa :))))))
    Bütün sırlarımı açıklıyorum tüh! Evde kaldım yineee :)
    Hahahahaha :) ay deli ben :)) şaka şaka :)
    Ne diyorduk ha süslü kelimeden çok eyleme bakın tatlışlar…
    Öyle yok ben bağlanamıyorum,bir gün evlenmeye karar verirsem kesinlikle senle evlenirim, özellikle +18 olacak biraz ama :)) sadece sarılıp uyuyacağız bişey yapmayacağız,evliyim ama karımla sorunlarım var keşke seni daha önce tanısaydım bıdı bıdı, heleki uzak mesafe ilişkileri gelirim ama sende kalırım bana yemek yaparmısın bıdı bıdı ile önceden ayar çekmeye çalışanlara vsvs çok örnek veririm sayfa yetmez :))) yol ver gitsin ya zaman kaybı:))

    *Bu şarkıyı armağan edin kendilerine (:
    https://www.youtube.com/watch?v=t-a6ARuBAhg

    Adam dediğin bunlarla uğraşmaz. Zaten bunlarla uğraşan adam yetersiz,kendini sevmeyen bu tarz ilişkilerle beslenen adamdır.Tamamen bedenseldir yani. Ha erkek bedensel kadın değil mi ? Şimdi asıl bomba geliyor.Bedensel enerjide sıkışmış kalmış bir kadınsan bu tip erkekleri çekersin hayatına.Erkeklere bok attık ta sorun bizden de kaynaklı :)
    İdeal olan bedensel ve ruhsal dengeyi yakalayabilmek.
    İçine dön ve korkularını dönüştür. Dişi enerjini yeniden yakala.İlahi sevgiye yaklaş.Piramitte en tepeye yükselmeye çalış.Şuan en alttasın.Bunlar kitapta hep anlatılmış.
    Seda “Haz” kitabındaki gibi yine danışanlarından örneklerle açıklamış herşeyi.Bir çok şey okuduğum kitaplarla da aynı.Seda daha basit dille anlatmış toplumun bunu sevdiğini o da kavramış çünkü :))
    Ben bu iki kitabı da bi arkadaşımın dalga geçmesi üzerine okudum kendi getirdi yani :) iyiki de okumuşum :))
    Ona da teşekkür ediyorum :)
    Sevgiler
    Jessy
  • 230 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    "Vay gardaşım, vay Fırat'ım demek sen de..." Her şeyi anlatmıyor mu? Şu cümle yürekleri titretmiyor mu? "Demek sen de..." ne demek ha? Artık bitti, artık acılar yok, yürekler Ülkücü Şehit oduyla yanmayacak... Nasıl da inanıldı buna, nasıl da güvenildi?
    Analar-babalar gözlerinde hiç büyümeyen evlatlarını güvenle yolluyordu Ülkü Ocaklarına, o kutlu dergaha... Bilebilirler miydi ki o yiğit Fırat'larının kahbe pusuda şehit edileceğini? Vallaha bir şey söyleyeyim mi, başımızda Türk ve Türkiye düşmanı, hatta haddimi aşıyorum(!) İslam düşmanı bir iktidar olduğu müddetçe bu aileler evlatlarını camiye bile gönderemeyecek duruma gelecekler. Bu kadar aymaz, sorumsuz, haince hareket eden iktidar yüzünden. Teröristle pazarlık yapan bir iktidarın soruyorum size: Bu ülkenin menfaatine ne beklenebilir? Hiçbir şey beklenemez. Milli vicdan emretmiyor mu "Teröristle müzakere olmaz mücadele olur." diye. Bu kadar safmıydınız? Ya da siz başkasına mıydınız? Ulan sahi siz kimin adamıydınız? Bu zihniyet Türk zihniyeti değil, İslâmi tutum hiç değil. Ee... Geriye ne kaldı? Amerika mı İsrail mi? Gerçi farkeder mi, sonuçta ikisi de Türklük yağısı birer cani! Ancak bunların yapacabileceği ne kadar haince davranış varsa hepsini bu iktidar çoktan yaptı. Hiç fire vermeden. Arada ezilen Türk oldu, Müslüman oldu. İstenen de buydu zaten. Müslüman Türkü acundan silmek. En büyük yağıları, en büyük korkuları olan Müslüman Türkü...
    Fırat Yılmaz Çakıroğlu ihmaller sonucu şehit edildi. Hadi çözüm adı verilen haince sürecin getirdiği güçle pkklılar üniversitede azdı, eylemler yaptı, kendilerince anmalar, pkk ve apo bayrakları astı, hatta okulun içine çadır bile açtı, onu da geçtim Rektöre kadar çıkıldı, durum anlatıldı. Rektör koltuğun sıcaklığından bir şey yapamadı, Polislere müdahale izni verilmedi. E peki kardeşim şehidimuz yaralanıp ambulans aranınca tam 45 dakika sonra gelmek şerefsizliğin gangi seviyesidir? Ben bunca geçmerden sonra burada takıldım. Allah kahretsin ben burayı anlayamadım. Ya polise o anda yaralı halde bulunan Fırat'ı polis arabasına bindirilip bir an önce hastaneye ulaştırma fikri üzerine polisin bu sorumluluğu alamayacağını söylemesi. Bu hangi seviye satılmışlık? Sorarım o polise: Sen o tükürdüğüm vicdanını kaça sattın? Yatacak yeriniz yok sizin.
