• Ulusal Egemenlik Bayramı’yla, Çocuk Bayramı’nı birleştiren 23 Nisan kutlamaları, 1935’te çıkarılan Ulusal Bayramlar yasasıyla “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” adını almıştır.
  • Bu insanlar acaba sahabe efendilerimizden daha mı faziletli ki,onların yapmadığı bir kutlamayı yapıyorlar ? Bir kimse şayet kendisini ‘Ebu Bekir,Ömer,Osman ve Ali’den -Allah hepsinden razı olsun- daha faziletli görüyorsa,zaten bizim onun için söyleyecek bir sözümüz yoktur.

    Bizim “Bu insanlar acaba O’nun şeriatına,ameli hayatına ve ahlakına sahip olmadıkları ve sahip çıkmadıkları halde niçin böyle proğramlar düzenliyorlar ?” sorusunu sormamız gerekmektedir.

    Çünkü ‘rahmet Peygamberi’ ‘kimseyi kırmayan ,üzmeyen bir Peygamber’ ‘herkesi affeden ! Kimseyi öldürmeyen’ ‘ O’na taş atılsa bile,gül atan bir Peygamber’ modelini her zaman ısıtıp ısıtıp önümüze sunuyorlar.Her zaman bu modeldeki bir Peygamberi ön plana çıkararak,O’na verilen şeriatı ve vahyedilen Kûr’an’ı perdelemek için mi bu çalışmalar yapılmaktadır ? sorusunu sormadan geçemeyeceğim.

    Elbette söylenen her sözün bir açıklamaya,bir delile ihtiyacı olduğunun ben de farkındayım.
    Bunun en açık delili ise,resmi bir bayram olan,23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramıdır.Adı bayram olan bir gün ! Ama ben kesin olarak biliyorum ki,Müminlerin iki tane bayramı vardır.Bunlar da Ramazan ve Kurban Bayramlarıdır.

    Nitekim Enes n.Malik’ten - Allah ondan razı olsun- rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir.

    “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hicretten sonra Mekke’de in Medine’ye geldiklerinde,Medinelilerin eğlendikleri iki günleri vardı.

    Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
    -Bu günler nedir ? diye sordu.
    Medineliler:
    Biz İslam’dan önce cahiliyye günlerinden beri bugünlerde eğleniriz,dediler.

    Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    -Şüphesiz Allah size,o iki günün yerine daha hayırlı olan iki bayramı vermiştir.Bunlar Kurban ve Ramazan bayramlarıdır.” (Ebû Dâvûd-Nesai)

    “Alimlerden bazıları bu iki bayramın Nevruz günü ile Mehrican günü olduğunu söylemiştir.” (Feyzül Kadir 4/6106/Aliyyül Kari,Mirkatul Mefatih,2059)

    Bu bayramların resmi bayram olduğunu söyleyerek itiraz edenler olacaktır.Onlara deriz ki;
    Bizim şeriatımız bir bütündür,yani din ile devlet bir bütündür,kesinlikle birbirinden ayrılamaz.Dini bayram ve resmi bayram diye bir ayrım yapmak caiz değildir.

    Ama maalesef bugün kutlu doğum haftası adı altında kutlamalar yapanlar,salâvatalar çekenler bilerek veya bilmeyerek hak ile batılı karıştırmaktadırlar.Bu resmi (küfür) bayramlarında yapılan gösterilerde,kutlamalarda çocukların görev almasından hoşlanmaktadırlar.O çocuklar da Ramazan ve Kurban Bayramında tatmadıkları mutluluğu bu resmi küfür bayramlarında almaktadırlar.

    Peki,bu bayram neyin bayramı ? Neyin kutlaması ? Çocuk bayramı olarak insanlara sunulan bu bayramın arkasında yatan gerçek nedir ? Üzülerek söylüyorum ki,tarih de buna şahittir,hilafetin,Allah’ın Şeriatının yeryüzünden kaldırılmasından dolayı duyulan sevincin kutlamasıdır,bayramıdır.

