İnsan insana, sınıf sınıfa, cins cinse, ulus ulusa düşman. Düşman, kendini düşmanının yerine koyarak düşünmüyor ve düşmanının iyi yanını görmüyor, görmek istemiyor. Varoluşunu, bir başkasının inkârına ya da yok oluşuşuna bağlamayı doğal bir durum olarak görüyor.
Devlet gereksiz bir "sol" fobisine saplanmak yerine, doğru saptamalarla tehlikeyi zamanında görebilseydi bu kutuplaşmayı önleyecek adımları atabilirdi. Ne yazık ki geç kalındığını hissediyorum. Bugün ulus birliği, yirmi yıl öncesine göre daha zayıf. Bunda devletin ve yangına körükle giden kanaat önderlerinin büyük payı olduğu hiç unutulmasın.
Reklam
18. yüzyılda, sultanın Balkan eyaletlerindeki Hristiyan entelektüeller, niçin onun “memalik-i mahrusa”sında yaşamaya devam etmeleri gerektiğini sorgulamaya başladılar. Sultanlık yerine, antik krallıkları diriltme veya buna alternatif olarak erken 19. yüzyılda Batı Avrupa’dan Balkanlar’a yavaşça süzülen “ulus-devlet” cumhuriyeti kavramı üzerinde düşündüler. Bu sorgulama Arap çağdaşları arasında hiç olmadı, en azından Muhammed Abdü’l Vahhab bunu talep edene kadar.
Sayfa 86
Sayının editörü Seda Altuğ meslektaşımız takdim yazısında Türkiye'nin Ortadoğu çalışmalarında geldiği bir arpa boyu yere işaret ederken şu tesbitleri yapıyor: "(...) Türkiye'de
Sayfa 4 - Dergâh Yayınları·Kitabı okuyor
“Şiîliğin yayılmasını dış politikasının merkezine yerleştiren İran ulus-devlet aklı, "vahdet"i vurguladığı ve İsrail düşmanlığını bayraklaştırdığı hamasî söylemleriyle Islâm dünyasında kendisine taraftar bulurken, Ortadoğu'da güçlü Sünnî Müslüman ülkeler ve siyasî aktörler de istemiyor. Bu bağlama esas "tehlikeli" görülen ülke, Türkiye. Yakın dostluk gösterileriyle Türkiye'yi kontrol altında tutmaya çabalayan İran, Ortadoğu'daki birçok cephede açıktan Türkiye'nin karşısında konumlanmakta ise bir beis görmüyor. Son örneğine Ermenistan'da şahit olduğumuz bu politika, bizi şaşırtmamalı; aksine uyanıklığa, dikkate ve tedbire sevk etmelidir.”
Sayfa 93 - Üç Kurşun
Stoacıların ahlak felsefelerinin ana ilkesi olarak sundukları 'doğaya uygun yaşama' öğretilerinin Kinik kaynaklı ol­duğuna şüphe yoktur. Kinikierin doğa-yasa, doğal olanla- yasal olan arasında yaptıkları ayrım ve buna dayanarak yasal olana, uylaşımlara veya geleneklere dayandığını ileri sürdükleri kurumlar ve değerleri red­detmiş olmaları, Stoacılar tarafından da büyük ölçüde benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Bu bağlamda olmak üzere Stoacılar ortak bir insan doğasına inandıkları gibi, bu doğa bakımından fazla bir anlam ifade etme­yen, onun kurallarını veya taleplerini değiştirmeyen cinsiyet, ırk, ulus gi­bi farklılıkları önemsiz görmüşlerdir. Bu görüşlerinin doğal ve tutarlı bir sonucu olarak da, Platon ve Aristoteles'in siyaset felsefelerinin temel il­kesini ve hedefini oluşturan...toplum ve devlet anlayışı­na karşı çıkarak bütün toplumları içine alacak evrensel bir dünya top­lumu, bir dünya devleti (kozmopolis) projesini ortaya atmışlardır.
Sayfa 181 - İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Reklam
Reklam