    Ben her şeyi geçtim, pkklıların organize şekilde, bilinçli olarak bu tuzağı kurduklarını biliyorum. O bıçak darbelerinin profesyonelce vurulduğundan zaten haberimiz var. Bizim derdimiz buna meydan verilmesinde, onca ikaza rağmen ehemmiyet verilmemesinde. Yoksa bu vatana nice Fırat'lar, Ömer Halis Demir'ler helal olsun. Bizler de hazırız buna, hem de milyonlarla, milyon kez. Ama kardeşim bu yanlış kararlar yüzünden, ihmal yüzünden, sorumsuzluk yüzünden olmasın. Türk yağısı gibi kararlar alan iktidarların aymazlıkları sonucu olmasın o kadar. Yoksa biz Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşı'nda seve seve canını vermiş bir milletin asil torunlarıyız.
    Ne diyelim ki artık? Zaten bir gün daha, uğrunda canını vermiş şehidimizin Davasına onun kadar layık olamamanın utancını yaşıyoruz. O çaresizlikle perişan oluyoruz. Bir de nadir sayıda olan Davasının erleri birer birer yitip gidiyor. Hem de kim ne derse desin: Koca bir hiç uğruna! Allah şehidimize rahmetiyle muamele etsin. Makamını Cennet eylesin. Ailesine, sevenlerine sabır versin. Bunlar son artık son bulsun. Türk Milleti kendi içinde milli-manevi birliğini artık sağlasın ve dünyaya açılsın. Bütün dünyaya Müslüman Türkün gözüyle bakabilsin. Amin! "Burak BAĞRIAÇIK"
    *
    *
    *
    Ardından çaresizce dinlenebilecek türküler, ağıtlar. Tıpkı kadim Türk geleneğinde Uçmağa varan er kişilerin ardından yakılanlar gibi.
    1- https://m.youtube.com/watch?v=MYC7EVmaxsU5
    2- https://m.youtube.com/watch?v=9eXcMJZ2VwA
    3- https://m.youtube.com/watch?v=egSFeuhY9E48
  • 160 syf.
    ·3 günde·10/10
    Recep Kayalı, genç bir öykücü, 27 yaşında, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, babası matbaa işçisi. Bazı öykülerinde bu özelliklerin izlerini kolayca görüyoruz. Bugünkü yazımızın asıl konusu olan ve Bilge Kültür Sanat Yayıncılık etiketiyle arz-ı endam eden ‘Taşın Dediği’ Kayalı’nın ilk öykü kitabı. Kitabı çıkmadan önce de öyküleri önemli dergilerde yayınlanan, fanzin çıkaran, edebiyatla hemhal olan bir isimle karşı karşıyayız.
    ‘ Taşın Dediği’ndeki öyküler ‘ Kurt Dişinden Kurulan Hikayeler’ ve ‘ Solucan Koşusu’ başlıkları altında iki bölümde toplanmış. Neden ‘hikaye’ adlandırmasına gidildiğini anlatıcıdan, anlatım şeklinden kaynaklandığını tahmin etmişsinizdir. İlk bölümde dokuz, ikinci bölümde sekiz, toplamda 17 öykü yer alıyor kitapta. İki bölüme ayrılan öyküler, farklı tarzlarda kaleme alınmış. İlk bölümde, efsanelerden, mitlerden bolca yararlanılan, başta büyülü gerçekçilik olmak üzere modern kurgu tekniklerinin başarıyla kullanıldığı hikayeler dikkat çekerken, ikinci bölümde mizahi ögelerin ve ironinin daha ağır bastığı, kenti, modern yaşamı ele alan öyküler karşılıyor bizi. İlk bölümdeki hikayelerde mitlerin devrede oluşu günümüz bazı öykücülerinde olduğu gibi başlı başına fütüristik ,ayakları yere basmayan bir tarzda değil, günlük yaşamın başarıyla harmanlanmasıyla oluşturulduğunu ekleyelim bu arada. Bu tutum; günümüz öykü kitaplarında görülen aynı üslup ve tarzdaki tek tip öykü atmosferinden farklı olmasıyla farklılık yaratıyor, ki bu gerçekten takdire şayan bir yol. Rahatlıkla iki kitaba ayrılabilecek öykülerin, tek kitapta okuyucuya sunulması okuyucu için adeta tek taşta iki kuş vurmaya benzer şekilde ayrı bir renklilik, kazanç oluyor.