    Peki bu nasıl bir durum ki,insanlar hem kutlu doğum haftası etkinliklerinde dini duygularını geliştiriyorlar.Ardından da o doğumunu kutladıkları Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e verilen şeriatın ( hilafetin ) kaldırıldığı günü bayram havasında kutluyorlar.Bu sanki

    ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benziyor’.
  • 2019’da Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li Alinur Aktaş, “30 Ağustos halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” dedi. AKP’li Başkan’ın tepki çeken bu açıklaması, aslında AKP’nin milli bayramlara bakışını özetliyor. AKP iktidarı 17 yıldır “milli bayramlarla” kavga ediyor. 23 Nisanları, 19 Mayısları , 29 Ekimler'i, 30 Ağustosları unutturmak istiyor. Bunun için örneğin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın ve 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın karşısında önce bir FETÖ projesi olan Kutlu Doğum Haftası ve Türkçe Olimpiyatları, sonra da Kut Zaferi çıkarıldı. Birkaç yıldır da 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın karşısına Malazgirt Meydan Muharebesi çıkarılmak isteniyor. Atatürk Cumhuriyeti’nin milli bayramları unutturulmak istenirken “Yeni Türkiye”nin yeni milli bayramı olarak 15 Temmuz öne çıkarılıyor. Aslında Cumhuriyet’in milli bayramlarını unutturma işi, kökleri 1950’lere Demokrat Parti (DP) dönemine kadar giden bir iş...Örneğin DP iktidarı, Önce Lozan Barış Bayramı’nın (Lozan Günü’nün ) karşısına başka bayramlar çıkardı, sonra Lozan Günü’nü tamame yasaklayarak unutturdu.
  • Öğrencilerimden birine;
    +10 Kasımda ne oldu diye sordum.
    -Çocuk Bayramı.. dedi.
    - Hayır dedim. Başladım açıklamaya;
    +Çocuk bayramı 23 Nisandaydı 10 Kasımda bizlere cumhuriyeti armağan eden, Ulusumuzun büyük lideri Mustafa Kemal Atatürk hayata gözlerine yumdu..
    Daha sonra yıl içinde gerçekleşen özel ve önemli günleri anlatmaya başladım.
    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
    19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı
    30 Ağustos Zafer Bayramı
    29 Ekim Cumhuriyet Bayramı
    10 Kasım Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıl dönümü
    Sonra anlamış mı diye tekrar etmesini istedim ve sordum..
    +23 Nisan
    -Cumhuriyet Bayramı
    +19 Mayıs
    -Zafer Bayramı
    +30 Ağustos
    -Çocuk Bayramı
    +29 Ekim
    -Gençlik Bayramı
    +10 Kasım
    -Çocuk Bayramı…

    Gülümsedim , hepsi birbirine karışmıştı çünkü..

    "Hepsi bir bayram günü olarak kutlanır ama 10 Kasım bir bayram değildir" dedim. "10 Kasımda Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrılmıştır" dedim.
    O da bana;

    "Ama öğretmenim Atatürk ölmedi ki,
    o kalbimizde yaşıyor" .. dedi.

    Gülümsedim…

    Ertan YAVUZ
  • küçüklüğümüzde 23 nisan günleri, ankara'da devrim ilkokulu bahçesinde siyah önlüklerimiz, beyaz yakalarımızla toplanıp, "bugün 23 nisan neşe doluyor insan" diye diye ulus alanı'ndaki atatürk anıtı'na doğru yürürdük hep birlikte.

    bugün 23 nisan, neşe doluyor insan...

    bugün, ulusal egemenliğimizin kurulması yolunda atılan en güçlü adımlardan birinin yıl dönümü. böyle bir günde, "egemenlik" ve "imf" sözcüklerini biraraya getirirseniz, ilkokullarda neşe dolan içinizin acılarla burkulduğunu derinden derine duymaz mısınız hiç?

    bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik... almanya'da münih sokaklarını süpüren, berlin'de, frankfurt'ta, duisburg'da en ağır işlerde çalışan yurttaşlarımızı gördükten sonra dilime hep ama hep bu dize takılıyordu.

    bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik / aktolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle / bir yaz günü geçtik tuna'dan kafilelerle. şimdi o "kafileler", alman kapitalizminin dişlilerinde. iki dilde dilsiz yetişen çocukları, her yüz kişisinden yirmisinin ülser hastalığına tutulmuş babaları, çocuklarına beş dakikalarını ayırmayan emekçi analarıyla geçiyorlar aynı yerlerden.

    23 nisan egemenlik ve çocuk bayramı... dünün ve bugünün büyükleri, çocuklara nasıl bir dünya, nasıl bir türkiye bıraktılar ve bırakıyorlar? kanlı kaldırımları ile mutlu türkiye; tamtakır hazinesiyle güçlü türkiye; avuçiçi ülkelere el açan ekonomisiyle büyük türkiye!