    Recep Kayalı konu bulmakta da sıkıntı çekmeyen, en basit ya da bilinen konuların dahi başarılı bir kurgu ve tasvir birlikteliğiyle öyküye çevrilebileceğini ispatlayan bir yazar olduğunu ortaya koyuyor ‘Taşın Dediği’ ile. Başlıktan başlayarak daha ilk cümlesiyle okuyucuyu merakta bırakan, sarıp sarmalayan; etkili tasvir, söz sanatları ve kurgu teknikleriyle tesirini an be an okuyucuya hissettiren öykülerde hüzün, düş kırıklıkları, baba, şifacılar, aşk gibi geniş bir konu yelpazesi bekliyor okuyucuyu.
    ‘Kurt Dişinden Kurulan Hikayeler’ başlığı altında toplanan hikayelerin ilki olan ‘ Ulu-ma’da, doğunun ücra kasabalarından birine atanan bir öğretmenin yaşadıkları ve duyguları konu ediliyor. Uğraşılacak pek bir şey sunmayan, karla yolları kapanınca dış çevreyle irtibatı kesilen, asık suratlı ve soğuk insanlardan müteşekkil kasaba ve kasabada geçen günler; ‘ Zaman söylentisi ile bütün köylüyü korkutmaya yetecek bir kurt sürüsü ağırlığında yürüyor içimde.’ (…)‘ Kar ölülerinin üst üste yığılarak bizleri bu küçücük kasabaya hapsetmeye yakın sert ve asık suratlar müzesi içine kurulmuş bir kasaba. İnsanlar kar gibi sessiz. Öfkeleri hep canlı ama. Böcekler gibi kımıl kımıl bir nefret var hepsinin gözlerinde. İmkan olsa her birinin gözbebekleri, hamam böcekleri gibi mutfağınızdan, banyonuzdan, salonunuzun köşelerinden çıkıp üzerinize yürür.’ gibi etkileyici tasvirlerle anlatılır.
    Hemen hemen tüm öykülerde yerini alan bu tasvirlerden neden bolca alıntı yaptığıma gelince. Önemli bir öykü dergisinin Temmuz-Ağustos 2019 tarihli son sayısında ‘ Taşın Dediği’ ile ilgili kısa tanıtım yazısı yayınlandı. Buradan bir cümle aktarmak istiyorum müsaadenizle; ‘Akışın yavaş olduğu öykülerdeki uzun betimlemeler okuyucunun heyecanını azaltarak öykü başlıklarındaki yalınlığın iddiasını gölgeliyor.’ Tam tersine heyecanın kesilmediği, merakımızı diri tutan öykülerde vücut bulan betimlemelerdeki şiirsel dil ve manifestovari nitelemeler okuyucuyu adeta can evinden vuruyor, öyküyle daha bir bütünleşilmesini sağlıyor. Kitabı alıp okuyanlar bu durumu bizatihi yaşayacaklardır.
    Hikayelerde toplumsal mesajlar da ihmal edilmiyor. Örneğin, yine ilk hikaye olan ‘Ulu-ma’da, yaşadığı kasabanın kurtuluş günü ile alakalı bir program görevi verilen öğretmenin ‘en büyük başarımız işgalden kurtulmuş olmak’ gibi iç konuşmalarla düşüncelerini dile getiriyor.
    İlk bölümün İkinci hikayesi ‘Çift Badeli Aşık’; halk aşıklarını ve Anadolu insanının kültüre ve kültür adamlarına ne derece büyük önem verdiğini şiirlerle destekleyerek anlatan bir hikaye. Babası ve dedesi de tanınmış bir aşık olan kahramanın, önce gözden düşmesi, sonra tekrar ummadığı bir iltifata mazhar olması, her şey yolunda giderken finaldeki şaşırtıcı olayla ummadığı bir yara alması anlatılır.
    Kitaba da ismini veren ‘ Taşın Dediği’ adlı hikaye diğer pek çok hikaye gibi tesirli bir giriş cümlesiyle başlıyor; ‘ Tüm gece inledi babam. Taşa dönüyordu çünkü.’ Hikayede gerçekten de taşa dönüşen bir baba anlatılmaktadır. Taşa dönüşme mitinden yararlanılan ‘Taşın Dediği’nde, asker olan babanın annesine duyduğu aşkı, ‘ vatanı koruması gereken adam kendini aşktan koruyamıyor tabii’ gibi tesirli tasvirlerle anlattığı detaylarla zenginlik kazanıyor. Başlığın çağrışımlarına kafa yorduğumuz zaman başlık seçiminin de isabetli oluşuna şahitlik ederiz, şöyle ki; taş serttir, dış etkenlerden pek etkilenmez, bir haliyle de umursamaz, soğukkanlıdır. Bu vasıflarıyla dik, keskin bir hüviyet kazanır. Hikayede anlatılan baba da böyle bir babadır.
    ‘Karım başkasına aşık oldu’ cümlesiyle başlayan ‘ Fesleğenler ve Karantina’ tüm çağların ebedi konusu sadakat, aile, sevgi gibi konuları psikoloji bilimi desteğinde ele alıyor.
    Recep Kayalı’nın bir başka özelliği hikayelerinde boşluk bırakmaması. Bazı öykücülerin yaptığı gibi finali muallakta bırakmıyor, vakaların gelişimini aşama aşama öykülerin sonuna ekliyor.
    İkinci bölümdeki öyküler, bölümün başlığı gibi aheste bir şekilde ilerleyen, sohbet havasında, olaydan çok duygu ve düşüncelerin ön planda olduğu metinler. Evladını kaybeden babalar, hemcinslerine ilgi duyan erkekler, işsiz bir gencin iş bulup çalışma çatışmaları, spor gibi hayata dair konular bu öykülerde toplanıyor, yazarın hayatıyla bağlantılar, mizah da önemli bir yer tutuyor. Yine kitaptan, ‘Gül Masalı’ adlı öyküden bir örnek verelim; ‘ Başım ağrıdı yemin ediyorum. (…) Böğüren adamlar duyuyorum. Böğürmek. Yüksek sesle kahkaha atan, kendi aralarında küfürleşerek konuşan iri kıyım abiler yapıyor bunu. Mevki bildiriyorum. Evimin arkasındaki oto yıkamacıdan geliyor sesler. Normalde pencereye çıkıp ‘ N’oluyor lan orada! İnsan uyuyor burada kardeşim ayıptır. Getirtmeyin beni oraya!’ falan derdim ama şimdi adamlar iri yarı. Hani pencereyi açıp bunları söylesem karşılığında adamlar bana ‘Gel ulan,’ dese ne yapacağımı bilmiyorum. Aslında merdaneyi kapsam aşağıya insem girerim aralarına. Sırtımı da duvara rastlarım. Allah ne verdiyse saldırırım. Nasıl ama? Güzel plan değil mi? Tamam plan güzel de beni duvardan çekerlerse kötü. Dört beş tane hayvan gibi adam. Bir de merdaneyi kaptırırsak kolu bacağı verirler elime. O yüzden şimdilik en fazla içimden küfredebiliyorum. Yanlış anlamayın. Korkmuyorum. Konu korkmak falan değil de hani tatsızlık çıkmasın. Ayrıca da bir daha baktım da gayet sevimli adamlara benziyor.’
    Mizahın yer almasına örnek babından verdiğimiz parçada dikkat çeken bir unsur da öykülerde ses motifine özel önem verildiği. Anlatıcı, bazı hikayelerde sesten, gürültüden ziyadesiyle etkilenir ve bu durumu ince ince eleştirir.
    ‘Taşın Dediği’, her okumada farklı keşiflere yelken açan, farklı tarzları bünyesinde barındıran, Recep Seyhan’ın, ‘ küçük adamların büyük hikayelerini anlatıyor’ ve Mehmet Fırat Pürselim’in ‘ Gabriel Garcia Marguez günümüzde Ümraniye’de yaşayan genç bir yazar olsaydı muhtemelen Taşın Dediği’ni yazardı’ dediği nitelikli bir ilk kitap olmuş. Recep Kayalı’nın yeni öykülerini heyecanla beklemek kalıyor bizlere…
  • 202 syf.
    ·Beğendi·10/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Bir "İŞSİZ" inceleme ile tekrar karşınızdayım sevgili GOBELLER ..
    ( Yokolun!! ÇORUM ÜBER ALLES!!! =)) ) Kitabı okuyalı bir kaç gün oldu .. Normalde beni böylesine etkileyen eserlere pek sektirmeden inceleme yaparım ama roman bir devri anlattığı için , daha doğrusu bir dönem romanı olduğu için ,emin olmak adına bir kaç geri besleme yapıp dönemin tarihi olaylarını gözden geçirdikten sonra inceleme yazayım istedim .. Kitabı Oda Yayınlarından okudum (şiddetle öneririm) , alıntı yaparken ise Kaynak Yayınlarından yaptım alıntılarımı .. Romanda olaylara "FRANSIZ" kalmamanız açısından düşülen dip notlar sayesinde bambaşka bir yaşam formuna dönüşeyazdım ..Tarih sevdiğim bir alandır ama bir kaç yerde ben de "bu ne artık" kıvamına evrildim.. Birkaç incelemede de dipnot yakınmasına şahit oldum ..O yüzden, bu incelemeyi , romanı okuyacak insanlara kolaylık olsun diyerekten kaleme alıyorum .. Mecbur uzun olacak .. Elim mahkum .. Zira Fransız Devrimi bu .. Sahanı ısıt , yağ koy , yumurta kır muhabbeti değil ...

    Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki bu eşitlik ve özgürlük ilkeleri esasen Fransa ile değil Amerika ile 1770 lerde sahneye çıktı.. Rüzgarı Fransa' yı daha sonra dünyayı vurdu .. Yalnız Avrupa kıtasında Fransa' nın rolünü de küçümsememek lazım .. Fransa dönem itibari ile Avrupa' nın EN GÜÇLÜ , EN ZENGİN ülkesi idi .. Kültürel önderiydi ..Misal Avusturya ve Rusya büyükelçilerinin birbirlerini savaşla tehdit ederken kullandıkları dil DAHİ fransızcaydı .. 1789 ' da Fransa kralı 16. Louis idi.. Yiyip içip (ulan ne panna cottta yemiştir bu adam!!) , ava çıkmadığı günlerin haricinde kitlelerle uğraşmaktan büyük haz duyan bu domdom emmimiz , kraliçesi Marie Antoinette ve hazır kart reklamlarının gözbebeği Cin Ali ' den kelli küçük oğluyla Versailles' da , bir ucundan diğerine uzunluğu 500 metreyi aşan sarayında 4000 bin hizmetçi ve 1000 kadar saray mensubuyla gününü gün etmekteydi .. Pek tabii şatafat parasız olmaz .. Borç alıyordu Fransa .. Ve borç içinde faizlere boğularak yüzüyordu .. Hal böyle olunca imdat çekici diyerekten vergilere yönelindi..Vergiden muaf olan ve o sıralar "YE KÜRKÜM YE" turnesi ile Fransa' yı turlayan soylulardan, din adamları ve hükümet görevlilerinden vergi alımı yoluna gidilmek istendi .. Ama kararı onayacak meclis bu saydığım kişilerden oluşuyorken OLACAK İŞ MİYDİ BU ? =)) Olmadı pek tabii.. Bunun yerine teee kör itin öldüğü dönemde , en son 175 sene önce 1614' te toplanan Etats Generaux denilen Umumi meclis toplandı..Krallar daha önceleri vergilere onay için bu meclise başvuruyorlardı Fransa'da..Bunu takiben meydana gelen gelişmeler sonucu Tiers Etat yani Halk Meclisi toplandı..Ve oylamadaki sistemle ilgili bir tartışma konusu ortaya attı .. Eski "müreffeh" günlerde ,halk henüz uyuyorken ve "cahalken" , HER TOPLUMSAL SINIFIN blok oy olarak oy kullanmasından yanaydı adet..Bunun uygulamadaki sonucu ise ruhban sınıfı ve soyluların yani psikopos ve rahiplerin (ULAN YİNE Mİ SİZ !!!) oyca halktan üstünlüğü idi..1614 neyse de ,modern bir ülke olma yolunda olan 1789 Fransa'sında orta sınıfı oluşturan tüccar , avukat ve küçük toprak sahipleri artık eskisi gibi oy oranlarının üçte bir olmasını kabul etmiyorlardı .."3'ün 1'ine" dur diyorlardı senin anlayacağın.. Olurdu ,olmazdı - yaparsın , yapamazsın derken ,kral da meclisi feshetmek adına toplanma yerlerini kapatınca davullu zurnalı oğlan bizim kız bizim nidalarıyla şaha kalkan işbu tayfa YENİ BİR ANAYASA HAZIRLANANA kadar dağılmayacaklarına ant içtiler .. Din adamlarına da göz dağı verip ,sınıfsal olarak değil BİREYSEL olarak oy kullanmaya davet ettiler kendilerini.. Böylece devrim start aldı .. SOL a doğru evrildi.. Ruhban sınıfı ve soylulara karşıydı.. Ama az sonra bahsedeceğim gibi ŞİDDETİN VE "TERÖR"ün de yolunu açtı ..Devrimi bu denli büyüten nedenlerden biri de şüphesiz Açlık idi.1788 'de dolu ve ardından gelen kuraklık hasadı vurmuştu .. '789' a gelindiğinde tahılın fiyatı artmış ekmek bulunmaz olmuştu..Ekmek dar gelirli fransızın KARA GÜN DOSTUYDU, dolayısıyla sorun çok ciddiydi..Az da Nihat hoca tribiyle devam edeyim =)) BABALAR FÜLÜ"D" alamadıkları için OĞULLARINI DÖVÜYOR , ANNELER ÇOCUKLARINI CAMDAN ATIYOR , NİCE OCAKLAR SÖNÜYORDU.. EV KADINLARI FIRINLARI KUŞATMA ALTINA ALMIŞ, SİPER SAVAŞLARI SON HIZIYLA SÜRÜYORDU..KÖR OLASI, GÖZÜ ÇIKASICA KÖYLÜLER LOJİSTİK DESTEĞİN BELİNİ KIRMAK İÇİN TAŞRA YOLLARINDA BUĞDAY TAŞIYAN KAFİLELERİ YAĞMALIYORLARDI .. Bu sırada temmuz ayında bir kısım işçi Bastille zindanını ele geçirdi .. Amaçları kralın kent dışında bekletilen birliklerine karşı kullanmak amacıyla silah elde etmekti..Zindandaki yedi tutuklunun serbest bırakılıp zindan komutanının da öldürülmesi fransız halkı üzerinde MEKSİKA (bkz: yauw Tuco ne mübarek bir zatsın sen!!) DALGASI etkisi yarattı .. Tabii bunda varlıklı soyluların, köylüleri katlettirmek için çeteler yolladığı söylentisinin de büyük payı vardı.. Tahmin edeceğiniz gibi kaçamayan tüm aristokrat tayfa İMAMIN KAYIĞINA bindi .. Soyluların malları yağmalanıp kundaklandı .. İşte küçük bir kıvılcım, orman yangınına böyle dönüşmüştü .. Bastille harekatı kralın façasını bozmuş egemenliğine son vermişti .. Devrimle kazanılan hakları es geçiyorum..Zaten hepimiz köleliktir , özgürlüktür, eşitliktir , oy hakkıdır muhabbetini adımız gibi biliyoruz ..