    öyleyse çalsın mızraklar, bandolar; öyleyse çocuk balolarında sevinç çığlıklarımızla kutlayalım bu başarıları... mustafa kemal atatürk'ün ilk harcını attığı bağımsızlığı, kutsal bir bayrak gibi elden ele taşıdık; bu bayramları, bu törenleri hakettik çünkü; kutlayalım; kutlayalım hep birlikte:

    bugün 23 nisan, neşe doluyor insan...

    nato ile kutluyoruz; okyanus ötesi ülkelerin silah ambargoları ile kutluyoruz; amerikan üsleri, imf ipotekleri ile kutluyoruz "egemenlik ve çocuk bayramını"...

    yedi milyar dolarlık borçlarımız kapıdaymış, aldırmayın; egemensiniz. silah ambargolarının şantajı ile yaşarmışız, hiç sıkılmayın; egemeniz. imf ipotekleri ile yönetiliriz, kızmayın, yine egemeniz!

    bütün bunlardan sonra hiç sıkılmadan, ve hiç utanmadan "atatürk" adını ağza alarak kandırın çocukları, egemensiniz; dış borçlarımızla, dilendiğimiz kredilerle, silah ambargolarıyla egemensiniz!..

    bugün 23 nisan, neşe doluyor insan...

    kutlayalım; çocuk bayramı'nı kutlayalım; kızamıktan ölen çocukların bayramını kutlayalım; bakımsızlıktan sakat kalan çocukların bayramını kutlayalım; okulsuz, öğretmensiz, yolsuz ve ışıksız bıraktığımız çocukların bayramını kutlayalım; tamirhanelerde, elleri yüzleri kirpas içinde çalışan parmak kadar çocukların bayramını kutlayalım; pazar yerlerinde hamallık yapan, çocuk bahçelerinin önünde simit satan yedi yaşındaki çocukların bayramını kutlayalım; köprü altlarında düzenin kirli dolaplarına satılan çocukların bayramını kutlayalım; kutlayalım; "egemenlik ve çocuk bayramını" kutlayalım; kutlayalım; çocukların, özgür ve egemen olacak çocuklarımızın bayramlarını kutlayalım!

    ellerine silahlar verip, birbirlerine kırdırttığımız çocukların bayramlarını kutlayalım; birbirlerinin mezar taşlarına düşman edilmiş gençlerimizin, çocuklarımızın bayramlarını kutlayalım; analarını, babalarını gözyaşlarına boğarak ölen ve öldüren çocukların bayramlarını kutlayalım; evet "egemenlik ve çocuk bayramını" neşe içinde, binbir neşe içinde kutlayalım!

    ankara'da yıllar önce, devrim ilkokulu bahçesinde toplanıp, siyah önlüklerimiz, beyaz yakalarımız ve bez pabuçlarımızla söylediğimiz şarkıları, artık bugün söyleyemiyorum. çocuk olmadığım için değil, çocuklardan utandığım için söyleyemiyorum.

    bugün 23 nisan, neşe doluyor insan.

    çocukluğumuzun bu şarkısı yerine bir başka şarkıya, bir başka türküye takılıyor dilim. rahmetli babamın, "biz bu türküyü kurtuluş savaşı'nda söylerdik" dediği türküyü. işçilerle, köylülerle, aydınlarla, bir acı çığlık gibi, hep birlikte söyleyelim bu türküyü: ankara'nın taşına bak / gözlerimin yaşına bak / uyan uyan gazi kemal / şu dünyanın işine bak.

    uğur mumcu

    cumhuriyet, 23 nisan 1979
  • 224 syf.
    23 Nisan sabahı... Okuduğum kitapları bitirmişim, ya da illa araya bir kitap daha sıkıştırmak niyetindeyim. Kitaplığıma elimi attığımda aklımda bu kitap hiç mi hiç yoktu ama bir şey oldu, günün, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olduğu da kafama dank! edince dedim ki hadi artık okuyayım şu kitabı :) İyi ki de okumuşum.

    Kitap her ne kadar kurgu gibi gözükse de, "her şakanın altında bir gerçek payı vardır." mottosunu destekler nitelikte gerçeklik ve çarpıcılık içeriyor. Zaten kitabın başlangıcı da, gazetelerden alıntılanan, dönemin çocuklarına sorulan anket sorularından ve çocukların, aileleri ve diğer birçok konudaki görüşlerinden oluşuyor. Yani gerçek.

    Bu kısımdan sonrası ise mektuplaşmalardan ibaret. Kitap boyunca Zeynep ve Ahmet'in birbirlerine yazdıkları mektupları okuyoruz. Zeynep, ailesiyle birlikte Ankara'ya taşınır ve İstanbul'daki arkadaşlarını geride bırakır. Geride bıraktığı arkadaşlarından biri de Ahmet'tir ve Ahmet ile mektuplaşmaya başlarlar. Başta birbirlerini unutup unutmayacaklarına dair çocukça inatlaşmalarının mahsulü gibi görünen bu mektuplar, zamanla, kendilerinin de içinde bulunacakları o "büyüklerin dünyası"na dair birer taşlama ve sorgulama haline bürünüyor. Her ikisi de beşinci sınıf öğrencisi olan Zeynep ve Ahmet, büyüklerin büyücek dünyasını anlamlandırmaya, kimi zaman sorgulamaya, kimi zamansa reddetmeye ve kendilerince düzeltmeye niyetleniyorlar ve başlarından geçenleri de birbirleriyle paylaşıyorlar.