    Gelelim kralın akibeti ve sonrasında bu kitabın konusu olacak olaylar serisine ... Kral ve kraliçe kaçarken yolda yakalandı .. 1.5 yıl sonra yargılandı ve kafası kesildi ..8 ay sonra da hanım ablamızın kelleyi uçurdular .. TÜM BUNLARI İNSANLARIN KAFASINI "İNSANCIL" BİR YÖNTEMLE KESİYOR DEDİKLERİ "GİYOTİN" İLE GERÇEKLEŞTİRMİŞLERDİ.. Sene 1793 ' e geldiğinde devrim , TERÖR DÖNEMİ dedikleri en uç noktasındaydı .. Fransa bir kraldan yoksun olduğu ve tahta da bir kral geçirmek için diğer ülkeler Fransa' ya savaş açtı .. Kitabı okurken göreceğiniz üzre dış ülkeyle yazışma yapanların birer birer kellelerini kaybetmelerinin bir sebebi de bu..

    Savaş gibi olağanüstü hal koşullarında devrimin sekteye uğrayacağından korkan devrimciler, tüm iktidarı kitapta da adı geçen Kamu Güvenliği Komitesine devrettiler..Komitenin başında kitapta ismiyle sıkça karşılacağınız ve halk tarafından "NEFRET EDİLEN" Maximilien Robespierre vardı..Kendisinden bir kıple alıntı yapayım ki sonradan neler olduğunu , kitabın adının niçin "Tanrılar Susamışlardı" olduğunu anlayasınız..
    " TERÖR adalet , çabukluk , yalınlık ve kararlılık demektir..TERÖR , DESPOT bir hükümetin dayanağıdır..Devrimin hükümeti despotluğa karşı ÖZGÜRLÜĞÜN DESPOTLUĞUDUR." (?!??!?)

    Sonrası mı ? Sonrasında 20000 "halk düşmanı" giyotinle tanışma şerefine nail oldu.. Yürürlükteki yargılamalar amacından saptı , yozlaşma başgösterdi ..Artık idam istemi için geçerli olan halk düşmanlığının yanında halkta cesaret kırıcı etki uyandırmak , kamuoyunu yanıltmak , ahlak bozmak , vatansever zatların rahatsızlığı gibi havagazı bahaneler de boy gösterir oldu .. Ve sonunda KAYIŞ KOPTU !! ADALETİN KANTARI İLE OYNAMIŞLARDI .. Bozdukları ve yozlaştırdıkları adalet en sonunda onların da kellelerini aldı ..

    Roman bu tarihsel olaylar çerçevesi üzerine oturtulmuş bir seyir izliyor..Kendi halinde , naif bir kişilik olan Evariste adlı bir ressamın bu yozlaşmışlık çarkına dahil olması anlatılanlar .. Bir aşk hikayesi de konuya entegre edilmiş lakin anlatım bir pembe dizi kıvamında değil de bu aşk uğruna kahramanımızın duygularıyla hareket edip , duygularını adaletin ve kanunların önüne geçirmesi şeklinde bize sunuluyor ..Bir insanı tanımak istiyorsanız ona ya PARA ya MEVKİ verin derler ya ,o mevkiyi ve ADALETİ suistimal edenler romandaki bireyler .. Dönem itibari ile ruhban sınıfının ve dinin de payını sonuna kadar aldığı bir roman bu .. Menfaat vs insan ilişkileri , toplum psikolojisi ve din eleştirisi de barındırıyor .. Ama bence verilen en güzel mesaj adalet adına alttan alttan , ince ince işlenen mesaj .. Derler ya adalet bumerang gibidir.. Ben acılı çiğ köfteye benzetiyorum esasen .. ADALET ACILI ÇİĞ KÖFTE GİBİDİR...AYRANLA TÜKETİR HAKKANİYETLİ OLURSAN KURTULURSUN ..ACILI ŞALGAMLA TÜKETİR MAZLUMUN KANINA GİRERSEN YOKOLURSUN !! HER HALÜKARDA "GÜMRÜKTE" HESABINI SORARLAR ADAMA !!! =))

    Bir sonraki incelemeye dek esen kalın , İŞSİZ KALIN!!