    Mektuplar boyunca çocuklar, ana babalarını, dede ve ninelerini, öğretmenlerini, komşu teyze ve amcaları, onların tanıdıklarını, patronları, işçileri, devlet adamlarını, aydın (!) görünen insanları kendi pencerelerinden gözlemliyorlar ve kirlenmemiş dünyalarıyla bu riyakar, yalancı, düzenbaz, şaklaban, içten pazarlıklı dünyayı sorguluyorlar. Tüm babaların birinci olduğunu, okuldaki her öğretmenin, bir önceki ne bıraktıysa hepsini silip süpürmek üzere geldiğini, çalışanın değil, kıçı sağlam yere yaslı olanın kazanacağını, fedakarlığı, vicdan azabını, kadın ve erkeğin eşit olduğunu, lakin her zaman eşit olmadığını, herkesin çocuğunun dahi olduğunu, kahramanlık nidalarının geçer akçe olmadığını, daha bazı şeyleri anlamak için küçük olduklarını... bir tamam anlıyorlar. Tabii büyüklerin istedikleri şekliyle değil. Söz misal "Sen daha küçüksün, anlamazsın"ın aslında, "Sen daha büyüklerin dünyasında kirlenmedin evladım. Bırak çocuk aklın ermesin böyle şeylere." demek olduğunu anlamaz da, onun merakında kıvranır durur çocuk. Benim de mesela, "Büyüyünce anlarsın"lı öğütler aldığım olmuştur, fakat zaman geçince ne o şeyden bir şey anlamışımdır ne de onu öğrenmek kaygısına düşmüşümdür. Belki de yapılması gereken de budur. Peki büyüyünce anlaşılan, o "insanı kirleten" şeylerin ayırdında olan büyükler, neden bundan beri durmazlar? İşte o soru tam bir muamma...

    Mektuplarla alakalı bir şey gözüme çarptı. Değinmeden geçemeyeceğim. Zeynep ve Ahmet'in birbirlerine yazdıkları cevapların ikisi de aynı gün yazılmış: 7 Aralık 1963 tarihinde. Ya burada bir hata oldu ya da birbirlerinin cevabını beklemeden yazdılar mektuplarını. Yine de aynı gün yazılan iki mektubun, birbirine cevap niteliğinde olması kafamı karıştırmadı değil. Ayın yedisinde yazılan mektup, aynı gün alıcısına ulaşıp da alıcı da aynı tarihte cevap yazacak değil ya. Bu durum kitaba gölge düşürmedi tabii ama nazarımdan da kaçmadı doğrusu.

    Gelelim birçoğumuzun artık gerisinde bıraktığı o efsunlu dünyaya ve o özlemle yad edilen zamanlara: Çocukluğa... O hesapsız kitapsız dünyalarına, çıkarsız sevişlerine, sorgusuz sualsiz affedişlerine, yufka yüreklerine ve sonsuz merhametlerine, nefretlerinde dahi saf ve katışıksız oluşlarına. Biliyoruz ki çocuklar, merhametli oldukları kadar acımasızdırlar da. Ama bu belki de onların hesapsız ve çıkar gütmeden yaşadıklarına delalettir, kim bilir. Yakın zamanda yaşadığımız, ve artık can yakıcı şekilde sık rastladığımız, acı bir şekilde pişmiş ve kanıksamış gibi göründüğümüz olayların da etkisinde olarak şunu söyleyebilirim ki, ÇOCUKLARIN DÜNYASINA DOKUNMAYIN! Bırakın vaktinden önce büyümesinler, çocukluklarını yaşasınlar, hem de doya doya, siz içine etmeden yaşasınlar, kendi boktan büyücek dünyanızda kahrınızdan geberin ama çocukların dünyasına bok sıçratmayın, onları sapkın düşüncelerinizle zehirlemeyin, onları buna alet etmeyin, ne fiziksel ne zihinsel olarak onları manipüle etmeyin, kendi prototipinizi yaratmaya kalkmayın, Tanrıyı oynamayın... Daha neler neler söylenir de, leb demeden leblebiyi anlayan çocuklardan ziyade, büyükler anlar mı bilinmez...