    NOT : Kitabı bitirir bitirmez şu şarkı ve bu nakarata sarıldım .. tavsiyemdir .. gayet manidar sözler Fransız Devrimi yıllarını düşündüğünüzde .. al 0: 55 ' e dinle nakaratı...

    https://www.youtube.com/watch?v=_DDv1mTDAYk

    A NEW ERA has begun, the world is falling
    And darkness TRIUMPHS, the EMPEROR has made his CALL
    And now the time has come for us to dread his warning
    THE TERROR WILL REIGN , DEATH UPON US ALL!!!!
  • Ben, İsmail ve Rüstem
    Yılbaşını kutluyoruz bu gece
    Ve üçümüz üç kadehten
    İstanbulu yudumluyoruz
    İstanbul zehir zemberek
    İstanbul buruk,İstanbul acı
    Susuz içilmiyor İstanbul
    Mezesiz gitmiyor
    Suyumuz halis taşdelen
    Mezemiz sakız leblebisi
    Sonra kahır,hüzün ve elem
    Şerefe İsmail Şerefe Rüstem

    Rüstemin aklında bir kız
    Ondokuzunda civelek
    Hey gidi baba Rüstem
    Hey gidi kahpe felek
    Kızın adı müjgan
    Kolej mezunu
    Saçları sarı mı sarı
    Gözleri yeşil mi yeşil
    Rüstem'miş, şiirmiş, aşkmış
    Kızın umurunda değil
    Kızın babası tüccar
    Yani kızın herşeyi var
    Rüstem'se fukaramı fukara
    Beş on kitap bütün varlığı
    Bir kendi bir anacığı
    Kasımpaşa'da otururlar
    İki odalı bir evde babadan kalma
    Hadi Rüstem hadi kararıp durma
    Çek bir fırt daha
    İçkiler benden bu gece mezeler dahil
    Şerefe Rüstem şerefe İsmail

    İsmaili tanır tekmil adem babalar
    Fukara İsmail, garip İsmail
    Onun da başka derdi var
    Geçen ay işinden çıkardılar İsmaili
    İçmesinde ne yapsın
    Olacak şey değil
    Karısı meryem, oğlu erol, kızı serpil
    Üç kişi onun elie bakar
    Erol bu yıl ilkokulu bitirecek
    Serpil enstitüde
    Dayan İsmail dayan

    İsmail işsiz, İsmail parasız
    ismail'in hali duman
    Bereket meryem bacı dikiş dikiyor
    İsmaile erola serpile bakıyor
    İsmail koca ismail
    Hadi çek bir fırt daha
    Şerefe şerefe

    Ama hangi şerefe orası belli değil
    Bütün şerefler kepaze şimdi
    Bütün insanlar rezil
    Biz o rezillerden üç kişi
    Hışım gibi çöktük bu gece
    Arabın meyhanesine
    Ben, Rüstem ve ismail
    İstanbulu yudumluyoruz kadehlerden
    İstanbulun tuzu kuru bizimki yaş
    Yine hancı söylüyor biri plakta
    "Şu bizim hesabı gör yavaş yavaş"

    Ya biz nerede yıllanıyoruz
    Ulan İstanbul
    Asılmıştan beter ettin bizi
    Ulan biz böyle olacak adammıydık
    Yıktın, yıprattın eskittin bizi
    Ben, İsmail ve Rüstem
    Hani o bir zaman seni seven kişiler
    Şimdi sevmiyoruz artık
    Bırak yakamızı
    Yeter İstanbul yeter
    Rüstem sevdiğini alsın
    İsmail bir iş bulsun
    Bırakta herkesin dünyası
    Daha güzel olsun

    Ulan İstanbul
    Ulan İstanbul
    Gözünü sevdiğim istanbul
    Sokaklarında gezdiğim
    Şiirini yazdığım
    Her gecesinde
    Canımdan bezdiğim İstanbul
    Güzel İstanbul
    Kahpe İstanbul
    Canım İstanbul